30 Ağustos 2022

Sedat Peker MEB’in Nesrin’ine Uzandı

 

Sedat Peker MEB’in Nesrin’ine Uzandı

Atalay Girgin*

Sosyal medya üzerinden yaptığı her açıklamayla gündem olan ve gündemi belirleyen Sedat Peker, geçmiştekilerin yanı sıra son günlerdeki çarpıcı ve skandal niteliğindeki paylaşımlarıyla birlikte, sonunda irili ufaklı düzeniçi muhalefeti peşine taktı. Yaklaşık bir buçuk yılın sonunda eline dilekçesini alan savcılıklara koşmaya başladı.

Düzeniçi Muhalefetin Kutup Yıldızı

Asıl yazı konumuz bu olmasa da şunu belirtmeden geçmeyeyim: Düzenin siyasal bilinç sınırlarına hapsolmuş ve yürütmeden yasama ve yargıya dek toplumsal çözülmenin, kültürel-ahlaki çürümenin sarmalında tüm kurumlarıyla bir bataklığa dönüşmüş olan bu yapıyı tahkim etmeye talip olan düzeniçi muhalefet gayrı resmi fiili liderini buldu.

Bir başka deyişle, Sedat Peker, düzeniçi muhalefetin kutup yıldızı oldu. Bu noktada yorumsuz bir biçimde şunu söylemek bir kehanet değildir: Muhalefetin yapılması muhtemel bir seçimi kazanması da kaybetmesi de Sedat Peker’e bağlıdır.

Hal buyken, düzenin iktidarı ve onun düzeniçi muhalefetinin çapı ortadayken, bu düzene mahkûmsunuz ve bu düzenden kurtuluşunuz yok artık!

Ne “Yeni Bir Toplumsal İnşa Projesi” ihtimali var ufukta ne de bu düzenin ortadan kaldırılışı… Yalnızca çözülen, çöken, çürüyen ve yozlaşıp bir moloz yığınına, hatta bataklığa dönen, insanın insanı sömürüsüne dayanan bir düzenin tahkimat ihtimali var. O da bir ihtimalden ibaret şimdilik… (Bu bölümün daha geniş bir değerlendirmeyi içeren başka bir yazı konusu olduğunu belirterek devam edelim.)

Peker MEB’e Uzandı

Velhasıl düzeniçi muhalefeti peşine takıp, onların kutup yıldızına dönüşen Sedat Peker, en son açıklamalarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na da uzandı.

24 Ağustos 2022

AŞK ve DÜZEN GERÇEĞİ

 

Aşk ve Düzen Gerçeği…

Dr. Halit Suiçmez*

“Aşk Diriltir…”(s.187)

“Gerçek ve gerçeklik sürekli değişim halindedir.”(s.115)

(Kaynak;Atalay Girgin, Aşk Mavidir Öğretmenim)

 

Bir kitap üzerinden yorum denemesi yapmaya çalışalım:

Atalay Girgin’in“Aşk Mavidir Öğretmenim” romanını esas alarak..(NoteBeneYayınları, 1. Baskı, 2016, Ankara)

Konu kısaca şudur:

Keleslizadeler Anadolu Lisesine felsefe öğretmeni atanır, adı ”aşk öğretmen” dir.

Öğretim yılının ilk haftalarında olaylar bir Lisede geçer. Okulun öğrencilerinden Afşin ile Van’lı  Meryem  birbirini çok sever. Okul müdürü gericidir, açılış gününde islami tınılar da taşıyan uslubu ile sert bir konuşma yapar.

Meryem ile Afşin’in ders aralarındaki sohbetleri, birlikte gezmeleri üzerine okulda yaygın bir dedikodu üretilir. Yakın arkadaşlık, “ahlaksızlık” diye nitelenir. Müdür bu iki arkadaşı odasına çağırıp azarlar, hakaret eder, Meryem’e tokat atar.

Amacı gençleri okuldan attırmaktır.

Müdür yardımcılarını zorlayarak öğretmenlere bir tutanak imzalatır, tamamen uydurma olan bu belgede “…Afşin ile Meryem’in ugunsuz yakalandığı…” vesaire şeklinde yalan ifadeler yer almıştır.

Meryem lisenin pansiyonunda, Afşin ise kentte ailesiyle kalmaktadır.

