16 Kasım 2021

Yüzleşmek Zorunda Olduğumuz Sorunlar

 

Yüzleşmek Zorunda Olduğumuz Sorunlar

“Kötü Politikaların” Değil, “Kötü Sistemin” Eseri… 

Fikret Başkaya 

“Gerçek kalkınmanın dış ilişkilerin kontrolünü gerektirdiği mantıkî sonucuna varıyordum. Başka türlü ifade edersek, kopuşu gerektiriyordu ve kopuş olmadan girişilecek yapısal reformların başarısızlığı kaçınılmazdı”.1                                                                                                                                                                Samir Amin 

Türkiye ekonomisi her geçen gün daha çok dibe vururken, çöküş derinleşirken, ‘iyi politikalarla’ bu durumdan çıkılabileceği beklentisi ve umudu hala canlı… İşte, iyi bir merkez bankası başkanı, iyi bir hazine ve maliye bakanı “iyi politikaları” uygularsa, aracın düzlüğe çıkacağı sanılıyor… Oysa, gelinen aşamada artık ‘iyi politikaların’ bir işe yaraması mümkün değil. Dünyanın en yetenekli iki uzmanını o iki kurumun başına geçirseniz de şeylerin seyri değişmez… Artık sorunlar faizle – kurla oynayarak çözülebilir değil. ‘Kötü sistem’ dahilinde ‘iyi politikalar’ mümkün olmadığı için… Eğer aracın motoru bozuksa, sürücüyü değiştirerek aracı hareket ettiremezsiniz… 

O halde sadede gelebiliriz. Çöküş tablosunun gerisinde ne var? Buraya neden ve nasıl gelindi? Bu soruların cevabı 41 yıl geride saklı… 1980’de alınan virajın doğrudan sonucu. Amerikancı-NATO’cu generallerin darbesi sayesinde hayat bulan şu ünlü 24 Ocak Kararlarının bizi getirdiği yer… Cuntacı generallerin gerisinde NATO, ABD, CIA vardı ama 24 Ocak Kararlarının arkasında da IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vardı… Tabii her zaman olduğu gibi 24 Ocak Kararlarıyla ilgili tevatür başkaydı. Türkiye dışa açılacak, ihracat öncülüğünde büyüyecek, zaferden zafere koşacak, muasır medeniyetin üstüne çıkacaktı… İyi de yapılmak istenen aslında ne idi? Kapitalizm ‘yapısal krize’ girmişti. Sermaye yeteri kadar değerlenemiyordu. Kâr oranlarını restore etmenin bir yolu da Türkiye gibi kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerden kaynak akışını artırmak, sömürüyü derinleştirmekti. 

14 Kasım 2021

MEB’den Yargıya: Bu Öğretmeni Hapsedin!

 

MEB’den Yargıya: Bu Öğretmeni Hapsedin!

Atalay Girgin*

Sonunda bunu da gördük!

Mahmut Özer’li Milli Eğitim Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde tarihe geçecek ve kendileri için utançla anılacak bir adım attı. Mahkemeden, kendi personeli olan bir öğretmenin tutuklanıp hapse atılmasını istedi.

Aslında MEB yetkililerince gerçekleştirilen bu talebin tercümesi şuydu: Bu öğretmeni hapsedin ve bizi de Milli Eğitimi de bu öğretmenden kurtarın!

Bu Öğretmen Ne Yapmıştı?

Peki; MEB, bu öğretmenden neden kurtulmak istiyordu? Bu öğretmen, kültürel ve ahlaki çürümenin her düzeyde yaşandığı ve her geçen gün bir enkaza, bir bataklığa dönüşen MEB’de, birilerinin hapsedilmesini şiddetle arzulayabileceği kadar kötü olabilecek ne yapmıştı?

Yalnızca MEB bürokrasisinin her konuda mahir ve seçkin bazı yöneticilerinin bilip de başkalarının hiç mi hiç bilmediği yüz kızartıcı davranışlarda mı bulunmuştu? Telaffuz bile edilemeyecek büyüklükte suçlar mı işlemişti? Çalıştığı okullarda öğrencilerine ve meslektaşlarına cinsel taciz ve tecavüz eylemlerine mi girişmişti? Bu taciz ve tecavüz eylemleri, yapılan soruşturmalar sonucu sübuta mı ermişti?

Bunlar yetmezmiş gibi, MEB bürokrasisinin işlerine de müdahale edip, ihaleye fesat karıştırmayı, yolsuzluk ve usulsüzlük yapmayı alışkanlık haline getirerek haksız kazançlar mı sağlamıştı? Örneğin; bu yolsuzluk ve usulsüzlükler sonucu elde ettikleriyle sayısı onun üzerinde lüks daireler ve arsalar mı satın almıştı? Hem kendisinin hem karısının altına lüks arabalar mı çekmişti? Birçok mahir ve seçkin MEB bürokratı, il ve ilçe müdürü gibi, aldığı resmi maaş bordrosunda yazılı olmasına rağmen (nasıl oluyorsa artık!) çocuklarını en gözde özel okullarda mı okutmuştu?

Hakkında, bir bakan yardımcısını koluna takıp Kıbrıs’a kumar ve her türlü zevk-i sefa için götürdüğü mü iddia edilmişti? Puanı yetmeyen kadın öğretmenlere “ahlaksız teklif”te bulunup sonra da onların göreve başlatılmasını sağladığı mı ileri sürülmüştü? Ya da Mahmut Özer’in söylediği iddia edilen sözlerle ifade edersek, “kirli işlere ve harama bulaşan haramzadeler” gibi haram mı yemişti?

Yoksa MEB’deki rant ve koltuk çetelerinin Bakanlık dışındaki gizli lideri miydi? Örneğin; “MEB’de Büyük Operasyon” metnini yazan ve adım adım uygulanmasını sağlayarak Mahmut Özer’in ‘bakan’ koltuğuna oturtulmasıyla sonuçlandığı iddia edilen operasyonun üç üst aklından biri miydi?

