30 Aralık 2020

Zenginlik ve Yoksulluğa dair…

 

Zenginlik ve Yoksulluğa dair… 

Fikret başkaya 

Bir yoksul aç ise, bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür. 

Hz. Ali 

         “Kapitalizm yasal mafya, mafya da yasal olmayan kapitalizmdir.”

                                                        DarioBötancourt- Maria Garcia

 

Zengin olmak, başkasının emeğinin ürününe el koymaktır. Bir insan ne kadar yetenekli, becerikli, çalışkan olursa olsun, sadece kendi çabasıyla zengin olamaz… Dünyanın en zengin adamı, Amazon’un patronu Amerikalı JeffBezos182 milyar dolar servete sahip. İnsan havsalasını zorlayan bu skandal servet onun üstün yeteneklerinin ve çalışmasının eseri mi? Bu servetin asgari ücretin kaç katı olduğunu bir düşünün… Türkiye’de Yıldız Holding’in patronu Murat Ülker’in 4,7 milyar dolar serveti var. Bu servete nasıl sahip oldu? 

Kapitalizm dahilinde zengin olmanın iki yolu vardır: Birincisi, bir şey üretirsin üretilen değerin en büyük bölümüne el korsun (buna artı-değer sömürüsü denir); ya da çalarsın, mafyatik yöntemlerle yaratılmış zenginliğe el korsun. Şimdilerde Türkiye’de daha çok bu ikincisi revaçta… Bir şey üretme zahmetine katlanmaya gerek duyulmuyor… “İşi bitirmenin’ kestirme yolu tercih ediliyor… Bütçe, hazine, doğal zenginliklerimiz utanmazca yağmalanıyor, talan ediliyor… 

Dinci AKP 18 yıl önce, ‘üç Y ile (yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar) mücadele’ vaadiyle iktidara geldi… Ve geride kalan yaklaşık yüz yılda bu üçü hiçbir zaman bu günkü kadar zirve yapmadı, skandal düzeylere ulaşmadı… Bugün artık yoksulluk da derin yoksulluğa dönüşmüş bulunuyor… Fakat bu iktidar Y sayısını dörde çıkardı. Dördüncü Y yalan… 

27 Aralık 2020

“Modern Türkiye” Cumhuriyeti Bir Siyonist Proje!

 

“Modern Türkiye” Cumhuriyeti Bir Siyonist Proje!

Atalay Girgin*

Başlıktaki iddia bana ait değil! Keza bu yazının başlığına neden olan, “Modern Türkiye, Siyonist ‘Gizli Dünya Derin Devleti’nin bir projesi olarak kuruldu1” yargısı da bana ait değil.

Peki; bu söz ve bu sözün bildirdiği hüküm kime ait? Dahası bu bilginin kaynağı ve bu bilginin doğruluk değeri ne? Yani bu bilgi yanlış mı, yoksa doğru mu?

Bu bilginin doğruluk değeri ve kaynağına ilişkin asıl tartışmayı Sinan Meydan, İlber Ortaylı, vb gibi tarihçilere bırakıp, şimdilik yeri geldikçe soran, sorgulayan sorular sorarak devam edelim:

Sözün Sahibi Kim?

Dinsel temelli ve saplantılı, yanılsamalı siyasal ve ideolojik kabullerle bilinci sakatlanmış ve bunlar ekseninde tarihsel ve güncel toplumsal gerçekliği anlamlandırmaya çalışan her insan gibi, yukarıda alıntıladığımız sözün sahibi de bu kabulleri doğrultusunda bir hüküm kuruyor. Toplumsal gerçekliğin farklı veçhelerini bütünsel olarak değerlendirmek ve bu değerlendirmenin gerçekliğe uygun olup olmadığını sorgulamak yerine, yalnızca vaaz eyliyor.

Kabullerinin doğruluğu yanlışlığı, gerçekliğe uygunluğu ya da aykırılığına dair herhangi bir kuşku taşımıyor. Kendisinden çok emin! Hatta öylesine emin ki verdiği hükme referans kabul ettiği kaynaklarda (bu kaynaklar hangileriyse artık) yazılmış olan bilgileri de iman etmişçesine tartışılmaz, sorgulanmaz ya da yadsınmaz bir doğru kabul ediyor olmalı ki “Modern Türkiye” Cumhuriyeti’ni, “Batının”, yani ona göre “Siyonist ‘Dünya derin devleti’nin”, “200 yıl uğraşarak kurduğu bu proje devlet” diye niteliyor.

