13 Mayıs 2018

Sevim Hanım'ın Üzüm Şırası

            Sevim Hanım'ın Üzüm Şırası 

Bak sana bir hikaye anlatacağım ama iyi dinle. Hikayenin sonunda şaşıp kalacaksın, bugüne kadar bende bir açıklamasını bulamadım, Allah’ın işlerinden biri işte!’ dedi ansızın.  Akşam yemeğini yemiş, o sobanın arkasındaki tek kişilik kahverengi koltuğuna yerleşmiş, bense çayı demleyip getirmiş sobanın üstüne koymuş, tek kişilik koltuğun yanındaki, onun aynı zamanda yatak olarak kullandığı divanda yerimi almıştım. Aralık ayının karanlığı ve soğuk rüzgarı da dışarıyı teslim almıştı. Ege’nin zamana göre çok yavaş değişen köylerinden birindeydim. Aynı çocukluğumdaki gibi bahar, yaz ve sonbahardaki hareketliliği kendini kışın dingin soğuk ölü karanlığına bırakmış, köy ahalisi  bu mevsime uyarak kendilerini ocaklarını tüttürmeye vermişler ve evlerinin kapılarını kış için kapatmışlardı.

Bu mevsim Sevim Hanım’ın sevdiği mevsimlerden hiç değildi. Hayatını dışarıda bağında, bahçesinde geçiren biri olarak kendini odalara kapatmak, nefes almaya ara vermek gibiydi. Çok eskilerden taa çocukluğumdan hatırlardım ruh halinin nasıl değiştiğini, karamsar, huysuz biri haline geldiğini. Kış renginin damgasını vurduğu odalarda oturmak ona göre değildi ama kışın hiç gelmediği dünyanın diğer bölgelerini ise hiç mi hiç bilmiyordu Sevim Hanım. Hatta ona bugün öyle bir yerden geldiğimi söylesem parlak mavi gözleriyle bana bakıp gülümseyecek, başını sallayacak ‘ Allah Allah, hiç mi soğuk olmuyor oralarda Allah’ın yarattığı işte’ diyecekti.

‘Tamam dinliyorum, şu çayımızı bir koyayım’ dedim, onu fikrinden caydıracağımdan korkarak. Şu anki birlikteliğimiz ender zamanlarımızdan biriydi. Onu en son gördüğümden bu yana iki buçuk yıl geçmiş, bu süre içerisinde Sevim Hanım, bitmez tükenmez hastalıklarla mücadale etmiş, zaten yaşlı olan vücudu biraz daha yaşlanmıştı. Çayı ince belli bardaklara doldurup, divandaki yerimi aldım. Ben oturur oturmaz söze başladı; ‘ Siz hepiniz gitmiştiniz, yalnızdım hep yalnızdım. ‘ Mavi gözleri uzaklara biryerlere dalmıştı. Başını salladı,  alınmışçasına, kendikendine konuşur gibiydi. ‘ Sen dört çocuk yap, yine yapayalnız kal, bakacak, kapını açacak kimsen bulunmasın’.  Bak ben açtım ya kapını, birlikte oturuyoruz ya demek geçti içimden. Onun yerine anlatacaklarının sabırsızlığıyla ‘peki ne oldu? diye çekiştirdim.

Sevim Hanım, henüz kırk yaşına bir kaç yıl  girmişken, kendini dört çocukla yapayalnız buluvermişti.  Çocuklarının babası, bazen yoğun bir sevgi bazen de yazgısıyla bağlandığı kocası henüz kırk yaşına ayak basmadan onu bu dünyada dört çocukla bırakıp sonsuzluğa yelken açmıştı. Arkasında onlara pekte bir güvence bırakmadan... Sadece o değil geride bıraktığı çocuklarda kendilerini terkedilmiş bulmuşlardı, hayatlarında kanatsız bir melek gibi gördükleri babaları tarafından. Nasıl bulmasınlar ki? Sevim Hanım ne kadar otoriter, huysuzsa ve zaman zaman hayata karşı olan hayal kırıklıklarını çocuklarına yansıtmışsa, babaları  olabildiğince dingindi. Belki de onun ve dört çocuğun karmaşık hayatlarına gökten yanlışlıkla düşmüştü ve bir süre sonra yolunu bulmuş  geldiği yere geri dönmüştü. Daldığı bu düşüncelerden, Sevim Hanım’ın sesiyle uyandı.

‘ Üzümler toplanmıştı gari, havalar yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Hiçbiriniz yoktunuz. Biriniz Ankara’da diğeriniz İstanbul’da okulda, abin İzmit’te, kızkardeşin İzmir’deydi. Bir sabah erkenden kalktım, kahvaltımı yapmadan yola çıktım.  İlk önce Yenice’ye gittim koca bağı iki saatte dolaştım ne kadar neferge ve geride kalmış üzüm salkımı varsa topladım. Dört keleter üzümü serginin yanına bırakıp, aşağıki bağa gittim.  Oradanda on keleter üzüm çıktı.  Tam onları nasıl eve getireceğimi düşünürken Hasan çıkıverdi karşıma. Hasan’ı bilirmisin? Siz yokken bağın işlerini yapan... Sepetli motoruyla aldıda getiriverdi hepsini eve..

Öğleden sonra on beş keleter üzümle bahçede oturmuş ne yapacağımı düşünürken Eliz aradı. Üzümleri tek başına çiğneme dedi. Yarın geliyorum, birlikte çiğneyip pekmezi yaparız dedi. Eve çıkıp öğlen yemeği için bir şeyler atıştırdım. Yeniden bahçeye çıktığımda onbeş keleter üzüm öylece bana bakıyordu. Düşündüm, taşındım bu öölee olmayacak. beklemeyecek dedim. Ninengilin evinden tahta tekneyi sürükleye sürükleye getirdim.’

Hasan’ı biraz hatırlar gibiydim. Hayatımıza düşen melek, bizi bıraktıktan ve belli bir süre sonra onu kaybetmenin yasını tuttuktan sonra,  Sevim Hanım dört çocuğu nasıl besleyeceğinin telaşına ve bağları nasıl bakacağına bir çözüm aramaya girişmişti. İşçi kullanırsa borçlarına borç katılacaktı. Çocuklar küçüktü ama iş yapamayacak kadar da değillerdi. Beşi birden çalışırlarsa işçi kullanmalarına gerek kalmayacaktı, en azından üzüm-hasat zamanına kadar. Sevim Hanım çocuklarında katkısıyla bağ işlerini kendisi yapmaya karar vermişti. Bu karar beşinin de hem fikir olduğu bir karar değildi, Sevim Hanım’ın neredeyse kendi başına aldığı bir karardı. Çocuklar zoraki olarak evet oyu vermişlerdi buna.

08 Mayıs 2018

İktidarın Gizliliğe ve Yalana İhtiyacı Vardır


“Gizliliğe ve yalana ihtiyacı vardır iktidarın”[i]
Roberto Scarpinato (Palermo Başsavcısı)

Bugünkü savunmama başlığını veren sorun hakkında düşünmeye başladığımda, birkaç yıl önce vuku bulmuş bir olayı hatırladım. Bir Brezilya kentinde seyahatteydim ve sokakta yürürken ufak bir kilisenin girişinde büyük kırmızı harflerle yazılmış bir cümle gördüm. Şöyle yazıyordu: “Dünya, zalimler ve mazlumlar olarak ikiye ayrılır: Sen ki buraya giriyorsun, sen hangi taraftasın?”

