25 Mart 2016

Uluslararası PEN'den Başbakan'a Açık Mektup



Uluslararası PEN’den Başbakan’a açık mektup

Uluslararası PEN, Başbakan Davutoğlu’na hitaben bir açık mektupla Türkiye’deki tutuklu gazeteci ve yazarların bırakılmasını talep etti. Metnin imzacıları arasında Adonis, J.M. Coetzee, Colm Tóibín, Knausgaard ve Herta Müller de bulunuyor. “Mektup”un Türkçe çevirisi aşağıdadır.



“Sayın Başbakan Davutoğlu,

İfade özgürlüğünü tüm dünyada korumayı ve savunmayı görev bilen yazarlar olarak biz aşağıda adı geçenler, Türkiye’de korku ile sansür ikliminin ve eleştirel seslerin üstündeki baskının giderek artmasından endişeliyiz.

PEN’in Türkiye’deki ifade özgürlüğüne dair son raporunda da görülebildiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri son yıllarda eleştirel ve muhalif sesleri susturmak için olağanüstü bir çaba harcıyorlar. Bu, Gezi Parkı’ndaki barışçıl eylemlerin sertçe bastırılmasından internette ifade özgürlüğünün giderek kısıtlanmasına ve onlarca yazar, gazeteci ile akademisyenin tutuklanıp gözaltına alınmasına kadar etkisini Türkiye toplumunun tüm alanlarında gösteriyor. Son iki yıl içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan ifade özgürlüğü başvurularının yarısı Türkiye’yle ilgili. Günümüzdeki yasalar ve gözetleme uygulamaları sadece ülkedeki yazar ve gazetecilerin konuşma özgürlüğünü kısıtlamakla kalmıyor, aynı zamanda on milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının temel hak ve özgürlüklerini de ciddi bir şekilde tehdit ediyor.

Sadece son 12 ay içinde, yaşanan birtakım endişe verici gelişmeler ifade özgürlüğünün daha da kısıtlanmasına ve bastırılmasına yol açtı: İç Güvenlik Yasası’nda yapılan değişikliklerle polise hâkim kararı olmaksızın dinleme yetkisi verilmesi; Twitter, Facebook ve YouTube’un sürekli engellenmesi; solcuların ve Kürtlerin internet sitelerinin kapatılması. Bunun yanı sıra birtakım kitaplar ya sansürlendi ya da yasaklandı.

Son aylarda ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eleştirel sesleri bastırmak için yürüttüğü kampanya dahilinde cumhurbaşkanına hakaret davaları açtığına tanık olduk; bu, dört yıllık hapis cezası olan bir suç. Türkiye’nin adalet bakanına göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2014’te seçilmesinin ardından bu şekilde 1.845 dava açıldı. Örneğin Şubat 2016’da, Atalay Girgin’e, bir grup fareyle ilgili bir masal anlattığı Lağımpaşalı adlı kitabında cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle soruşturma açıldı.

21 Mart 2016

AŞKSIZ BİR DÜNYA OLMAYACAK!




 Aşksız Bir Dünya Olmayacak


Röportaj: Tekgül Arı
  
         Atalay Girgin:Türkiye toplumunda geçer akçe olan değerler ve ilişki biçimleri neyse okul ve öğretmende yansıyan da odur.


“Mehdi ve Mesih”, “Lağımpaşalı”, “Başbakan’ın Günlüğü” ve “Kıranlar Kırılanlar Zamanı” adlarını taşıyan fabl türü romanlarının ardından, öykülerini derlediği “Allah Dedi Üstad-ı Azam”la okurun karşısına çıkan Atalay Girgin ile yayınlanan son romanı “Aşk Mavidir Öğretmenim” üzerine söyleştik.

Girgin’in ilk kitabı  “Öğretmen; Düzenin Duvarındaki Tuğla” kitabını da okumuştum. Sistem ve sistemin kendine entegre etmeye çalıştığı öğretmenin eleştirisi oldukça etkileyiciydi. “Aşk Mavidir Öğretmenim” kitabını raflarda görünce şaşırmadım, çünkü Atalay Girgin, düzenin duvarında tuğla olmamak için mücadeleyi seçmiş bir felsefe öğretmeniydi.  Romanı okuduğumda, okul, öğretmen, öğrenci ve sistemin dayattığı eğitim ilişkisini, kurguladığı karakterlerin üzerinden edebiyat disipliniyle verirken Türkiye’deki mevcut eğitim sisteminin ve öğretmenin gelmiş olduğu durumu da okura güçlü karakterler üzerinden gösteriyor. Öyle sanıyorum ki roman okurları, bilmediklerini öğrenecekler, bildiklerinin de aslında bilmedikleri olduğunu görecekler. Her roman gibi çok katmanlı bir yapıya sahip olan Aşk Mavidir Öğretmenim bağlamında yer alan her katmana, her konuya değinemesek de Girgin’le uzunca konuştuk bu konuları.

