14 Şubat 2017

HAYMANA'DA NELER OLUYOR? (3)

Kaç Yanlış, Kaç Yalan Bir Doğru Yapar?

Nuri Bektaş Anadolu Lisesi'ndeki erkek öğrencilere Okul Müdürü Selçuk Kurt tarafından cinsel taciz ve cinsel istismar yapıldığı iddialarının basında haber olmasıyla birlikte, Haymana'daki bazı tetikçiler, nedendir bilinmez, beni hedef göstermeye başladılar. Elbette yalnızca tetikçiler değil, asıl olarak Selçuk Kurt,  normal, sağlıklı düşünen herhangi bir insana, idareciye yakışmayacak bir biçimde beni hedef gösteriyor.

Şikayetler üzerine hakkında önce idari, sonra da adli soruşturma başlatılan ve ardı sıra hemen açığa alınan Okul Müdürü Selçuk Kurt, gazeteciliklerinin kıymet-i harbiyesi kendilerinden menkul birilerinin bir mizansen içinde kendisine uzattığı mikrofona açıklamalarda bulunmuş. 

Bıraktım "erkek çocuklara cinsel taciz ve cinsel istismar" gibi ağır bir iddiayla suçlanmayı, herhangi bir suçlama karşısında bile insanların savunma kaygısıyla hareket etmesini anlayabilirim. İddiaların ağırlığı altında, haklı olarak ne yapacağını şaşıran Okul Müdürü Selçuk Kurt da kendini savunma, söz konusu iddiaları bir an önce bertaraf edebilme kaygısı ve telaşıyla, kendisini hiç zorlamayacak, danışıklı-döğüş sorulara bile doğrularla yalan yanlış bilgileri birbirine karıştırak yanıtlar vermiş. 

İşte bu nedenle bu zorunlu ve kısa açıklamanın başlığı "Kaç Yanlış, Kaç Yalan Bir Doğru Yapar?" oldu. Şimdi gelelim Okul Müdürü Selçuk Kurt'un yanlış ve yalanlarına, kendisine bir türlü sorulmayan sorulara...



 Mikrofonları  uzatan iki zat, "Hocam, okula atandığınız 2014 yılından bu yana pansiyonda özel yatak odanız var mı? Bu odaya geceleri öğrencileri çağırdınız mı? Çağırdıysanız birer birer mi, yoksa ikişer üçer mi odanıza  aldınız?" diye sormuyor. Okul Müdürü Selçuk Kurt konuşması arasında pansiyonda kaldığını itiraf ediyorsa da sözüm ona iki gazeteci bunu duymazlıktan geliyor. 

Selçuk Kurt "Zorunlu Kandil Orucu" haberinden söz ediyor, ama oruç tutmayan öğrencilere sabah kahvaltısı verilmeyip, onların aç bırakılmasından söz etmiyor. Keza bunun sorumlusunun kendisi olduğundan da... Karşısında duran ve ellerine verilen mikrofonu tutmakla mükellef  sözüm ona iki gazeteci de ağızlarını açıp  bu konuda tek kelam etmiyor. 

Konu mankeni misali elllerinde mikrofon tutan iki zat, iddialara hiç değinmiyor. Örneğin; "Hocam, hakkınızda daha önce çalıştığınız okullarda cinsel taciz iddiası da var. Acaba bundan önce çalıştığınız okullarda cinsel taciz gerekçesiyle hakkınızda idari ve adli soruşturma açıldı mı? Eğer açıldıysa bunların herhangi birinden ne kadar ceza aldınız?" sorularını yöneltemiyorlar.  

Atalay Girgin'i Hedef Gösteriyor

Öte yandan, benim geçen Çarşamba (yani bu hesaba göre 8 Şubat'ta) Haymana'da olduğumu söylüyor ki bu apaçık bir yalandır. Yine bu sırada kitaplarımın okulda satılmasından söz ediyor ki külliyen yalan söylüyor. Çünkü okulda beni tanıyan herkes bilir ki bıraktım öğrenciyi, öğretmenlere bile bir tek kuruş karşılığında kitap vermem söz konusu değildir. Keza öğrencilerin benim kitaplarımı satmaları da... Ve bunlar da yalandır. 

Bitmedi. Selçuk Kurt yalanlara devam ediyor: odatv'de yazılarımın yayınlandığını söylüyor, bu güne dek odatv'de bir tek yazım yer  almadı. 

Bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Okul Müdürü Selçuk Kurt yalanlarını sürdürüyor: İddia ettiği gibi (8 Şubat 2017 Çarşamba günü) pazara gidip dolaştığım, tek tek esnafı gezip bir berberle konuşup "yakında göreceksiniz, okul müdürü hakkında haber çıkacak" dediğim sözleri de kesinlikle bir başka yalan... Çünkü Haymana'yı bilen herkes pazarın Cuma günleri kurulduğunu da bilir. Dahası, Haymana'da olmadığım bir günde olmayan bir pazarda dolaşmam da nasıl olabilir? Yine dahası, hangi esnaflarla konuşmuşum, hangi berbere uğramışım? Saç traşı mı olmuşum, yoksa sakal traşı mı? 

Okul Müdürü SelçukKurt, öyle dağılmış ki ilçe milli eğitim müdürlüğüne de vekalet etmiş, deneyimli bir yönetici görüntüsü vermeye çalışıyor olmasına rağmen, her şeyi birbirine karıştırıyor: Sözünü  ettiği ve kendilerinin beni şikayetleriyle başlayan soruşturmadan kendisinin aklandığını, bana ise "maaş kesim ve yer değişikliği" cezası verildiğini, bu cezayı tebellüğ etmek için Haymana'ya geldiğim yalan ve yanlış bilgisini mikrofonlara söylüyor. 

Oysa yalnızca öğretmenlerin değil, herkesin bilmesi gerektiği gibi, savunma alınmadan hiç kimseye ceza verilemez. Benden de bıraktım Selçuk Kurt'un söylediği günü, şu ana kadar hiçbir merci savunma istemedi. Keza iddia ettiği ve olmayan cezayı tebellüğ edebileceğim tek merci Haymana'da İlçe Milli Eğitim'dir. İlçe Milli Eğitim'in kamera kayıtları orada duruyor. Acaba sözünü ettiği 8 Şubat günü kapısından geçmiş miyim? Hatta 2017 yılı Ocak ve Şubat aylarında uğramış mıyım? İddia edilen olmayan cezayı acaba nerede tebellüğ etmişim? Selçuk Kurt yalanda sınır tanımıyor. Eğer savunma alınmadan ceza veriliyorsa, böyle usulsüz bir ceza uygulamasını da  Selçuk Kurt öğrenebiliyorsa bu apayrı bir sorundur. 

Hem de öyle bir sorundur ki, bana ceza verme mercii olan Haymana İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün başta müdürü Enver Yurttaş olmak üzere diğer idareci/yöneticileriyle bu konuları karşılıklı görüşüyor, konuşuyor ve birlikte tezgahlıyor, demektir. Ve bu alenen suçtur. Dahası Selçuk Kurt'un beni hedef göstermesi karşısında kıllarını kıpırdatmayan, en küçük bir soruşturma girişiminde bulunmayan Haymana İlçe yetkilileri de bu suçun hem ortağı hem de destekleyicisidir.

13 Şubat 2017

HAYMANA'DA NELER OLUYOR? (2)

Haymana'da Öğrencilere Cinsel İstismar İddiası Meclis'te
 
İzmir Milletvekili Doğan Haymana'daki okul pansiyonunda öğrencilerin müdürün cinsel tacizine maruz kaldığı iddiasıyla ilgili önergesinde, müdürün neden sadece görevden uzaklaştırıldığını ve adli soruşturma açılmadığını sordu. 
 
Haberin Devamı:  http://bianet.org/bianet/cocuk/183586-haymana-da-ogrencilere-cinsel-istismar-iddiasi-meclis-te

12 Şubat 2017

HAYMANA'DA NELER OLUYOR?

Haymana’daki lisede erkek öğrencilere cinsel istismar
12.02.2017 08:37 GÜNCEL
Haymana’da lise müdürü S.K.’nin erkek öğrencilere cinsel taciz ve istismarda bulunduğu iddia edildi. 100’e yakın öğrencinin BİMER’e başvurusuyla başlatılan soruşturmada S.K. görevden uzaklaştırıldı.
 Haberin Devamı: http://www.birgun.net/haber-detay/haymana-daki-lisede-erkek-ogrencilere-cinsel-istismar-146553.html

08 Şubat 2017

RECEP SICAK SEVER



Recep Sıcak Sever*
Atalay Girgin

Sübyancı Kulampara
  
                                        "Eğri ya da doğru ne halt ettiyse etti,     kapatalım gitsin. Recep, bizim Recep! Hırlıysa da hırsızsa da bizim Recep… Zamparaysa da bizim Recep, kulamparaysa da… Aynı camiye gidip, aynı safta durmuyor muyuz? Alnımız aynı secdeye değmiyor mu? Allah’ımız bir, kitabımız, peygamberimiz bir değil mi? Yüzümüzü aynı Kabe’ye dönmüyor muyuz? Allah’a havale edin gitsin! Kapatın bu işi…"


Yılın son ayı, felaket habercisi gibi, önüne kattığı her şeyi oradan oraya savuran soğuk ve estikçe camlarda ıslık çalan bir rüzgâr ve ona eşlik edercesine tipiye dönüşen karla gelmişti. Kar ve tipi arada sıra durup, yerini ayaza buza bıraksa da o bir türlü dinmek bilmiyor, uzayıp giden ıslıkları birbirine ekleniyor, bitmeyen, uzadıkça bıkkınlık veren bir senfoni gibi aralıksız devam ediyordu. Elektrik direkleri devriliyor, birbiri ardına elektrik telleri kopuyor, çatılar, çatılardaki kiremitler, televizyon antenleri uçuşuyor, bazı minarelerin şerefeleri yıkılıyordu. Kaç haftadır Pazar bile kurulamıyordu. Kimileri olup biteni hayra, kimileri şerre yorarken, kimileri kıyamet alameti olarak değerlendiriyor, kimileri “Allah’ın gazabı” olarak niteliyor, kimileri ise “Allah’ın hikmeti işte! Hikmetinden sual olunmaz ya… Hayırsa da şerse de her şey Allah’tan…” diyordu.

Rüzgâr ise hakkındaki yorumları umursamadan, kulakları sağır edercesine, sanki öfkesini kusuyor, “Gerçek benim! Hakikat benim sesimdedir. Beni dinleyin! Beni anlayın! Beni anlamadığınız, gerçeği görüp, hakikati kavramadığınız sürece gitmeyeceğim!” dercesine bağırıyordu.  Yalnızca ağaçlardaki yaprakları koparmak, zayıf ve cılız ağaçları kökleyip çıkarmak, sağda solda bulduğu öteberiyi fırlatıp atmak için değil, köşede bucakta gizli saklı fısıltıyla konuşulan her şeyi sağır sultanlara bile duyurmak istercesine, bir çığlık misali esip duruyordu. Yatağını döşeğini şehrin üzerine sermiş, saniye bile sektirmeksizin, ne zaman biteceği belirsiz mesaisine devam ediyordu.

 Evlerden dışarı çıkmak da dertti, eve dönmek de… Kahvehaneler bomboştu. Hele emekli kahvehaneleri, bu havada avlayacak sinek bile bulmakta zorlanıyordu. Bir vesileyle dışarı çıkmak zorunda kalan ve sokakta, caddede konuşanların sözlerini, daha ağızlarından çıkmadan, sözcük sözcük, hece hece, harf harf dağıtıyor, bölük pörçük anlamsız parçalara dönüştürüyordu. Onlar da seslerini birbirine duyurabilmek için bağırdıkça bağırıyorlardı. Ama nafileydi.

15 Aralık 2016

"Coğrafya Kader (Mi)dir?"



İlinek İnsan, Coğrafya ve Edebiyat Üzerine
Atalay Girgin1

Her yazının en az bir nedeni, sorusu ve öyküsü vardır2. Her yazının doğrudan ya da dolaylı bir biçimde dile getirdiği en az bir sözü… Tıpkı bu yazının olduğu gibi… Bu yazının sözü aşağıdaki satırlarda olsa da öyküsü hem önerme hem soru niteliği taşıyan “Coğrafya kader(mi)dir” cümlesiyle başlar.

Okur farkında olsun ya da olmasın, açık ya da gizil bir biçimde dile getirilen neden ve soru yazanı bağlar; aklına, bilincine düğümler atar, görünmez sınırlar çizer; duyarlılığını, duygu ve düşüncelerini belli bir eksende harekete geçirir. Bu nokta, yazanı bilinçli ya da bilinçsizce hızla tehlikeli bir sınıra doğru sürükleyebilir, “at gözlüğü”yle bakmaya, söylem üretmeye ve hükümler vermeye yöneltebilir. 

Oysa yazan, düşüne taşına hareket etmesi gereken kişidir. Ne duyguları ve hamaset uğruna gerçekliğe gözlerini kapatmalıdır ne de sorunun ve konunun neliğini unutup aklını paranteze almalıdır. Yanılsamalar üretmekten de yanılsamaları yaygınlaştırmaktan da kaçınmalıdır. Ne yazık ki birçok alanın yanı sıra, özellikle edebiyat dünyasının gerçekliği çok büyük oranda yukarıdaki hükümleri yadsımaktadır. 

Her yazı, genel olarak insanın, özel olaraksa yazanın, kendisince belirlenmemiş, aksine kendisinden önceki kuşaklardan devraldığı tarihsel, toplumsal, kültürel ve elbette konumuz bağlamında coğrafi koşulların etkisi altında biçimlenmiş ve örgütlenmiş, aynı zamanda da bireysel seçimlerinin, yaşantılarının, tanıklıklarının etkisiyle gelişmiş aklının ve bilincinin ürünüdür. Bu anlamda her yazı ya doğrudan aklidir ya da araçsallaştırılmış bir aklın ürünü olarak, aklileştirilerek sunulmuştur. 

Aklilik formuna büründürülen araçsallaştırılmış akıl, aslında bile isteye ya da bilinçsizce, kendisinden başlayarak, genelde insana özelde okura tuzak kuran insanın aklıdır. Bunu yapan her insan ilinek insandır. Başta kendisi olmak üzere, karşısındaki insanı değeri ve değerleriyle birlikte bütünsel olarak anlama ve değerlendirmeye yönelmez. Aksine hem kendisini hem de diğerlerini, kendi dışındaki gerçek ya da düşünsel varlıklarla ilişkisi temelinde ve onlara yakınlığı ve uzaklığına göre değerli ya da değersiz sayar. Bu varlık, birilerinin öncelikleri temelinde hiyerarşik olarak değişse de kimine göre Tanrı’dır, kimine göre devlet, ulus-millet, vatan, yasa-töre, parti-örgüt-teşkilat, cemaat-tarikat, aşiret, vb.

06 Ekim 2016

Geçmişi kim, neden yüceltmek ister?

                      Geçmişi kim, neden yüceltmek ister?

                                    Fikret Başkaya

                                                            "Kim eleştirecek olursa... 'birlik' 
                                        tabusuna karşı günah işliyor demektir."
                                                                     Theodor W. Adorno

 AKP cephesi ve onun lideri Tayyip Erdoğan, rejimi değiştirme niyetlerini açık ettikleri son bir kaç yılda, sürekli bir Osmanlı güzellemesine baş vuruyorlar. Osmanlı dönemini ve Osmanlı padişahlarını kutsamak için büyük çaba harcıyorlar. Akıllarına gelen her yere ve her şeye bir Osmanlı adı koymak için hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar. Nedense en gözdeleri de Sultan II. Abdülhamit... Geçtiğimiz günlerde Tayyip Erdoğan, mutat 'muhtarlar' toplantısında, Lozan Konferansı'nın - (ki asıl adı: Yakın Doğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı'dır) - bir ihanet olduğunu söyleyerek, ortalığı yeniden dalgalandırmayı başardı...

O halde tarihi kurcalamalarının sebebi ne? Asla halisane bilimsel/entellektüel kaygılar söz konusu olmadığına göre, olamayacağına göre, bu yerli/yersiz, saçma/sapan çıkışlarla ne amaçlanıyor? Neden sürekli bir "ecdat" güzellemesi/tekerlemesini gündeme getiriliyor?  Gerçekten Osmanlılar Türklerin ecdadı (atası) mıdır? Ya da ne kadar?