Bu cümle, insanı kendi kendisi ve dünya karşısında hakikate bir davetti. Nitekim, üzerine her birimizin kendini sorgulaması ve seçim yapması gereken hakikat tam da budur: Dünya mazlumlar –şiddete, sömürüye, manevî ve maddî sefalete maruz kalanlar– ile zalimler, yani toplumsal adaletsizliği ve ilk baştakilerin ıstıraplarını doğuran iktidar sistemlerinin sorumluları şeklinde ikiye ayrılır.

Bu baskının failleri iktidar çehreleridir: adaletsizliği alenen sergileyen diktatörlerin açık çehreleri, kamu önünde cumhuriyetin meziyetlerini pohpohlayıp özelde iktidarı kendilerinin ve ortaklarının hesabına zenginleşme maksadıyla kullanan hayâsız kokuşmuş siyasî yöneticilerin riya ve yalan dünyasının maskeli çehreleri. Aynı zamanda da, ötekilere cehennemi yaşatarak kendi yeryüzü cennetlerini inşa eden büyük bankacıların ve hiçbir şeyi dert etmeyen kapitalistlerin çehreleri.

Dolayısıyla, hakikati düşünmek, adaletsizliğin yaratılmasında güçlülerin sorumluluğunu düşünmek demektir ve her birimizi tavır almaya çağırır. Ya zalimlerden yana, ya mazlumlardan yana, ya da –maalesef çoğunluğun olduğu gibi– umursamazlardan yana, yani ötekiler için kaygı duymaksızın sadece kendi tarafını tutanlardan yana. En büyük İtalyan siyasî filozoflarından Antonio Gramsci, vahim sağlık durumuna rağmen faşist diktatörlük tarafından on yıl boyunca tutulduğu hapishanede, adaletsizliğin baş suç ortakları olarak işaret ettiği umursamazlara karşı ateşli sözler sarf etmiştir.

"KABATAŞ YALANI"NI SAVUNANLARI UNUTMAYIN!

"Kabataş Yalanı"nı savunmak için yazılmış ve kendilerine gönderilmiş bir metni, birilerine "Emriniz olur efendim!" dercesine gazete köşelerinde yayınlamaktan zerre gocunmayan çemişleri unutmayın!

Unutmayın ve unutturmayın! Çünkü bu zerzevatlar, bu ülkede bir yalanı savunmak için muktedirlerin önünde ve ardında vecd içinde secde etmekte sınır tanımayanların ibretlik örnekleridir. 

Bunların hepsi namuslu, hepsi dürüst, hepsi Müslüman, hepsi büyük gazetecidir! Bir yalanı savunmak için yırtınıyor olmalarına rağmen, hepsi de yukarıdaki sıfatlarla arz-ı endam eylemektedirler. 

Bunlar kimler midir? İşte fotoğrafları...


"Kabataş Yalanı"nı ve yalancısını savunmak için " ‘Diliniz KABA, Vicdanınız TAŞ’ Başlığını Atanlara ilişkin "ti"ye alan bir değerlendirme yazısı:

Hükümete yakınlığıyla bilinen gazetelerden 13 köşe yazarının bugün aynı başlıkla çıkan köşe yazılarının ardından tartışmalar sürerken, söz konusu yazarlar bu kez de eleştirilere yanıt olarak atacakları ortak başlığı belirlemek üzere bir araya geldiler. Toplantı öncesi bir basın açıklaması düzenleyen köşe yazarları, emir ve sipariş üzerine tek elden çıkmış yazılar yazdıkları iddialarına karşılık olaraksa yazı fontları ve yazar fotoğrafları arasındaki farkları delil olarak gösterdiler.

Comic Sans da var, Times New Roman da

Kabataş’ta yaşandığı iddia edilen olayların geçtiğimiz yıl MOBESE görüntüleriyle çürütülmesinin ardından tartışmalar da büyük ölçüde sona ererken, seçim atmosferinde olayın tekrar gündeme taşınmasıyla birlikte Star, Yeni Şafak, Sabah ve Türkiye gazetelerinde de hummalı bir çalışma başladı. Bu doğrultuda aynı gün içinde ‘Diliniz KABA, Vicdanınız TAŞ’ başlığını kullanarak ısrarla olayın gerçekliğini savunmaya çalışan 13 yazar ise Türkiye'de günün en önemli gündem maddeleri arasına girdi.

Aynı başlığı kullanmalarıyla ilgili gelen eleştirileri yarın yine ortak bir başlıkla yanıtlayacak olan yazarlar, bu akşam saatlerinde bir araya gelirlerken, grup adına ilk sözü alan Star Gazetesi Yazarı Halime Kökçe oldu. Haksız ithamlar nedeniyle hem üzgün hem de kızgın olduklarını belirten Kökçe, “Yani sanki bir yerden talimat alıyormuşuz gibi bir hava oluştu. İnanın anlamak mümkün değil. Bir başlık sadece kullanılan harflerden mi ibarettir? Şu yazılardaki font farkını da mı görmüyorsunuz? Paragraf boşlukları bile bir değil?" diyen Kökçe, kendisinin Comic Sans kullanırken meslektaşı Ahmet Kekeç’in Times New Roman’dan vazgeçmediğini gösteren Word dosyalarını kamuoyuyla paylaştı.

28 Nisan 2018

Paradigmanın İflası


Paradigmanın İflası
Yordam Kitap Basımına 
Önsöz

Fikret Başkaya

Paradigmanın İflası Nisan 1991’de yayınlandı. Geride kalan dönemde köprülerin altından çok sular aktı ve nice alametler belirdi... 1991 yılında Kürt illerinde “olağanüstü hâl” yönetimi vardı. Bölge, bir “olağanüstü vali”nin insafına terk edilmişti... Şimdilerde “Misak-ı Milli”nin tamamında “olağanüstü hâl” rejimi geçerli ve üstelik, “olağanüstü hâl” olağanlaşmış, şeylerin “normal haline” gelmiş bulunuyor...
Paradigmanın İflası yayınlandığı günden beri kitapçı raflarından hiç inmedi. Kitabın mazhar olduğu bu istikrarlı ilginin nedeni, herhalde şeylerin gerçeğine dokunan bir kitap olmasıydı. Geride kalan dönemde kaç basımı yapıldığını bilmiyorum. Bugüne kadar da noktasına virgülüne dokunmadım, ne bir ek yaptım ve ne de bir önsöz yazdım. Ta ki, Yordam Kitap’ın yayın yönetmeni dostum Hayri Erdoğan, elinizdeki basım için benden bir önsöz yazmamı isteyinceye kadar...