Müdürün bu boş, dayanaksız suçlamalarla dolu dilekçesine karşı Afşin’in avukat babası karşı çıkar ve ilçe milli eğitim müdürüyle konuşarak hukuka başvuracağını, sonuna kadar mücadele edeceğini belirtir.

Ve dosya ilçe milli eğitimden döner.

23 Ağustos 2022

Erdoğan’ın ‘Öğretmeni’

 

Erdoğan’ın ‘Öğretmeni’

Atalay Girgin*

Eğriye eğri, doğruya doğru…

Baştan belirteyim ki ÖĞRETMENler alınmasın… Kendisini ÖĞRETMEN değil de ‘öğretmen’, hele hele Erdoğan’ın  ‘öğretmeni’ sayanlar ve ilan edenler ise ister alınsınlar, isterse alınmasınlar. İsterse buradan ötesini de okumasınlar. Yani keyifleri bilir.

****

Malumdur ki ‘oğretmen’lerin “gündemi”, geç de olsa fark ettikleri “Kariyer basamakları sınavı”ydı. Hele de bu sınavın “Seminer dönemi”nde slaytlardan okunarak anlatılan ve hazırlanan pdf dosyalarındaki konulardan yapılacak olması daha da önemliydi. “Neden?” diye sormayın artık!  

Aslında sorunun asıl bam teli ve ikiyüzlülüğün ve riyakârlığın zirvesi de burasıydı ya… Şimdilik buraya girmeyelim ve MEB ‘Bakan’ı Mahmut Özer’in, ‘öğretmen’leri küçük düşürürcesine ve onların niteliklerini, yeterlilik düzeylerini yüzlerine vururcasına, sınav ve sorular seviyenize uygun bir biçimde kolay ve basit olacak minvalinde söylediği sözlerin bile ‘öğretmen’lerin infialini engellemeye yetmediğini belirtmekle yetinelim. Ve devam edelim.

İşte son anda da olsa ayakları suya eren bu ‘öğretmen’lerin bir kısmı, neredeyse can havliyle, sosyal medyada aynı tagla her biri ortalama en az 15-20’şer paylaşım yaparak, aynı tagı taşıyan tweetleri yüzlerce, hatta binlerce kez retweetleyerek rüzgâr estiriyorlardı. Sonra da kendilerini sosyal medya “gündemi”ne taşıyan sayıları paylaşıyorlardı. Elbette moral önemliydi. Ve elbette bu çabayı ve bunu iş edinişi küçümsemiyorum. Hatta ‘öğretmen’lerin buna umut bağlayışlarını da…

15 Ağustos 2022

"AYDIN" ÜZERİNE BİR DENEME

 

"AYDIN" ÜZERİNE BİR DENEME

Tarihsel ve Toplumsal Bir Yaklaşım 

Halit Suiçmez 

Edebiyat alanındaki kitaplarımızdan ilki olan,” Eski Dostlar, Deneme- Öykü Seçkileri” nde; “Aydın ve Entelektüel” adlı bir denememiz yer almıştı. 

O yazıda, “aydın” ve “entelektüel“i birbirinden ayırmış, “aydın”ı, … yanlışa, haksızlığa mutlaka tepki veren, tutum alan, adil, özgür ve güzel bir gelecek için ödünsüz savaşım veren … insan” diye tanımlamıştık. (Dr. Halit Suiçmez, Aydın ve Entelektüel, Eski Dostlar Deneme – Öykü Seçkileri, Brc Mtb., Mayıs-2005, Ankara, Ortak Kitap, syf. 76-77) 

Elbette her tepki vereni de Aydın sayamayız. 

Kavramı siyasal, felsefi, ekonomik- politik, psikolojik boyutlarıyla derinliğine ve genişliğine incelemek gerekir.

Bu ise, gelecek çalışma ve yazılarımızın konularından biri olacaktır. 

Aydın kim? Hangi Aydın? İşlevi ne, yazarlar aydın mıdır?.. gibi soruların yanıtlarına –bu yazıda bir parça yer versek de– geniş zamanda eğileceğiz. 

Aydınlar çok yerde, çok zaman suçlanmışlardır. Hapislere atılmış, özgürlükleri kısılmış, öldürülmüş, kısıtlanmış, sürgüne gönderilmiş, türlü işkenceler yapılmıştır. Gerçek Aydınlar her koşulda yılmadan mücadele etmişler, Büyük İnsanlık yürüyüşüne kalıcı izler ve katkılar bırakmışlardır. 

