03 Kasım 2023

Mülakat ÖĞRETMEN Seçme Sistemi Değildir

 

Mülakat Neden ÖĞRETMEN Seçme Sistemi Değildir? 

Atalay Girgin*

 

Yine mülakat tartışmaları ve yakınmaları başladı. Özellikle de önce, şahsa özel denilebilecek bir kararnameyle tek kişilik ‘Harika Rektör’ kontenjanından kendisine ayrıcalık sağlanan ve bir gecede ‘Rektör’ yapılan, sonra da ‘Bakan’ sıfatı verilip koltuğa oturtulan Yusuf Tekin’in konuya ilişkin sözlerinin ardından... Elbette Recep Tayyip Erdoğan’ın “Mülakatı kaldıracağız” dedikten sonra, bu sözlerini anımsamaz oluşunu da unutmadan... Elbette bu bir ilk değildi, ama neyse, “Burası Türkiye’dir” deyip geçelim.

 

İşte bu minval üzere, yeni bir mülakat pazarı kurulunca, eğitim camiasında birçok kişi mülakatı, “Öğretmenlerin ‘öğretmen’ diplomaları almalarına rağmen KPSS sonrası tekrar öğretmenliklerinin sorgulanması” olarak görmeye ve nitelemeye başladı. Mülakat sisteminin yeni mağduriyetlere sebep olup olmayacağını dile getirmeye, mevcut koşullara rağmen kadrolu öğretmen alımı aşamasında mağduriyet yaratmayan bir düzenlemenin nasıl mümkün olacağını sorgulamaya girişti. Elbette ‘üniversite’lerin ÖĞRETMEN yetiştirip yetiştirmediğini bile sorgulama gereği duymadan...

 

‘Üniversite’ler ÖĞRETMEN Mi Yetiştiriyor?

 

En son söylenmesi gerekeni en başta dile getirmek pahasına başlayalıyım: Herhangi bir üniversitenin herhangi bir öğretmen yetiştiren bölümünden mezun olmakla, diploma almak ya da diploma almaya hak kazanmakla hiç kimse ÖĞRETMEN olmaz. Çünkü üniversiteler, hele hele günümüz ‘üniversite’leri ÖĞRETMEN yetiştirmez. En iyi ihimalle öğretmen adayı, daha doğrusu memur ‘öğretmen adayı’ yetiştirir. Bunun birbiriyle bağlantılı birçok nedeni var elbette.

 

Ancak en başta geleni, ilk ve ortaöğretimin yanısıra üniversite eğitiminin de çökmüş olmasıdır. Dahası, duvarında ya da tabelasında “üniversite” yazan her yerin, her kurum ve kuruluşun üniversite sanılması ve onların da mezuniyeti seri imalata dönüştürmeleridir. Bu sözde üniversitelerin mezun ettikleri kişilerin çok büyük bir bölümünün entelektüel ve akademik yeterlilikleri bir yana, alan yeterlilikleri bile sorundur ki bunu anlayabilmek için mezun oldukları yıl KPSS’ye girip de sınavı kazanabilenlerin oranı ya da sayısına bakmak bile yeterlidir.


İkincisi ise öğretmenlikte “oldum” diye bir şey yoktur. Söz konusu ‘üniversite’lerin ilgili bölümlerinden diploma almak da hiç kimseye “ÖĞRETMEN oldum” deme hakkı vermez. Çünkü Öğretmenlikte “ Ben oldum” demek, “Ben öldüm” demektir. Çünkü öğretmenlik, son noktayı koyuncaya dek kendini hem alanında hem de entelektüel olarak geliştirmeyi, yenilemeyi, sorup sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi hiç bırakmamayı; doğruluğundan emin olmadığı, hele hele yanlış olduğunu bildiği hiçbir şeyi, dahası kendi inancına uygun diye herhangi bir bilgiyi öğrencilere aktarmamayı gerektiren bir süreçtir.