Yolun sonu: sürdürülemezlik

O halde sadede gelebiliriz. Geride kalan dönemde iflas neden derinleşti, işler neden sarpa sardı, toplum yaşamının tüm alanlarında gösterge ışıkları neden kırmızıya döndü veya dönmekte? Neden ekonomik temel aşındı, sistem neden patinaj yapıyor? Neden tüm değerler aşındı, kültür çürüdü, etik değerler yerlerde sürünüyor? Neden “değer ölçüsü” ve “nirengi noktası” kayboldu? Neden toplum kimlikler temelinde kutuplaştı? Dinci gericilik neden toplumu ve devlet aygıtını kuşattı? Ve neden artık metalaşmamış, paralılaşmamış, özelleştirilmemiş, bir kâr aracına dönüştürülmemiş, soysuzlaşmamış bir şey kalmadı? Ekolojik yıkım neden hızını ve yoğunluğunu artırdı? Velhasıl toplumun üzerinde durduğu temel neden aşındı ve neden bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı? Bütün bu sorular, şimdilerde neden despotik bir rejimin dayatıldığının cevabını da içeriyor olmalıdır... Artık “burjuva demokrasisi”nin kırıntısının bile esamesi okunmuyor!

Ülkenin gerçek “manzarası” böyle olsa da, egemen söyle farklı. İktidar sahipleri Türkiye’nin harikalar yarattığını söylüyor. Aslında ülkenin varını-yoğunu talan etme, yağmalama hususunda harikalar yarattıkları doğrudur... Boşuna, nereye bakıldığı değil, nereden bakıldığı önemlidir denmemiştir...

25 Nisan 2018

10 Nisan 2018

DEİZM ve GENÇLİK

DEİZM ve GENÇLİK

Yeşim Demir

ÖNCE Deist ne anlama geliyor ona bakalım:
Yaradancılık anlamına gelen Deizm, dünyaya veya evrenin işleyişine müdahale etmeyen “tek Tanrı” olduğuna inanan ve tüm dinleri reddeden bir inanç biçimidir. Deizm peygamber, kutsal kitap, cennet, cehennem, melek, şeytan gibi kavramları kabul etmez. Onlara göre mutlak bilgiye ulaşmanın yolu vahiy ve peygamberden geçmez. İnsan aklı yeterlidir, kitaplara gerek yoktur. Tanrı aracı kullanmaz!... “Evrenin bütünü Tanrı’dır” der. Hiçbir Deist, iyi birey olmak için peygambere ve kitaplara ihtiyaç duymaz.
İmam Hatipli öğrencileri bilmem ama gençliğin çoğu deist hatta Ateist. Çünkü onlar sorup sorguluyor ve akılcı cevaplar istiyorlar: 
Neden Tanrı’nın küçücük çocuklara tecavüz edilmesine sessiz kaldığını,
 Hayvanlara yapılan işkenceye müsaade ettiğini,
Dünyadaki kötülükleri neden topyekûn engellemediğini,
Din adamlarının ve kitapların aracılığına neden ihtiyaç duyduğunu,
Dindarların kendi aralarında dahi anlaşamadıkları bu konunun onların vasıtasıyla anlatılmasına nasıl izin verdiğini,
Yarattığı dünyaya ve insanlığa gönderdiği dinlerin savaşlara sebep olduğunu nasıl görmediğini...
Bunun gibi birçok neden sıralıyorlar.
Cevap verebiliyor muyuz!...
Ben şöyle düşünüyorum örneğin: Yaradılış ve varoluş düzleminde kafa yoranların ilk durağı Deizm (yukarıda açıkladım), okumalar ve düşünce düzlemi yükselince de Agnostisizm (Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun bilinemez olduğunu savunma [Bilinemezcilik/Laedriye]) giriyor devreye… Son durak da tahmin edeceğiniz gibi, “Ateizm”…
Gerçi bizim coğrafyamızda Ateist olmak, yani Tanrı’nın yokluğu temelinde yaşamak pek de kolay değil. Meşhur bir söz vardır, “Batan gemide Ateist olmaz!” şeklinde…
Ateizm temelinde en sıkı nutku attığınız günün ertesinde, çaresiz, zor bir durum karşı- sında kendinizi -hem de en hazin bir şekildeFatiha’yı okurken bulabilirsiniz?! Batı, yüzlerce yılda Ateizm’i içselleştirdi ama bizim için henüz aynı şey geçerli değil…
Bu yazının alındığı kaynak  ve devamı için tıklayın: YEŞİM DEMİR 

08 Nisan 2018

Nereye Gitti Bu Öğretmenler?


Nereye Gitti Bu Öğretmenler?

Atalay Girgin*

Öğretmenlik ve öğretmenler… Hakkında doğrularla yanlışların bu denli çok konuşulduğu kaç alan, kaç meslek vardır? Hem de yanlışların doğruymuş gibi telaffuz edildiği… Doğruların ise telaffuz edilmesinden hoşlanılmadığı…

Düşünün bir kez: Her ikisi üzerine de ilgili ilgisiz, yetkili yetkisiz, neredeyse herkesin söyleyecek bir sözü vardır. Kimileri ne denli meşakkatli bir iş yapıp ne denli az kazandığından dem vurur öğretmenlerin.

Oysa öğretmenlik ne ücreti az diye yapılmayacak ne de parası çok ya da “Hiç yoktan iyidir. İdare eder” denilerek kapılanılacak bir iştir.

Devlet ricali içindeyse sıfatına, statüsüne, makamına ve oturduğu koltuğun ardına sığınan birileri de  “laf söyledi bal kabağı” misali az çalışıp çok tatil yaptığından söz edip, bir biçimde öğretmenlere verilen paranın fazla olduğunu ima eder. Öğretmenlerin hangi koşullar altında çalıştığını düşünmeden… Ve iş gelip ekonomiye düğümleniverir.

Peki; işin aslı öyle midir? Her şey bu denli basit ve bu denli ekonomiye, alınan ya da verilen ücrete mi endekslidir?

06 Nisan 2018

Öğretmenlerin Cumhuriyet "Aşk"ı Neden ve Nasıl Bitti?


Öğretmenlerin Cumhuriyet “Aşk”ı
Neden ve Nasıl Bitti?
Atalay Girgin

Elin ağzı kese değil ki büzesin! Derler de derler: “Mutlu aşk yok”muş! “Her aşk biter”miş! Sizin ki nasıl bilmem.

Ancak başlıktaki “Cumhuriyet” kavramı sizi yanıltmasın! Cumhuriyet gazetesinden söz etmiyorum.  Öğretmenlerin  büyük bir çoğunluğunun, artık Cumhuriyet okumayı bırakmalarından, hatta doğru dürüst gazete alıp okumamalarından da… Aksine  Türkiye  Cumhuriyeti'nden söz ediyorum.

Her Şeyin Bir Sonu Vardır

 Her şeyin, her tekil varlığın bir sonu vardır. Tekil varlıklar arası kurulan tekil ilişkilerin de…

Bu durum, tıpkı tek tek insanlar arasında kurulan ilişkiler gibi, insanların kurumlarla kurduğu ilişkiler için de geçerlidir. Bu ilişkilerin adına ister karşılıksız, ödünsüz, gölgesiz ve çırılçıplak yaşanan bir aşk deyin; isterse karşılıklı menfaat ya da  dostluk  deyin; isterse mecburiyet... Hepsinin şu ya da bu nedenle mutlaka bir sonu vardır.
Ayrı dünyalara ait öğretmenlerle Cumhuriyet ilişkisi de bu sondan kaçamamıştır.