Kimdir Aydın? 

Aydın’ın kim olduğunu anlayabilmek için tarihsel ve toplumsal durumunu özetlemek gerekir; 

On yedinci yüzyılda Batı Avrupa’da Burjuvazi, dünya görüşü ve bir toplumsal sınıf olarak ortaya çıkar. O tarihe dek bilgiyi elinde tutan sınıf Ruhbanlardı. Kilise ekonomik, politik ve yönetsel güce sahipti. 

Okuma salt rahibin işiydi. Kilise, Hıristiyanlığın kutsal bekçisi ve temsilcisiydi. Din adamı, derebeyiyle – feodal bey ile köylü arasında bir aracıdır. 

Pratik bilgi uzmanları / sahipleri burjuvazinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Dönemin Bilginleri mühendisler, matematikçiler, hukukçular, tıp insanları, yazarlar, düşünürlerdir.. Ticaretin gelişip yaygınlaşması, mühendislerin ve bilginlerin varlığını ve bu sürece katkılarını gerekli kılar. 

Bunlar birer sosyal sınıf olmadıkları gibi; seçkin bir kesim de değildir. Çünkü ticari kapitalizmle bütünleşmiş Merkantilizm ögeleridir.

İşte gelişen ticari ve daha sonra sanayi burjuvazisinin dünya görüşü, analitik yöntemler “Aydınlar” denilen bu kesimlerce oluşturulacaktır. 

11 Ağustos 2022

MEB ‘Bakan’ından ‘Öğretmen’e İki Müjde!

 

MEB ‘Bakan’ından ‘Öğretmen’e İki Müjde!

Atalay Girgin*

MEB’in, şoförünü bile Bakanlıkta şube müdürü yapacak kadar eğitim gerçekliğinden kopmuş, artık halefini bekleyen ‘Bakan’ı Mahmut Özer, geçtiğimiz günlerde öyle bir söz söyledi ki bu kadar özensiz olmak züccaciye dükkanındaki file bile yakışmazdı.

Ancak sıfatı, statüsü Milli Eğitim ‘Bakan’ı olunca ve en basit etik değerleri bile gözetmeyince, “yakışmaz” denilen birçok söylem ve davranış yakışıveriyordu kişiye… Ve MEB’de müdür yapacak kadar önemsediği şoförüne gösterdiği özeni ‘öğretmen’lere göstermiyordu.  Sonuçta boru değil ya koskoca ‘Bakan’dı. Hem de eğitimden ‘sorumlu bir bakan’… Kim takardı etiği, metiği…

İşte bu MEB ‘Bakan’ı, gelen tepkiler üzerine, tabiri caizse tüm ‘öğretmen’lere “İşte siz busunuz! Biliyoruz, sizin niteliğiniz bu kadardır! Hiç merak etmeyin! Biz de sizin bu nitelik düzeyinize uygun sorular soracağız!” anlamına gelebilecek şekilde “Sınav kolay olacak!”, “kolay geçecek” dedi. ‘Öğretmen’lere bundan daha ağır ne söylenebilirdi ki…

‘Öğretmen’ler Alınmaz!

Ne var ki ‘öğretmen’lerin çoğunluğu bundan hiç alınmadılar. Birkaç ‘öğretmen’ ve eğitim sendikası yöneticisi ve bazı öğretmenler dışında kimseden “çıt” çıkmadı, Mahmut Özer’in bu sözüne karşı. Elbette ‘öğretmen’ camiasını bilenler için sürpriz değildi bu durum. Çünkü ‘öğretmen’ler buna alışkındı. Başlarına ilk kez gelmiyordu. Daha önceki yıllarda eser akıllı bazı aklı evvellerin söylediklerini ve bunlar karşısında ‘öğretmen’lerin suspus oluşlarını saymıyorum bile… Lakin ne gariptir ki daha ağır hakaretler karşısında suspus olan aynı ‘öğretmen’ güruhunun Onur Bulduk’u linç etmeye kalkışını da…