26 Ekim 2021

Yine Milli Eğitim… Yine Taciz İddiası Ve Yer: Yine…

 

Yine Milli Eğitim… Yine Taciz İddiası Ve Yer: Yine…

Atalay Girgin*

Başlığı okuyan birçok kişi, taciz iddiasına konu olan olayın nerede, hangi ilde, hangi ilin hangi ilçesinde gerçekleştiğini merak edecek olsa da… Biz olaya odaklanalım önce…  

Malum; yine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir okul… Bir lise… Geçmişte de adı cinsel taciz iddialarıyla anılan, hatta soruşturma sonucunda bazı öğretmenleri ve bir idarecisi yer değişikliğine tabii tutulan bu lisede tüm öğrencileri kız çocuklarından oluşan bir sınıf… Ve ders beden eğitimi…

Covid-19 tedbirleri kapsamında maske mesafe kuralları uygulanıyor ya da uygulandığı söyleniyor ya… Anlatılanlara göre, ders esnasında ne olduysa, öğretmen, adı bizde saklı olan bir öğrencinin yanına yaklaşıyor. Ve maskesini indirmesini ya da çıkarmasını istiyor. Öğrenci bu isteği yerine getiriyor.

Öğretmenin Kız Öğrencisine ‘İltifat’ı!

20 Ekim 2021

MEB’de Yaşanan Bu ‘Aşk’ Bitmez

 

MEB’de Yaşanan Bu ‘Aşk’ Bitmez

Atalay Girgin*

Yaşayanlar bilir ki her aşk özeldir. Her aşk bir başka güzeldir. Ve her aşkın kendi rengi vardır. Ne anlatılabilen ne de tanımlanabilen…

Lakin MEB’de yaşanan bunlara benzemez. Geçmişten bu yana rant ve koltuk çetelerinin cirit attığı Milli Eğitim Bakanlığında ‘aşk’ bir başka yaşanır. Hele de koltuk rantla, rant da koltuk ve kadrolaşmayla taçlanırsa…

Her ne kadar birileri, arada sırada, işler kendi istedikleri gibi gelişmediğinde “MEB taşra teşkilatını çeteler yönetiyor” diye bağırırken; o taşra teşkilatlarını atayan MEB merkez teşkilatı olmasına rağmen, ona toz kondurmasa ve ağızlarını açıp tek kelam etmeseler de… Oysa bu işlerde asıl mahir olanlar merkez teşkilatında, yani suyun başında oturan, işin ehli bazı çemişlerdir.

Bilinmelidir ki MEB’de eğer ucunda rant yoksa, maddi ve manevi haz ayrıcalıkları sağlamayacaksa koltuk da eğitim de değersizdir. Hatta külfettir. Eğer koltuk ve kadrolaşma ranta eriştiriyorsa, ‘aşk’, yıllar geçtikçe değerlenen şarap misali, her şeye rağmen yeniden yeniden küllerinden doğarcasına tazelenir.

Kadrolaşma ise bambaşka bir hikâyedir. Ve yeri geldiğinde yazılması gereken başka bir yazının konusudur. Şimdilik bunu bir kenara alıp şu bitmeyen ve sürekli tazelenen ‘aşk’a dönelim.

18 Ekim 2021

Mahmut Özer Cinsel Tacizden Kaçamadı

 

Mahmut Özer Cinsel Tacizden Kaçamadı

Atalay Girgin*

“Kaçtığın yer kaçamadığın yerdir” der şair. Onu yankılarcasına söylersek eğer, çözmek yerine üstünü örttüğün; sorulduğunda sustuğun; yüzleşip hesaplaşmak yerine yokmuş gibi davranmaya çalıştığın sorun da kaçamadığın sorundur. Gün gelir seni yakalar. Tıpkı; Mahmut Özer’i yakaladığı gibi…

Oysa “MEB’de Taciz ve Tecavüz1 başlıklı yazıdan, “MEB’de Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Mahmut Özer’e Çağrı”ya2 dek, defalarca yazmış ve defalarca sormuştuk. Hatta cinsel taciz ve tecavüz olaylarında doğrudan ya da dolaylı dahli olan bazılarının adlarını verircesine belirtmiştik. Makamlarını bile yazmıştık. Tacizcileri hangi sıfatla atadıklarından, hangi sıfatla onların pansiyonda öğrenciler arasında yatıp kalkmasına onay verdiklerinden söz etmiştik.

Lakin, söz konusu yazılarda değinilen sorunlara ve sorulan sorulara karşı, ne kameralar karşısında çocuklara “kuzucuklarım” diyen Ziya Selçuk’tan bir yanıt geldi ne de onun halefi Mahmut Özer’den… Her ikisi de halef-selef, aynı tavrı gösterdiler, cinsel taciz ve istismar olaylarına, dahası bu olayların faillerine karşı… Hem de bu olaylarda bezi-tarağı olanlardan en azından biri halen MEB bürokrasisinin koridorlarında dolaşırken… Buna rağmen sorulduğunda sustular.

14 Ekim 2021

Milli Eğitimden Okullara Zorunlu “Akif” Faturası

 

Milli Eğitimden Okullara Zorunlu “Akif” Faturası

Atalay Girgin*

Milli Eğitim Bakanlığının konuya ilişkin, tüm Milli Eğitim Müdürlüklerini kapsayan genel ve yazılı bir talimatı var mı? Bilmiyorum. En azından bu konuda elimize ulaşan herhangi bir belge yok.

Ancak, Eylül sonlarında gösterime girmesinden kısa bir süre sonra “Akif” filmine ilişkin medyaya yansıyan haberlerde Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatlarının adı geçiyor. Okul öğrencilerinin ve idarecilerin filmi izlediği ve çok beğendiği aktarılıyor.

Başrolünde malum ‘sanatçı’ Yavuz Bingöl’ün rol aldığı filmin, sanatsal değerinin ne olduğundan söz edilmiyor. Keza etik ve estetik boyutunun ne olup ne olmadığından da… Ne önemi var ki…

“Bu Film İzlenecek! İzlenmese De Fatura Ödenecek!”

Lakin Milli Eğitim Müdürlüklerince yapılan toplantılarda, filmin Külliye tarafından desteklendiği belirtilerek, katkı verilmesinin istendiği ileri sürülüyor. Hatta bu konuda katkı verilmesi istemini dile getirmekten çok okul müdürlerine emir kabilinden talimatlar verildiği belirtiliyor.

