16 Aralık 2019

ASGARİ ÜCRET 'KUMPANYASI'


Asgari Ücret ‘Kumpanya’sı
Atalay Girgin*

Her Aralık’ta bir kumpanya kurulur Ankara’da… Ve genelde dört gösterimlik bir oyun sahnelenir. Çok önemli ve değişik bir şeyler olacakmışcasına ‘kumpanya’yı yakından izleyen televizyon kameralarına, gazete ve haber ajanslarının foto muhabirlerine bol gülücüklü pozlar verilir.

Her gösterimde ilk sözü ev sahiplerinin söylediği, gerisinin aynı minval üzre bir teferruattan ibaret olduğunu anımsatan repliklerin yinelendiği, karşılıklı iltifatların ve ikramların eksik olmadığı bir oyun… Aslında, üç aşağı beş yukarı sonucun da öncesinden tahmin edilebilir olduğu, her şeyin ‘koyun pazarlığı’ mizanseninde sahnelendiği bir oyun…

Dostlar alışverişte görsün yeter! Ne de olsa can onların canı değil! Ha üç aşağı ha beş yukarı! Koyun dediğin sonunda kesilecek! Üç-beş koyun için üzmeye değer mi birbirini… Değmez tabii ki… Ve iş ‘tatlıya bağlanır’. Pazarlık dediğin nedir ki zaten? Bir kez başlanırsa üç vakte kadar sona erer. İçlerinde sözüm ona bir burukluk kalsa da işin esası anlaşmaya varmaktır. Onlar da anlaşırlar!

Alan memnun, satan memnun! Pazarlığı ve satışı, pardon anlaşmayı kolaylaştıran memnun! Gerisini satılan düşünsün! Koyun dediğin de ne diye düşünsün ki… Kader, mukadderat işte! Makûs talih! Allah’ın kaderine yazıp bir kenara koyduğunu yaşamaktan öte ne gelir ki elinden! Alınacak, satılacak, kesilecek! Kimi etinden, kimi sütünden, yününden yararlanacak! Kimi de geriye kalan kuzularından… Daha ne olsun ki altı üstü bir can!  Ömür dediğin de meleye meleye geçip gidecek sonunda! Hepi topu üç günlük dünya! Üzülmeye değer mi hiç?

Acı da olsa, işin esprisini, bu metaforik girizgâhı, bir yana bırakalım! Ve olup bitene bakalım!

14 Aralık 2019

ZİYA SELÇUK İTİRAF ETTİ!


Ziya Selçuk İtiraf Etti!
Atalay Girgin*

Dile getirilen her doğru bilgi itiraf değildir. Ancak her itiraf doğrudur. Çünkü hiçbir itiraf, nesnesine/eylemine uygun olmayan bilgi içermez. Eğer içerirse, o beyan ya da bilgi itiraf niteliği taşımaz.

Peki; Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk neyi itiraf etti?

“Aldatıldım! Allah affetsin!” mi dedi? Yüz binlerce ‘atanamayan öğretmen’, sabırsızlıkla atama takvimini ve atama sayısının açıklanmasını beklerken, bunun yapılamamasında kendi payına düşen ve yerine getiremediği sorumluluğa ilişkin hakikatleri mi dile getirdi?

Bir yanda KPSS’ye girmiş ve ‘atama bekleyen öğretmen’ler varken, KPSS’ye bile katılıp katılmadığı, katıldıysa yeterli puanı alıp almadığı belirsiz, “ücretli” olarak çalışanlardan ‘bazıları’nın (Buradaki ‘bazıları’, başta ‘atanamayan-atama bekleyen öğretmenler’ olmak üzere, herkesin “Mim” koymasını gerektirecek kadar önemlidir) “kadrolu öğretmen”liğe geçirileceğine ilişkin iddialara doğruluğundan kuşku duyulmayacak yanıtlar mı verdi?

07 Aralık 2019

Lise Felsefe Dersi De Kızağa Alındı!


Lise Felsefe Dersi De Kızağa Alındı!

Atalay Girgin*

Küçücük çocuklara Kuran Kursu, Arapça derken, zamanının geldiği düşünülen her şey adım adım gerçekleştiriliyor. Bunlardan biri de liselerde felsefe dersi… Bakalım Ziya Selçuk başka nelere paratoner kılınıp uygulama safahatına geçilecek? Sorunun yanıtını sizlere bırakıp devam edelim.

İlgilenenler bilir. Genelde eğitim, özelde ise MEB marifetiyle içeriği belirlenip okullarda gerçekleştirilen eğitim üzerine düşünen, soran, sorgulayan eğitim bilimciler, öğretmenler ve felsefeciler, “Mevcut eğitim sisteminden kurtulmak gerek”tiğini söyler. Çünkü bu sistem yama tutmaz! Pansuman tedbirler, palyatif çözümlerle iyileştirilemez. Radikal çözümlere ve değişikliklere ihtiyaç vardır.

Hatta bunu bir adım daha ileri götürüp, “Öğretmen yetiştirme ve seçme düzeni de dâhil köktenci bir biçimde değiştirmek ve yeniden düzenlemek gerek”tiğini  yazıp söylerken, mevcut eğitimin içeriğini, biçimini ve işleyişini düzenleyen ve belirleyenler, el çabukluğu marifet deyişini anımsatırcasına liselerde felsefe dersinden de kurtulmaya yönelmişlerdir.

Kamuoyuna, 2020-2021 eğitim öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanacak “bilgi kuramı” dersine istinaden, “Felsefe derslerinin saatini liselerde dört saate çıkardık” diye açıklama yapanlar, asıl felsefe dersini, diğer felsefe grubu dersleri mantık, sosyoloji, psikoloji, demokrasi ve insan hakları, vb gibi seçme(me)li bir hale dönüştürmüşlerdir.

30 Kasım 2019

Ziya Selçuk 'Atanamayan Öğretmenler' İçin Dedi Ki...


Ziya Selçuk ‘Atanamayan/Atama Bekleyen Öğretmenler’ İçin Dedi Ki…
Atalay Girgin*


Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Fatih Altaylı’nın “Teketek” programında yönelttiği sorulara, her biri haber olabilecek bilgiler içeren birçok yanıt verdi.

Bunun yanı sıra, ‘atanamayan öğretmenler’ tarafından yanıtı merakla beklenen soruları ise bir eğitimciden çok giderek ustalaşan bir politikacı edasıyla sağından-solundan dolanarak ya yanıtsız bıraktı ya da olabildiğince ‘politik’ ve genel yanıtlarla geçiştirmeyi başardı. İkisi hariç! Keza eğitimin temel sorunlarına ilişkin konuları da…

Ziya Selçuk’un “Teketek” programında yaptığı açıklamaların birçoğu, internetteki memur ve öğretmen sitelerinde haber oldu. Bir kısmı eğitim konusunda yazan köşe yazarlarının yazılarında değerlendirme ve eleştiri konusu yapıldı. Kimi eleştirdi. Kimi kendi meşrebince ‘yıkama yağlama’ ve parlatma fonksiyonunu yerine getirdi.

Velhasıl ister haber niteliğinde olsun, isterse köşe yazısı, bu konuda yazan herkes, nereden nereye, neden, nasıl ve niçin baktığına bağlı olarak kendi istediği konuları öne çıkardı. Hatta bazıları hızını alamayıp Ziya Selçuk’un sözlerini cımbızlayarak “Daha fazla öğretmen alacağız” türü başlıklar attılar.

Ancak bu yazının konusu olan ve biri başlıkta belirtilen iki konuya ilişkin haber, değerlendirme ya da eleştiri yapılmadı. Belki de ben rastlamadım1.

İşte bu yazının yazılmasına neden olan da Ziya Selçuk’un, haber ve köşe yazılarına bile konu olmayan açıklamalarıdır. Bunlardan biri “Kral çıplak” diyen “Eğriye eğri, doğruya doğru” türünden bir tespit, diğeri ise “Özrü kabahatinden büyük” denilecek cinsten bir itiraftır. İlkinden başlayalım:

16 Kasım 2019

MÜLAKAT MOBBİNGDİR!