26 Aralık 2020

“EDEBİYAT NEDİR Kİ...”

 

“EDEBİYAT NEDİR Kİ...”

Halit Suiçmez

                                                        “…Yazan, düşüne taşına hareket etmesi gereken kişidir…”

Atalay Girgin’in, Dorlion Yayınlarından, 2019 yılında yayımlanan kitabından çok şey öğreniyoruz.

Önce adından başlayalım;

Kitabın adı okuyucuya yöneltilmiş çarpıcı bir sorudur.

“Edebiyatta Felsefe” ile başlıyor ilk bölüm.

Edebiyatın bir sanat olarak başta felsefe olmak üzere, ekonomi politik, psikoloji, tarih, sosyoloji, siyaset felsefesi gibi tüm toplumsal bilimlerle doğrudan ilgisi bulunmaktadır.

Yazar, düşünürlerin insan anlayışından başlayarak, fikir ve önermelerini anlatısına edebi biçimde içselleştirebilir.

Kurgusunda, olay örgüsünde; kişiler ve insan ilişkileri temelinde etik kişi ve etik ilişkiler olarak gösterebilir.

İoanna Kuçuradi’ye göre, yazar; kişi değerlerinin ve kişilerarası ilişkilerdeki değerlerin “neliğini”, kendisine en uygun biçimde gösterebilir.(İoanna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, sf.106,1998, aktaran; Atalay Girgin, Edebiyat Nedir ki, sf,14, 2019)

Edebiyatta yazarın felsefe ile ilişkisi elbette kavramlarla değil, sözcüklerledir.

Felsefi görüşü metnin dokusuna yedirir, kişilerarası ilişki ve olaylarla nesneleştirip ete kemiğe büründürür.

Bilinçli de yapılabilir bunu veya kendiliğinden de olabilir.

Değerlerin işlenmesiyle gösterir bu süreç kendini.

Etik ve estetiği içerir esas olarak.

“İyi” ve “kötü”nün ne olduğuna ilişkin sorgulamalar da buradaki etik kapsamındadır.

İnsanın eylemde bulunarak yaptığı veya vazgeçtiği her ilişki, durum etik kapsamında değerlendirilebilir.

Edebiyatta estetik boyut, biçim bağlamında ve nasıl anlatıldığı ile ilgilidir, etik boyut ise, neyin, niçin anlatıldığı ile ilgilidir ve kitaplardaki sorunlar, olay ve etik ilişkilerle bağlantılıdır.

25 Aralık 2020

Go Home Ziya Selçuk!

 

Go Home Ziya Selçuk!

Atalay Girgin*

Yanlış anlaşılmasın!

“Go Home Ziya Selçuk!” ya da “Ziya Selçuk Go Home!” diyerek, Milli Eğitim Bakanına “Evine dön!” çağrısı yapan ben değilim.

Böyle bir çağrı benim işim değil! Hatta bu yazının yer aldığı köşeden “MEB ve Eğitime Yakışan Bakan”ı açıkladığım gün bile böyle bir çağrıyı dile getirme hakkını kendimde görmem.

Biliyorum, siz şimdi bir önceki cümleyi okur okumaz, bu yazıda ne anlatacağımı bile bir kenara bırakıp  “Kim o MEB ve Eğitime Yakışan Bakan?” diye sormaya başlarsınız. Ama şimdi bunun sırası değil! Ben o yazıyı yayımlayıncaya dek, başkalarının “Bakan toto”larıyla, telaffuz ettikleri isimlerle yetineceksiniz efendim. Bunun için de çok beklemeyeceksiniz elbette…

Fal açmıyorum ancak üç vakte kadar mı desem, yoksa beş vakte kadar mı, bilemiyorum. Lakin muhtemeldir ki bundan da yakın bir zamanda “MEB ve Eğitime Yakışan Bakan”ın kim olduğunu öğreneceksiniz. Ben size şimdilik, yaptıkları çağrıyla, kimlerin “Go Home Ziya Selçuk” dediğini anlatayım!

Peki; kim ya da kimler Ziya Selçuk’a “Evine dön!” dedi? Buyurun efendim işte yanıtı!

22 Aralık 2020

MEB’in ‘Gizemli Okulu’ Üsküdar ARGEM’in Sırrı…?

 

MEB’in ‘Gizemli Okulu’ Üsküdar ARGEM’in Sırrı…?

Atalay Girgin*

Öğrencileri Türkiye’nin IQ düzeyi en yüksek (150 ve üzeri) çocuklarından oluşan Üsküdar ARGEM, kısa zamanda esrarengiz bir nitelik kazandı. Ve nedendir bilinmez, bir sırlar halesine büründü. Gün geçtikçe bu sırlar halesi dağılacağına, aksine sızan bilgilerle daha da yoğunlaşıyor.  

2017 yılında kurulan Üsküdar ARGEM, aynı yıl hem “MEB’in gizli okulu”** başlığıyla, Figen Atalay’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan haberine konu oldu hem de HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu’nun “Soru Önergesi”ne… Aşağıdaki satırlarda okuyacağınız gibi, elbette “gizem” salt bunlardan ibaret olarak kalmadı. Aksine bunlar bir sonuçtu. Ve giderek arttı.

Ancak başlıkta “MEB’in” dediğime bakmayın! Çünkü resmiyette ve görünüşte Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetki ve denetimi altında faaliyet gösteren Üsküdar ARGEM’de, iddialara göre asıl söz sahibi olan ya da olanlar başkaları…

Buradan hareketle hemen soralım: Peki; Üsküdar ARGEM’de asıl etkili ve yetkili olduğu söylenen kişi ya da kişiler kimlerdir? Bunların MEB’de herhangi bir resmi sıfatı var mıdır? Varsa nedir? Eğer yoksa, etkili ve yetkili olduğu ileri sürülen kişi/kişiler, MEB dışındaki hangi kurum ya da kuruluşlara bağlıdırlar? Kimden ya da kimlerden talimat almakta ve ARGEM’de ne yapmaktadırlar? Keza bu kişi ya da kişilerin yaptıkları ve öğrencilere yaptırdıkları hakkında ailelerin bilgi ve onayı var mıdır?

19 Aralık 2020

İLKSAN’da Erkekler Sevilir, Kadınlar…!

 

İLKSAN’da Erkekler Sevilir, Kadınlar…!

Atalay Girgin*

İLKSAN, “Cennet anaların ayaklarının altındadır” mavalının okunduğu, anaların kadından sayılmadığı, kadınların ise değer görmediği kuruluşlardan birine dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki ilk yıllarının aksine yönetim kurullarında bir tek ana, bir tek kadın yoktur İLKSAN’ın. Peki; neden?

Bu kuruluş, 1943 yılında çıkarılan 4357 sayılı kanunla kurulmuştur. İlk yıllarda, ilgili kanunla amaçlanan işlevleri doğrultusunda faaliyetlerini sürdüren İLKSAN, özellikle 12 Eylül 1980 sonrası oluşan koşulların da etkisiyle temel işlevlerinden uzaklaşmaya başlamıştır.

Özellikle 1985’den sonra İLKSAN üzerinde etkisini gösteren ve yetki kullanan 12 Eylül zihniyetinin ardılı yönetimler, bu kuruluşun kayyım eline teslim edilmesine kadar giden sürecin mimarı olmuşlardır.

“Benim memurum işini bilir” zihniyeti, “Verdimse ben verdim” sözüyle pik yapmış, ancak yok olmamıştır. Bu dönemlerde yapılan yolsuzluk ve usulsüzlükler “İLKSAN Skandalı” olarak basının ve kamuoyunun gündemine düşmüştür.

İLKSAN’ı yolsuzluk ve usulsüzlüklerle anılır hale getirmelerine rağmen, bu kuruluşu bir türlü bırakmak istemeyen söz konusu zihniyet ve onun siyasal ve ideolojik akrabaları, ellerinden geleni artlarına koymamışlardır. Bu uğurda, akçeli işlerdeki yolsuzluk ve usulsüzlüklerin yanına, mahkemelerce saptanan temsilci seçimlerindeki usulsüzlükleri de eklemekten geri durmamışlardır.