- Önceki romanlarınızın aksine, Aşk Mavidir Öğretmenim’de karakteriniz hayvanlar değil insanlar.  Merak ettim: Artık fabl türü yazmayacak mısınız? Yoksa Kemeutopyalılar’a ara mı verdiniz?

Hayır… Elbette yazacağım. Ancak fabl türü öykü ve romanlar, nedense birçok insanda masal algısına neden oluyor. Masalların da yetişkinler değil de sanki yalnızca çocuklar için yazıldığının düşünülmesine… Bu sorun birçok başka sorunla birleşince Kemeutopyalılar roman dizisindeki kitapların hem arafta kalmasına hem de okurla buluşmasına engel oldu. Oysa bu dizi bir masal değildi. Aksine fablın ironik anlatısıyla örülü siyasal ve felsefi bir çalışmaydı. Dolayısıyla Kemeutopyalılar’a şimdilik ara verdim. Ancak bu dizi benim ilk göz ağrım ve en kısa zamanda yeniden döneceğim.  

-  İçinde dört uzun öykünüzün yer aldığı ve özellikle kitaba adını veren, bir tür novella olarak değerlendirilecek “Allah Dedi Üstad-ı Azam” ile “Anarşist Öğretmenin Veda Hutbesi”ni “Aşk Mavidir Öğretmenim”i yazmaya iten bir geçiş olarak değerlendirmek mümkün mü?

Yalnızca adını andığınız öyküler değil. “Allah Dedi Üstad-ı Azam”da yer alan diğer iki öykü de olay ve kişileriyle insanlar üzerinden kurgulanıp anlatılmıştır. Ele alınıp işlenişleri, gelişmeye açık oluşlarıyla neredeyse dördü de romana teşnedir ki bildiğiniz gibi novelladan romana uzanan yol çok da uzun değildir. Bu anlamda öyküleri kısmen de olsa Aşk Mavidir Öğretmenim’e bir geçiş, romanlar arası bir soluklanma olarak değerlendirmek de mümkündür.

- İlk romanlar otobiyografiktir” denilse de sizin ilk romanlarınız için böylesi bir sonuca varmak mümkün değil.  Ancak son romanda öğretmen oluşunuzu dikkate aldığımda,  acaba otobiyografik özellikler taşıyor olabilir mi? Eğer öyleyse sizi,  roman kahramanlarından hangisinde bulabiliriz?

Haklısınız. Şu ana kadar yazdıklarımın, hele hele Kemeutopyalılar kapsamındaki romanların otobiyografik nitelikte olmadığı açık. Ama bunun yanı sıra şunu da söylemek gerek: Her yazar zamansal ve mekânsal anlamda kendi gerçekliğinden, içerisinde yaşadığı çevrenin, toplumun, çağın olaylarından beslenir. Onlardan olumlu ya da olumsuz etkilenir. Tepkiler verir. Onlar karşısında üzülür, sevinir, kızar, küfreder, öfkelenir. Yazdıklarında şu ya da bu oranda olup bitenlerden, dahası kendinden izler vardır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, romanda, tanıklıklarımdan, yaşantılarımdan izler var. Hatta şu kadarını da belirteyim: Romanı okuyanlar, bazı kahramanlar için sergilenen özellikler, anlatılan olaylardan hareketle “Aaa! Ben bunu tanıyorum. Bu şu!” da diyebilir. Beni tanıyanlar, olaylar karşısındaki tutumlarımı bilenler, benden izler de bulabilir. Ne var ki bunlar romanı otobiyografik olarak nitelemeye yeterli değildir. Dahası roman kahramanlarından hiçbiri de ben değilim. Galiba otobiyografik bir roman yazmak için kendimi ne yolun başında görüyorum ne de yolun sonunda… Kim bilir, belki bir gün yazarım.
Atalay Girgin: Okul mücadele alanıdır.


- Öğretmen ve okuldan söz etmişken şunu sormak istiyorum: Genelde var olan öğretmen ve okul algısıyla, gerçekten var olan okul ve öğretmen arasında büyük farklar var mı?

25 Şubat 2016

Cumhuriyeti Nasıl Bilirsiniz?