Mülakat Mobbingdir

Atalay Girgin*


Artık anneler, babalar ve gençler başta olmak üzere ilgili herkes biliyor; bilmeyenler de kısa zamanda öğreniyor: Günümüzde öğretmen olabilmek ve atanabilmek için KPSS’de yüksek puan almak, alanında derece yapmak yetmiyor. Daha fazlası gerekiyor.

Mülakat İkiyüzlülük ve Riyakârlığı Pekiştirir

Bu “daha fazla”nın başında da mülakatı geçmek yer alıyor. Bir başka deyişle mülakat heyetinin öğretmenlikle ya da öğretmen adayının alanıyla ilgili-ilgisiz sorularına, onların hoşuna gidecek, onların siyasal-ideolojik-hatta inançsal kabullerine uygun düşen yanıtların verilmesi gerekiyor.

Bunun anlamı ise şudur: Öğretmen adayının siyasal-ideolojik kabullerinin, inanış biçiminin, dünya görüşü ve felsefesinin, mülakat heyetinin kabullerine ya da onaylama sınırlarına uygun olması. (Tam da bu noktada, sakın, Anayasa’nın “herkes” diye başlayan “din-inanç ve düşünce hürriyeti”ni ya da inanmama hürriyetini de içeren maddelerinden söz etmeyin lütfen! Çünkü mülakatta, mülakat heyeti nezdinde bunun hiçbir hükmü yoktur.)

Mülakat Hak ve Adalet Değil, Ayrıcalık Arayışına Yöneltir

Hatta bunlar da yeterli gelmiyor. Bir de ‘torpil’ hiyerarşisinin üst sıralarında yer almak, yani size referans olanın; sizin adınıza girişimde bulunan, adınızı bu işlere bakan malum yetkililere “Makbul kişidir. Bizdendir! Kefilim!” diye fısıldayanın sıfatı ve statüsünün, ilgililer nezdinde önemli bir saygınlığa sahip olması da gerekiyor. (Liyakatın, hak  ve adaletin sırra kadem bastığı yerde, adını eşit, hatta daha yüksek puan almış adayların üstüne yazdırabilmenin yoludur ‘torpil’.)

31 Ekim 2019

'Atanamayan / Atama Bekleyen Öğretmenler'in Çığlığı...


‘Atanamayan Öğretmenler’in Çığlığını Kimler Duyacak?
Atalay Girgin*
Rakamlar, harfler, kavramlar ve sayılar ne yalan söyler ne de doğru. “Yalan” kavramı da dâhildir buna…

Ancak dünyanın her yerinde siyasal iktidarlar ve onların her soydan ve boydan kalemşorları, televizyonlara çıkarılan ‘uzman’ sıfatı taşıyan borazanları, rakamları-sayıları ve kavramları gerçekliğin üzerine kapkaranlık bir şal gibi çekmekte ve yanılsamalar yaratıp hakikati toplumun geniş kesimlerinden gizlemekte mahirdir.

Onların işleri budur. Yalanı ve yanlışı doğruymuş gibi sunmak. Paralarını bundan kazanırlar, çocuklarının karnını bu meziyetleriyle doyururlar. Hatta bir de üstüne üstlük, hiç utanıp sıkılmadan “Çocuklarıma haram lokma yedirmedim” derler. Ne gam!
Yalan-talan, haksızlık-adaletsizlik üzerine kurulmuş düzenleri devam etsin, bir avuç düzenbazın soygun çarkları dönsün yeter. Efendilerinin gönlü hoş olsun. Efendileri arada sırada, kapılarındaki sadık çomarlara yaptıkları gibi, başlarını okşasın, sırtlarını sıvazlasın yeter! Hele bir de yanında ulufeyle birlikte efendilerinin iltifatına da mazhar olurlarsa, değmeyin keyiflerine!
****
İşte bu minval üzre; rakamlarla oynanarak enflasyonun ve işsizliğin düşük gösterildiği, iğneden ipliğe yapılan zamların ‘fiyat ayarlaması’ olarak sunulduğu, üretimdeki düşüşün ‘eksi büyüme’ diye nitelendiği ve birilerinin “yalan söylüyorsunuz” diyemediği günümüz koşullarında sosyal medyada “atanamayan/atama bekleyen öğretmenlerin” yüzbinlerce tweeti dolaşıyor. Lakin bunları ne duyan(!) ve gören(!) var ne de ses veren bir yetkili…

27 Ağustos 2019

EDEBİYAT NEDİR Kİ...