Ancak şunu anımsayın! 2018 yılında ‘Bakan’ sıfatıyla koltuğa oturtulan Ziya Selçuk, ‘2023 Eğitim Vizyonu’uyla1 ortaya çıkıp, “Siz busunuz” dercesine ‘öğretmen’lerin nitelik düzeyini yüzlerine vurmuştu. Eğitimin yıllardır bir enkaza dönüştürüldüğü ve yerlerde süründüğü herkesin malumuydu. Ancak Ziya Selçuk, kendisini koltuğa oturtanlara deruni şükranlarını sunmak ve saygıda kusur eylememek için var olan durumu “Nicel başarı hikâyesi” diye niteleyip hem onları aklamış hem de zevahiri kurtarmıştı. Eğitim enkazının faturasını onlara kesecek değildi ya… O da başkalarına kesti faturayı: ‘Öğretmen’lere… Peki; nasıl mı? İşte yanıtı...

03 Ağustos 2022

MEB Bürokrasisinde Bitmeyen “Özel Aşk”

 

MEB Bürokrasisinde Bitmeyen “Özel Aşk”

Atalay Girgin*

Milli Eğitim Bakanlığı bürokrasisinin bitmek bilmeyen iki “özel aşkı” vardır. Ve her ikisi de asli işinin eğitim olduğu söylenen bir kurum için güvenilmezliğin ve şaibenin alamet-i farikasıdır. Hele de ‘Bakan’ından teferruatına dek ağzını açan her yöneticisinin ahlâktan, dinden, etikten, milli ve manevi değerlerden, erdemden dem vurduğu bir kurum için…

Bir eğitim kurumu için her biri birbirinden önemli ve vahim olan, bu ibretlik iki “özel aşk”ın birinden başlayalım. Önce “Özel Hesaplar”…

“Özel Hesap”ların “Özel”i Var

Bunlardan ilki, “Sayıştay Raporları”nda da defalarca belirtilen MEB bütçesiyle ilişkilendirilmeksizin, bütçe ve muhasebe sisteminin dışında ve özel bankalarda açılan ve kimlerin adına olduğu gibi, sayısına ve büyüklüklerine de bir türlü erişilemeyen, belirlenemeyen “özel hesap”lardır. Buralarda neler olup bittiği Sayıştay denetimleri sırasında bile denetçiler tarafından tespit edilememektedir.

Ancak bu “özel hesap”lar arasında daha da “özel” başka hesaplar da vardır. Bunlar da döviz cinsi olanlardır. Ve kaynağı uluslararası kuruluşlardır.

Çocukların eğitim-öğretimi için, proje bazında ve hibe olarak gelen bu dövizler, yine MEB bütçesi ve muhasebe sisteminin dışında tutulmakta, zorunlu olmadıkça muhasebe sistemine dâhil edilmemektedir. Acaba neden? Sayıştay denetçileri okuduklarını anlayamadıkları için mi? Yoksa MEB yöneticileri ilgili belgeleri Sayıştay denetçilerine vermedikleri ya da onlardan sakladıkları için mi?

Sayıştay Raporlarında yazılanlara göre, bu döviz cinsi paraların, yasa gereği, Merkez Bankası’nın muhabir bankası olan Ziraat Bankası’ndaki hesaplara yatırılması gerekmektedir. Yani buna ilişkin TBMM onaylı bir yasa vardır. Buna rağmen, mahir MEB bürokratları, “Kim takar TBMM’yi? Kim takar yasayı masayı?” dercesine, bu dövizleri kimin adına açıldığı, sayısının ve büyüklerinin ne olduğu tespit edilemeyen özel bankalardaki “vadeli özel hesap”lara yatırırlar. Yani bir de faiz alırlar. Ancak bu “özel hesap”lar gibi o hesaplardan alınan faizin başına neler gelip gelmediği de tespit edilemez.

30 Temmuz 2022

Fikret Başkaya: ÇIKIŞ BURADAN

 

Fikret Başkaya: ÇIKIŞ BURADAN… 

Son kitabınız için “Paradigmanın İflası’yla başlayan yolculuğun önemli bir durağı” diyorsunuz. Resmi ideolojinin hurafelerini teşhir edip eleştirdiğiniz Paradigmanın İflası’ndan eko-sosyalist bir paradigmayı çözüm olarak işaret ettiğiniz son çalışmanız Çıkış Buradan:Perspektifi ve Paradigmayı Değiştirmek’e bir hat çizecek olursanız, ne söylersiniz?