Cumhuriyeti nasıl bilirsiniz ?
 
Fikret Başkaya

Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de “kuruldu”. Nasıl “kurulduğu” ne olduğundan bağımsız değildi. Kavramın gerçek anlamındaki Cumhuriyetle [res publica] bir ilgisi yoktu. Sadece o tarihten sonra “Eski Rejim” yeni adıyla çağrılacaktı. Cumhuriyetin kurulmasında halkın [res publica’nın] bırakın bir dahli olmasını, kuruluştan [ilânından densin] haberi bile olmamıştı. Elbette haberi olmayan sadece halk değildi. Mustafa Kemal Nutukta “kuruluş” hikayesini şöyle anlatıyor: “Yemek esnasında; yarın cumhuriyet ilân edeceğiz dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, sureti hareket hakkında, kısa bir program tespit ve arkadaşları tavzif ettim.” ... “Efendiler, görüyorsunuz ki, cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davete ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum görmedim. Çünkü, onların zaten ve tabiaten benimle bu hususta hemfikir olduklarına şüphe etmiyordum. Halbuki o esnada Ankara’da bulunmayan bazı zevat, selahiyetleri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden ve rey ve muvafakatları alınmadan, Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını vesileyi iğbirâr [gücenme] ve iftirak [ayrımcılık] addettiler.” Sofrada bulunan ‘kemikcilerin’ şefleriyle hemfikir olmaması elbette mümkün değildir ve şefin ‘Ankara’da bulunan arkadaşların’ niyetini okuduğu da kesin.
O halde Ankara dışında bulunan ve ‘selahiyetleri de olmayanlar’ neden iğbirâr ve iftirak ediyorlardı? [Ki, Cumhuriyet'in ilan edildiği oturumda 289 milletvekilinin 130'u yoktu]. İtirazın nedeni ne idi? Bu soruya cevap vermeden önce, Saltanatın 1 Kasım 1922’de ilga edildiği halde rejime neden cumhuriyet adı konmadığına, bunun için bir yıl beklendiğine açıklık getirmek gerekiyor. Zira saltanatın ilgasıyla rejim açısından Eski ile Yeni arasında ortaya çıkan yegane fark, Padişah’ın sahneden çekilmesi, iktidarın veraset yoluyla geçmeyeceğinin ilân edilmesiydi. Dolayısıyla gerçekleşen bir hükümet darbesiydi ve emekçi toplum sınıflarının, devlet dışı unsurların herhangi bir dahli söz konusu değildi. Fakat Mustafa Kemal’in ebedî şef ilân edilmesine bakılırsa, saltanatın ilga edilmesinin bu bakımdan da pek bir kıymet-i harbiyesi olmadığı anlaşılacaktır. Eğer yüzyıl yaşasaydı ki, bu teorik olarak mümkündür, 62 yıl Ebedî sef olarak saltanat sürecekti. Bilindiği gibi, Osmanlı padişahlarının tahtta kalmalarının aritmetik ortalaması 17, 3 yıldır. 46 yıllık saltanatıyla rekor Kununî Sultan Süleyman’a aittir. Sultan II. Abdülhamid 33 yıllık saltanatıyla ikincidir... Mustafa Kemalin milli hareketin başına getirildiği tarihten ölümüne kadar geçen süre de 19 yıldır...

01 Şubat 2016

Acil Sivil Müdahale Boykot!


Göz önünde olan gerçek şudur ki, Tayyip Erdoğan kendinden önceki devlet yöneticileri gibi, halkın alın teri ile beslenen bu azgın, bu soygun ve talan düzeninin selâmeti için bir savaşa ihtiyaç duyuyordu. Gayesi vatan, millet ve bayrak nutukları ile şovenizmi tırmandırıp halkın bir kesimini kendi şemsiyesi altında toplamak, kendisine karşı olan diğer kesimleri de korkutarak sindirmek ve dikkatleri savaşa çekip ezilenleri kendi sorunlarının çözümünü düşünemez hale getirmekti. 

İşte bu nedenlerle sadece Kürtlerin değil, tüm dünyanın kandırıldığı o sahte, o uyduruk "müzakere" masasını buharlaştırıp PKK'ye savaş açtı. PKK de, sömürgeci düzenin can damarları sivil projelerle kurutulup Tayyip Erdoğan'ın savaş hamlesi boşa çıkarılabilecek iken, bunu yapmadı, kapışmayı tercih etti. Tayyip Erdoğan da bunu bir fırsata dönüştürüp yaydığı can korkusuyla 1 Kasım milletvekili seçiminde savaşı oyladı ve dökülen her damla kanı bir oy pusulasına çevirdi. 