Tabiri caizse, Milli Eğitim Müdürlüklerince okul müdürlerine “Bu film izlenecek! İzlenmese de fatura ödenecek!” deniyor. Bununla da yetinilmiyor ve her okuldan kaç öğrencinin filmi izlemesi gerektiği ve film şirketinin hesabına hangi tarihe kadar kaç para yatırmaları gerektiği de bildiriliyor. Yani okul müdürlerinin kaçarı göçeri yok. Emir yukarıdan geliyor. Sıkıysa ödeme…

13 Ekim 2021

Mahmut Özer’e “Ulufe Tarlası”na Konan Nilüfer Soruları

 

Mahmut Özer’e MEB’in “Ulufe Tarlası”na 

Konan Nilüfer Soruları

Atalay Girgin*

Anımsayacaksınız. Başlıkta yer alan konuya ilişkin, kısa bir süre önce iki yazı yayımlamıştık. İlki “MEB’de Siyasal Mobbing Mağduruna ‘Bakan’ Onaylı Sürgün1 başlığını taşıyordu, ikincisi de “MEB’in ‘Ulufe Tarlası’na Konan Bir Nilüfer2

Söz konusu yazılar sonrasında farklı kaynaklardan birçok bilgi ve iddia gelmeye başladı. Bu iddialardan bazıları öylesine çarpıcı bilgiler içeriyordu ki soru formunda yazmak bile olanaklı değildi. Bazıları ise çok çok ‘özel’di. Bunlar da ilgi alanımızın dışındaydı.

Ancak, yazıların kahramanı olan Nilüfer Karakoç’a ilişkin aktarılan bilgilerin ve dile getirilen iddiaların bir kısmı doğrudan yazdıklarımızla ilgiliydi. Bunlardan bazıları Nilüfer Karakoç’un 2015 yılında öğretmenliğe başlatılır başlatılmaz Büyükorhan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne “Müdür” sıfatı ve statüsüyle atanmasına ilişkindi.

İddia sahiplerinden bazıları, şaşkınlıklarını dışa vururcasına diyorlardı ki “İlçe Milli Eğitim Müdürü olmak için gereken hiçbir koşula ve yeterliliğe sahip olmayan biri nasıl bu göreve atanır?”

Başka birileri ise “Bursa Olgunlaşma Enstitüsü müdürü olmak için hangi koşula sahipmiş Nilüfer Karakoç?” diyerek devam ediyorlardı: Nerede, ne zaman öğretmenliğe başladığı bile bilinmeyen biri… Hakkında bilinebilecek tek şey 2002’den 2015 sonunda Büyükorhan İlçe Milli Eğitim Müdürü olarak ortaya çıkıncaya dek AKP İl Kadın Kolları geçmişi… Öncesinde ne yapmış? Vekil öğretmenlik mi? Asil öğretmenlik mi? Peki; ne zaman, nerede, hangi okullarda?

Velhasıl sorular ve iddialar böylesine uzayıp gidiyordu. Soruların yanıtı yoktu. Ve bunların hepsi geçtiğimiz günlerde Bursa Olgunlaşma Enstitüsü Müdürlüğüne dördüncü kez atanan Nilüfer Karakoç’a ilişkin söyleniyordu.

11 Ekim 2021

MEB ve TBMM’ye Cinsel Taciz ve Tecavüz Soruları

 

MEB ve TBMM’ye Cinsel Taciz ve Tecavüz Soruları

Atalay Girgin*

Aşağıda yazılanlar yalnızca birer iddia, yalnızca birer soru değildir. Aynı zamanda çağrıdır. Sorumluluk sahibi olan, çocuklar için kaygı duyan, başta veli ve öğretmenler olmak üzere herkes için bir çağrı…

Yeni eğitim öğretim yılının başlaması ve okulların açılmasının peşi sıra, yine basının ve sosyal medyanın gündemine, öğretmen ve özellikle de idareci kaynaklı cinsel taciz ve istismar haberleri düşmektedir. Haberlere konu olan bu olaylar ve failleri eğitim ve öğretmen camiasına duyulan güveni sarsmaktadır.

Kökeni geçmiş yıllardaki özensiz ve liyakatsız yönetici atamalarına kadar giden ve hâlâ devam eden bu atamalarla birlikte iyice ayyuka çıkan, öğrenci ve öğretmenlere yönelik cinsel taciz ve istismar olaylarına karşı acilen ve şeffaf bir biçimde önlemler alınması gerekmektedir.

Bu amaçla hiçbir gerekçenin ardına sığınmaksızın, geçmiş yıllardan itibaren, öğrenci ve öğretmenlere dönük gerçekleşen cinsel taciz ve istismar dosyaları yeniden açılmalıdır.

Atama aşamasından başlayarak, bu konuda dahli ve sorumluluğu olan, görevi kötüye kullanan, failleri korumak ve kollamak için yalan söyleyen kişi ve kişiler (bunlar genellikle idareci ya da onlara yakın öğretmenlerdir) hakkında adli ve idari işlemler yapılmalıdır.

Cinsel taciz, tecavüz ve istismar dosyalarındaki failler, onların bu fiillerini örtmek için soruşturma ifadelerinde yalan söyleyenler, 657’ye 125’in “zaman aşımı” maddesinin ardına saklanarak koruma altına alınmamalıdır.

Buradan hareketle, Milli Eğitim ‘Bakan’ı Mahmut Özer aşağıdaki soruları bir an önce yanıtlamalı ve Teftiş Kurulunu harekete geçirmelidir.

Duygusal Eğitim Üzerine

 

Duygusal Eğitim Üzerine

Halit Suiçmez

“…İradesini kullanarak, hukuki ya da ahlaki değerlendirmeye konu eylemi yapanlar, yalnızca insanlardır.” (Atalay Girgin, Aşk Mavidir Öğretmenim)

“…İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir…” Jean-Paul Sartre

“Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.(Dostoyevski)

 

Biz, birey ve toplum olarak nasıl bir “duygusal eğitim”den geçiyoruz?

Ailede, okulda, hayatta gördüğümüz eğitimler içinde “duygusal eğitim”in payı, içeriği, önemi nedir?

Sağlıklı bir iletişimin olmazlarından biri değil midir?

Türkçe Sözlük’te duygu; “ duygularla algılama, his, belirli nesne, olay ya da bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim, hiçbir belirti yokken birşeyin olacağını sezme, önsezi” şeklinde tanımlanmıştır.(Dil Derneği, Öğrenciler İçin Türkçe Sözlük, Tudem Kültür, Ekim 2004, s,213)

Eğitim ise yine aynı kaynakta; “kişiyi yeteneklerini geliştirecek ve yaşama etkin biçimde katılmasını sağlayacak bilgi ve becerilerle donatmayı amaçlayan etkinliklerin tümü…” olarak tanımlanmıştır.

Duygusal Eğitim nedir, önemi nereden gelir, kişinin gücünü, potansiyellerini keşfetmesini ve onu toplumsal iyilik-güzellik doğrultusunda geliştirip kullanmasını sağlayan bir “duygusal eğitim” nasıl sağlanabilir, diğer eğitimler ile ilişkisi ve bütünselliği nerededir?

Tüm bu soruların yanıtlarını araştırmak için nelerden katkı alabiliriz?

Elbette bilim, sanat ve toplumsal-bireysel yaşamdan..

Yollardan biri klasikleri okumaktır.

Klasikler elbette insanın “duygularını” eğitir, empati kurdurur.

Gustave Flaubert’in(1821-1880,Fransa) Duygusal Eğitim romanına da değinerek bu konuda bir yazı deneyebiliriz:

07 Ekim 2021

MEB’de Taciz ve Tecavüz Soruları

 

MEB’de Taciz ve Tecavüz Soruları

Atalay Girgin*

Yeni eğitim öğretim yılının başlaması ve okulların açılmasının peşi sıra, yine basının ve sosyal medyanın gündemine, öğretmen ve özellikle de idareci kaynaklı cinsel taciz ve istismar haberleri düşmektedir. Haberlere konu olan bu olaylar ve failleri eğitim ve öğretmen camiasına duyulan güveni sarsmaktadır.

Kökeni geçmiş yıllardaki özensiz ve liyakatsız yönetici atamalarına kadar giden ve bu atamalarla birlikte iyice ayyuka çıkan, öğrenci ve öğretmenlere yönelik cinsel taciz ve istismar olaylarına karşı acilen ve şeffaf bir biçimde önlemler alınması gerekmektedir.

Bu amaçla hiçbir gerekçenin ardına sığınmaksızın, geçmiş yıllardan itibaren, öğrenci ve öğretmenlere dönük gerçekleşen cinsel taciz ve istismar dosyaları yeniden açılmalı, atama aşamasından başlayarak, bu konuda dahli ve sorumluluğu olan, görevi kötüye kullanan, failleri korumak ve kollamak için yalan söyleyen kişi ve kişiler hakkında adli ve idari işlemler yapılmalıdır.

Buradan hareketle, Milli Eğitim ‘Bakan’ı Mahmut Özer aşağıdaki soruları bir an önce yanıtlamalı ve Teftiş Kurulunu harekete geçirmelidir.

06 Ekim 2021

Yok Edilen Doğa, Çürüyen Toplum

 

İlerleme, Kalkınma ve Büyüme Adına

Yok Edilen Doğa, Çürüyen Toplum 

Fikret Başkaya 

Kapitalizm, mülksüzleştirerek sermaye biriktirmektir. İnsana ve doğaya zarar vermeden, sosyal kötülükleri azdırmadan, ekolojik dengeleri aşındırmadan yol alması mümkün olmayan, absürt, lanetli bir sistem, bir üretim tarzıdır… Gerçek durum böyledir ama söylem başkadır… Maalesef, insanlar ekseri yıkılanı değil, yapılanı görme eğilimindedirler… Ve bu tavır olup bitenleri meşrulaştırıyor, egemenlerin işini kolaylaştırıyor… Kapitalizmin ürettiği, kapitalizmi de yeniden ve yeniden üreten, sıradan insanı büyüleyen ileri teknolojiler, toplumsal refahı, iyi yaşamı değil, kârı artırmanın hizmetindedir… İşte şimdilerde insanlığın içine sürüklendiği çöküş tablosunun gerisinde, sistemin bu yıkıcı, yok edici temel eğilimleri ve dinamikleri var… Bu da kapitalizm dahilinde bir gelecek yok demektir… 

1980’li yıllarda bir Fransız belgeseli izlemiştim. Bir Fransız sömürgesi olan Senegal bağımsızlığını kazanır [1960]. Paris’te mühendislik eğitimi almış biri Fransız, diğeri Senegalli iki mühendis karayolu yapımında görevlendirilirler. Güzergâhta bulunan bir köy ile mezarlık, yolun oradan geçmesi halinde yok olacaktır… Köylüler ayaklanırlar… Köyün muhtarı (daha doğrusu kabile şefi), “Bu bize ve ecdadımıza saygısızlıktır. Bu işten vazgeçin, bunu asla kabul etmeyiz,” der. Fransız mühendis, “Duyarlılığınızı anlıyorum ama bu yol kalkınma, ilerleme demek. Refahın artması, yoksulluğun ortadan kalkması demek. Yol yapıldığında istersen bir benzin istasyonu kurar, yanına da bakkal dükkanı açarsın, diye karşılık verir”… Bunun üzerine kabile şefi de,“Köyümüz, mezarlığımız yok edilmeden kalkınmak, ilerlemek imkânsız mı ki bunca ısrar ediyorsunuz?” diye sorar. Tabii onu kimse dikkate almaz ve jandarma köyü basar. Silahlı çatışma çıkmasına rağmen yol inşasına devam edilir. Tabii Senegal de, o günden beri,hızla ilerlemeye, kalkınmaya, büyümeye devam ediyor!.. 

05 Ekim 2021

MEB’de Cinsel Taciz Ve Tecavüze Karşı Mahmut Özer’e Çağrı

 

MEB’de Cinsel Taciz Ve Tecavüze Karşı 

Mahmut Özer’e Çağrı

Atalay Girgin*

Yeni eğitim öğretim döneminin başlaması ve okulların açılmasının üzerinden bir ay bile geçmedi. Ama öğretmen ve okul idarecilerine ilişkin cinsel taciz ve istismar haberleri basının ve sosyal medyanın gündemine düşmeye başladı.

Sanki zillerin çalışı, derslerin başlangıcının ya da bitişinin değil de yeni bir cinsel taciz ve istismar sezonunun açılış habercisine dönüştü.

Elbette genelleme yapmanın doğru olmadığını biliyorum. Keza bütün okulların cinsel taciz ve istismarda bulunan öğretmenler ve idarecilerle dolu olmadığını da biliyorum. Hatta birçok öğretmenin ve idarecinin öğrencileri kıskançlıkla koruduğunu da… Bu niteliklere sahip olan öğretmen ve idarecilerin de yazılanları, gereksiz bir alınganlıkla kendi üzerlerine alınmayacaklarını düşünüyorum.

Ancak bu durum, yaşanmış ve yaşanmakta olan gerçeklikleri görmezlikten gelmenin nedeni de olamaz ve olmamalıdır. Çünkü cinsel taciz ve istismara ilişkin kamuoyunda bilinenler yalnızca haberlere konu olanlarla sınırlıdır. Ve haberlere yansımadığı sürece, cinsel taciz ve istismar olayları, yaşandığı çevrenin sınırları içinde kapatılıp gitmektedir. Üzeri örtülerek, unutulmaya terk edilmektedir.

Mağdurlar korkudan ya da bilemediğimiz başka nedenlerden dolayı sorunu dillendiremezken; bunlara ilişkin bilgi ve duyumları olanlar da adam sendeci bir tutumla susmakta ve konuyu yetkililere taşımamaktadır. Olay büyüyüp, basının gündemine gelmediği ya da savcılıklarda şikâyete dönüşmediği sürece bir sır perdesinin ardında yaşanmaya devam etmektedir.

Oysa mağdur olan ya da mağduriyetine sessiz kalınan her öğrenci, yaşadığı travmaların ve korkuların etkisiyle, bilinci derinden yaralanmış ve sakatlanmış bir fert olarak toplumun içine ve geleceğine salınmaktadır. Buna kimin hakkı vardır ki… Elbette hiç kimsenin hakkı yoktur. Anne babalarının bile…

03 Ekim 2021

MEB’de Euro Aşkı

 

MEB’de Euro Aşkı

Atalay Girgin*

“Milli Eğitim Bakanlığı 2020 Yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporu” yayımlandı. Bu raporun ardı sıra, geçmiş yıllarda olduğu gibi, basının ve sosyal medyanın gündemine birçok bilgi ve iddia içeren haber düştü. Neredeyse birbirinin benzeri olan bu haberleri okudunuz.

Ancak Sayıştay Raporunda yer alan ve başlığa taşıdığımız konuyu hiçbir yerde okumadınız. Geçen yıl yayımladığımız, “MEB’in 640 Milyon Eurosu Nerede?”1 ve “Ziya Selçuk’tan 640 Milyon Euroluk MuhteşemCevap2 başlıklı yazılarda anlatılanlar gibi bu da herhangi bir yerde yayımlanmadı.

Süzgeçten Geçen Sayıştay Raporları

Sözcü Gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk’ün , “Sayıştay raporlarına müdahale mi ediliyor?” başlıklı yazısı, bu raporların süzgeçten geçirilmek bir yana, sansüre tabi tutulduğu kuşku ve iddialarını gündeme taşıdı.

Öztürk’ün yazısında yer alan, “Geçen haziran ayının sonunda yeni Sayıştay başkanı, TBMM tarafından seçildi ve göreve başladı. Seçilen kişi Cumhurbaşkanlığı bünyesinde görev yapan bir bürokrattı. Ne hukukçu ne de herhangi bir denetim tecrübesi bulunmayan bir kişi. İktisat mezuniyeti dışında Sayıştay ile ilintili tek bir yanı yok.” diyen satırlar kuşku ve iddiaları güçlendiriyor.

 Ancak bunun yanı sıra yazılan,Yeni başkanın son yayınlanan raporlara müdahale ettiği iddiası alabildiğine yaygın. Başkan Yener'in, iki danışmanı aracılığı ile Değerlendirme Kurulu raporlarından bazı bölümleri, başkanın isteği üzerine çıkarttırdığı belirtiliyor.”3 sözleri, “sansür” iddialarını kuşkudan öteye geçerek pekiştiriyor.   

İşte bu,  “özel ve sıkı” denetim koşullarından geçerek yayımlanan Sayıştay Raporlarına rağmen, yine de kırıntı kabilinden geriye kalan tespitler bile basılı ve internet ortamında yayın yapan gazetelerin ve sosyal medyanın ilgisini çekecek, gündemini meşgul edecek denli önem taşıyor. Acaba süzgeçten geçirilmese ya da iddialara konu olduğu gibi “sansür”e uğramadan yayınlansa neler olur, neler?

Sorunun olası yanıtlarını bir yana bırakıp, başlıkta yer alan ve “Milli Eğitim Bakanlığı 2020 Yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporu”nda belirtilen konuya dönelim.  MEB’deki Eurolara ne olduğuna…

02 Ekim 2021

Fikret Başkaya Diyor Ki...

 

Fikret Başkaya Diyor Ki... 

"İnsan kendi ölümünü engelleyemez ama insanlığın ölümünü engelleyebilir”… 

 Söyleşi: Doğan Baran Tüfekçi.

Doğan Baran Tüfekçi: Paradigmanın İflasının yayınlanmasından bu yana 30 yıl geride kaldı. Bu arada çok sayada kitabınız ve makaleniz yayınlandı. Sadece eleştirmiyorsunuz, aynı zamanda çıkış yollarına dair de yazıyorsunuz. Geleceğe dair iyimser misiniz?

