31 Temmuz 2021

MEB’in “Müstafi” Bakanı Ziya Selçuk

 

  MEB’in “Müstafi” Bakanı Ziya Selçuk

Atalay Girgin*

Milli Eğitim ‘Bakan’ı Ziya Selçuk istifa etti mi, etmedi mi?

Bu soru kısa bir zamanda muammaya dönüştü. Özellikle de atamanın tek yetkili merciinden ve merkez teşkilatından taşrasına dek MEB bürokrasisi içinde kendisine karşı sistematik bir mobbinge varan tavır ve uygulamalara daha fazla katlanamadığı için istifa talebinde bulunduğu iddia edilen Ziya Selçuk’tan herhangi bir yanıt gelmeyince…

Elbette bu soruya verilecek yanıtın, bir enkaz yığınına dönüşmüş olan eğitim sistemi için olumlu ya da olumsuz hiçbir hükmü yok. Çünkü o, yani eğitim cemaatlerin, tarikatların, vakıfların ve Diyanet’in elinde, Allah’a bile emanet edilemeyecek denli kötürümleşmiş durumda artık!

Ancak, MEB özelindeymiş gibi görünse de yanıtı açık seçik ortaya konulamayan bu soru, arka planında yaşananlarla birlikte Türkiye’nin hali pür mealine işaret ediyor. Yani yasamadan yargı ve yürütmeye dek, eğitim dâhil olmak üzere tüm kurumlarıyla birlikte toplumsal çözülme ve kültürel-ahlaki çürümeye teslim olmuş bir toplumun çöküşüne…

Yanan ve küle dönüşen yalnızca ormanlar değil. Talan edilen yalnızca ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları da değil. Fiilen katledilen, işsizliğe ve yoksulluğa terk edilen insanları; zihinleri dinsel temelli ve saplantılı, yanılsamalı siyasal ideolojik düşüncelerle işgal edilen ve kobaya dönüştürülen nesilleriyle, neredeyse her şey çözülene ve çürüyene teslim…

Bu hengâmede Ziya Selçuk’un istifa talebi ya da iddiası, aslında küçücük bir figür, küçücük bir ayrıntı bile değildir. Sonuçta bir ‘bakan’ gider, pardon affedilir, onun yerine bir başka ‘bakan’ koltuğa oturtulur. Lakin sorun buna indirgenemeyecek kadar önemlidir. Peki; bu sorun nasıl başladı?

28 Temmuz 2021

Rejimin Niteliğine Dair On Tez

 

Rejimin Niteliğine Dair On Tez 

Fikret Başkaya 

1.     

1- Türkiye’de ortalama bilinç, köşeli, bağnaz bir resmî tarih ve resmî ideoloji tarafından ‘iğdişleştirilmiş’, dumura uğratılmış bir bilinçtir. Resmî tarih, yalana, tahrifata, yok saymaya, adıyla çağırmamaya dayanan bir tarih versiyonudur. Fakat, resmî tarih, kendi başına bir amaç değildir. Resmî ideolojinin hammaddesidir. Şeylerin gerçeğine nüfûz etmeyi zorlaştıran bir şey de Avrupa-merkezcilik, veya Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma denilendir Avrupa-merkezli yabancılaşma, eğitimli kesimlerin kendi gerçekliklerine kendi gözleriyle bakmalarını zorlaştırıyor… Oysa, “önemli olan nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığıdır” denmiştir…

2.     Türkiye’de Eski Rejim ve onun geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Başka türlü söylersek, gerçek bir bilinç devrimi, modernite devrimi yaşanmamıştır… Padişahın kulunun (tabasının) bir türlü Cumhuriyetin yurttaşı olamamasının asıl nedeni budur... Yoğun ve ısrarlı modernlik, ilericilik, çağdaşlık söylemi, gerçek durumu gizlemeyi kolaylaştırıyor…

3.     Türkiye’deki rejim, Anadolu’nun otokton halklarının [Ermeniler, Rumlar, Pontus Rumları, Asuriler, Keldaniler…) tafiyesi üzerine inşa edilmiştir. Bu niteliğinden ötürü rejimin kendi kirli geçmişiyle hesaplaşması mümkün değildir… Başlarda Müslüman oldukları için Kürtler kırıma uğratılmamıştır. Asimile edilebilir oldukları düşünülmüştür ama, öyle bir şeyin mümkün olmadığı anlaşılınca Kürtleri adam etme yoluna gidilmiştir… Geride kalan yüz yılda Kürtlere yönelik, katliamlar, baskı, şiddet, devlet terörü, siyasi cinayetlerin hızı hiç kesilmedi… Bugün de ‘garp cephesinde yeni bir şey yok’…