Fikret Başkaya: Mülkiye’den mezun olduktan sonra doktora yapmak üzere 16 Mart 1966’daFransa’ya gittim.  Orada, Sorbonne’da, ilk yaptığım akademik çalışma Küba’da planlama üzerineydi. Birleşmiş Milletler Örgütü 1960- 1970 aralığını “Birinci Kalkınma Onyılı” ilan etmişti. BMÖ, Kanada eski Başbakanlarından LesterPearson başkanlığında bir komisyondan 10 yılın değerlendirmesini istemişti. Rapor 1970’de yayınlandı… Hocam Jean Gabillard’da benden o raporla ilgili bir çalışma yapmamı istedi… İkinci akademik çalışmam “Pearson Raporu ve Azgelişmişlik”ti… Az Gelişmiş Ülkelerde Sanayileşme başlıklı doktora tezimle de doktora unvanını kazanıp Türkiye’ye döndüm. Türkiye’ye döndükten sonra ilk yazdığım kitap Az Gelişmişliğin Sürekliliği oldu. Daha sonra, arada başka kitaplar olmakla beraber, Paradigmanın İflası’nı yazdım. Onu Yeni Paradigmayı Oluşturmak, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, Çöküş – Kapitalizmin Nihai Krizi Üzerine Bir Deneme ve Eko-Sosyalist Bir Paradigma: Komünist Topluma Giden Yol takip etti. Son olarak da Çıkış Buradan’ı kaleme aldım.

Bütün bu kitaplardaki tema “mevcut durumdan nasıl çıkılabilir?” sorusuna odaklı aslında. Dolayısıyla aralarında bir tamamlayıcılık ve süreklilik var. Amacım sorunlar ve çözüm yollarına dair bir netleştirme sağlamak. Son kitabımı da bu bütünlük içinde ele almak, bu dizinin sonuncusu olarak görmek gerekiyor. Kapitalist dünya sistemi ve Türkiye’deki rejimin eleştirisini konu alan kitaplar bunlar… Velhasıl, anlamayı ve aşmayı sorun eden kitaplar. Eleştirmek son derece önemli, ama radikal eleştiri olmak kaydıyla….

Radikal eleştiriden kastınız nedir?

Radikal olmayan eleştiri sorunun etrafında dolanmaya yarar. Radikal eleştiriyse sorunların kaynağına iner ve kaynağında kavrar. Entelektüelin misyonu sadece eleştirmek değildir yada eleştiri tek başına amaç değildir. Eleştiri değiştirmeyi, dönüştürmeyi potansiyel bir olasılık haline getirir… Tabii eleştiri radikal eleştiri… Amaç, çözüme giden yolu aralamaktır…

Paradigmanın İflasının birkaç yıl önceki yeni baskısına yazdığınız önsözde, kitabı şimdi yazsanız adını “Çöküş” koyacağınızı söylüyorsunuz. Neden?

Paradigmanın İflası’nda, yayınlandığı tarih itibariyle (1991), geride kalan 90 yılın eleştirisi var. Aradan geçen zamanda kafamdaki sorun daha da netleşti. Çöküş 30 yıl sonrasını daha iyi ifade ediyor…

“Türkiye artık bir çöküş tablosuna hapsolmuş durumda” diyorsunuz son kitabınızda da. Yaşananın bir “kriz” değil “çöküş” olduğunu vurguluyorsunuz. Yaşananı kriz değil de çöküş olarak nitelemek neden önemli? Kelimenin somut manasıyla farkı belki idrak edebiliyoruz ama derinine indiğimizde fark nedir? Örneğin, bir krizden çıkış mümkün olsa da çöküş için aynı şeyi söyleyemeyiz, değil mi?

Kriz verili denge durumundan, “normalden’ bir sapmayı ifade eder ama ‘geri dönüşü, normale dönüşü de imâ eder… ‘İşte kalp krizi, böbrek krizi, sinir krizi geçirmiş” denir. Potansiyel bir geri dönüşü ima eder… Çöküş dendiğindeyse artık geri dönüşü olmayan eşik aşılmıştır. Bu da artık işlerin eskiden olduğu gibi yürümesinin mümkün olmadığı demeye gelir… Eski önlemlerin, politikaların bir işe yaramadığı durumu ifade eder…

TOLSTOY’U ANLAMAK

 

TOLSTOY’U ANLAMAK…

Dr. Halit Suiçmez(iktisatçı-yazar) 

Lev Tolstoy..1828-1910. 82 yıllık bir ömür..bir ömürde bir çok yoğun hayat..