Elbette genellemelerin tehlikeli olduğunu bilirim. Bu konuda da istisna olanlar, nesnesini yitirmiş olsa da, bunu kavramadan Mecnun misali, Platonik bir ilişkiyi yaşadığını ileri süren ve buna inanan, “Hayır! Ben Cumhuriyete aşkla bağılıyım. Benim aşkım bitmedi, bitmeyecek!” diyen öğretmenler olabilir.

01 Nisan 2018

"SAVUNMA"NIN DA SAVUNMASI



İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu Başkanlığı’na
“SAVUNMA”NIN DA SAVUNMASI


İLGİ: 08/03/2018 tarih ve 2018/15 karar nolu, 26 Mart 2018’de tebellüğ ettiğim yazınız hakkında.

Yukarıda tarih ve “karar no”su belirtilen yazınızda, hakkımda sözüm ona “sübuta erdiği” iddia edilen ve “Savunma”mdan1 cımbızlanarak tek tek çekilen sözlerimden dolayı, “657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/D-I (Amirine, mahiyetindekilere, iş arkadaşları veya iş sahiplerine hakarette bulunmak veya bunları tehdit etmek) maddesi gereğince 1 (BİR) YIL KADEME İLERLEMESİ DURDURULMASI cezası ile cezalandırılma”mın teklif edildiği belirtilerek, tarafınızca savunmam talep edilmektedir.

İş bu “Savunma”,talebiniz üzerine, aşağıdaki satırlar kaleme alınmıştır. Bilgilerinize arz olunur. 


Baştan belirteyim ki tarafıma isnat edilen sözüm ona suçların tamamı hem dipnotta belirtiğim hem de ekte tarafınıza sunduğum 22 Şubat 2017 tarihli “Savunma”m üzerine bina edilmiştir. Bu “savunma” metni, kelimenin gerçek anlamında okuduğunu anlama özürlü birileri tarafından değerlendirilip “yarası olan gocunur” sözünü anımsatırcasına, metnin içinden bazı kelimeler ve söz öbekleri seçilerek şikayet konusu yapılmıştır. Bu soruşturmayı yürütenler de şikayeti yapanların sıfatına, statü ve makamına hürmeten olsa gerek ki o kişi ya da kişilerin, okuduğunu anlayabilen kişiler olduğunu varsayarak, suç isnadını bunun üzerine kurmuşlar ve benim “idareyi” başta “zerzevat” olmak üzere bir dizi sözle itham ettiğim, dahası hakaret etiğim sonucuna varmışlardır.

Ne var ki bu sonuç yanlıştır. Bir düşünürün “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünü anımsatırcasına, yanlış anlamalar sonucu yapılan şikayetler de bu yanlış anlamayı doğru kabul ederek tesis edilen hükümler de doğru değildir.

Öte yandan şunu asla unutmayın: Hiç kimseye savunmasından, savunması sırasında telaffuz ettiği sözlerden dolayı ceza verilemez.  Çünkü savunma, “Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde ceza verilemez” hükmüyle yasal teminat altına alınmıştır. Kaldı ki benim “Savunma”mda şu diye gösterilen ya da gösterilebilecek hiçbir kişi ya da kişilere, kurum ya da kuruluşa da herhangi bir hakaret dahi söz konusu değildir.

Sizlerin okuduğunu doğru anlayabilen kişiler olduğunuzu umarak, yani şikayeti yapanlar ve onları izleyenler gibi okuduğunu anlama özürlü kişilerden olmayacağınıza güvenerek, sırasıyla aşağıdaki açıklamaları yapacağım. Lütfen bu açıklamaları tarafıma isnat edilen suçlamaların kaynağı olan “Savunma”mı gözden ırak tutmadan ve dikkatle okuyarak değerlendirmenizi dilerim.

Öğretmene Savunma Cezası


Öğretmene Savunma Cezası

Öğretmene bir disiplin soruşturması nedeniyle kendisinden istenen savunmasından dolayı ceza verilebilir mi? 

Bu soruya iki cevap verilebilir: Birincisi yasayla güvenceye alınmış “Savunmanın dokunulmazlığı” kapsamı içerisinde ve buna riayet etmek koşuluyla, ceza verilemez.

İkincisi ise burası Türkiye’dir, içerisinde yaşadığımız dönemde, liyakat değil, bilumum torpil, kayırmacılık, siyasi hesap, vb. üzerinden ve birilerine el pençe durarak yetkili makamlara getirilmiş olanlardan her şey beklenir, denildiğinde ise savunmaya ceza verilebilir. Hatta verilebilir değil, verilir. Çünkü yukarıdaki sayılan özelliklere sahip kişiler, oturtuldukları makam ve koltuklara istinaden kendilerine verilen sıfat ve statülere dayanarak kendilerini bir halt sanmaya başlarlar. Ve bir anda makama tanınan yetki ve selahiyetleri kendi kişiliklerine, güçlerine aitmiş gibi davranmaya girişirler. Bu tam da kendisini ve çevresindeki diğer insanları değeri ve değerleriyle kavramaktan aciz ilinek insanların tavrıdır.

İlinek İnsanın Encamı

Oysa her insanın, insan olmak bakımından değeri ve değerleri vardır. Bu ilinek insanlar içinse değeri olan yalnızca sıfatlar, statüler ve makamlardır. Eğer kendi sıfat, statü ve makamlarını sizinkinden üste görüyorlarsa size tepeden ve küçümseyerek bakarlar. Eğer durum tersiyse, o zaman da size yaranabilmek için her şeyi yapmaya amadedirler. Size yaranabilmek, birilerinin lütfuna sığınarak oturdukları koltukları koruyabilmek için, karşınızda el pençe divan durmaktan, elinizi ayağınızı öpecek denli eğilmekten kaçınmazlar. Hal böyle olunca, “Savunma”dan dolayı şikayet de ceza da kaçınılmazdır. Bunlar için, yasa masa hak getire türünden teferruata dönüşür.

Toplumsal çözülme ve kültürel çürümenin tepeden tırnağa arz-ı endam eylediği yerde bunlar kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal çözülme ve kültürel çürümenin etkisinden azade kalmaya, değer erozyonundan kurtulmaya ne siyaset ve ekonomi, ne yargı ve din, ne de bunun panzehiri olabilecek eğitim, vb. yeteneklidir. Yani, ne denli direnç gösterirse göstersin öğretmenler ve eğitim kurumu yöneticileri de değer erozyonuyla kendisini gösteren kültürel çürüme sarmalının pençesine düşer. Düşmemek için direnenler de ya cezalandırılır. Ya da ödülle bu sürecin parçası kılınır.

Peki; Yasa Ne Söylüyor?

Bundan dolayı biz, dokunulmazlığı yasayla güvence altına alınmış olan "savunma" maddesine dönelim: Söz konusu yasa, yani TCK.’nın 128. Maddesi, Anayasa’ya dayanarak der ki “Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde ceza verilemez”.