Asker ve polislerin “YUKARI MAHALLE” tarafından göz göre göre ölüme gönderildikleri bu savaş öyle tuhaf bir savaş ki, birbirlerini kara toprağa gömenler ne yazık ki “BİZİM MAHALLENİN” gençleridir. Yani yoksullar sınıfı olarak aslında kardeş ve aynı kötü kaderin ortaklarıdırlar. Daha dün Sur ve Cizre'de görüldüğü gibi, YUKARI MAHALLE yoksulların çocuklarını acımasızca ölüme gönderirken kendi çocuklarını saraylarda yaşatıyor.
Kaldı ki, bu savaşta sadece asker, polis ve PKK'liler ölmüyor; anne karnındaki bebekler ölüyor, çocuklar, kadınlar, yaşlı insanlar, siviller ölüyor. Kuşatmaya alınan Kürt kentleri IŞİD'ın Kobani'de yaptığı gibi toplarla delik deşik edilerek mezar kentlere dönüştürülüyor, halk göç ettiriliyor. İnsanlar kendi ölülerini bile gömemiyor.

GERÇEK ÇÖZÜM HALKTA

23 Ocak 2016

Üniversite Olmanın Kriteri



Bir binanın ön cephesine 'üniversite' yazmakla orası üniversite olmaz!


Fikret Başkaya

 
Özerklik üniversite için vazgeçilmezdir. O kadar ki, "özerk değilse üniversite değildir" denecektir. Kendi kendini yönetemeyen bir kurum üniversite adını hak etmez... Fakat, devlet ve sermaye karşısında özerklik önemli olmakla birlikte, yeterli değildir. Veya aynı anlama gelmek üzere, özerklik bir şekil sorunundan ibaret değildir. Özerk üniversite, özgür düşünceyi, eleştirel düşünceyi içselleştirmiş, bilim namusuna ve entelektüel dürüstlüğe sahip akademi üyelerini varsayar. Aksi halde, kapısına istediğiniz kadar üniversite yazın, diğer devlet kurumlarından bir farkı olmaz. Bizde üniversite üyelerinin ezici çoğunluğu, bilimsel- entelektüel kaygılara yabancıdırlar. Pekâlâ başka bir devlet kurumunda, bir bankada, bir şirkette de çalışıyor olabilirlerdi... Onun için, şeylerin gerçeğine nüfuz etmek gibi kaygılar taşıyanlar, bilimsel- entelektüel iddiası olanlar çok küçük bir azınlıktır. Aslında orada Mete Kaynar'ın, "uzman yetiştiren uzmanlar" dediği söz konusudur.



Türkiye'de gerçek üniversite tanımıma uygun kurumlar hiç bir zaman olmadı. Ama her zaman sayıları çok az da olsa, bilim namusuna ve entelektüel dürüstlüğe sahip, üniversiteye yakışan hocalar oldu! Zaten devletin kutsal sayılıp tabu mertebesine yükseltildiği bir rejimde, hiç bir özerk kurumun yaşamasına izin verilmezdi ve verilmedi. Tabii hiç bir farklı, aykırı, eleştirel düşünceye de yaşama şansı tanınmadı. Böylesine bağnaz, böylesine köşeli, böylesine boğucu bir resmi ideolojinin geçerli olduğu bir rejimde, özgür düşüncenin serpilip, gelişmesi mümkün değildir. Türkiye'nin sürekli yerinde saymasının, patinaj yapmasının başlıca nedenlerinden biri, toplumun bağnaz bir resmi ideoloji tarafından rehin alınmış olması, özgür düşüncenin ve özgür tartışmanın önünün kesilmesidir. Özgür düşünce ve özgür tartışmanın yasaklandığı, dahası lânetlendiği durumdaysa, toplum kendisi hakkında düşünme yeteneğini kaybeder, önünü göremez, yolunu bulamaz, çürür ve çöker...