Büyük romancılıktan, hıristiyan reformculuğuna, ahlakçı düşünürlükten, çarlık düzeni
eğitimi karşıtlığına ve köy çocuklarına okul açıp ilerici öğretim yöntemlerinin uygulayıcılığına, ruhsal bunalımların gel-gitlerinden mutlu aile ve yüksek gelir rahatlığına, soyluluk ve toprak sahipliğinden, basit köy yaşamına dönmeye..İsa’yı, hıristiyanlığı yeniden yorumlayış ve dinin güncelde çıkar uğruna “kullanılış” biçimlerine kadar derinlikli, incelikli, geniş ufuklu bakışlar..yazılar..

Yaşamının uzun bir döneminde “yaşamın anlamı” hep sorduğu ve sorguladığı bir konu olmuştur.

Dünyanın çok önemli bir coğrafyasında, çok önemli bir devlette, çok önemli bir yüzyılda yaşamış.. Büyük yer altı zenginliklerinin olduğu, tarihsel bir Çarlık ülkesinde ve bilimde, sanatta, siyasal planda büyük gelişme ve dönüşümlerin olduğu on dokuzuncu yüzyılda.

Bir deha. Edebiyat ve Sanat devi..

Elbette çelişkileri, açmazları, zaafları ve kabul edilemez düşünceleri olan çok ilginç bir kişilik..

Hepsini sırasıyla olmasa da bu yazı bütünlüğü içinde yazacağım.

Kırım savaşına katılması ve sonradan ordudan ayrılması..

İnsan anlayışı, üzerinde tez yazılabilecek nitelikte.

İnsanın bir doğal durumu olduğuna inanan Tolstoy, toplumun insanı bozabildiğini söyler.

Ve bu karşıtlığı Kazaklar adlı yapıtında büyük bir ustalıkla işler.

Tolstoy 1862’de Sonya ile evlenir. 15 yıl mutlu bir aile babasıdır, 13 çocuğu olur.

Başyapıtları sayılan Savaş ve Barış,(1865-1869) ile Anna Karenina(1875-1877)’yı yazar.

Savaş ve Barış, 1805-14 arasını kapsar, beş soylu ailenin öyküsü anlatılır, arka sahnelerde Rus toplumsal yaşamı verilir, Napolyon ordularıyla mücadeleler vardır, köylülerle soylular, askerlerle subaylar, Fransız İmparatoru ile Rus Çarı, kırsalla kentsel yaşam ve savaşlar gerçekçi biçimde anlatılır.

Betimlemeler gerçekçidir ama daha sonra yazdığı makalede ortaya koyduğu “tarih felsefesi ve tarihsel belirlemelerin önüne geçilemeyeceği” tezleri çok tartışmalıdır.

‘İnsanlık’ Değil, Kapitalizm

 

İnsanlık’ Değil, Kapitalizm… 

Fikret Başkaya 

Atmosfer ısınmaya devam ediyor, biyo-çeşitlilik ve canlı türleri hızlı bir tempoyla azalıyor, şimdilerde yok oluşun normalin 100 ila 1000 kat arttığını tahmin ediliyor… Bilim insanları önümüzdeki on yıllarda ekosistem için vazgeçilmez olan 1 milyon türün yok olacağını haber veriyor ve insanın da ‘o türlerden biri’ olduğu pek akla gelmiyor… Kuraklık, seller, orman yangınları artıyor, deniz seviyeleri yükseliyor, okyanuslar tuzlanıyor, balıklar ölüyor, açlık, yoksulluk derinleşiyor, ‘iklim göçleri’ görülmemiş sayılara ulaşıyor, birçok ülke daha şimdiden gıda güvenliğini ve egemenliğini kaybetmiş durumda… Bütün bunlar yaşanırken sermayenin kârları da hızla artmaya devam ediyor. Zirvelerde alınan kararlar, peşi sıra yayınlanan raporlar işlerin her geçen gün daha da sarpa sardığına dair kaygıları açık ediyor, lâkinekolojik yıkımın, iklim krizinin sorumlusunun ‘insanlık’ olduğu söyleniyor… Binlerce, on binlerce sayfalık değerlendirme raporlarında kapitalizm kavramı hiç geçmiyor…”Konunun uzmanları” ve“her konunun uzmanları” televizyonlarda saatlerce iklim krizini, ekolojik yıkımı ‘tartışıyor…’ hiçbirinin ağzından kapitalizm çıkmıyor… İyi de siz o sorunu hangi temel üzerinde tartışıyorsunuz? Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi değil midir? 