 Fikret Başkaya: Eleştiri bir amaç değil. Şeylerin gerçeğine nüfûz etmek için gerekli. Tabii radikal olmak kaydıyla… Yoksa ekseri yapıldığı gibi eleştiriyormuş gibi yapmak değil. Radikal olmayan eleştiri şeylerin etrafında dolanmaya, kendini ve başkalarını aldatmaya, sömürü düzenini meşrulaştırmaya yarar… Radikal olmak, sorunları kökeninden ele almaktır… Mesele, iyimserlik-kötümserlik meselesi değil. Bunların ikisi de realiteden uzaklaşmaktır… Biri bir tarafa öteki diğer tarafa doğru abartır… Önemli olan umutlu olmaktır. Umut da ‘mümkün olanla muhtemel olan arasında bir yerlerdedir’…

Doğrusu umutluyum. Umutluyum çünkü insan irade sahibi bir varlıktır. Bu da şeylere, olaylara müdahale edebilme yeteneğine, potansiyeline gönderme yapar. Eğer araç yürümüyorsa, patinaj yapıyorsa, tamir edersin, değilse yenisini yaparsın… O halde mesele ne? Kapitalizm sosyal kötülükleri azdırmadan, ekolojik yıkım ve iklim krizi peydahlamadan yapamıyorsa, insanlığın ve uygarlığın geleceği riske girmişse, bütün bu olup-bitenler, saçmalıklar, akılsızlıklar da bir takdir-i ilahinin eseri değilse, ki değildir, o zaman sen de başkalarının bozduğunu yapmaya talip olursun… Aracın direksiyonunu “iyi yaşamdan” tarafa çevirirsin… Bazı insanların bozduğunu başka bazı insanlar neden yapmasın? Dar bir küresel oligarşi, dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirmişse, bu süreçten zarar gören Büyük İnsanlık neden bu kepazeliği kabullensin… Olup-bitenleri seyretmekle yetinsin? 

DBT: Ekolojik sorun çalışmalarınızda önemli bir yer tutuyor. Son kitaplarınızdan birinin başlığı, ‘İklim Krizi ve Ekolojik Yıkım’. Bu ikisiyle yüzleşmek, süreci tersine çevirmek mümkün mü?

 FB: Vakitlice harekete geçmek kaydıyla bu güzel gezegeni hala yaşanabilir bir yer haline getirmek mümkün… Aksi halde belirli bir eşik aşıldığında ki, maalesef o eşiğe hızla yaklaşılıyor- artık kurtarılacak bir şey kalmayabilir… Geri dönüş mümkün olmayabilir… Aslında yapılması gereken de bir sır değil. Vakitlice silkinip ayağa kalkmamız, üretim, tüketim ve yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor ki, bu da insan iradesini aşan bir şey değil… İnsan kendi ölümünü engelleyemez ama insanlığın ölümünü engelleyebilir… Saçma bir üretim ve tüketim almış başını gidiyor… Üstelik bu kepazelik, büyüme, kalkınma, ilerleme adına meşrulaştırılıp, dayatılıyor… Kapitalizm sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistemdir. Fakat bu dünyanın kaynakları sınırlı… Bir zaman geliyor sınırsız büyüme, kaynakların sınırına dayanıyor…

 Bu kör gidişi durdurmak süreci tersine çevirmek de ekonomik, politik, ekolojik ve etik bir radikal devrimi gerektiriyor. Fakat yerel ve küresel oligarşiler (mülk sahibi sınıflar), burjuva siyasetçileri, kendilerinin ve başkalarının ‘aydın’ dediği zevat, sömürü düzeninin akıl hocaları, “kanaat önderleri”hala bu aracın bu rotada yol alabileceğinden şüphe etmiyorlar. Esasen radikal eleştiri zaafı var ki, şeylerin, süreçlerin bilince çıkarılmasını zorlaştırıyor…

01 Ekim 2021

MEB’in “Ulufe Tarlası”na Konan Bir Nilüfer

 

MEB’in “Ulufe Tarlası”na Konan Bir Nilüfer

Atalay Girgin*

Yer: Bursa… Bursa’da Milli Eğitime bağlı bir okul… Elbette sıradan bir okul değil.

Birilerinin “ulufe tarlası” olarak nitelediği proje okullarından biri… Dahası o “ulufe tarlası”nda, tabiri caizse ‘kupon arsa’ olarak değerlendirilen bir okul… Adı: Bursa Olgunlaşma Enstitüsü… O ‘kupon arsa’ya konan ya da kondurulan ise Nilüfer Karakoç…

Okuyanlar anımsayacaktır ki “MEB’de Siyasal Mobbing Mağduruna Bakan Onaylı Sürgün”1 başlıklı yazıda, bu okulun, Nilüfer Karakoç’a nasıl teslim edildiğini anlatmıştık.

Ve yazının sonunda da şöyle demiştik: Peki; yerel ve merkezi MEB bürokrasisinin, arzularını gerçekleştirmek için, ayağına turab olacak kadar uğruna seferber olduğu Nilüfer Karakoç kimdir?

Kendi Beyanına Göre “Öğretmen

Nilüfer Kahveci ya da Nilüfer Karakoç (her iki isimden bazen birisi, bazen her ikisi birden yerel basında kullanılmaktadır. Biz ikincisini kullandık ve kullanacağız) hakkında ileri sürülen ve yerel basının gündemine düşen iddialar üzerine facebook sayfası üzerinden “Ben Nilüfer Karakoç…”2 diye başlayan bir açıklama yapar.

30 Haziran 2013 tarihinde “Bursa Şehir”de de yayımlanan bu açıklamada Nilüfer Karakoç, “28 Şubatın soğuk günlerinde derse giren başörtülü bir öğretmen” olduğunu ve öğretme hakkının bile elinden alınmak istendiğini, “birçok psikolojik tacize maruz bırakıl”dığını dile getirir.

Dile düşen, basında yazılıp çizilen iddialara ilişkin herhangi bir yanıt içermeyen bu açıklamadan öğreniyoruz ki Nilüfer Karakoç 1996-1997 eğitim öğretim yılında öğretmendir. Peki; ya bunun öncesinde ve sonrasında…?