Yasanın, “kişilerle ilgili (…) olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde” bile “ceza verilemez” hükmüne rağmen, idare, “Savunma”sında “şu” diye gösterilen ya da gösterilebilecek bir kişiye hakaret, tehdit, küfür olmadığı halde, bu satırların yazarına karşı soruşturma açmıştır. İdarenin şikayeti sonucu açılan soruşturma sonunda da 125/D-I maddesi gereği de “Bir yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezası” ile cezalandırılması teklif edilerek “İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu”na sevk edilmiştir. Bir mucize olmazsa önümüzdeki günlerde ceza da verilecektir.

Neylersiniz ki “Savunmanın dokunulmazlığı”yla ilgi yasaya rağmen burası, birilerinin lütfuna mazhar olarak sıfat, statü ve makam sahibi olarak koltuğa oturanların yasa masa, mahkeme kararı dinlemedikleri bir ülkeye dönüşen Türkiye’dir. Burada egemenler ve onların “hık” deyicileri kendi yaptıkları yasaları, kendileri çiğnemekte mahirdir.

Lakin, unutulmasın ki var olan her şey yok olmaya mahkumdur ve bugünler de gelip geçicidir. Ve hiç kuşkunuz olmasın er ya da geç geçecektir! 



 1-) Soruşturmaya konu edilerek cezalandırılmam istenen "Savunma". Okuyun ve sizler karar verin: SAVUNMA
  2-) Yukarıdaki dipnotta yer alan "SAVUNMA" üzerine açılan soruşturma kapsamında sunduğum metin: Okuyun ve siz karar verin kimin suçlu olduğuna: "SAVUNMA"NIN DA SAVUNMASI

18 Şubat 2018

Memurdan Öğretmen Öğretmenden Memur Olur Mu?

Memurdan Öğretmen, Öğretmenden Memur Olur Mu?
Atalay Girgin*

Gerçekliğin hakikatinin sırra kadem bastığı, yanılsamaların hakikat sanıldığı yerde, soran, sorgulayan, düşünen ve düşündüğünü söyleyen insanlar sevilmez. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü haklı kılınırcasına, bir anda “günah keçisi” ilan ediliverirler. “Onuncu Köy”ün kapısına bile kilit vuruluverir. 

Ne var ki bunu göze almadan da gerçekliğin hakikatini dillendirmek, sanıldığı kadar kolay değildir. Hem öğretmen olup hem de öğretmenler ve öğretmenlik üzerine, gerçekliğin hakikatine dair eleştirel düşünceleri ifade etmek, ne yazık ki, neredeyse hiç hoş karşılanmaz. Çünkü bu, alkışa teşne bir biçimde egoları şişirip akıntıya kürek çekmek varken, bir alabalık misali, akıntıya karşı yüzmeye, çağlayan çıkmaya yeltenmektir. Ama olsun, yine de bir yerinden başlamak gerek.

Memurdan Öğretmen, Öğretmenden Memur Olmaz

“Memur öğretmenler”, öğretmen memurlar konusu da bu türden netameli konulardan biridir. Öğretmenin ve öğretmenliğin neliği ve değişen gerçekliği dikkate alınıp düşünülmeden, telaffuz edilen ve kabullenilen “memur öğretmen”, “öğretmen memur” nitelemesi kendi başına bir sorundur. Çünkü kelimenin gerçek anlamında öğretmenden memur, memurdan da öğretmen1 olmaz.

Bunun temel nedeni, memurluk ile öğretmenliğin uzlaşmaz oluşudur. Memur zihniyetiyle ya da memurluğu içselleştiren bir bilinç haliyle öğretmenlik yapılamaz. Memurluk zihniyetiyle yapılan öğretmenlik, eğer hâlâ geçerli ve doğru olduğu kabul ediliyorsa, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme” işlevini yerine getirilemez. Çünkü memurluk, hiyerarşik bir işleyiş kabulü temelinde, genelgelere, yönergelere, amirin emir ve isteklerine göre yapılan ve asıl olarak, ast-üst ilişkisine dayanan biçimsel bir iştir.

Öğretmenlik ise, yetiştireceği nesillerden önce, asıl olarak öğretmenin fikir, irfan ve vicdan açısından “hür” olmasını gerektiren, en büyük düşmanı biçimsellik olan bir iş, bir sanattır. Öğretmenin, öğretirken öğrenmesini, öğrenirken öğretmesini ve her daim kendini hem alanında hem de genelde, yenileyip değiştirmesini gerektirir. Dahası soran, sorgulayan ve eleştirel bir yaklaşım ve düşünsel ufuk zenginliğiyle kendini taçlandıran biri olmasını da…

Ne yazık ki yıllardır, öğretmen açısından olması gereken ile olan arasındaki açı sürekli genişlemiş ve ikincinin hükmü, bir gerçeklik olarak tepeden tırnağa arz-ı endam eylemiştir. Günümüzde, olan ile olması gereken birbirine aykırı yönlere doğru bakmaktadır. Bu gerçekliğin, günümüz bir yana, yakın bir gelecekte değişeceğine dair de herhangi bir emare yoktur. Bunun iki temel nedeni vardır: Bunlardan birincisi, öğretmeni memurlaştırmak, ikincisi ise memurdan öğretmen yaratmaktır.

04 Şubat 2018

İnsanların nefes almasını da yasaklayabilir misiniz?

İnsanların nefes almasını da yasaklayabilir misiniz?

Fikret Başkaya


Müslüman Kardeşlerin Türkiye versiyonu olan Politik İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 3 Y ile mücadele vaadiyle iktidara geldi: Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar... Daha sonra adını fiilen değiştirdi, AK Parti oldu... Herhalde bunu adaleti ve kalkınmayı parantez içine almak için yapmışlardı. Adalet ve Kalkınma böylece görünür olmaktan çıktı. Üstelik yeni adını söylemeyeni düşman saydılar... Bir bildikleri varmış NETEKİM!... Geride kalan 15 yılda artık adaletin esamesi okunmadı. Zaten kalkınma diye bir kaygıları da yoktu ve olamazdı... Politik İslamcı bir iktidarın o tarakta bezi olması mümkün değildir. Zira Politik İslamcıların bir toplum projesi yoktur. Kaldı ki, dünyayı anlamaktan da acizdirler. Çözümü geride, eskide aramak gibi bir aymazlıkla malûldürler... Onlar kalkınmadan bu ülkenin varını-yoğunu talan etmeyi, yağmalamayı, kendilerini ve kendilerine benzeyenleri zengin etmeyi anlıyorlar... Ve artık yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey de bırakmadılar. Akıl almaz bir "rant düzeni" kurdular. Boş buldukları her yeri betonlaştırdılar, kentleri öldürdüler, 'Büyük Projelerle' ekolojik dokuyu, eko-sistemi mahvettiler...