11 Ocak 2016

Federalizm ve Özyönetim ... Üzerine



FEDERALİZM, ÖZYÖNETİM …

Üstüne Notlar

                                                                                                                     Mehmet ERKAN
1- Giriş
Demokrasi, federalizm, otonomi/ademi-merkeziyetçilik/özerklik, desantralizasyon, yerel yönetimler, kamusal alan vb. kavramlarının geçtiği konuşmalara dikkat edildiğinde, bütün sorunun kitlelerin siyasete katılması, yurttaşların kendi kendilerini yönettiği bir idari, siyasi ve ekonomik sistemin kurulması, mekân ve kurumlarının yaratılmasıyla ilgili olduğu görülür. Fakat her iki sınıfın aydınları aynı kavramları kullandıkları anlarda bile, asla aynı şeyi anlatmazlar. Sosyalistler açısından sorun ya bir devrim sorunu bağlamında ele alınır, ya da işçi devletinde sosyalizmin inşası sürecinde işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kitlelerin sosyalist sınıf bilinciyle donanmış yurttaşlar olarak, mümkün olduğunca, siyaset sahnesindeki yerlerini almaları bağlamında. Siyaset, kendi iktidarına sahip çıkmanın, kendi kendini yönetmenin öteki adıdır artık. Burjuva düşünürleri açısından ise, sorun toplumdaki (yöneticiler-yönetilenler, sömürenler-sömürülenler) arasındaki sistemin devamını tehdit eden çatlağın genişlemesinin, uçuruma dönüşmesinin yarattığı tehlikenin onarılmasıdır. Bu düşünürler, zaman zaman sosyalistlerle aynı terimleri kullanarak, sömürülen kitlelere sistemin bir parçası olduklarını hissettirecek, siyasal hayattan dışlanmadıkları sanısını yaratacak kum havuzlarının yaratılması ve onaylarının alınarak sisteme entegre edilmeleri yolunda burjuvazinin yönetici sınıflarına akıl verirler. 

Örneğin, burjuva düşünürlerin de sık sık dillerine dolanan bu yukarıdaki kavramlardan biri olan yerel yönetim birimleri, sosyalistler açısından, kapitalist sistem içinde, “ne katılımın, çoğulculuğun ve taban inisiyatifinin en uygun araçları  olduğu için ne de demokrasinin gerçek beşikleri oldukları için ilgi odağıdır. Önemi, tarihsel süreç içinde sermayenin ve dolayısıyla emeğin yoğunlaştığı ve hem nesnel hem de ideolojik olarak yeniden üretildiği mekânlar olan kentlere ait bir olgu olmasıdır.” “Bu yeniden üretimde, ‘temsil’ gibi yerel yönetimleri de kapsayan ideolojik motifler yer almaktadır. Sonuç olarak, solun görevi, bu nesnel zemin üzerinden, emekçi kesimlerin kentsel mekanda ideolojik kuşatılmışlığına düzenli, uzun erimli stratejilerle müdahale etmektir.” [1]

“Burjuva ideolojisine alternatif bir ‘karşı ideoloji’ oluşturmak hedeflenmelidir. Emekçi kesimlerin siyasallaşması ‘yerel inisiyatif’, ‘katılım’, ‘özerkçilik’, ‘özyönetim’ vb. kavramlarla sınırlandırılmamalı. Özellikle ‘belediyecilik’ ideolojisinden uzak durularak, ülkenin bütününe ilişkin eşitlikçilik, kamuculuk, sömürü karşıtlığı, adalet gibi motifler öne çıkarılmalıdır. Biraz açmak için ‘katılımcılığı’ ele alalım: “Katılma ilişkisi, yönetilenlerle devlet arasında bir ilişkidir. Taraflardan birinin bulunmadığı ya da bir tarafın ötekini etkilemesinin tümüyle olanaksız olduğu ortamlarda, bir ilişki de söz konusu olamaz.[2][3]  

Yerel yönetimlere bugün kapitalist sistem içinde nasıl yaklaştığımız ve yarınki sosyalizm projemizde nasıl bir yer verdiğimize işaret ederek, bunun düşüncemizde bir sürekliliği barındırdığını göstermemiz gerekiyor. Eğer yerel yönetimleri Komün gibi bir işçi hükümetiyle, “Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçim”le birlikte ele almazsak “komünal kuruluş bir olanaksızlık ve aldatmaca olurdu”. Çünkü “Üreticinin siyasal egemenliği onun toplumsal köleliğinin sürdürülmesiyle bağdaşamaz.”
Bu yazı bütün bu sözü edilen kavramların genel olarak sosyalizm düşüncesi içinde nasıl bir yer tuttuğuna, tutması gerektiğine dair bir giriş denemesidir. Bu yazının dolaylı konularından biri bu. Bu nedenle de bu yazıda somut, pratik çıkarımlar ve öneriler yok. Bunun için, örneğin, az önce sözü edilen Ceyda Işık’ın yazısıyla ve Metin Çulhaoğlu’nun “Varoşlar ve Kent Yoksulları ...” yazısına bakılabilir.