29 Eylül 2021

MEB’de Siyasal Mobbing Mağduruna Bakan Onaylı Sürgün

 

MEB’de Siyasal Mobbing Mağduruna Bakan Onaylı Sürgün

Atalay Girgin*

Geçtiğimiz günlerde haberlere konu olan ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşanan mobbing sıradan bir olay değildi. Bunu herhangi bir mobbingden ayıran ise öncelikle siyasal temelli ve sistematik bir mobbing oluşuydu.

Üst üste verilen yargı kararlarına rağmen, hem yerel hem de merkez MEB bürokrasisinin bilgisi dâhilinde gerçekleştirilmesiydi. Bu durum tam beş yıldır sürmekteydi. Ve son nokta sürgün kararıyla konuldu. Bilin bakalım bu sürgün kararının altına, adına imza atılan ahlâk ve adalet abidesi ‘bakan’ kimdi? 

Siz sorunun yanıtını düşünürken ben devam edeyim: Siyasal iktidar, eğitim, öğretmen ve kadrolaşma ilişkilerinin ne denli iç içe geçtiğini, ne denli ayağa düştüğünü gösteren bu olayın ayrıntılarını aktarmadan önce, yazıyı uzatmak pahasına, eğitimci ve öğretmen bağlamında iki kişinin sözlerine değinmek gerek.

Bu sözlerden ilki Nermi Uygur’a ait. Diğeri ise yazdıklarından dolayı uzun yıllar cezaevlerinde kalmış ve öğretmenliği sürgünlerle geçmiş olan Fakir Baykurt’a…

Nermi Uygur Der Ki…

Betül Çotulsöken’in “Eğitim ve Kültür Filozofu Olarak” nitelediği Nermi Uygur’a göre, öğretmenin, eğitimcinin, eğitimbilimcinin “İşi, görevi, sözüm ona resmen kendisine buyrulanları yerine getirmek değildir.”1 Çünkü bu yola giren biri asla iflah olmaz.

Eğitimin hangi kademesinde bulunursa bulunsun; bir eğitimci, bir öğretmen, resmen kendisine buyrulanları yapmaya başladıkça bu niteliklerini yitirmeye ve hızla öğretmenlikten memur ‘öğretmen’liğe doğru evrilir. Yani düzenin efendilerinin ve onların temsilcilerinin istediği yöne doğru…

Yalnızca bununla da kalmaz. Her geçen gün siyasal iktidarın ve egemenlerin her tür işini gören bir hizmetkâra, bir emir erine, bir ayakçıya dönüşür. Dahası her tür yolsuzluk, hırsızlık ve adaletsizlikle kaim bir düzenin duvarındaki tuğlaya…

26 Eylül 2021

MEB Cinleri

 

MEB Cinleri

Atalay Girgin*

Sakın yanlış anlaşılmasın!

MEB Cinleri” derken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında yer alan ya da kafayı huriler, periler ve gılmanlarla bozmuş ve onları düşleyerek yaşayan malum ‘öğretmen’ taifesinin, sınıflarda “gerçektir” diye anlattığı cinlerden söz etmiyorum. Çünkü bunların, zihinsel ifrazattan öte hiçbir gerçekliği de hükmü de yoktur.

Tıpkı; huri, peri, gılman, melek, anka kuşu, tek boynuzlu at, cennet, cehennem, vb ad ve kavramlar gibi, cin de salt imgesel bir kavramdır. Çünkü insan zihninden bağımsız olarak, zamanda ve mekânda var olmayan ve değişmeyen hiçbir şey gerçek değildir.

Bundan dolayıdır ki cin, insanın düşsel / düşünsel olarak zihninde yarattığı ve dış dünyada hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen, neliği olup da gerçekliği olmayan kavramlardan biridir. Ve zamanında bu ayrım yapılamazsa eğer, çocuklarını “öcü”yle korkutarak büyüten bir toplum, gün gelir, birilerinin önünde ya da ardında cinlerle diz çöktürülür.

Dolayısıyla “MEB Cinleri” derken bunlardan söz etmiyorum. Çünkü birilerinin salt kendisi öyle inandığı için hem “doğru” hem de “gerçektir” diyerek, soyut düşünme evresine bile erişmemiş çocuklara anlattıkları cinler, MEB’dekilerin eline su bile dökemez. O halde hangi cinlerden söz ediyorum?

20 Eylül 2021

Ha Ziya Ha Mahmut

 

Ha Ziya Ha Mahmut! Burası MEB’dir Eğitim Teferruattır

Atalay Girgin*

Velisinden öğrencisine, hatta öğretmenine dek herkes bilmelidir ki “MEB’de neler oluyor?” sorusu gereksizdir. Özellikle 19 yıldır bu sorunun yanıtı bellidir. Eğitimde oynanan ve kamuoyuna servis edilen mostralık oyunlar bir yana, rant ve koltuk kavgası, MEB içinde sahnelenen oyunların asli unsurudur.  

Ziya Selçuk’un affedilip Mahmut Özer’in ya da başka birinin koltuğa oturtulması olup bitenlerin niteliğini değiştirmiyor. Oyun kaldığı yerden, hatta ara vermeksizin devam ediyor.

Sendikalar bile kuyruklarına basılmadığı, kendi kadrolarına fazlaca dokunulmadığı ve denge gözetildiği sürece bu oyuna karşı seslerini çıkarmıyor. “Sendikalar bile” derken, elbette tümünden söz etmiyorum. Adlarını bile anmaya gerek yok. Yalnızca bu rant ve koltuk kavgasının kamberi olanları kastediyorum.

Bunlar öylesine işbirlikçi ve yancıdır ki MEB’e eğitim için hibe edilmiş yüz milyonlarca euronun bulunamadığı Sayıştay Raporlarında belirtildiğinde bile hiç oralı olmazlar. Kendi uhdelerinde bulunan kadrolara ve koltuklara helal gelmediği sürece MEB’in tamamı malum rant ve koltuk çetelerince iç edilse bile “gık”larını çıkarmazlar.

Eğitimden ve Niteliğinden Söz Eden Yok!

Kendi istedikleri olmadığında ya da bazı yerlerde dağıtılan kadrolar, yapılan ihaleler kendi onayladıkları birilerine verilmediğinde ise “MEB’in taşra teşkilatı çetelerin elinde”, “MEB’in taşra teşkilatını çeteler yönetiyor” türü açıklamalarla hemen sahne alırlar. Kuyruklarına basılmış kediler misali ciyaklamaya başlarlar.