Edebiyat Nedir Ki...
"Edebiyatta Felsefe / Sanatta Nesneleştirme Sorunu"

Hiçbir kitapta” diyor Atalay Girgin, “gerçek yoktur. Bu önermeye, dinlerin kutsal sayılan metinleri de dâhildir. Neden?”

Ve devam ediyor: O halde edebiyatta anlatılan nedir? Edebiyatın neliği nedir? Edebiyatta felsefi olan nerede başlar nerede biter? Felsefi roman nedir? Keza eleştiri nedir?

Hiçbir kitapta gerçek yoksa bu durumda “Edebiyat nedir ki…?”

İşte kitaba adını veren bu soru, edebiyatta felsefeden sanatta nesneleştirme sorununa dek düşünmenin, sormanın, sorgulamanın, dahası okura da kendi yanıtlarını vermenin kapılarını aralıyor. Elbette edebiyatı neliği ve gerçekliği temelinde nesne edinerek… Ve elbette edebiyatı ve edebiyatçıları kuşatan toplumsal gerçekliği asla unutmadan…

Toplumsal çözülme ve çürümenin yaşamın tüm kurumlarını sarmalına aldığı ve insan ilişkileri ve davranışlarında düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş boyutuyla değer erozyonu olarak kendini gösterdiği günümüzde, edebiyatçıları ve edebiyat okurunu, aralanan bu kapıdan içeri bakmaya çağırıyor. Felsefeyle bakmaya, felsefeyle düşünmeye ve sorgulamaya...

Çünkü edebiyat camiası ve onların kurduğu ilişkiler ve ortaya koydukları ürünler de bu çözülme ve çürümeden ari değildir. Aksine dönemsel olarak edebiyat adına üretilen her şey içindedir bunun…  Hele hele her şeyin metalaştırıldığı ve metalaştırılamayanın değersiz sayıldığı bir dönemde… Edebiyat ve edebiyatçılar dışında kalabilir mi bu sürecin?

Peki; ya etik?



01 Şubat 2019

Nihayet MEB Başardı: Türkiye Dünyada Birinci!


Nihayet MEB ve Öğretmenler Başardı: Türkiye Dünyada Birinci!

Atalay Girgin*

“Türkiye, Dünya genelinde yapılan sınavda “Matematik ve Fende” ‘birinci’ oldu1. Türkiye’nin başarısını görmezlikten gelen uluslararası ajanslar, haber bültenlerinde bile yer vermedi.  Bu birincilik, Türkiye’yi çekemeyen, küçümseyen, kıskanç ve ikiyüzlü Dünya’nın pek umurunda olmasa da, başarıya hasret Türkiye için çok önemli. Nedenlerini sorgulamayı, üzerine derin araştırmalar yapmayı gerektirmeyecek denli hayati değeri olan bir başarı! 40 gün 40 gece eğlenceler düzenlesek yeridir!

Elde edilen bu ‘birinci’likten dolayı, MEB’i ve 60 yıldır, gelmiş geçmiş tüm Milli Eğitim Bakanlarını ve onlara ayak uydurmaya çalışmaktan, saksağan misali kendi yürüyüşünü yitiren öğretmenleri can-ı gönülden kutlamak gerek.

Elbette MEB’in son yıllardaki bilgelik kokan yaklaşımlarının bu başarıdaki payını da inkâr etmemeli. Çünkü başta eğitim camiası olmak üzere, herkesi, rakiplerini üzmemek için içlerine akıtmak zorunda kaldıkları sevinç gözyaşlarına boğan bu başarı, MEB’in, yerli yersiz oyuncu ve taktik değişiklikleri yaparak oyuna müdahale eden bir teknik direktör edasıyla, eğitim sistemi üzerindeki kaynağı belirsiz düzenlemeleri ve buna ayak uydurmaya çalışan öğretmenlerin katkısıyla elde edilmiştir. Dahası “Matematik ve Fen” alanındaki bu Dünya ‘birinci’liğiyle taçlanan başarının ardında 60 yıllık şanlı bir tarih yatmaktadır.