 4.     Bu, fıtraten ırkçı bir rejimdir. Rejimin muteber saydığı insan: Türk, Müslüman, Sunnî, Hanefi olandır… Onun dışındakilerin hayat hakkı yoktur. Osmanlı İmparatorluğu çöküş sürecine girince, önce bir İttihad-ı Anasır projesiyle (imparatorluk dahilindeki tüm etnik, dinî, kültürel unsurları bir arada yaşatmak anlamında), çöküşün durdurulabileceği sanılıyor… Mümkün olmadığı görülünce II. Abdül Hamid, İttihad-ı İslam projesini (Tüm Müslüman unsurları bir arada yaşatma) gündeme getiriyor. Onun da imkânsızlığı anlaşılınca, İttihatçılar, Türk ırkına dayalı bir devlet projesini ‘başarıyla’ hayata geçiriyorlar. Devlet, münhasıran Türk ırkına dayalı bir rejim olarak varlığını sürdürüyor.(1). Etnik temizlik, ırkçı-Turancılığın bir gereğiydi… Hiçbir rejim, hiçbir insan ‘ben ırkçıyım, faşistim demez…

15 Temmuz 2021

Kapitalizmle Birlikte Burjuva Siyaseti Çöküyor

 Kapitalizmle Birlikte Burjuva Siyaseti De Çöküyor 

Fikret Başkaya 

“Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil ama artık vakit, bugüne kadar bellediğimiz bütün eski yolları terk etme vaktidir”. Aimé Césaire 

“Eski dünya ölüyor, yenisi ise ufukta görünmüyor ve bu alacakaranlıkta canavarlar ürüyor”.Antonio Gramsci

 Kapitalizm krizlerle yol alabilen bir sistem. Krizler arızi, beklenmedik bir şey değil, sistemin mantığına ve işleyişine içkin… Kapitalizmin tarihi, devresel ve ‘yapısal krizlerin’ de tarihidir. Fakat şimdilerde durum farklı… Artık söz konusu olan, geçmişte yaşanan krizlerden biri daha değil. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz durumu kriz kavramı karşılamıyor. Bu bir çöküş halidir; zira kriz, normal ‘denge durumundan’ bir sapma demeye gelse de geri dönüşü de ima eder… Çöküş ise geri dönüşü olmayan eşiğin aşılmasıdır… Artık hiçbir şey eskisi gibi değil ve olmayacak… 

Birincisi, yeni durumda artık ‘kriz’ şu veya bu sektörü ya da veçheyi angaje etmiyor. Aynı zamanda ekonomik, finansal, ticari vb. toplumsal yaşamın tüm veçhelerini girdabına almış durumda… İkincisi; sadece şu veya bu ülkeyi ilgilendirmiyor, küresel bir nitelik taşıyor. Üçüncüsü; sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, ekolojik, iklimsel,politik, etik kriz söz konusu…Bunun anlamı, hastalığın tüm bünyeyi sarmasıdır…Gramsci’nin organik kriz, Samir Amin’in bunak kapitalizm dediği durum… Gerçek durum böyle ama burjuva akıl hocaları, aracın hâlâ aynı rotada yol alabileceğinden şüphe etmiyor… 

İkinci emperyalistlerarası savaş (1945) sonrasında, hâkim politik yönetim modeli ‘parlamenter demokrasi’ veya ‘temsili demokrasiydi… Sağ ve sol partilerin etkili olduğu bir politik yaşam geçerliydi. Savaş sonrasının sınıfsal güç dengeleri, başta işçi sınıfı olmak üzere, bir bütün olarak ezilen ve sömürülen kesimlerin pazarlık gücünü artırmış, önemli kazanımlar sağlanmıştı… Döneme ‘refah devleti’ veya ‘sosyal devlet’ damgasını vurmuştu… Liberal-muhafazakâr partiler de ‘sosyal devlete’ uyumlanmışlardı - aslında uyumlanmak zorunda kalmışlardı. İktidardaki partinin adından bağımsız olarak, az-çok benzer ekonomik ve sosyal programlar söz konusuydu. 

‘Bakan’dan Cinsel Taciz Sorusuna İbretlik Yanıt!

 

‘Bakan’dan Cinsel Taciz Sorusuna İbretlik Yanıt!

Atalay Girgin*

Geçtiğimiz günlerde malum bir ‘bakan’ın kendisine yöneltilen cinsel taciz sorularına ilişkin verdiği yanıtları okudum. Okur okumaz da “boşuna ‘bakan’ olmamış”, diye düşündüm.

Daha doğrusu, “Boşuna ‘bakan’ sıfatıyla taltif edilip koltuğa oturtulmamış”, dedim. Velhasıl onu o koltuğa oturtanların bir bildiği varmış!

Aslında malum ‘bakan’ için bu ilk değildi. Verdiği yanıtlarla çoktan rüştünü ispatlamıştı! Ama eski defterleri açıp da ne yazının yönünü değiştirmeye ne de hacmini genişletmeye gerek var şimdilik.

Soruları ve söz konusu ‘bakan’ın yanıtlarını okuduğunuzda bana hak verecek misiniz, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da şudur: Bu ‘bakan’, ya okuduğunu bile anlamaktan aciz ya da öylesine olmuş ve olgunlaşmış ki tam kıvama gelmiş! Onu o koltuğa oturtanlara afiyet olsun!

Bu girizgâhla birlikte, sizler haklı olarak bu ‘bakan’ın kim olduğunu merak ediyorsunuzdur. Ve muhtemelen tek tek her ‘bakan’ı zihninizden geçirip, her birinde “olmuş”luk ve “olgunlaşmış”lık emareleri arıyor ve buluyorsunuzdur. Haklısınız her biri tam kıvamında!

Öte yandan belki de bu ‘bakan’a toz bile kondurmak istemiyorsunuzdur, diyeceğim ama bir türlü dilim varmıyor bunu söylemeye. Çünkü ‘bakan’ olup da toza toprağa, bilumum şeye bulaşmamış olan var mı ortalıkta? Sakın yanlış anlaşılmasın! Salt merakımdan soruyorum. O denli çalışıp da toza toprağa ve bir şeylere bulanmamak mümkün mü bu zamanda? Zaten toz toprak dediğiniz de nedir ki iş bulup da alnının teriyle çalışanın alamet-i farikası olmaktan öte...

12 Temmuz 2021

Ziya Selçuk’a Erişim Engeli

 

Ziya Selçuk’a Erişim Engeli

Atalay Girgin*

Başlığı eksiksiz yazalım: Milli Eğitim ‘Bakan’ı Ziya Selçuk’a erişim engeli mi getirildi?

“Bu da nereden çıktı?” demeyin. Biliyorum başlık manidar… Koskoca ‘bakan’a, hem de “bakan değil gören olacağım” diyen Milli Eğitim’in ‘bakan’ına kim erişim engeli koyabilir ki onu o koltuğa oturtanlar dışında… Hem de ortada böyle bir talep bile yokken, hangi işgüzar hakim böyle bir karar verebilir ki sıfatına, statüsüne sığınarak… Olsa olsa bunun tersidir olanaklı olan…

Tıpkı; Ziya Selçuk’un isteği üzerine, AKP’de Gençlik Kolları Başkanlığı da yapmış olan Ali İde adlı bir hakimin, Mine Kırıkkanat’ın Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Kucaktan kucağa Milli Eğitim”, Gerçek Gündem’deki “Adnan Oktarcılar’a Eğitimde “Turnike” İzninin Belgesi” ve Hakan Erol’un Odatv’deki “… MEB’den İzinleri Böyle Kopardı” yazıları hakkında “erişim engeli” kararı vermesi gibi…

Yaşandığı ve olup bittiği, belgeleriyle ortaya konan hangi gerçeklikler ve o gerçekliklere ilişkin hangi bilgiler Ziya Selçuk’u rahatsız etmişti? Yazılanları ve sergilenen belge ve görselleri, Adnan Oktar’cı Altuğ Revvak Eti’yle ilişkisini yalanlayamadığı halde, söz konusu yazılara ve bunları paylaşan haber sitelerine ilişkin, neden, “erişim engeli” kararı talep etmişti? Gerçekliğe uygun hangi bilgileri harim-i ismetine bir saldırı saymıştı? Nelerin görünür ve bilinir olmasından rahatsızlık duymuştu?

Aslında bundan daha beteri, yazıların, belge ve görsellerin, yazılarda aktarılan bilgilerin gerçekliğe uygun olup olmadığını bile sorgulama gereği duymadan verilen “erişim engeli” kararıydı ya… Neyse… Şimdilik bu bir kenarda dursun. Kim bilir ki gün gelir onu da yazarız bir gün…

09 Temmuz 2021

Adnan Oktarcılar’a Son İzin Bilal’den

 

Adnan Oktarcılar’a Son İzin Bilal’den

Atalay Girgin*

Adnan Oktarcılar’ın, MEB’e bağlı resmi ve özel okullarda ve üniversitelerde, hem “evrim” karşıtı propaganda yaparak cirit attıkları hem de bunu kullanarak örgütlendikleri biliniyordu. Hatta buralardan devşirdikleri öğrencileri, “yarışma” adı altında Amerika’ya götürdükleri de…

Ancak, özellikle MEB’de, Oktarcılar’a ve onların farklı isimler altında kurdukları “Bilim”, “Eğitim”, “Teknoloji”, “inovasyon”, “robotik”, “biyomimetrik” kavramlarını kullanan BAV ve Doğa Bilimleri Derneği gibi paravan örgütlere kimlerin izin verdiği bilinmiyordu.

Mine Kırıkkanat’ın Cumhuriyet’te yayımlanan “Kucaktan kucağa Milli Eğitim” ve onun peşi sıra yayımlanan Gerçek Gündem’de “Adnan Oktarcılar’a Eğitimde “Turnike” İzninin Belgesi1” ve Odatv’de Hakan Erol’un “… MEB’den İzinleri Böyle Kopardı” başlıklı yazılar bazı izin belgelerinin ve isimlerin ortalığa dökülmesine neden oldu. Peki; Adnan Oktarcılar’a son izni kim verdi?

Paravan ‘Bilim’ Kuruluşu BAV

Adnan Oktarcılar’ın BAV, yani Bilim Araştırma Vakfı, yaklaşık yirmi iki, yirmi üç yıl öncesinden başlamıştı okullarda fink atmaya. Oktar’ın BAV şemsiyesi altında çalışan müritleri okullarda sergiler açıyor, konferanslar veriyorlardı. Boyalı sırma saçlarını laboratuvarlarda kedicikler üzerinde özel ve sistematik çalışmalar yaparken ağartmış; büyük ‘bilim alimi’ ve hem Türkiye’nin hem de Dünyanın tek kedicik uzmanı Adnan Oktar’ın yazdığı iddia edilen Harun Yahya imzalı “Evrim Aldatmacası” adlı kitabı bir bildiri misali her önüne gelene dağıtıyorlardı. Hem de kamyonları şehir merkezlerine çekerek…

06 Temmuz 2021

Adnan Oktarcılar’a Eğitimde “Turnike” İzninin Belgesi!

 

Adnan Oktarcılar’a Eğitimde “Turnike” İzninin Belgesi!

Atalay Girgin*

Mine Kırıkkanat’ın, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kucaktan kucağa Milli Eğitim1” başlıklı yazısı ve o yazıda yer alan görseller birçok bilgi ve ilişkiyi ifşa etmenin yanı sıra, yeni sorulara da neden oldu.

Konuştuğum kişilerden en çok duyduğum söz ve sorular şunlardı: “Doğa Bilimleri Derneği” adı altında, okullarda binlerce konferans veren Adnan Oktarcılar’a bu izni kimler verdi? MEB’e bağlı resmi ve özel okullarda bu etkinlikleri yapabilmek için mutlaka resmi ve yazılı onay gerekir. Bu onayı verenler kimlerdi? Bunun belgesi yok muydu?

Belgesi Var

Elbette bunun belgesi vardı. Hem de iki tane… Bunlardan aşağıda söz edeceğim.

Ancak bu belgelerden öncesi de vardı. Adnan Oktar ve müritlerine Milli Eğitime bağlı okulların kapısının ardına kadar açılması çok daha öncelere dayanır. Geçmişi BAV’a, yani Bilim Araştırma Vakfı’na uzanır.

Daha o yıllarda BAV aracılığıyla eğitimde “Turnike”ler kurulmasının kapılarını açan bazı üst düzey MEB bürokratları, Adnan Oktarcılar’ı çok sevmiş olmalılar ki bu sevgilerini “Doğa Bilimleri Derneği” kurulduktan sonra da sürdürdüler.

Adnan Oktar ve müritlerini öyle sevdiler ki öğretmenlerin adres bilgilerini bile bunlarla paylaşmaktan sakınmadılar. Ve bir süre sonra bazı öğretmenlerin adreslerine, o ünlü ve devasa “Yaratılış Atlası” gelmeye başladı. Bunlardan biri de bendim.

01 Temmuz 2021

MEB ve Ziya Selçuk “Eğitimde Fırsat Eşitliği”ni Bitirdi

 

MEB ve Ziya Selçuk “Eğitimde Fırsat Eşitliği”ni Bitirdi

Atalay Girgin*

Muhtemelen başlığı okuyanlardan bazıları şöyle düşünmüş olabilir: Olmayan şey bitirilebilir mi?

Haklısınız elbette… Olmayan şey bitirilemez. Bir adın, bir kavramın sakız gibi çiğnenip duruyor olması da o şeyin varlığına delalet etmez. Tıpkı; gerçeklikte bir varlığı, bir var oluşu olmayan ve düşten, düşünsellikten öte herhangi bir gerçekliğe tekabül etmeyen, salt insan zihninin ürünü olan tüm varlıklar gibi… Bu tür varlıkların gerçeklikte hiçbir yeri yoktur.

Eşitsizlik Koşullarında Eşitlik Olmaz

Keza aynı durum neliği olup da gerçekliği olmayan kavramlar için de geçerlidir. “Eğitimde fırsat eşitliği” kavramı da bunlardan biridir. Var olabilmesi, var edilebilmesi için, öncelikle, hem kabuller hem de gerçeklik boyutunda toplumsal anlamda üzerine bina edilebileceği sağlam bir nesnel zemine ihtiyaç vardır ki bunun da başında ekonomik ve sosyal eşitlik gelir.

Ayrıntılara boğmadan, en basitinden söyleyeyim: Milyonlarca işsizin, yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayan insanın var olduğu, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve eşitsizliğin her geçen gün arttığı koşullarda böylesi bir eşitlikten söz edilebilir mi? Yanıtı belli sorunun…

29 Haziran 2021

Mobbing Mağduru Öğretmenin Çığlığı

 

Mobbing Mağduru Öğretmenin Çığlığı Ölünce Mi Duyulur?

Atalay Girgin*

“Reva mıdır bu?” dedi Muhterem bey, “Reva mıdır hocam!” Öfkeliydi. Çantasından çıkardığı evrakları bana uzatırken aynı minval üzre sözlerini sürdürüyordu: Bir öğretmene yapılır mı bu hocam?

Birkaç sakinleştirici sözden sonra, “Ne olmuş? Ne yapılmış hocam?” dedim. “Okuyun ve siz değerlendirin hocam!” karşılığını vererek ekledi: Siz de bana hak vereceksiniz. Ölünce mi değerini anlayacağız biz bu öğretmenlerin? Ölünce mi?

Teoride Değil Pratikte Mobbing

Kulağım Muhterem beyde olsa da kaç sayfa olduğuna bakmadan ilk sayfadan itibaren merakla evrakları okumaya girişmiştim. “Değerli Bakanım Ziya Selçuk” hitabının ardından “Mobbing nedir?” sorusuyla başlıyordu.

Soruyu, kendi yaşadıklarını anlatan; “Mevzuata uygun şekilde yapılmayan deneme sınavlarından iki tanesini bu sınavlar yüzünden ders yapamaz hale geldiğim için yapmadığımdan dolayı yaşadığım Mobbing, arkasına aldığı siyasi destek ve örgütlü yapı ile liyakatsiz bir okul müdürünün bir öğretmeni önce “Tutanak tutalım terletelim, terlesin de görsün!’’ diyerek kapalı kapılar arkasında tehdit etmesi, mağdurun Bakanlığa şikayet etmesinden sonra yine kapalı kapılar arkasında ilçe Milli Eğitim Müdürü tarafından kendisine hakaret edilmesi, liyakatsiz okul müdürünün bazı öğretmenlere tutanak tutturarak 3 tane iftira atması ile başlayan İlçe Milli Eğitim Müdürü D.Ö ve muhakkik sıfatlı 2 tane lise müdürü N.E ve A.İ.K tarafından yapılan kesinlikle tarafsız ve objektif olmayan bir soruşturma ile 3 iftiranın da sübuta erdirilmesi ve öğretmenin alnına kesinlikle hak etmediği bir KINAMA cezasının yapıştırılması ile başlayan bir süreç ve bu sürecin devamında mağdurun kendisini aklayacak olan ve asıl suç işleyenlerin kim olduğunu gösteren delillere sahip olduğunu bildikleri için de İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Afyon İdare Mahkemesi desteğini de alarak üzerimdeki suçu kaldırmak için gösterdiğim çabaların engellenmesidir”, sözleriyle yanıtlıyordu.

26 Haziran 2021

MEB’deki “Soygun Grubu”nu Ziya Selçuk TBMM’den Sakladı

 

MEB’deki “Soygun Grubu”nu Ziya Selçuk TBMM’den Sakladı   

Atalay Girgin*

Dünü bugüne bağlayan gece bir tweet atıldı. Tweet olmasa da içerisinde dışa vuran bir bilgi beklenmedikti.

O ana dek tahmin ediliyor, konuşuluyor, hatta sorulup yazılıyor olsa da yetkililerin hakkında konuşmadığı, yok saydığı iddiaları doğrulayan bir tweet… Ya da hiç umulmadık bir anda birilerini yazılan üç beş sözcükle açığa düşürüveren bir tweet…

İşte dün gece atılan tweet böyle bir işleve sahipti. Tweeti atanın böyle bir kaygısı ve amacı var mıydı? Bilmiyorum. Ama onu paylaşan sıradan biri değildi. Yıllardır işin içindeydi. Ya olup biten her şeyden haberdardı ya da hiçbir şeyin farkında olmayacak kadar saf…

Ancak hakkında ileri sürülen iddialar üzerine, yıllardır emek vererek yaptığı işi anlatıp, kararlılıkla kendini savunurken, sanki farkına bile varmadan, o güne dek telaffuz edilmeyen MEB’deki rant ve koltuk çetelerince sürdürülen soygun düzeninin “Omerta” kuralını çiğneyip geçiverdi.

İşte O Kişi: Dr. Selçuk Özdemir

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un kardeşi Oktay Selçuk’un yönetim kurulunda olduğu İnova Akademi Bilişim Eğitim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin ortağı Dr. Selçuk Özdemir, MEB’de “soygun yapmak üzere örgütlenmiş bir grubun” var olduğunu dile getirdi.

Halkın Kurtuluşu Partisi-HKP’nin, Ziya Selçuk da dâhil, kendisi hakkındaki suç duyurusunun ardından, twitter üzerinden yaptığı paylaşımlarda, “Bakanlık içinde soygun yapmak üzere örgütlenmiş bir grubun” olduğundan söz eden Selçuk Özdemir, Ziya Selçuk öncesinde de sonrasında da bunların kendilerini alet etmeye çalıştığı pisliğe bir gram bulaşma”dıklarını belirtti. 

Peki; bunlar ne anlama geliyordu? Kimin yazdıklarını doğruluyordu? Ve kimi, neden açığa düşürüyor, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş olma konumuna itiyordu?

22 Haziran 2021

Hangi Bakan Erdoğan’a “İstifa Resti” Çekti?

 

Hangi Bakan Erdoğan’a “İstifa Resti” Çekti?

Atalay Girgin*

İddia büyük! Hem de “kabinede üçüncü istifa vakası” olarak nitelendirilebilecek kadar önemli…

Ancak üç gündür, yani bu satırların yazıldığı ana kadar da hâlâ yalanlanmayan bir haber1 var ortada: Bakan “İstifa restini masaya koyarak” Erdoğan’ın isteğini engelledi. Bir başka deyişle “istifa resti”yle karşılaşan Erdoğan isteğinden vazgeçti.

Erdoğan’a “istifa resti” çekmek… Hem de onun isteğini engellemek için… Akla hayale gelmeyecek ve sığmayacak bir şeydi. Özellikle de bu dönemde… Buna hangi bakan cüret edebilirdi ki… Kabinede yer alan herkesi bakanlık koltuğuna oturtan, “bakan” sıfatıyla taçlandıran o değil miydi? Bir lütuf sahibine karşı bu nasıl yapılabilirdi ki…

İki Bakan Cüret Edemedi

Anımsayacaksınız!

Sedat Peker ortaya çıktığından beri süngüsü düşmüş olan İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu bile en güçlü olduğu söylenen bir dönemde ancak Twitter üzerinden istifa mesajı yayınlamaya cesaret edebilmişti.

O mesajın üzerinden yirmi dört saat bile geçmeden de soluğu Erdoğan’ın huzurunda alan Soylu, kendilerine olan sarsılmaz bağlılığını açıklamış ve kamuoyuna yansıyan skandallara rağmen, bir daha da istifanın “i”sinden bile söz edemez hale gelmişti.

Keza Berat Albayrak, Erdoğan’ın damadı olmasına rağmen, sesini duyuracak başka hiçbir mecra bulamadığı için, istifasını ancak Instagram üzerinden sunabilmişti. İlerleyen günlerde de bu istifa, bir “affedilme” talebi olarak nitelendirilip değerlendirilmiş, günler, haftalar, hatta aylar boyunca kendisinden haber alınamamıştı. Böylece lütuf sahibinin lütfettiği bir bakanlıktan istifa edilemeyeceğini cümle âlem öğrenmişti.

Yani Erdoğan’ın damadı olan Berat Albayrak bile, yüz yüze istifasını bildirebilecek bir cesarete sahip olmadığı için, instagramdan paylaştığı bir metinle “At izi it izine karıştı” diyerek çekilmişti sahneden. Hem de geride bıraktıklarından kimlere “it”, kimlere “at” dediği hâlâ kamuoyunca anlaşılamamış olsa da kısaca vaka buydu.

19 Haziran 2021

MEB’de Taciz ve Tecavüz

 

MEB’de Taciz ve Tecavüz…

Atalay Girgin*

Birçok kurumda olduğu gibi, MEB’de de toplumsal çözülme ve kültürel çürümenin her türden olumsuz tezahürünü içselleştirmiş bir anlayış egemendir. Yıllar içinde kökleşen ve bünyeyi saran bu anlayış, hangi cenahtan olursa olsun birçok kişiyi sarmalına alıp kendisine eklemleyerek başat hale gelmiştir.

Bundan dolayıdır ki bu anlayış mensupları için, MEB’de taciz ve tecavüz (eğer olay basının ve kamuoyunun gündemine düşmemişse) vaka-i adliyeden bile sayılmaz. Savcılar olayı duyar duymaz kendiliğinden harekete geçmedikleri sürece, sorun kolay kolay adliyeye yansıtılmaz. Yani, istisnalar hariç, “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı işler.

Şikâyetçi, sorunu yargıya taşımadığı sürece sorun ya idari soruşturma sürecinde kapatılır ya da teklif edilen cezaların disiplin kurullarında bir alt dereceye düşürülmesiyle hitama erdirilir. Hele de adına taciz denilen cinsel istismarın ya da tecavüzün faili amirler-yöneticiler katına ve malum çevreye mensupsa…

Öte yandan, cinsel istismar, taciz ve tecavüz olaylarında, “görevi suistimal eden”; buna göz yuman ya da bilinçli bir biçimde, olayın faili olan amirlerini korumak için gerçeğe aykırı beyanda bulunan, yani yalan söyleyenler hakkında ise bu yalanları açığa çıktığında bile herhangi bir işlem yapılmaz. Hatta bunlar ödüllendirilircesine kariyer basamaklarında yükselirler. Daha doğrusu yükseltilirler.

Tacizciyi Müdür Olarak Atayanlar

Verdikleri kararlar ve yaptıkları atamalarla öğrencilerin cinsel taciz ve tecavüzlerine yol açan, zemin hazırlayan yöneticilere ilişkin, üst makamlarca kendiliğinden bir inceleme ve soruşturma gerçekleştirilmez. Bilmezlikten, görmezlikten gelinir. Örneğin; cinsel tacizden ceza almış, hatta hakkında cinsel tacizden adli hüküm verilmiş kişileri bile idareciliğe atadıkları bilindiği halde bunlara ilişkin işlem yapılmaz. Ki bunlardan biri hâlâ MEB’de Daire Başkanlığı koltuğunda oturmaktadır.