Ama bir kez bile, o taşra teşkilatlarını da atayanın MEB merkez teşkilatı olduğundan ve buradaki rant ve koltuk çetelerinden söz etmezler. Acaba neden? Kamberliğin ve yancılığın adabı ya da şanından mı? Yoksa tahmin edilse de bilinmeyen ve söylenmeyen başka nedenlerden dolayı mı?

16 Eylül 2021

Okulları Cinler Bastı Zihinleri Örümcekler

 

Okulları Cinler Bastı Zihinleri Örümcekler…

Atalay Girgin*

Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan, “4-6 yaş grubu Kur’an kurslarının okul öncesi zorunlu eğitimden sayılmasına yönelik” talebini içeren raporun gündeme düştüğü gündü. 

“Kızım sekiz yaşında” diyordu bir anne, “İlk din dersinde öğretmeni cinlerin gerçek olduğunu söylemiş.”

Ardı sıra kızının “Anne ya yanımda yatıyorsa -Ya beni izliyorsa -Ya kapıda dikiliyorsa - Anne ya yatağımın altındaysa…” dediğini aktarıyordu. Kızgın ve kaygılıydı.

Kızgınlığı sözlerine yansıyordu annenin… Nasıl yansımasın ki soyut düşünmeden uzak ve hala somut düşünme evresinde olan bir çocuğun zihnine, bir imgeden ve kavramdan öte herhangi bir değeri ve hükmü olmayan; salt düşsel/düşünsel, hayal mahsulü nesneleri, gerçek diye çakmaya kimin hakkı olabilirdi ki…

Elbette haddini hududunu çoktan aşmış olan Diyaneti ve zihinleri örümcek bağlamış; kafayı cinler, periler, huriler ve gılmanlarla bozmuş; çocuklar dâhil, herkes ve her şey üzerinde hakları olduğunu düşünen ve iddia eden eser akıllı zerzevatları ve onların, toplumsal hayatın her alanında boy veren çemişlerini saymıyorum bile…

Kim Takar Eğitim ve Öğretmen Etiğini

Ancak söz konusu okul olunca, hiçbir ‘öğretmen’in böyle bir şey yapmaya hakkı olamazdı. Olmasına olamazdı. Lakin okullarda yaşanan gerçeklik, en basit eğitim ve öğretmen etiğine, uluslararası çocuk ve insan hakları sözleşmelerine rağmen, bunun tam aksi yönündeydi.

Ve birilerinin örümcek bağlamış zihinlerinin ifrazatı olarak, müfredata ve ders kitaplarına giren ve ‘öğretmen’ sıfatını taşıyan başka birilerinin ağzından da söze dökülen cinler sınıflarda, okullarda arz-ı endam eyliyordu. Tebdil-i kıyafete bile gerek görmeden, her yerde anadan üryan dolaşıyorlardı. Ne de olsa görünmezdi bunlar! Allah muhafaza herhangi biri ansızın içinize kaçabilirdi!

14 Eylül 2021

MEB'de Hesaplaşma ve Devr-i Sabık

 

MEB’de Hesaplaşma ve Devr-i Sabık

Atalay Girgin*

Anımsar mısınız, bilmem. Mahmut Özer’in bir gece yarısı kararnamesiyle MEB’in ‘bakan’ koltuğuna oturtuluşunun ardından iki yazı kaleme almıştım: İlki “Ziya Selçuk Gitti Hesaplaşma Bitti Mi?”1 başlığını taşıyordu, ikincisi ise “MEB’de Hesaplaşma Erken Başladı”2..

Söz konusu yazılarda MEB’deki rant ve koltuk çetelerinin kavgasında ortaya saçılan bilgi ve iddialardan bazılarını aktarmıştım ki bunlardan biri de yaklaşık bir yıl önce dile getirilen “Bu operasyon Mahmut Özer’i bakan yapma operasyonudur” sözüydü. Özer’in ‘bakan’ sıfatı ve statüsüne kavuşmasıyla da bu iddia doğrulanmıştı.

Elbette bu çatışmada taraf olmaktan öte, taraflardan birinin üç “üst akıl”ından biri olduğu söylenen Özer’in (ki iddiaya göre diğerlerinden biri ünlü bir valiydi, öteki ise eli ayağı uzun etkili ve yetkili bir vakıfla bağlantılıydı) bunun gereğini yapmaması da beklenemezdi. Ve beklendiği gibi de oldu. Hem de hızlı bir biçimde…

Bu gelişmeler, geçmişten bu yana rant ve koltuk çetelerinin çöreklendiği Milli Eğitim Bakanlığında olup bitenleri yakından izleyen ve bunlara gözlerini kapamayan hiç kimse için şaşırtıcı ve sürpriz değildi. Ve işin aslı bu daha başlangıçtı.

Hesaplaşmada İlk Perde Koltuk Değişimi

Mahmut Özer ve onu “bakan yapma operasyonu”nu birlikte yönettiği ileri sürülen rant ve koltuk çetesi ve onları destekleyen vakıf ve STK’lar, aylardır yaptıkları hazırlıklar doğrultusunda hiç zaman yitirmeden işe girişti.

Önce MEB merkez teşkilatında ve genel müdürlük gibi önemli koltuklarda oturanlar değiştirildi ardı ardına. Sonra daire başkanları, il milli eğitim müdürleri ve ilçe milli eğitim müdürlerine el atıldı. Ve birileri “Ne oluyor?” dercesine kaş kaldırdı. Bir yerlerden başka bir yerlere telefonlar edildi. Hatta bazı valiler de girdi işin içine… Yeni atanan il milli eğitim müdürlerini göreve başlatmadıklarına dair iddialar düştü gündeme.  Bu süreç, farklı rant ve çıkar gruplarının siyasi uzantılarından gelen tepkiler üzerine şimdilik duraksadı, ama bitmedi. Hesaplaşmanın bu denli hızlı ve keskin gerçekleşmesi birilerini rahatsız etmiş olmalıydı.