Bir de ülkeyi 'askeri vesayetten' kurtarmayı vadetmişlerdi. Tabii askeri vesayete halisane özgürlükçü/demokratik kaygılarla karşı değillerdi. Kendi vesayetlerini tesis etmede askeri vesayeti bir engel olarak gördükleri için... Gerçek niyetlerinin ne olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. Bağnaz özgürlük ve demokrasi düşmanı olan Politik İslamcıların öylesi kaygılara sahip olması zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Hakların, özgürlüklerin, hukukun, adaletin kırıntısına bile tahammülü olmayan bir dinci iktidarın kendi vesayetini dayatmaktan başka bir kaygısı olabilir miydi? Netice itibariyle kendi dinci/gerici/yağmacı/talancı vesayetlerini dayatmak için başkalarının vesayetini bahane etmişlerdi...

Adnan Oktar ya da Harun Yahya Gerçekleri

Adnan Oktar Gerçekleri
Çağlar Ezikoğlu
"Tarafıma karşı "Atalay Girgin Yanılıyor" başlığıyla üfürükten bir yazı kaleme alan, İslam'ın ve Müslümanların mümtaz temsilcisi, müritlerine-Müslümanlara  "sonsuz hayat kapısını aralayan" Adnan Oktar'a, yani nam-ı diğer Harun Yahya ya da "Adnan Hoca"ya dair gerçeklerden hareketle bir kaç hakikat... 
Bugüne kadar kendisine ve televizyonunda İslam ve Müslümanlar için yaptıklarına karşı hiçbir kayda değer siyasetçinin tek bir kelime etmediği bu zat-ı muhteremin seçkin canlı yayın konukları arasında AKP iktidarının milletvekili, Anayasa profesörü Burhan Kuzu'nun da yer aldığını unutmayın! Keza İslam ve Müslümanlık üzerine ahkam kesen bir dizi zevatın da..."
 Ve aşağıdaki yazıyı okurken düşünün: Neden, her önüne gelene dinden, imandan, manevi değerlerden söz edenlerin, milli ve yerli olmaktan dem vuranların Adnan Oktar ve avenesinin-müritlerinin yaptıklarına ilişkin hiç bir itiraz ve eleştiride bulunmadığını düşünün... Dahası, "din nedir" bunu da düşünün...

Son günlerin en tartışılan figürlerinden birisi oldu Adnan Oktar. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ile girdiği sözlü münakaşadan sonra, özellikle magazinsel bir figür olmasından mütevellit toplumun bazı kesimleri tarafından şirin gösterilmeye çalışıldı. Tıpkı, açık giyindiğini iddia ettiği kadınların taciz edilmesi gerektiğini savunan fakat iktidar tarafından gözaltına alındıktan sonra ‘muhalif İslamcı’ diye pazarlanmaya çalışılan Alpaslan Kuytul gibi. Diyanet İşleri Başkanlığının kurduğu çarpık düzeni yazmaya sayfalar yetmez elbet, ama sırf Diyanet ile tartışmaya başladı diye Adnan Oktar’ı sütten çıkmış bir ak kaşık gibi pazarlamak, tarihsel gerçekleri çarpıtmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmez. Peki nedir bu tarihsel gerçekler? Şöyle bir geçmişe dönelim, tarihin tozlu sayfalarını yeniden açalım.
Tarih yaprakları 12 Kasım 1999’u gösteriyordu. O gece emniyet güçleri, kamuoyunda ‘Adnan Hocacılar’ olarak bilinen dini bir tarikate karşı operasyon başlattı. Tarikat evleri bir anda basıldı ve tarikat lideri Adnan Oktar yani Adnan Hoca "uygunsuz" bir haldeyken ele geçirildi. Hoca, o gece kendisine sunulan genç bir kızı koynuna almaya hazırlanırken yakalanmıştı. O kız, henüz 19 yaşında Adnan Hocacıların tuzağına düşmüş manken Tuğçe Doras’tı. Kendisi gibi manken olan yakın arkadaşı Seçkin Piriler, erkek arkadaşından yeni ayrılan Tuğçe’yi, Adnan Hocacılar grubunun içerisinde yer alan yakışıklı iyi giyimli genç erkekler ile görüştürmeye başlamıştı. Bu çevreden ve Adnan Hocacıların ileride vaat ettiklerinden etkilenen Tuğçe zaman ilerledikçe tarikate daha çok ilgi duymaya başladı. Tuğçe, artık tarikatın dini toplantılarına katılıyor, Seçkin ile birlikte "Kardeşler" denilen grupla görüşüyordu. Sonunda Adnan Hoca'yla tanıştı. Genç kızı Silivri'deki çiftlikte gören Adnan Oktar'ın ilk sözü, "Sende İslamı görüyorum" oldu. Ve Hoca, o akşam, Tuğçe'nin Kandilli'deki villada kendisine getirilmesini istedi. Tuğçe, Adnan Hoca'nın cariyesi olacaktı. Ancak, polis baskını genç kızı bu tuzağa düşmekten kurtardı. Gözaltına alınanlar arasında Tuğçe de vardı. İlk başta konuşmak istemedi. Ama diğer genç kızların durumunu görünce nasıl bir uçurumun kenarından döndüğünü anladı. Ve tarikatın çirkin yüzünü bir bir anlattı.
Tuğçe’nin itiraflarına ve tarikatın gerçek yüzüne geçmeden evvel birkaç kelam edelim. Adnan Hoca ve tarikatının gerçeklerini yazmak aslında bu ülkenin basın yayın organlarında pek fazla görülmemiş bir husus. Muhalif medya organlarında veya o organlarda köşeleri olan yazarların da Adnan Oktar meselesi konusunda ne kadar ketum olduğunu görüyoruz yıllardır. Zira Adnan Oktar kendisi hakkında eleştiride bulunanları dava veya başka yollarla yıldırma politikasını ısrarla sürdürüyor. Ama son günlerde yeniden gündem oldu Adnan Oktar ve tarikatı. Viyana’da yaşayan Türk bir baba kızlarının Adnan Oktar ve tarikatı tarafından zorla alıkonulduğunu iddia edip Türkiye’ye gelerek gerekli mercilere şikayette bulundu. Ama her ne hikmetse hala istediği sonucu alamadı. Size daha vahim bir noktayı söyleyeyim. Son birkaç aydır Adnan Oktar, ‘kedicik’ olarak adlandırılan kadın müritleri ile neredeyse kucak dansına varacak erotik danslar eşliğinde programlar yapıyor. Bırakın Adnan Oktar ve tarikatı hakkında yaptırımı, bugün televizyon ekranlarındaki alkolü buzlayan, küfürü bipleyen siyasi iktidarın temsilcilerinden hiçbirisi Adnan Oktar hakkında bir çift laf dahi edemiyor. Bahane olarak, ‘ama internetten yayın yapıyorlar, bir şey yapamıyoruz’ diyen RTÜK yetkilileri bu ülkede tek bir imza ile istenilen her internet sitesinin rahatlıkla kapatılabileceğini bilmiyorlar m? Her fırsatta dinden, ahlaktan, muhafazakarlıktan dem vuran o yandaş medyanın yazar çizer tayfası bir Allah’ın günü Adnan Oktar’ı köşelerine yazamadılar. Peki nedir bu korkunun sebebi? Ya da nedir bu Adnan Oktar’ın dokunulmazlığı?