26 Temmuz 2022

MEB: Mahmut Özer’e Bypass Yargı Yolunda

 

MEB: Mahmut Özer’e Bypass Yargı Yolunda

Atalay Girgin*

Milli Eğitimin ‘Bakan’ı Mahmut Özer’in televizyon ekranlarından, eğitimde yirmi yılda yapılanların bir devrim olduğunu ilan edişini takip eden, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve eğitimdeki ‘devrim’in de dördüncü ‘bakan’ yardımcısıyla ‘taç’landırıldığı gündü.

Bakanlık bürokrasisindeki kaynaklardan biri “Size bir haberim var” dedi. Konu “MEB Bürokrasisinde Yargı Paniği Başladı” başlıklı yazıydı. Bu yazı sonrası bazı gelişmeler yaşanmış.

“Türkçe Öldü” Diyene Suç Duyurusu

“Bilginiz var mı, bilmiyorum ama” dedi, “Adliye kaynaklarından bize ulaşan bilgilere göre, “Türkçe Öldü” sözüyle meşhur olan Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz, Daire Başkanı Cabbar Aksoy ve ilgili MEB personeli hakkında suç duyurusu yapılmış. Konu ciddi…”

Söz konusu yazıyı okuyanlar anımsayacaktır. Danıştay, içlerinde bir Daire Başkanı ve şube müdürlerinin de bulunduğu yedi kişi hakkında Ziya Selçuk’un “Soruşturma İzni Verilmemesine” diyerek, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının “Soruşturma İzni” talebini reddettiği ve bu kişileri de soruşturma ve yargıdan kurtardığı kararını geçersiz kılmıştı.

Danıştay’ın kararı kesindi. Dolayısıyla hem bu Danıştay kararına, hem de 4483 sayılı kanunun 11. Maddesine ve aynı zamanda da Anayasanın 129. Maddesine göre ilgili MEB bürokrasisinin yapması gereken biri yasal, diğeri yasaya ve mevzuata aykırı iki şey kalmıştı geriye.

Yasaya ve mevzuata aykırı olan aynı kişiler hakkında soruşturması yapılmış bir konuda yeniden soruşturma yapıp yeniden karar vermekti. Yasal olan ise bu yedi kişiyi ve onlarla ilgili dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim etmek...

21 Temmuz 2022

MEB Bürokrasisinde Yargı Paniği Başladı

 

MEB Bürokrasisinde Yargı Paniği Başladı

Atalay Girgin*

Daha seçim tarihi bile açıklanmadı. Ancak olası bir seçimin yapılabileceğine ilişkin sürecin bazı kişi ve kurumlarca telaffuz ediliyor olması bile bürokraside birilerinin ve saz arkadaşlarının yargılanma korkusunu tetikledi.

Şimdiden yargılanma paniğine kapılan birilerinin bulunduğu kurumlardan biri de herkesin malumu olduğu üzere MEB.

Yani eğitimin, iktidarın oyun alanına dönüştürülmesi, tarikat, cemaat, Diyanet vb. siyasal İslamcı kesimlere teslim edilmesi, hatta çocukların kobaylaştırılması pahasına bilumum işin yapıldığı; rant ve koltuk çetelerinin cirit attığı; Sayıştay Raporlarında yer alan onca tespite rağmen bunların “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla yargıya taşınmadığı; bürokratlar hakkında, Cumhuriyet Savcılıklarından gelen “Soruşturma İzni” taleplerinin “Soruşturma İzni Verilmemesine” denilerek reddedildiği ve ilgili bürokratların korumaya alındığı Milli Eğitim Bakanlığı.

Peki; bu anlı şanlı MEB’de olup bitenler yalnızca yukarıda sayılan başlıklardan mı ibaret? Elbette değil. Aslında bunlar, “MEB” denildiğinde çerez sayılır. Daha cinsel taciz dosyaları, cinsel tacizcileri atayan sonra da taltif edilen ve haklarında idari soruşturma bile yapılmayan işinin ehli bürokratlar, kimisi basına yansımış, kimisi duyulmamış ihale yolsuzlukları, görevini kötüye kullanarak çıkar sağlama (yani ayan beyan adıyla rüşvet) vb. nice olay var üzerine gidilmesi ve yargının önüne konulması gereken. Aslında bunların birçoğu savcılıkların kendiliğinden harekete geçmesini gerektiriyor ama… “Ama”sı var işte…

Elbette “Hangi yargının? Mevcut yargının mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız… Bunlar yerinde sorular. Ancak MEB bürokrasisinde yargılanma konusunda öyle bir korku var ki bugüne kadar mevzuat, yasa ve anayasaya rağmen ve bunlara karşı neler yaptılarsa, hangi usulsüz işlere bulaştılarsa artık, mevcut haliyle yerle yeksan edilmiş şu anki yargının ve yargı mensuplarının karşısına çıkmaktan bile korkuyorlar.

Ve Savcılıklardan gelen “Soruşturma İzni” talepleri karşısında, Teftiş Kurulunun mahir müfettişlerince hazırlanan ve “Soruşturma İzninin Verilmemesine” denilen dosyalarla koruma kalkanının ardına alınıp yargılanmaktan kurtuluyorlar ya da kurtarılıyorlar. İşin en ilginç ve süreci taçlandırıcı unsurlarından biri de “Soruşturma İzni” talep eden savcıların, “Soruşturma İzni Verilmemesine” denilen taleplerinin peşinden gitmemesi… Tabiri caizse “nerede trak orada bırak” sözünü düstur bellemeleri… Peki; nereye kadar?

03 Nisan 2022

GENERAL FRUNZE'NİN TÜRKİYE ANILARI

 

Türkiye-Ukrayna-Rusya Dostluğu 100 Yıl Önce Başladı:

GENERAL FRUNZE'NİN TÜRKİYE ANILARI

Dr. Halit SUİÇMEZ*

Taksim'deki anıtta Atatürk'ün arkasında kim var?

Sovyet Devriminin önderlerinden Generel Frunze var.

Kasım 1921- Ocak 1922 tarihleri arasında bir heyetle Batum'dan yola çıkıp, Trabzon-Samsun-Ankara- Samsun ve tekrar Batum olmak üzere iki aylık muhteşem deneyimlerle dolu bir yolculuk…

Ve Ankara'da Mustafa Kemal ile görüşmeler.. ve Doğu Cephesi'nde Ankara Hükümetinin zaferi…

Lenin-Atatürk dostluğunun temelleri atılıyor.

16 Mayıs 1916 tarihinde, Britanyalı diplomat Sykes ile Fransız diplomat Picot, Osmanlı Ortadoğusu'nu emperyalistler arasında paylaştıran gizli bir anlaşmaya imza atmıştı.

Peki bu gizli paylaşım anlaşması, dünya kamuoyuna kimler tarafından ve nasıl açıklanmıştı?

6-7 Kasım 1917'de Bolşeviklerin öncülüğündeki işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinin ardından, Çarlık tarafından yapılan tüm gizli anlaşmalar dünyaya duyurulmuştu.

İşte Mustafa Kemal-Lenin Dostluğunun daha gerideki temelleri

Rusya'da sınıfsal, Türkiye'de ulusal devrim ve ortak payda; emperyalist saldırganlığa, gericiliğe, feodalizme karşı halkın zaferi.

Doğu Batı Yayınlarınca üçüncü baskısı Ocak 2022'de yapılan Mihail Frunze'nin Türkiye Anıları muhteşem bir kitap.

Kızıl Ordu'nun ve Sovyet Devriminin öncülerinden olan Frunze Ukrayna Yüksek Heyeti Başkanı olarak Türkiye'ye iki aylık bir yolculuk yapar.

Frunze gözlemlerini yazar, dili yalındır, sanki anı değil, klasik Rus edebiyatının canlı gerçekçiliği ile baş başasınızdır.

Kitabın başlarında yazarın olağanüstü güzellikte bir o günkü dünya ve Karadeniz'in iki yakasındaki ekonomi politik gelişmeler analizi vardır.

Hem Sovyet Devrimini hem de Türkiye Kurtuluş Savaşını anlamak bakımından çok önemli bir analizdir bu.