18 Aralık 2020

Geleceğe İthaf Edilmiş Bir Roman; “ÖZ PEŞİNDE”

 

Geleceğe İthaf Edilmiş Bir Roman; “ÖZ PEŞİNDE”


İsa KÜÇÜK

 

Boşuna söylenmemiş,“her Mülkiyelinin peşinde bir sivil vardır” sözü.

 

“Öz Peşinde” isimli romanı okuyorum, kahramanı bir Mülkiyeli ve peşinde yine birileri var… Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mekteb-i Mülkiye-i Şahane)kuruluşundan itibaren hep büyüteç altında tutulmuş:

 

“Gözümüz gibi koruyalım, iyi bakalım, mezun olanlar devleti ayakta tutsun… aman dikkat; bunlar, ‘önce mülkiye sonra Türkiye’ derler.”

 

Yüceltme ve korku…

 

Siyasal erki elinde tutanlar her zaman bu ikilem içinde ve mesafeli bir tutumla izlemişler Mülkiyeyi. Korku ağır basınca kapatılmış. Cumhuriyet döneminde de, Çağdaş uygarlık düzeyi hedefinden uzaklaşıldıkça sürmüş kapatılma baskısı, başkentin dışına atma çabaları, ötekileştirme… Karmaşık bir ruh halinin hem umudu hem de hedefi olmuş Siyasal Bilgiler Fakültesi.

 

Kendileri de Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan yazar Halit Suiçmez, mülkiyeli bir bilim insanının (Murat Özcü’nün) kaçırılışı ekseninde kurguladığı Öz Peşinde isimli romanı ile o ikilemi irdeleyerek anlama ve anlamlandırmaya çalışıyor.

 

Roman kahramanının soyadındaki “öz” ü kullanarak yaptığı eğretileme ile farklı anlamları buluşturan bir kaynak oluşturuyor. O kaynakta yarattığı ışıkla bağımsız, özgür ve mutlu bir Türkiye’nin mümkün olduğunu gösteriyor bizlere.

 

Değerli şairimiz Behçet Necatigil, “asıl şiirler bekler bazı yaşları” der. Bazı kitaplar da öyle olsa gerek. Hızlıca okuyup bitirdiğim, dönüp notlar alarak yeniden okuduğum Öz Peşinde öyle bir roman.

16 Aralık 2020

“Önce Ekmekler Bozuldu”; Ya Teftiş ve Müfettişler..?

 

“Önce Ekmekler Bozuldu”; Ya Teftiş ve Müfettişler..?

Atalay Girgin*

“Önce ekmekler bozuldu” der Oktay Akbal, aynı adı taşıyan kitabında, “Önce ekmekler bozuldu!”  Ya sonra?

Peki; ekmeklerin bozulması için, onun da öncesinde, ekmeği yapan fırıncının bozulması gerekmez mi? Keza bu durum, bozulan ekmeğin satışına onay verenlerin bozulmuş olmasını da gerektirmez mi?  Peki; sorun yalnızca fırıncıdan ya da ekmeğin yapıldığı undan, buğdaydan ve denetim elemanlarından mı ibarettir? Elbette değil.

Ekmek” Kavramından Düşünsel Yolculuğa

Oktay Akbal’ın bu kısacık cümlesindeki “ekmek” sözcüğü ve kavramı öylesine anlamlı ve öylesine çağrışımlarla yüklüdür ki eğer isterseniz, bunun peşine takılıp koskoca bir insanlık tarihinin derinliklerine doğru yolculuklara çıkabilir, entelektüel açlığınızı giderebilirsiniz.

Eğer isterseniz, düşünce ve bilim tarihinin okyanusuna dalıp onun köşe bucak koylarında kulaçlar atarak arınabilir, zihinsel olarak beslenebilir ve hatta düşünsel ufuk genişliği kazanarak, sorup sorgulayarak, var olanı yeniden anlamlandırmaya girişebilirsiniz. Hatta kabullerinizi bile değiştirebilirsiniz.  

Eğer isterseniz, “Peki; önce ekmekler bozulduysa sonrasında ne oldu?” diye sorabilir ve ardı sıra yaşanan toplumsal gerçekliği, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb boyutlarıyla birlikte ve olabildiğince bütünsel anlamda ele alıp sormaya, sorgulamaya, eleştirel bir biçimde değerlendirmeye yeltenebilirsiniz.