 

Aynı zamanda başta eğitim ve ÖĞRETMEN etiği olmak üzere, etik ilke ve değerlerden taviz vermemeyi, vazgeçmemeyi gerektiren bir süreç... Çünkü, büyük harfle yazılan her ÖĞRETMEN bilir ki var olduğuna inanılan her şey var olmadığı gibi, dinsel kabuller temelinde inanılan her bilgi de doğru bilgi değildir. Bundan dolayıdır ki son noktayı koymadan once hiçbir ÖĞRETMEN “Ben oldum” demez ve diyemez.  

 

Peki; eline mezuniyet diplomasını alan, KPSS’ye giren, bir biçimde belirlenen barajı geçen ve mülakata çağrılan ya da çağrılmaya hak kazanan herkes, yukarıda belirtilen niteliklere sahip midir? Hatta mülakatta başarılı sayılıp atananlar bu niteliklere sahip midir? Bu sorulara “Evet” ya da “Hayır” diyebilmek için, olup bitenleri birazık sorgulamak bile yeterlidir? O halde mülakat sürecinde olup bitenlere, yaşananlar kısaca bir değinelim ve yanıtı da sizler verin!

 

Mülakat ÖĞRETMEN Seçmek İçin Yapılmıyor

 

Mülakat sistemini getirenler de o mülakatları yapanlar ve ona boyun eğip mülakata girenler de bunun bir ÖĞRETMEN seçme uygulaması olmadığını bilir. Orada diploma ve KPSS’de başarının dışında bambaşka kriterler aranır.

 

O halde mülakat sistemi nedir? Mülakat sistemi, ÖĞRETMEN değil, memur ‘öğretmen’ seçme sistemidir. Ama yeterliliği olan herhangi bir memur ‘öğretmen’ adayını değil elbette... İstisna denilebilecek az sayıda kişi dışında, referansları sağlam, siyasal-ideolojik ve inançsal olarak “bizden”liğinden emin olunanları seçmek için yapılan bir uygulamadır.

 

KPSS’de, alanındaki başarı sırası ne olursa olsun, belirlenen barajı geçmek için yeterli puanı alıp mülakata çağrılmaya hak kazanan  her memur ‘öğretmen’ adayı, hatta başta annesi ve babası olmak üzere ilgili herkes bunu bilir.  O andan itibaren de tanıdık tanımadık, uzak yakın demeden, çevrede sözü geçen ya da geçtiğine inanılan birilerinin kapısı çalınır. Amcalar, halalar, dayılar, ablalar, teyzeler seferber edilir. Bunlar yetmezse araya, daha hatırlı, daha etkili ve yetkili olduğu bilinen ya da inanılan aracılar konulur. Kiminin karşısında elpençe divan durulup boyun bükülür. Kimine sözler verilir. Torpil dilenilir ve bulunur. Ve sonuçta mülakat öncesi bir torpil hiyerarşisi oluşur. Ne de olsa herkes ve herkesin torpili aynı değerde değildir. Okuyanlar anımsar, “Hayvan Çifliği” adlı eserinde ne demişti G. Orwell? Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir.

 

‘Kutsal Öğretmen’ Olmak İçin Her Şey Mübah Mı?

 

Peki, niçin yapılır tüm bunlar?  KPSS’de aynı puanı aldığı, aynı okulda, aynı sınıfta okuduğu, aynı sırada oturduğu, aynı yurtta ya da aynı evde kaldığı, hatta aynı dine inandığı, aynı siyasal ve ideolojik anlayışa sahip olduğu arkadaşını mülakat sayesinde ekarte edebilmek, onun birkaç adım daha önüne geçebilmek ya da kendisinden daha fazla puan alan adayları saf dışı bırakıp kutsal olduğunu söyledikleri, iddia ettikleri öğretmenliğe, daha doğrusu memur ‘öğretmen’liğe atanabilmek için...

 

“Peygamber mesleği” diye nitelenip yüceltilmeye, kutsanmaya çalışılan, doğruluktan, dürüstlükten, haktan hukuktan söz edilen bir mesleğe uzunca bir zamandır, memur ‘öğretmen’lerin büyük bir çoğunluğu işte böyle atanır, işte böyle adım atar. Bu adımda ne etik vardır, ne ahlaki değerler, ne ulvi amaçlar... Bu adımda “İnsanlık ve insan olma” vasfı bile paranteze alınmıştır.

 

Ne de olsa “İnsan insanın kurdudur”. Ve amaç için her şeyin mübah sayıldığı bir yerde, kim takar etiği, etik değer ve ilkeleri; kim takar eğitim ve öğretmen etiğini; kim takar insanlığı, insane olmayı ve insan kalabilmeyi... Sonunda memur ‘öğretmen’ olabilmek varken, gerisi hikayeye dönüşür artık...

 

Hangi ‘Öğretmen’in, Hangi ‘Öğretmen’liğin İtibarı?

 

Tüm bunlar bilinirken; düzenin siyasal ve yasal bilinç sınırlarına hapsolmuş muhalefet ve bilimum eğitim ve ‘öğretmen’ ‘sendika(cı)sı’ da olup biteni ve onun sonuçlarını bile düşünmeksizin memur ‘öğretmen’ popülizmi ve goygoyculuğu yapar. Hatta zerre utanmadan hep bir ağızdan öğretmenin ve öğretmenliğin itibarsızlaşmasından, itibarsızlaştırılmasından söz ederler. Hangi öğretmenin? Hangi öğretmenliğin itibarı ya da itibarsızlaştırılması?  

 

Velhasıl, tüm bunlar ve yarattığı mağduriyetler bir yana, mülakat sistemi, memur ‘öğretmen’ adaylarını hak ve adalet değil, ayrıcaklık arayışına yöneltir; ikiyüzülük ve riyakarlığı pekiştirir; eğitimde kültürel çürümeyi hızlandırır ve egemen kılar1. Günümüzde en tepedeki kurum ve kuruluşlarından en alttaki unsuruna dek eğitim ve memur ‘öğretmen’ camiasında yaşanan da budur zaten.

 

Bunun en bariz göstergelerinden biri eğitim bürokrasisinde, hatta daha alt kademelerde görev yapan birçok etkili ve yetkilinin, dahası bazı ‘öğretmen’lerin bile kendi çocuklarını, zorunluluk dışında, devlet okullarına göndermemeyi seçmeleri, onları bu memur ‘öğretmen’ kitlesine teslim etmemeyi tercih etmeleridir. Bu bir utanç tablosudur aslında. Elbette utanacak yüzü olanlar için...

 

Peki; güünümüz koşullarında kadrolu öğretmen alımları için mağduriyet yaratmayacak bir öneri ve çözüm mümkün mü? Eğitimde ve ‘öğretmen’ camiasında, adım adım bu tablonun yaratıcısı, uygulayıcısı ve sürdürücüsü olanlar ve onların ilineğin ilineği olarak, hatta ilinekleşmekte sınır tanımayarak önünde ya da ardında vecd içinde secde ettikleri her soydan ve boydan efendilerinin egemen olduğu bir düzen varolduğu sürece, memur ‘öğretmen’ kadrolarına alım için önerilebilecek her tür öneri ve yöntem, günümüz koşullarında hükümsüzdür.

 

Çünkü toplumsal çözülme ve kültürel çürümeye teslim olmuş bir düzenin ve onun eğitim sisteminin, yönetiminden planlamasına, derslerin içeriğinden üniversitelere ve öğretmen yetiştirmeye  dek her şey yerli yerinde dururken en ideal seçme yöntemleri bile çözümü bataklıkta aramanın dışında herhangi bir işe yaramaz. Başta eğitim olmak üzere büyük resme bakmazsanız, neden, niçin ve kimin için yapıldığını bile bilmediğiniz küçücük değişikliklerde bile keramet arayan bir Polyana'ya dönüşür ve birilerinin değirmenine su taşıyan şakşakçı olup çıkarsınız.



* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”, “Lağımpaşalı”, “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Güncel Ve Düşünsel; ; https://atalaygirgin.blogspot.com

Hiç yorum yok: