23 Ekim 2014

PANEL: SAVAŞIN SAVURDUKLARI-ROJAVA

Panel: Savaşın Savurdukları-Rojava

02.11.2014 tarihinde Saat: 14:00'da Diyarbakır Makina Mühendisleri Odası'nda "Savaşın Savurdukları-Rojava" panelimize tüm dostları bekleriz.

Ortadoğu’da süregelen bu savaşa karşı, kalemimizle bir duruş göstermek ve yazarlar olarak tanıklığımızı aktaracağımız bir öykü-deneme kitabıyla hem tarihe bir not düşmek hem de toplumun duyarlılığını artırmak isteğimiz; Ortadoğulu ve Avrupalı yazar dostlarımızca da desteklenmiştir. Bugün, sınırlarımızdan evlerimize oradan sokaklarımıza kadar taşan bu kanın durması, özlem duyduğumuz barışın bir an önce gerçekleşmesi için, kırk bir yazar dostumuzla çok önceden başladığımız bu çalışmalarımızı Kırk bir yazarımızla 10.10.2014 tarihinde basına ve kamuoyuna duyurmuştuk. 

2 Kasım'da Diyarbakır'da düzenlenecek olan panel öncesi Urfa'ya sonra savaşın sıçradığı bölgeye giderek sesimizi basın açıklamamızla tekrar duyuracağız. Ayrıca, savaş bitene kadar ülkemizde ve yurtdışında düzenlenecek olan panellerle sesimizi duyurmaya devam edeceğimizi belirtmek isteriz.
Çalışmayı Yürütenler: Tekgül Arı, Arzu Demir, İbrahim Genç

BİLDİRİ: BASINA ve KAMUOYUNA


BİLDİRİ: BASINA ve KAMUOYUNA

Susmak, akan kana ortak olmaktır.
İnsanlık, dün olduğu gibi bugün de, zamanın, insan eliyle yaratılmış karanlık koridorlarında ilerliyor. 



Giderek yayılan savaşların, inanılmaz boyutlara ulaşan şiddetin içinde, her gün ölümden daha kötü şeylerle tanışarak, insan kalmaya çalışıyoruz. 

Düşünce evrenimizin, mahremiyetimizin, evrensel insani değerlerimizin fütursuzca saldırıya uğradığı, egemenlerin çıkarları doğrultusunda çizilen sınırlar içindeki yaşam, artık katlanılmaz bir hal alırken; ırk, din, dil, cinsiyet ayırımı yapılmaksızın insan soy ve varlığını sürdürmek ereği, ne yazık ki yalnızca kâğıtlara yazılı ilkeler olarak kalmıştır. 
Bu nedenle, bugün Rojava’da akan kan yalnızca Kürtlerin değil bütün bir insanlığın kanıdır. Ayaklar altına alınan, tüm halkların, din, inanç ve kültürlerin birlikte yarattığı ortak insani değerlerdir. Orada verilen mücadele de insanın yaşama hakkını, onur ve haysiyetini koruma mücadelesidir.

Savaşın gelip dayandığı Şengal ve Rojava bölgelerinin, binyıllardır birlikte yaşamış halklarının, dinlerinin ve özgürlüğe olan inançlarının hedef alınarak hunharca katledilişinin, IŞİD gibi İslam adını almış fakat İslam’ın en elzem ilkelerini bile çiğneyip, katlederek, tecavüz ederek, yağmalayarak ilerleyen bir örgüte ihale edilmesinin tesadüf olmadığı açıktır. 

Gösterilmeye çalışıldığı gibi bağımsız bir hareket ya da gönüllü bir şeriat istemcisi değil, egemenlerin uzun menzilli terör örgütü olan IŞİD’in yürüttüğü bu kirli savaşa, başta çocuklar olmak üzere, kadınların ve erkeklerin katledilmesine, onurlarının ayaklar altına alınarak topraklarını terk etmek zorunda bırakılmasına izin verilemez. Başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmak üzere, bölgedeki diğer güçlerin ve Birleşmiş Milletlerin de buna destek vermesi veya bunu görmezden gelmesi kabul edilemez. Böyle bir durum içinde susmak, zulme ortak olmaktır. 

Biz, bu vahşet ve barbarlığın bir an önce sona ermesini isteyen yazarlar, bu kirli savaşın yürütücüsü tüm bölgesel ve uluslararası güçleri kınıyor, son birkaç gündür Kobane’nin yürekleri yakan acısıyla evlerimizin içine kadar sıçrayan bu kana karşı tüm halkların sağduyulu ve barışı kucaklayarak, tüm insanlığı Rojava’da, ülkemizde ve dünyada barışın hüküm sürdüğü, özgür ve demokratik bir yaşamı hep birlikte savunmaya çağırıyoruz. 10.10.2014
Tekgül Arı, Arzu Demir, İbrahim Genç
Ece Temelkuran, Akif Kurtuluş, Gabriel Binder(Avusturya)
Yasemin Yazıcı, Pelin Batu, Müge İplikçi
Hans Zengeler (Almanya), Nina George (Almanya), Ayşegül Çelik
Gönül Kıvılcım, Aysel Sağır, Şeyhmus Diken
İmre Török-(Almanya), Fırat Cewerî, Pelin Buzluk
Hasibe Ayten, Süreyya Köle, Şenay Eroğlu Aksoy
Yıldız Çakar, Ayşe Akaltun, Ayten Kaya Görgün
Aysun Kara, Atalay Girgin, Nevzat Süer Sezgin
Yavuz Ekinci, Helim Yusiv, Dilawer Zeraq
Loqman Asihy, Ehmed Huseyni, Ava Shin(İran)
Qubady Jalyzada (Irak), Hande Baba, Peter Prange (Almanya)
Arif Toprak, Aydın Çubukçu, Kiyoshi Nakagawa(Japon)
Yalçın Bürkev, Barbara-Marie Muntd (Almanya)

08 Ekim 2014

Okul Mücadele Alanıdır

Okul Mücadele Alanıdır

Sorun doğru kavranmadığı ya da sorular yanlış sorulduğu sürece ne yanıtlar doğru olur ne de ileri sürülen çözüm önerileri… 
Buradan hareketle, birkaç tespiti kısaca sıralamak gerek: Kapitalizmin değişen gerçekliği içinde, onun siyasal ve yasal bilinç sınırlarını aşmayan eğitim arayışları, anlayışları ve yöntemleri çözüm değildir. Keza tekil alanlar düzeyinde (örneğin, yerel yönetim, eğitim, ekonomi, vd. alanlarda) dile getirilen ve kısmen uygulama aşamasına taşınan, taşınmak istenen girişimler de sonuçsuz kalmaya mahkumdur. En iyi ihtimalle bu arayış ve girişimler kısa süreli parlayıp sönen deneyimler olmaktan öte geçemez. Aksine bu tür yaklaşımlar, kapitalist sömürü ve tahakküm düzenine muhalif (devrimci, sosyalist, komünist, vd.) kesimlerin sorunun yanıtını, belki de çaresizlik içinde, yanlış yerlerde aramasının bir ifadesidir. Çünkü sorun, yalnızca lafzi ve kitabi boyutta değil, kelimenin neliği ve gerçekliği anlamında kapitalizme karşı top yekûn bir sınıfsal ve toplumsal mücadele sorunudur.
Genel olarak eğitim ve özel olarak okul ise söz konusu mücadelenin tekil alanlarından yalnızca birisidir. Sınıfsal ve toplumsal düzeydeki bir mücadeleyle kuşatılıp beslenmediği sürece etkisi cılız ve geçici olmaktan öte gidemeyecek, bir alan… 
Yazının Devamı: http://birgun.net/news/view/okul-mucadele-alanidir/6850
Yazının eksiksiz tam hali : http://ogretmeninfelsefesi.blogspot.com.tr

25 Ağustos 2014

BİLDİRİ... Ceyda Karan ve Amberin Zaman İçin... BİLDİRİ...

Ceyda Karan ve Amberin Zaman’a Yapılanlara Karşı
BİLDİRİ
Özgür düşünceye düşmanlığın vardığı yer...

AKP iktidarı son bir kaç yılda muhalif olan, aykırı düşünen herkesi katli vacip düşman ilan ediyor. Düşmanların başında da basın etiğine saygılı ve o saygının gereğini yapan az sayıdaki gazeteci geliyor. Hiç bir iktidar muhalefetten, eleştiriden ve aykırı düşünceden hoşlanmaz ama katlanmak da zorundadır. AKP iktidarı medyayı bütünüyle medya olmaktan çıkardı. Artık bir kaç sınırlı istisna dışında ne gazeteler gazeteye benziyor; ne de televizyonlar televizyona benziyor.

Türkiye’de medya her zamanlı sorunluydu, performansı tartışmalıydı ama hiç bir zaman bu ölçüde rezil ve kepaze olmadı, yerlerde sürünmedi... Artık toplum tam bir yalan, tahrifat ve tezvîrât makinasıyla karşı karşıya... Gazete ve televizyonlarda sadece iktidar şakşakçıları barınabiliyor. Eğer öyleyse bunca gazeteye ve televizyona ne gerek var? Gazeteler, radyo ve televizyonlar sessiz çoğunluğun sesi ve vicdanı olmadıkları zaman, varlık nedenleri ortadan kalkar.  Şu anda Türkiye’de durum öyle ve “doğru haber” alma imkânı bütünüyle ortadan kalkmış bulunuyor.

 Oysa, bilgilendirmek, haberdar etmek, basın için bir özgürlük değil, bir görevdir. Zira insanların doğru haber alma, doğru bilgilendirilme hakları ve ihtiyaçları vardır.  Unutmamak gerekir ki, ifade [düşünce] özgürlüğü tüm özgürlüklerin anasıdır ve düşünce özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı yerde başka özgürlüklerden söz etmek abestir. Basın özgürlüğüne sahip çıkmak da sadece gazetecileri angaje eden bir şey değildir. Orada söz konusu olan hepimizin haysiyeti ve geleceğidir...

Başbakan’ın, yandaşlarının, AKP tetikçilerinin hedefindeki son iki gazeteci, Amberin Zaman ve Ceyda Karan oldu. Bu iki değerli kadın gazetecimiz, sadece doğru bildiklerini söyledikleri, yapmaları gerekeni yaptıkları halde, utanç verici bir karalama ve linç kampanyasının hedefi oldular.  Eğer “özgürlük başkasının özgürlüğüyse” ki, öyledir. Bu değerli insanlara yapılan hakaret, hepimize yapılmış demektir. Ve böyle bir durum karşısında sessiz ve tepkisiz kalmak, haysiyet sahibi insanlara yakışan bir şey değildir. Biz, aşağıda imzası bulunanlar, Ceyda Karan ve Amberin Zaman’a yapılan bu çirkin saldırıyı şiddetle kınıyoruz, protesto ediyoruz ve kendileriyle dayanışma içinde olduğumuzu, yalnız olmadıklarını kamuoyuna ilan ediyoruz.


---------------------------------------------------------------
Fikret Başkaya
İsmail Beşikçi
Baskın Oran
Doğan Özgüden
İnci Tuğsavul
Sait Çetinoğlu
Ali Nesin
Şanar Yurdatapan
İbrahim Seven
Attila Tuygan
Muzaffer Erdoğdu
Nalan Temeltaş
Sennur Baybuğa
Cennet Bilek
Pınar Ömeroğlu
Gül Gökbulut
Nivart Bakırcıoğlu
Ramazan Gezgin
Mehmet Özer
Mahmut Konuk
Sabahattin Şerif Meşe
Serdar Koçman
Murad Mıhçı
Haldun Açıksözlü
Osman Özarslan
Celal İnal
Oktay Etiman
Yalçın Ergündoğan
Haldun Açıksözlü
Erkan Metin
Atilla Dirim
Necati Abay
Raffi Hermon Araks
Eflan Topaloğlu
Ömer Asan
Mehmet Uluışık
Cemil Aksu
Kenan Yenice
Adnan Genç
Şiar Rişvanoğlu
Serkan Engin
Nadya Uygun
Bülent Atamer
Bülent Tekin
Ceyhan Çakır Süvari
Atalay Girgin


20 Temmuz 2014

Filistin! Filistin

Filistin veya neden söz ettiğini bilmek!

Fikret Başkaya

Siyonist İsrail Devleti, belirli aralıklarla Filistin’e saldırıyor. (Son beş yılda bu üçüncü). Saldırmak için her seferinde bir bahane uyduruyor. Çocukları, kadınları, yaşlıları, sivilleri vahşice katlediyor. Masum insanların üzerine bomba yağdırıyor, evleri, okulları, hastaneleri, kamu binalarını yerle bir ediyor, istediği kadar insana işkence uyguluyor, istediği kadarını hapse atıyor, halkı susuz, aç ve ilaçsız bırakıyor, dış dünya ile bağını kesiyor... Bu durum sürekli tekrarlanıyor ve “uluslararası toplum”, denilenin bu insanlık vahşetini uzaktan seyrettiğinden “şikayet” ediliyor... Aslında bu durumun nüanse edilmesi gerekir. Veya iki şey : Birincisi, “uluslararası toplum” dedikleri ABD, Avrupa, biraz da Japonya’dan ibarettir. Dolayısıyla “Uluslararası Topluma” Asya, Afrika, Latin Amerika halkları dahil değildir; ve ikincisi, İsrail’in saldırılarının arkasında, kollektif  emperyalizm denilen üçlü,  ABD, AB, Japonya, bulunuyor. Bu üçlüye Kanada ve Avusturalya’nın da dahil olduğunu söyleyebiliriz... Durum böyleyken, “barıştan”, “çözümden”, “istikrardan”, vb. söz etmek sorunludur. Ya da şeyleri hangi zemin üzerinde tartıştığını bilmek önemlidir.  Tabii, “uluslararası toplum” denilenin de durumdan “üzüntü duyduğu”, “kınadığı” da oluyor ama bunun reel bir karşılığı olması mümkün değildir.

08 Temmuz 2014

Üretmek, Tüketmek, Yok Etmek!

Üretmek, tüketmek, yok etmek!

Fikret Başkaya


Neoliberal küreselleşme çağında tüm toplumlar daha çok üretime ve daha çok tüketime kilitlenmiş durumda. Üretim artarsa, ekonomi büyürse işlerin yoluna gireceği söyleniyor. Lâkin her üretim artışının sonunda beklenen sonuç ortaya çıkmıyor, işler daha da sarpa sarıyor. Kapitalist ürettiğine değil, üreteceğine bakar. Gözü ürettiğini görmez. Onu önündekine değil de ilerdekine, gelecektekine baktıran da çılgın rekabettir. Aslında kapitalist, “ileriye doğru kaçmaya mahkûm” bir bireydir ve bu yüzden de bireysel iradesinin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Rekabet onu her seferinde daha çok üretmeye mecbur eder. Zira daha çok üretemez ise, daha büyük bir artı-değer kitlesine el koyamaz ise, toplam artı-değerden daha büyük pay alamaz ise, rakipler tarafından yutulur, alan dışına itilir, yarışı kaybeder. Tabii daha çok üretmek de, daha çok satmakla mümkündür. Kapitalizm koşullarında bu işi başarmanın yolu, kapitalizmin kendi suretinde bir insan yaratmasından geçiyordu. Ancak o zaman insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmak mümkün olurdu. Şimdilerde çok sayıda gereksiz, dahası zararlı şeyin üretiliyor ve satılıyor olmasının sırrı orada yatıyor.  

... İSYAN GELENEĞİ ...

KÖLE İSYANLARINDAN İŞÇİ SINIFI BAŞKALDIRILARINA
BATI DÜNYASINDA İSYAN GELENEĞİNE DAİR KISA NOT*

FİKRET BAŞKAYA


Gezegenin tarihi bir kaç milyar yıl, gezegende canlı yaşamın varlığı milyonlarca yıl, bilen-yapan-eden insan anlamında (homo sapiens) insan soyunun tarihi de yaklaşık 50-60 bin yıl kadar gerilere gidiyor. Neolitik Devrim de denilen insanların yerleşik hayata geçip tarımı keşfetmelerinden bu yana da yaklaşık 11500 yıl geçtiği biliniyor. İnsanlık tarihinin uzunca bir döneminde toplum, bu günkü gibi sınıflara ayrılmış değildi. Devlet ortada yoktu. İnsan toplumları, uzunca bir dönem mülkiyet kavramından habersiz yaşadı. Oldukça uzun bir zaman diliminde temel yaşam ilkesini; paylaşma, bölüşme, dayanışma, yardımlaşma oluşturdu. Başka türlü ifade edersek, kavramın jenerik anlamında komünist bir toplumsal düzen geçerliydi. Emek üretkenliğinin artması, alet-edevat ve beceri yeteneğinin gelişmesi, bir insanın kendi ihtiyacından daha fazlasını üretmesine imkân verdiği dönemden sonra, mülkiyetin ve devletin ortaya çıktığı biliniyor. Çelişik olarak teknolojik ilerleme, yaşamı kolaylaştırmanın hizmetine sunulması gerekirken, insanları köleleştirmenin bir aracı da oldu. Dolayısıyla, her teknik gelişme insan refahını artırması gerekirken, insanları daha çok sömürmenin, baskı altına almanın, köleleştirmenin hizmetine sunuldu.

Toplumun ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, yoksul ve zengin, köle ve efendi, zâlim ve mazlum... olarak ikiye bölünmesiyle birlikte, toplum içi ve topluluklar arası çatışmalar da “olağanlaştı”, “sıradanlaştı”. Artık o aşamadan sonra insan toplumları farklı yoğunluklarda olsa da açık veya örtülü bir çatışma ortamında yaşayacaktı... Aslında ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisinin geçerli olduğu yerde, saldırı-karşı saldırı diyalektiği de kaçınılmazdır. Netice itibariyle baskının olduğu yerde baskıya, sömürünün olduğu yerde sömürüye (ki ekseri bu ikisi bir bütünlük olarak tezahür eder) karşı mücadele eşyanın tabiatı gereğidir. Baskının yoğunluğu arttıkça baskıya maruz kalanların tepkisi de doğal olarak büyür. Bu yüzden boşuna “Bu güne kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir” denmemiştir. “Özgür yurttaş ile köle, patrisiyen ile pleb, baron ile serf, lonca ustası ile kalfa, sözün kısası ezen ile ezilen sürekli karşı karşıya gelmiş, her seferinde ya toplumun devrimci bir dönüşüme uğramasıyla ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan, kimi zaman gizliden gizliye, kimi zaman açıktan açığa ama dur durak bilmeyen bir mücadele içinde olunmuştur.

17 Mayıs 2014

Soma Katliamının Faili Kim?

Bu katliamın faili kim?

Fikret Başkaya

Manisa’nın  Soma ilçesinde, bir özel şirkete devredilen maden ocağında iki gün önce meydana gelen “kazada”, şu an itibariyle 282 kişinin öldüğü, 80 kadarının yaralandığı bildiriliyordu.  Ve yeraltında kalanların sayısı bilinmiyormuş... Yerin altında kalanların sayısının bile bilinmemesi, bunun ne büyük bir kepazelik, ne büyük ayıp, ne büyük bir skandal, ne büyük aymazlık ve utanmazlık  olduğunu göstermiyor mu?  Böyle bir olaya “kaza” deyip geçiştirebilir misiniz? Bu “olayı”, kaza, facia, cinayet ... gibi kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Böyle bir şey,  işin kolayına kaçmak üstünden atlamaktır. Bu düpedüz bir katliamdır. Zira kaza, cana, mala ve çevreye zarar veren, beklenmedik, şüpheli durumları ifade etmek için kullanılır. Kaza tüm önlemleri en üst düzeyde alınmasına rağmen istisnaî olarak ortaya çıkana denir. Cinayet, bir veya bir kaç kişinin taammüden öldürülmesidir. Oysa, ortada tamı tamına bir katliam var. O halde bu katliam neden ve nasıl yaşandı?

Madenler kamuya/topluma aittir, dolayısıyla kamuya ait olması, kamu tarafından yönetilmesi ve kullanılması, özel mülkiyet, özel kâr ve kazanç konusu yapılmaması gerekir. Bu yüzden, herkese ait olan, herkesin ortak kullanımına sunulması/kolektif olarak sahiplenilmesi ve kullanılması gereken bir doğal varlığın, birileri tarafından, tekil şahıslar, kapitalist şirketler tarafından sahiplenilmesi, kullanılması, yönetilmesi, yağmalanması, özel kâr ve kazanç aracına dönüştürülmesi, kabul edilebilir değildir. Bu, topluma ait olanın özel çıkarlar için, kapitalistler tarafından çalınması, el konulması, gasp edilmesi demeye gelir. Dolayısıyla itiraza bu ‘ortak varlığın’ özelleştirilmesine karşı çıkarak başlamak gerekir. Asıl yanlışı ve haksızlığı teşhir ederek başlamak gerekir... Yoksa bu katliam, bu skandal “ölenlere Allahtan rahmet, yakınlarına sabır dilemekle, Cuma namazında hutbe okutmakla, bayrakları yarıya indirmekle, hamasî nutuklar atmakla. vb. ” geçiştirilecek cinsten değildir. Bu aymazlığa son verilmedikçe, bu sefil duruma itiraz edilmedikçe, “asıl sorumlular” hedef tahtasına oturtulmadıkça, daha büyük katliamlar neden şaşırtıcı olsun?    

Özel sektöre, özel çıkara terkedilmiş madenlerde katliamların istisna değil kural olması kaçınılmazdır. Zira kapitalist şirketin yegane amacı kâr etmek, her seferinde daha çok kâr etmektir. Daha çok kâr etmenin yolu da maliyetleri düşürmekten geçer. Ve en büyük maliyet unsurlarından biri işçi ücretleridir. Ücret ne kadar küçükse kâr da o kadar büyüktür. İkincisi, diğer her türlü maliyet unsurunu küçültmekten geçer. Madenlerde bunların en önemlilerinden biri güvenlikle ilgili  harcamalardır. Zira hiç bir üretim etkinliği, madenler kadar risk içermez... O halde güvelik harcaması ne kadar küçükse, kâr da o kadar büyüktür... Kapitalist başka türlü yapmaz, yapamaz. Kapitalistin gözünde insan diğer üretim unsurları gibi bir şeydir. Çalıştırdığı işçiyi insan olarak görmez, zira onun gözünde insan (işçi) üretim unsurlarından sadece biridir. İşte ara-malı, hammadde, makina gibi bir şeydir... Kârı artırmanın üçüncü yolu çalışma yoğunluğunu artırmaktır. Başka türlü ifade edersek, daha az işçiyle daha çok ve daha çabuk üretmektir... Nitekim maden ocağından bir vardiya çıkmadan, ocak tahliye edilmeden ikinci vardiyanın sokulması, tam da söylediğime canlı bir örnektir...

Böylesi bir mantığın geçerli olduğu yerde, kapitalist patronu iş güvenliği konusunda zorlayacak olan yegane güç devlettir. Lâkin kapitalist devlet, şimdilerde “neoliberal devlet”, kapitalistlere sınırlama getirmeye asla yanaşmaz. Ama sınırlıyormuş gibi yapar ve insanlar da ona inanır veya inanmış görünür... Siz hem kârı, özel kazancı, bireysel zenginleşmeyi kutsayacaksınız ve hem de onu sınırlayamaya yelteneceksiniz, bu mümkün değildir. Zaten neoliberal küreselleşme çağında devletin yegane varlık nedeni, zenginlerin zenginliğini artırmaktır, her yolu deneyerek, tüm imkânları seferber ederek onların önünü açmaktır. Onun için kiminle çuvala girdiğini bilmek önemlidir... Dolayısıyla bu katliamın birinci sorumlusu, sadece işveren değildir, onun bu hoyratlığa teşvik eden, yangına körükle giden devlet ve onun temsilcisi hükümettir. Çalışma bakanıdır, İktidar partisidir, iktidar partisini uyarmakta başarısız olan muhalefet partileridir ve bir bütün olarak “milli iradenin” timsâli olarak sunulan TBMM’dir, yani parlamentodur. Özelleştirmeleri marifet sayanların, taşeron işçi çalıştırmaya yol açanların ve itiraz etmeyenlerin tamamıdır. “Taşeron işçi” kavramının bizzat kendisi bir utanç unsuru değil mi? Tabii utanmak için önce utanabilir durumda olmak gerekir... Ve maalesef “iş bitiricilik” ahlâksızlığının geçerli olduğu bir toplumda artık utanmaya/arlanmaya da yer yoktur...

Başta Türk-İş olmak üzere sendikalar özelleştirmeler  konusunda olsun (nitekim Türk-İş’e bağlı Çelik-İş Sendikası, Özelleştirme İdaresinden Karabük Demir Çelik İşletmesini satın alıp işletmecisi olmuştu...) iş yaşamının taşeronlaştırılması konusunda olsun, kıllarını kıpırdatmadılar? Elbette istisnalar vardı ama sonuçta istisna idiler ve şeylerin gidişatı üzerinde etkili olmaları mümkün olmadı... Bu saldırı karşısında devletin ve sermayenin tarafında saf tutup, varlık nedenlerine ve misyonlarına ihanet eden sendikacılar taifesinin bu katliamda sorumluluk payı büyüktür. Bu ülkede sendika bürokratları kendi iktidarları dışında, hayatî iş güvenliği ve güvencesi sorunu da dahil olmak üzere, hiç bir sosyal-politik sorunla gerektiği gibi ilgilenmediler, ilgilenmiyorlar. Aslında Türkiye’de sendikalar, baştan itibaren ve genel bir çerçevede devletin ve büyük sermayenin hizmetinde oldular. Devlete ve sermaye sınıfına işçilerden daha yakındırlar... Yani karşı taraftalar, bulunmaları gereken yerde değiller. Dolayısıyla bu katliamın ikinci derecede sorumlusu, sendikalardır. Artık bu fosilleşmiş örgütlerin ne menem şeyler olduğunu sorgulamanın, bunları teşhir etmenin ve pabuçlarını dama atmanın zamanı çoktan gelmiş olmalıdır. Toplum öyle bir ikiyüzlülük, umursamazlık ve aymazlık girdabına sokulmuş durumda ki, maalesef hiç bir sorun gerektiği gibi ele alınamıyor lâyıkıyla tartışılamıyor

Katliamda elbette devlet/sermaye medyasının vebali de çok büyüktür. Hiç bir zaman çalışanların kaderine ilgi duymadılar, iş yaşamında olup bitenleri sorun etmediler. Zenginliğin asıl yaratıcı olan işçi sınıfını yok saydılar. Şeylerin gerçeğine dair toplumu bilgilendirmediler. Tuhaf bir “basın özgürlüğü” anlayışına sahip oldular. Oysa, Viktor Dedaj’ın da ifade ettiği gibi “Basın için haber verme, bir özgürlük değil, fakat bir görevdir. Basın özgürlüğünün sınırının başladığı yer de, tam da benim gerçek habere ulaşma hakkımın başladığı yerdir”. Bizde medya oldum olası varsılların başarı öyküleriyle ilgilendi ilgileniyor. Lâkin, zenginlerin nasıl zengin olduğunu asla sorun etmiyor. İşçilerin çalışma koşullarının skandal bir hâl almasından toplumu haberdar etmiyor, bilgilendirmiyor, misyonunun gereğini yapmıyor, varlık nedenine yabancılaşmış durumda... Hiç bir zaman “Sessiz çoğunluğun” sesi olmadı... Şimdilerde Türkiye’de medyanın içine sürüklendiği kepazeliği ifade etmeye artık kelimeler kifayet edemez durumda...

“Her zaman toplumun bir kaç adım önünde...” olduğu söylenen akademi de, bu katliamla ilgili davanın sanıkları arasında yer almalıdır. Zira üniversite denilen kurumlar, bilimden başka her şeyle ilgililer, toplumsal sorunlara külliyen yabancılaşmış durumdalar. Devlete ve sermayeye bilirkişi, iktidara “âkil adam” olmanın ötesine geçemiyorlar. Devletin ve sermayenin hizmetindeler ve gerçek anlamada bilimsel faaliyete külliyen yabancılaşmış durumdalar. Elbette orada da istisnalar var ama malum, “istisnalar kiralı doğrulamak içindir” denmiştir... Zaten şimdilerde bizzat  kapısında üniversite yazan kurumlar da artık sermayeye dönüşüyor, tuhaf birer kapitalist işletme haline geliyorlar... Toplumun sorunlarına bu ölçüde yabancılaşmış bir üniversite, bir akademi olur mu?

Bu vesileyle bir anektod nakletmeme izin verilsin: “ Devlet üniversitesinde hoca olduğum yıllarda “ Sosyal Politika” diye bir ders de veriyordum. 12 Eylül’den sonra “sosyal” kelimesi her halde rejim için “kötü şeyler” ima ettiği için olacak, dersin adı değiştirildi, “çalışma ekonomisi”, “endüstriyel İlişkiler”, vb. oldu... Ücretleri anlattığım bir dersin sonunda öğrencilerden biri bir soru sordu. Doğru hatırlıyorsam soru şöyleydi: “ Hocam siz sosyalist bir insansınız, sosyalist bir düzen kurulduğunda en yüksek ücretin kime verilmesini isterdiniz?  Bu soruya verdiğim cevap şöyleydi: “ Elbette o günkü somut koşulların nasıl olacağını önceden kestirmek mümkün değildir ama doğrusu öyle bir yetkim olsaydı, en yüksek ücretin maden işçilerine, bir de çöpçülere verilmesinden yana olurdum”... Ve sınıf ayağa kalkmıştı... Efendim nasıl olur, siz o kadar tahsil yapın, üniversiteyi bitirin, doktora yapın, işte doçent olun, çöpçüden ve maden işçisinden daha düşük ücret alın...” Ben de “benim o okullarda nasıl okuduğumu, o unvanları  nasıl kazandığımı sanıyorsunuz? Ben bu durumumu onlara borçluyum, onların emeğinin ürünü olan sayesinde bu durumdayım” şeklinde söylediklerim salonu bir nebze sakinleştirmişti... O zaman bir şeyin daha farkına vardım: Okullarda verilen eğitim eğitilenlerde, diplomalılarda, “farklı oldukları” bilincini yerleştirecek şekilde kurgulanıyor. Ve okuldan çıkanlar şöyle düşünüyor: “Eğer farklı isem, farklı yaşamaya, otorite kullanmaya, ayrıcalıklı bir  statüye sahip olmaya da hakkım vardır...”! Aslında bu durum her şeyde çelişkinin mündemiç olduğunu bir defa daha gösteriyor. Eğitimden geçenler içinde çıktıkları sınıfa, çevreye yabancılaşıyor...


Soma katliamıyla ilgili olarak da her zaman yapılan yapılıyor ve yapılacaktır. Ve öncekiler gibi unutulup gidecektir. Oysa unutulmaması, unutturulmaması gerekiyor. Onun için de eskisi gibi yapmamak, işin gereği ne ise onu yapmak gerekiyor ve aslında ne yapılması gerektiği de bir sır değil: Daha geç olmadan insanlığı kapitalizm belasından kurtarmak için ayağa kalkmak. Bu yönde tutarlı bir mücadele yürütmek, gezegeni korumak, gezegende canlı yaşamı güvence altına almak, velhasıl “başka bir dünya” kurmak...

04 Nisan 2014

Devrimin de zamanı var!

DEVRİMİN DE ZAMANI VAR

Mahmut Alınak*

Bu coğrafyada halklar düzenin yüz yıldır sahnelediği seçim oyununa katılmakla baltayı bilinçsizce hep kendi ayaklarına indirdiler. Bu 30 Mart yerel seçiminde de halk diğer seçimlerde olduğu gibi yine kendisine biçilen militan figüranlık rolünü oynadı. Yorucu bir seçim kampanyasını sırtlayarak Meclis partilerine pek çok belediye başkanlığı ve il meclis üyelikleri kazandırdı. 
Peki nefes nefese geçen bu seçim koşusundan halk ne kazandı? Halkın oyuyla seçilen belediye ve il meclisleri halka karşı sorumlu olacaklar mı? Bu meclisler halk tarafından görevden alınabilen yerel parlamentolar olarak görev yapabilecekler mi? Bunların aldığı kararlar halkoyuna sunulacak mı? Halkın bu kararları veto etme hakkı olacak mı? Belediyelerin ulaşım, sağlık ve diğer hizmetleri ücretsiz olacak mı? Bu parlamentolar halkın ve esnafların küçük sermayelerini bir araya getirerek bu sermayelerle halka ait iş merkezlerinin, fabrikaların ve çiftliklerin kurulmasında öncülük edecekler mi? Halkın işsizlik ve yoksulluk gibi temel meselelerine el atacaklar mı? Eğitim ve öğretim kurumları, cezaevleri, polis ve jandarma teşkilatları bu parlamentolara bağlı olacak mı?
HALKIN KAZANDIĞI BİR ŞEY YOK 
Bilindiği gibi bunların hiçbiri olmayacak. Çünkü ne devlet düzeni buna müsaittir, ne de partilerin böyle bir amacı vardır. Yani halkın kazandığı bir şey yok; kazanan, Meclis partileri ve onların adaylarıdır. Kan ter içinde çalışan taraftarların payına düşen ise boş hayallerdir. Partiler hep yaptıkları gibi halkı yine süslü vaatlerle meşgul etmeye, oyalamaya ve enerjilerini miting alanlarında ve seçim sandıklarında çarçur etmeye devam edecekler.
HER DÜŞÜNCENİN KENDİ ZAMANI VAR
Kabul etmek gerekir ki, bu yerel seçimde -sonuçlar bir yana- halkın yüksek oranda sandığa gitmesi üstünde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Katılımın yüksekliği halkın çoğunluğunun sisteme entegre olduğunu gösteriyor. Halk dalkavukluğu yapmadan bu gerçeği kabul etmeliyiz, yoksa tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarız.
Okurlar hatırlarlar, ben birkaç hafta önce siyasetçilere ve aydınlara çağrı yaparak, sokağa çıkan kitlenin önünde gaz bombalarına ve tomalara karşı kendimizi birbirimize zincirleyelim demiştim. Birkaç arkadaştan başka aydın ve siyasetçilerden ses çıkmayınca, bir arkadaşım, "Üzülme, her düşüncenin kendi zamanı var,"dedi. Tarihten pek çok örnek vererek bazı düşüncelerin önce ilgisizlikle karşılandığını, sonra da sahiplenildiğini belirtti.
DEVRİMİN DE ZAMANI VAR
Devrim de öyle, onun da kendi zamanı var. 30 Mart'ta ortaya çıkan tablo olumsuz olsa da ümitsizliğe kapılmamak gerekiyor. Gün ışığına çıkan manzara iyi okunabilirse devrimin kökleşip boy attığı bir zemine dönüştürülebilir.
Öncelikle şunu bilincimize ve ruhumuza kazımalıyız: Halkın erkek ya da kadın siyasetçilerin koltuk kapmalarına değil, gerçek özgürlüğe ve insanca bir yaşama ihtiyacı var. Bu hedefe ulaşabilmek için halkın iktidar olması gerekir. Bu da bir devrim meselesidir. Bilinç devrimi, örgütlenme, devrimin inşası ve devrim birbirlerine zincirleme olarak bağlı olan süreçlerdir. Bunların nasıl olacağı ve nasıl projelendirileceği devrimci hareketlerin bir araya gelip konuşacakları meselelerdir.
Sandık politikaları sistemle problemi olan ezilen Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Çerkeslerin, Rumların, Ermenilerin, 'Ezidilerin, Süryanilerin, Lazların, Türk ve Kürt Alevilerin ve diğer halkların enerjilerini sistemin içinde eritip yok etmektedir. Her şeyden önce bu ölümcül anafor terk edilmelidir.
"ADIM ÖZGÜRLÜK"
1962 kış aylarında Amerika'nın Georgia eyaletinde zencilerden bin kadarı ayrımcılığı protesto ettikleri için hapse girmişlerdi. Polis şefi, 9 yaşlarındaki zenci bir çocuğa, "Adın ne?" diye sordu. Çocuk polis şefine ateş gibi yakan bakışlarla bakarak, "Özgürlük, özgürlük," diye cevap verdi.
Biz de o hep birlikte özgürlük diyoruz. Türkiye'de özgürlük, Kürdistan'da özgürlük, Lazistan'da özgürlük; ezilen ve mağdur olan herkes ve tüm halklar için özgürlük…
Özgürlük düzenin seçim bataklığında değil devrimle elde edilecektir. Vakit devrimi inşa vaktidir.
Öyle bir devrim ki, ülkenin tüm zenginlikleri ve hayatın tüm özgürlükleri halkın olmalı. Devlet halkın olmalı.
ÇILGINLAR GİBİ EĞLENDİLER AMA...
Yazıyı seçim sonrası internete düşen şu notla bitirelim: Galip partilerin taraftarları zaferlerini kutlamak için tüm geceyi sokakta geçirdiler. Alkış ve sevinç çığlıkları arasında havai fişekler attılar, zafer turları atıp yeri göğü klakson sesleri ve sloganlarla inlettiler. Davul zurna eşliğinde halay tutup gecenin kalbinde çılgınca oynayıp eğlendiler. Aralarında tek bir parti aristokratı bile yoktu. Sabah gün ışıdığında yorgun argın işlerine ve evlerine dönerken ellerinde kala kala sadece hayalleri kalmıştı.

NOT: "Felsefenin Işığında / Felsefece" adlı bu sitede, bugüne dek asıl olarak Atalay Girgin ve Fikret Başkaya'nın yazıları yer aldı. Şu andan itibaren ise bunlara Mahmut Alınak'ın da yazısı eklendi. Dolayısıyla bundan sonra uygun olduğunda farklı yazarların da yazıları kaynak gösterilerek sitenin izleyicilerine sunulacaktır. İyi okumalar dileğiyle... 

11 Mart 2014

LAĞIMPAŞALI

LAĞIMPAŞALI, BAŞBAKANIN GÜNLÜĞÜ,
'Allah Dedi!' ÜSTAD-I AZAM 

Mehdi ve Mesih, Lağımpaşalı, Başbakanın Günlüğü "Öğretmen; Düzenin Duvarındaki Tuğla", Kıranlar Kırılanlar Zamanı, Aşk Mavidir Öğretmenim ve 'Allah!' Dedi Üstad-ı Azam'la birlikte kitabevlerinde... 

Ankara'da İMGE, DOST; İzmir'de YAKIN; Bursa'da BKM; İstanbul'da PANDORA, PARAF, vd. kitabevlerinde... Aynı zamanda Kitapyurdu, Babil, İdefix, D&R başta olmak üzere diğer kitap satan internet sitelerinde...



 Lağımpaşalı Başbakan'ın Günlüğü



Ve... Kıranlar Kırılanlar Zamanı... "Mehdi"ler enflasyonunun ortasında Lağımpaşalı'yla bir garip "Mehdi"nin savaşı... "Mehdi" Lağımpaşalı'ya, Lağımpaşalı "Mehdi"ye karşı... Ve orta yerde acımasızca katledilen, sakatlanan, hunharca kırılanlar... Kitabevlerinde...


                            ÖĞRETMEN                                                                                          Düzenin Duvarındaki Tuğla          



Ve "Allah" Dedi Üstad-ı Azam