24 Ocak 2018

Emperyalizmin Truva Atı: STK'lar

   EMPERYALİZMİN TRUVA ATI:STK’LAR

                                                                     Atalay Girgin                      
           
Sivil toplum· kurumları (STK) denilince, ilk akla gelen, sendikalar, dernekler, vakıflar gibi kuruluşlardır. Sivil toplum örgütü (STÖ) olarak da nitelenen bu kuruluşların (istisnaları olsa da), emperyalizmle, hem de onun “Truva Atı” olabilecek denli bir ilişki içerisinde olması mümkün müdür? Dahası, genelde toplumsal sorunlarla ilgilenen, bulundukları ülkelerde devlete ya da varolan düzene muhalif olan, hatta yer yer düzenin siyasal bilinç sınırları dışında bir söyleme de sahip olan STK’lar ve yöneticileriyle, emperyalist-kapitalist devletlerin egemen sınıfları ve onların resmi ya da gayri resmi uluslararası faaliyette bulunan kurumları neden ve niçin, doğrudan ya da dolaylı ilişki kursun ki? Ya da tersine; bu kurumlarla, STK’lar ve yöneticileri neden ve niçin, doğrudan ya da dolaylı ilişki kuruyor olsun ki? Eğer iki taraf da karşılıklı olarak bir ilişki içindeyse, bu, neden, niçin, nasıl olmaktadır? Görünüşte çıkar birliği içinde olmaları mümkün görünmeyen bu kesimler arasında bir ilişki kurmak ya da bunları ilişkilendirmek, asılsız bir iddia, karalama ya da bir iftira mıdır?

Hem sorulara hem de yanıtlara ilişkin kuşku elden bırakılmamalıdır. Ama bunun yanısıra da unutulmamalıdır ki, her şey değişmektedir. Dolayısıyla her şeyin değiştiği bir dünyada, kapitalizmin gelişimine, sermayenin yoğunlaşmasına bağlı olarak, burjuvazinin ihtiyaçları, yönelişleri de ekonomik, sosyal, siyasal ve ideolojik anlamda değişimler göstermektedir. Elbette ki ilişkilenme biçimleri, yöntemleri ve araçları da... Bundan dolayıdır ki, sorulara ve yanıtlara ilişkin korunması gereken kuşku, gerçekliğin, özellikle bu yazının konusunu oluşturan STK’lara ilişkin gerçekliğin, bize sunulan tüm (yazılı, sözlü, görsel, hatta eylemsel) görünümlerine ilişkin de kıskançlık ve kararlılıkla sürdürülmelidir.

14 Ocak 2018

Arzu ve Aşk... Platonik Aşk... Şizofrenik Aşkların Kılıfı

Platonik Aşk Ya Da Şizofrenik aşkların ‘kılıfı’

Atalay GİRGİN

Arzu ve aşk… Önce arzu vardır. Sonra aşk…

Aşık olunan her insan, aynı zamanda arzulanandır. Ama arzulanan her insan, aynı zamanda aşık olunan değildir. Arzulanmayan hiçbir insana aşık olunmaz. Arzulanan her insana da aşık…



Ancak arzu ile aşk arasında nesnesine yönelişleri ve ilişki kurma biçimleri açısından temel farklılıklar vardır.

Arzu, öncelikle yönelenin yöneldiği nesneyle, esas olarak iki tür ilişki kurma biçiminde kendini gösterir.


Bunlardan birincisi, ona sahip olma, onu kendinin kılma isteğidir. Bu isteğin şiddeti, arzulayanın arzuladığını, bir nesne olarak elde edip onu tüketmesine de, elde edemeyip kendini tüketmesine de, dahası hem kendini hem de nesnesi yok etmesine de yol açabilir.

18 Ekim 2017

Evrim, ‘Kedicikler’ ve Piltdown

Evrim, ‘Kedicikler’ ve Piltdown

Tayfun Atay

Her tarafım tırmık çizik içinde!
Hay, şu “Darwin ve din” yazısını yazmaz olaydım!..
Adnan Oktar'ın “Kedicikler”i “tweet-retweet” olup tırmaladı, ısırdı her yanımı…
“Allah’ı inkâr eden en büyük sistem olan Evrim’in kurucusu Darwin”in dindar olduğunu söylediğime bozuldular.
“Evrim’in ne demek olduğunu biliyor musunuz Tayfun Bey” diye sordular.
“Yaratılış”ı ispatlayan 700 milyon fosili yüzüme çarptılar.
“Darwin, Allah yok, her şey tesadüf dedi” yumurtlamasında bulunup altına “Sizce bunlar tesadüfle mi oluştu” diye güzel mi güzel, tatlı mı tatlı böğürtlen, çilek, kiraz, portakal, süt, peynir, kaymak görüntüleri serpiştirdiler.
***
Hâlbuki ben de aynı saatlerde Mehdiliğini şafak sayar gibi beklediğimiz Adnan Hoca’mızın Boğaz’da yat sefasında görkemlice oturduğu masanın etrafına dizilmiş, aynen güzel mi güzel, tatlı mı tatlı diğer “Kedicikler”e bakıyordum.
Ve zaten ikna oluyordum: Bunların hiçbiri “tesadüf”le oluşmadı!
Yaratılışı ispatlamak için önüme 700 milyon fosil sermeye gerek yok.
"Kedicikler" bizatihi ispatlıyor: Her tarafları, dudakları, burunları, yanakları, kaşları, kalçaları… Hepsi tam bir yaratılış, hem de “baştan yaratılış” harikası!..

DARWİN ve DİN

DARWİN ve DİN

Tayfun Atay

Dan Brown’ın bu ayın başında çıkan yeni romanı “Başlangıç”, Frankfurt Kitap Fuarı’nda yazarın katıldığı basın toplantısıyla tartışmaya açılmış. Dün, Ertuğrul Özkök de Brown’la yaptığı röportajı sundu köşesinde. 

Tanrı, dinler, yaratılış, evrim gibi birbiriyle hayli gerilimli titreşim içindeki kavram, kurum ve kuramlar üzerinden şekillendiği, dolayısıyla elbette “çok-satacak” romanı henüz okumadım ama ilk fırsatta okuyup değerlendirme yazmak istiyorum.

Özkök’ün röportajına bakılırsa roman, Tanrı inancını sorgularken evrim kuramını savunan bir mesaj vermekte. Brown’a romanda “Darwin’in Evrim Teorisi”ni sıkı bir şekilde savunduğunu belirtip bir soru yöneltiyor o… 

Bir de “Ölüm döşeğine geldiğinizde rahip çağıracak mısınız” şeklinde, kendince “kritik” saydığı bir soru sormuş. Brown’ın cevabı, “Yanıma gelecek bir rahip bulunacağını sanmam” şeklinde… 

Bu cevap beni toprağı bol olasıca Darwin’in son nefesi noktasında rahiplerle ilişkisini hatırlamaya sevk etti!..

27 Eylül 2017

Vaclav Havel Ödülü Burhan Sönmez'e Verildi.

VaclavHavel Ödülü “İstanbul İstanbul” Romanına Verildi
Haymanalı Yazara Uluslararası Ödül

2013 yılında “Şehriyle buluşan yazarlar” etkinliği çerçevesinde Haymana Nuri Bektaş Anadolu Lisesi’ne de konuk olan, öğrencilerle söyleşen Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul romanıyla VaclavHavel Ödülü’ne layık görüldü. Sönmez, ödülün Türkiye’de yazmaya cesaret gösteren herkes için verilen bir ödül olduğu değerlendirmesinde bulundu.

Yazar Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul adlı romanıyla VaclavHavel Ödülü’nün sahibi oldu. VaclavHavel Kütüphanesi Vakfı Genel Müdürü PavlaNiklova, ödülü duyurduğu konuşmasında “VaclavHavel’in savunduğu demokratik değerler için korkusuzca ayağa kalkan Türkiye’nin en seçkin yazarlarından birine bu ödülü vermekten büyük onur duyuyoruz” dedi.

Özgürlük temelindeki yaratıcı çalışmasından dolayı ödüle layık görülen Sönmez, BirGün’e yaptığı değerlendirmede ödülü kalemi ve kürsüsü baskı altında elinden alınmış tüm akademisyen, yazar ve gazeteciler için aldığını ifade etti.

Sönmez ödüle layık görülmesine ilişkin şunları söyledi:

“Edebiyatın ölçülür duygusuyla kendisine yer bulunabildiği ve baskıya maruz kalabileceği çok açık bir çağda yaşıyoruz. Tarih içerisinde de bunun bedelini çok ağır ödeyen yazarlar oldu. Stefan Zweig’tan Sabahattin Ali’ye birçok yazardan bahsedebiliriz… Ödenen bu bedelleri göz önünde bulundurduğumuzda ise geçmişe dönüp baktığımızda bugün hâlâ aynı yerde olduğumuzu görüyoruz. Ancak aynı yerde olduğumuz hep kötü gidiyor anlamına da gelmez. İnsana verilen değerler açısından hala önemli bir yer kaplıyoruz. Böyle bir ödülü almak da Türkiye gibi bir yerde kişisel bir şey değil. Verilen ödül bir yazara değil, yazmaya cesaret gösteren herkese verilmiştir. Ödülü, baskı altında, kalemi ve kürsüsü elinden alınmış gazeteci, akademisyenler ve yazarlar için alacağım.”

28 Eylül’de New York’ta takdim edilecek

Ödül için 28 Eylül’de New York BohemianNationalHall’de bir tören düzenlenecek. Ödül, The New York Review of Books’un baş editörü Ian Buruma tarafından Burhan Sönmez’e takdim edilecek. Burhan Sönmez’in çeviri hakları 25 dile satılan son romanı İstanbul İstanbul geçen yıl ABD, İngiltere ve Hindistan’da İngilizce yayımlanmıştı.

Her yıl verilen ödülün sahibi, kitabı İngilizce yayımlanmış yazarlar arasından belirleniyor. VaclavHavel Ödülü’nün ödül komitesi bu yılki aday listesini hazırlarken, Uluslararası Af Örgütü, Index on Censorship, Uluslararası Pen, VaclavHavel Kütüphanesi, WordsWithoutBorders gibi kurumlardan görüş aldı.
Ödül daha önce Nadia Murad, LyudmilaAlexeyeva ve Anar Mammadli’ye verilmişti.


29 Ağustos 2017

Felsefe ve İnanç Ya da İnanç ve Felsefe

"Felsefe hakikatin peşindedir" Ya Din...?



Geçtiği­miz hafta pek çok yazarın köşesine taşıdığı bu iddia, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından çıkarılan aylık ‘Diyanet’ dergisinin ağustos sayısında “Deizm, Ateizm, Nihi­lizm Kıskacında İnsanlık” konu­sunun işlenmesinin ardından alevlenmişti.Türkiye’de ve dünyada semavi dinlere sempati azalıyor. Deizm hızla yaygınlaşıyor. Peki neden? HaberTürk gazetesinde Kübra Par bu konuyu İmam hatip mezunu ve imam hatip ve ilahiyat mezunu olan  ODTÜ Fel­sefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Yasin Ceylan’a sordu.
İşte o röportajdan çarpıcı başlıklar;

"Kutsal kitap­lardaki metinlerin bilimlerle çeliştiğine inananların sayısı arttı"

"Deizm, tüm evrenin gerisinde hareket veren bir güç olduğuna inanan bir Tanrı inancıdır. Ancak bu Tanrı insanların ilişkilerine karışmaz. Sadece ilk hareketi verir, dolayısıyla bir elçi göndermez, kut­sal kitap göndermez. Yasaklar koymaz. Bir Tanrı vardır ama sadece evrene baş­langıç hareketi veren bir kudrettir. Gençle­rin neden deizme yön­lendiğiyle ilgili ben bir araştırma yapmadım ama Batı basınında da bu tür makaleler çıkıyor. Kutsal kitap­lardaki metinlerin bilimlerle çeliştiğine inananların sayısı arttı. Batı’da, modern çağda artık geleneksel Hıris­tiyanlık inancındaki Tanrı’yı kabul eden, kiliselere giden çok az kişi kaldı."

13 Ağustos 2017

Sakın Bu 'Üniversiteliler'den Olmayın!

Sakın Bu 'Üniversiteliler'den Olmayın!!!

‘Buraya kitap okumaya değil, diploma almaya geldik!’


Aşağıdaki yazıyı okuduğunuzda başlığı da anlayacaksınız. Eğer o 'üniversiteliler'den biri olursanız, ülkeyi yöneten siyasetçilerden, birilerinin önünde vecd içinde secde  ederek, onun bunun elini eteğini öperek makam-statü-servet sahibi kişilerden biri olabilirsiniz belki... Lakin, sorun kendinize "Ya İnsan?" olabilir, insan kalabilir misiniz? Eğer insan olmak ve insan kalabilmek sizin için önemli  değilse, koyverin gitsin! Bu yazıyı da okumanıza gerek yok zaten...

İşte  TAYFUN ATAY'ın kaleme aldığı o yazı:



"ÖSYS sonuçları ve kontenjan açıkları tartışılması gereken o kadar çok eksene sahip ki kanımca en doğrusu bir “yazı dizisi” hazırlamak olabilir. Bunu düşünecek arkadaşlarım için başlık da önereyim: “Üniversite nereye?”

Veya çok daha güçlü ve vurucu şekilde, “Elveda Üniversite!..”

Böyle bir başlığı bana en çok duyumsatan, sevgili hocam Prof. Bozkurt Güvenç’in öğrenciliği dâhil olmak üzere neredeyse ömrünün 70 yılını verdiği üniversite ortamına “veda”sına sebep teşkil eden bir hadise...

Kendisinden insan nedir, kültür nedir, toplum nedir, bilim nedir öğrendiğim, dolayısıyla öğrettikleriyle bırakın bin yılı sonsuza dek kulu-kölesi olacağım Bozkurt Hoca, 1990’larda emekli olduktan sonra da okumaya, yazmaya, öğrenmeye, öğretmeye devam etmiş, neredeyse asırlık bir üniversite emekçisi..."

Devamı: