01 Temmuz 2012

Sivas Katliamı; İlinek İnsanın Zaferi...


Sivas Katliamı; İlinek İnsanın Zaferi

Atalay Girgin*

Her acı bireysel yaşanır. Hangi sözcükleri seçerseniz seçin, hiçbir acı anlatılamaz. Olsa olsa yaşanan acıya ilişkin yalnızca bir duygulanım hissettirilebilir yazılanlar ve gösterilenlerle. Boğazınızda bir düğüm, gözlerinizde taştı taşacak bir gözyaşı birikintisidir oluşabilecek olan.

Anlatılara sığmaz hiçbir acı… Yaşanmamışsa bilinmez! Yaşansa da hiç kimsenin acısı bir diğerinin aynı değildir. Diri diri yanmanın… Diri diri yakılmanın, saniye saniye, çevreden yükselen dumanlar ve yanık et kokuları arasında, yana yana öldürülmenin acısı nasıl anlatılabilir ki, dört bir yanı kuşatan alevler içinde kalmamış ve hiç yanmamış olana…

Yananlar, yakılanlar varsa, yakanlar da vardır. Kibriti çakanlar, benzini döküp ateşi tutuşturanlar da… Uzaktan ya da yakından yükselen alevleri izleyen, yükselen canhıraş çığlıkları dinleyenler de… Zafer çığlıkları ve nidaları arasında kendilerinden geçenler, muzaffer bir edayla ortalıkta dolaşanlar da… Yananların bedeninden yükselip dağılan yanık et kokularını içlerine çeke çeke beslenenler de… Onlar hâlâ aramızda dolaşıyor!  

Sivas’tan söz ediyorum. Bu toplumun tarihine som altından harflerle eklenen, Sivas katliamından…  Sivas’ta bir zafer kazanılmıştır. Sivas’ta bir insanlık suçu işlenmiştir. Hem de tüm toplumun gözleri önünde… Zaferin adı; Sivas katliamıdır. Nevi; insanlık suçu…

Atalarının yolundan, insanlık dışı, insanlık düşmanı düşüncelerin, din temelli siyasal-ideolojik anlayışların peşinden gidenler, gelecek nesillere örnek bir zafer bırakmışlardır. Camilerde namazlarını kılıp, Allah’ın takdir ve inayetiyle, zaferlerini mübarek kere mübarek kılarak ateşe vermişlerdir diri diri insanları. Ama insanı ve insanlığı paranteze alarak…

Sivas katliamı, insanın, insanlığın, ilinek insanın karşısındaki makûs talihidir. İnsan ile ilinek insan ya da ilinekleşen insan arasında temel bir fark vardır. Söz konusu makûs talihin nedenlerinin başında da bu fark gelir.

İlinek insan, kendi değerini kendisinden başlatmayan, başlatamayan insandır. Yalnızca kendisinin değil; aynı zamanda karşısındaki insanın değerini de… Bundan dolayı, hem kendisini, hem de karşısındaki insanı, değeri ve değerleriyle kişi bütünlüğüne sahip bir birey olarak görmez. İlinek insan, her zaman, değerini, kendi dışındaki bir varlıktan başlatır. Bu değeri onunla ilişkisinin yakınlığı veya uzaklığı temelinde belirler. Kabullerini de reddediş ve yok sayışlarını da belirleyen budur.

Bu varlık kimi ilinek insana göre Allah’tır, dindir, ölü ya da diri dini bir lider, kutsal varsaydığı bir varlıktır. Kimine göre devlettir, millettir. Kimine göre statü, kurum ya da saygın kabul edilen bir kişi, vb.dir. Kimine göre de aynı anda bunların bir kısmı ya da tümüdür. İlinek insan için kendisinin ve karşısındakinin değerini belirleyen bunlarla olan ilişkisinin yakınlığı, uzaklığıdır. Dolayısıyla kişinin değerinin olumluluk veya olumsuzluğunun ölçütü de…

İnsan ise, ilinek insanın tam zıddı bir kabule sahiptir. Temel hareket noktası şudur: Her insanın değeri ve değerleri vardır1. Etnik kökenine, inanıp inanmayışına, diline, dinine, kılığına kıyafetine, statüsüne, vb. bakmaksızın, karşısındaki kişiyi, öncelikle kişi bütünlüğüne sahip değeri ve değerleri olan bir insan olarak değerlendirir. Çünkü o, hem kendisinin hem de karşısındaki kişinin değerini ve değerlerini kendisinden başlatır. Kendisi dışında var olan ya da var olduğu varsayılan, gerçek ya da düşsel, düşünsel varlık ya da varlıklardan değil. Dolayısıyla onlarla ilişki düzeyinin ne olup ne olmadığının hükmü yoktur.

Hiçbir insan yavrusu, anasının karnından ilinek insan olarak doğmaz. Ancak, insanın insanı sömürüsüne dayanan toplumlarda, cinsel, dinsel, siyasal, ideolojik, ekonomik, vb. ilişki, sömürü ve tahakküm mekanizma ve kurumları, insan yavrusunu hızla kuşatır. Onu her geçen gün kendi kabulleri temelinde, insanı, toplumu, dünyayı ve evreni anlamlandırmaya zorlar. Bazıları sormaya, sorgulamaya kapalı, yani dogmatik kabulleri temelinde, iyi-kötü, olumlu-olumsuz, vb. değerler atfedilip nesneleştirilmiş bir dünya sunar.

Bunlar arasında yol alıp, kendi aklıyla düşünen, kendi kabullerini oluşturan, değerini ve değerlerini kendisinden başlatan, kişi bütünlüğüne sahip bir birey, bir insan olabilmek zordur. Ancak, var olan sömürü ve tahakküm sistemini korumak ve varlığını devam ettirmek üzere sunulan kabulleri veri alıp içselleştirerek, değerini ve değerlerini kendi dışındaki bir varlıktan başlatmak, kısacası ilinekleşmek, ilinek insan olmak kolaydır.

İşte bundan dolayıdır ki, ikinciler tarih boyunca toplumların çoğunluğunu oluşturmuştur. Tarih boyunca sürüler halinde güdülmüş, savaşta eğer ölürlerse şehit, öldürür ve zafer kazanırlarsa da kahraman olacaklarına inandırılmışlardır. Hâlâ da buna inanırlar ve bundan sonra da inanmaya devam edeceklerdir. Çünkü ilinek insan, ilinekleştirilen insan, egemenlerin, egemenliklerini sürdürmek isteyenlerin hava gibi, su gibi, yaşam kaynaklarından biridir. İlinek insanın tükenişi onların kâbusudur. Bundan dolayı, dünyanın her yerinde egemenler, dinsel, siyasal, ideolojik, vb. kurumlarıyla seri olarak ilinek insanlar üretir.

İlinek insan her toplumda her dönem vardır. Sinsi bir sırtlan, sinsi bir çakal gibi, büyük ya da küçük efendilerinin işaretini bekler. Dünyanın her yerinde, her toplumda, yerine ve zamanına göre benzer ya da farklı farklı sıfatlar altında arz-ı endam eyler.  Sözüm ona farklı farklı kutsal görevler ifa eder.

Örneğin; zamanın iktidarının ve işbirlikçilerinin tezgâh, tertip ve sözlerinin peşinde, 6/7 Eylül’de, “gavur”ları yıldırıp kovmak üzere, zincirlerinden boşanmışcasına İstanbul sokaklarına salındıklarında, evlerini, işyerlerini talan edip, kadınlarına tecavüz ettiklerinde, ilinek insanın sıfatı,  “Türk ve Müslüman”dı.

Keza; Kahramanmaraş’ta, yüzlerce insanı, alevi ve solcu oldukları için katledip, gözleri görmeyen, bir yerlere kaçamayan yaşlı bir kadının, başını bahçedeki tuvalet çukuruna sokup, sonra da bacaklarının arasına araba okunu yerleştirdiklerinde, Allah ve Türklük yolunda kutsal bir savaş veren ilinek insanın sıfatı, “Müslüman-Sunni-Türk-Milliyetçi-Ülkücü”ydü.

Velhasıl; Sivas’ta, camilerde topluca kıldıkları namazların ardından Madımak’a saldırıp ateşe vererek, içeridekileri diri diri yaktıklarında, ilinek insanın sıfatı,  “Müslüman-Sunni”ydi. 
       
Her birinde zafer ilinek insanın oldu. İnsanın ve insanlığın üstü çizildi. İlinek insanı üreten, insanı kitleler halinde ilinekleştiren kurumlar ve iktidar ilişkileri, varlık koşullarıyla birlikte ortadan kaldırılmadığı sürece de bu gerçek ve gerçeğin hakikati değişmeyecek. Hele hele, her katliamının yıl dönümünde yükselen “UNUTMAYACAĞIZ! UNUTTURMAYACAĞIZ!” sözleri, bunu hiç mi hiç değiştirmeyecek.

Çünkü, hangi toplumda olursa olsun, hesabı sorulmayan, bedeli ödetilmeyen her katliam, her insanlık suçu yapanların yanına kârdır. Kurumsal süreklilik anlamında ise bunu yaptıran, güdüleyen, dinlerin, ideolojilerin, etnik toplulukların hanesine yazılan bir zaferdir.

Hesap sorulmadan, bedel ödetilmeden geçen her yıl döneminde yinelenen “UNUTMAYACAĞIZ! UNUTTURMAYACAĞIZ!” sözlerininse, beni bağışlayın ama, kıymet-i harbiyesi kendinden menkuldür.

İnsanlık suçları karşısında asıl yapılması gereken, öncelikle hesabın sorulup bedelin ödetilmesi, sonra da bunlarda fail rolünü oynayan ilinek insanı üreten toplumsal kurumları ve toplumsal koşulları ortadan kaldırmaktır. Bundan ötesi laf-ı güzaftır!


* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 “İnsanın değeri ve değerleri” konusunda daha geniş bilgi için, İoanna Kuçuradi’nin “İnsan ve Değerleri”, “Etik”, “Çağın Olayları Arasında”, “Uludağ Konuşmaları –Özgürlük, Ahlak, Kültür Kavramları-“ kitaplarına bakılabilir. 

29 Haziran 2012

Devrimci Öğretmen Heyulası ve Hakikatler...


Devrimci Öğretmen Heyulası ve Hakikatler

Atalay GİRGİN*

“Öğretmenlik mesleğinin dönüşümü ve devrimci öğretmen”1 başlıklı yazı, her iki alana dönük belirlemeleri ve özellikle de devrimci öğretmenin “dönüştürücü aydın rolünü oynayabilmesi için” yapması gerekenlere ilişkin önerileriyle, üzerinde düşünüp sorgulamayı, yeniden değerlendirmeleri, hatta üretken tartışmaları gerektiriyor. Elbette gerçeklikten kopmadan…

Devrimci Öğretmen Sorunu

Bunların en önemlisi, başlığa da konu olduğu gibi, devrimci öğretmendir. Önce sorularla başlayalım: Devrimci öğretmen kimdir? Yaşanan toplumsal koşullardan bağımsız olarak, salt nelik düzeyinde bir devrimci öğretmen var mıdır? Devrimci öğretmeni algılanır kılabilecek, temel karakteristik özellikler nelerdir? Düzene muhalif olan her öğretmen devrimci midir? Var olan düzene, siyasal, ideolojik ve sınıfsal-toplumsal anlamda karşıt düşüncelere sahip olmak bir öğretmeni, okulda ve sınıfta devrimci kılmaya yeterli midir? Soruları daha da çoğaltmak, hatta bunlara, daha temel anlamda, “Devrimci kimdir?”, “Öğretmen kimdir?”,  “Öğretmenin amacı ve işlevi var mıdır? Varsa nedir?”, “Öğretmenlik nedir?”, “Zamana ve değişen toplumsal koşullara yenilmeden, her şart altında sıfatını yitirmeden ilanihaye hem devrimci hem de öğretmen olarak kalmak olanaklı mıdır?”  sorularını da eklemek mümkün. Ancak şimdilik bu kadarıyla yetinelim.

Yukarıdaki sorulara, herkes kendi kabulleri temelinde farklı yanıtlar verebilirse de şöylesine bir belirlemeyle başlamak uygundur: Neliği ve gerçekliği temelinde ele alındığında, içerisinde yaşanan toplumsal koşullardan bağımsız olarak, zaman ve mekân üstü bir devrimci öğretmen yoktur. Her çağın, her toplumun devrimci öğretmeni, içerisinde yaşadığı, var olduğu, çağın ve toplumun rengini taşır. Tepkileri, karşı çıkışları, entelektüel anlamda siyasal, ideolojik, felsefi etkilenimleri, talepleri, hatta dünya görüşünün şekillenişi ve içeriği de dâhildir buna.

Bundan dolayı, devrimci öğretmen, yaşadığı zamanın mekânın, çağın ve toplumun çocuğudur. Ancak, zamansal ve mekânsal anlamda verili toplumsal koşullara ve egemen siyasal, ideolojik anlayışa teslim olan da değildir. Fakat bunlara teslim olmamak, bunlara karşı çıkmak, hatta değiştirmeye dönüştürmeye yönelmek, bir insanın ya da öğretmenin, birilerince ya da kendisince “devrimci” diye nitelenmesine yetse de, herhangi bir öğretmeni, hatta herhangi bir insanı çağının devrimcisi kılmaya yetmez. Çünkü çağının devrimcisi, çağının devrimci öğretmeni, salt bunlarla karakterize olamaz. Dahası devrimcilik, her insan ve öğretmen için ilanihaye kaim olan değişmez bir nitelik değildir. Dünün devrimci öğretmeni, mevcut düşünce ve yaklaşımlarını bir biçimde sürdürüyor ya da koruyor olmasına rağmen, şu veya bu nedenler, kaygılar ve saiklerle, bir sonraki dönemin gönüllü ya da gönülsüz aymaz ve cefakâr bir işgüderine dönüşebilir ve dönüşmektedir de...

Buradan hareketle, şu ayrımı yapmak gerekir: Birincisi, ne denli kategorize edilirse edilsin tek bir devrimci öğretmen kategorisinden söz etmek mümkün değildir. İkincisi ise kendisine atfettiği ya da birilerince ona atfedilen “devrimci” sıfatı ve savunduğu düşünceler temelinde her öğretmenin, okulda ve sınıfta devrimci öğretmen olması ve kalabilmesi de... Dahası taşıdığı bu sıfatın gereğini yapabilmesi de… Bu belirleme nelik düzeyinde ne denli çelişik algılanırsa algılansın, yaşanan öğretmen gerçekliğinin de ifadesidir.

Yukarıda söylenenleri daha açık ve algılanır kılabilmek için genellemelerden çıkıp günümüz Türkiye gerçekliğine bakalım: Günümüzde “devrimci”, “sosyalist” sıfatını taşıyan öğretmen çoktur. Öyle çoktur ki “Devrimci Öğretmen” adıyla dergiler çıkarıp binlerce satabilirsiniz. Öyle çoktur ki, yüz binin üzerinde üyeye sahip Eğitim-Sen genel kurul delegasyonu, şube yönetim kurulları hep devrimci ve sosyalist sıfatını taşıyan öğretmenlerden oluşmaktadır. Öyle çoktur ki şube ve genel yönetim kurulu koltuklarına ilişkin pazarlık ve ittifaklar bu sıfatlarla bağlantılı daha özel aidiyetler üzerinden yapılmaktadır. Peki; bu tablonun eğitimin gerçekleştirildiği okullarda ve içerisinde yaşanılan toplumdaki karşılığı nedir? Telaffuz edilen rakamlar ile bunun eğitim başta olmak üzere, toplumsal gerçeklikteki karşılığı arasında, doğrusal anlamda orantısal bir ilişki var mıdır? Eğer yanıtınız “Vardır” ise karşılığı nedir, nerededir? Eğer yanıtınız “Yoktur” ise, bunun anlamı nedir?

Yanıtı herkesçe, en azından konu üzerine düşünen, araştıran, kafa yoran herkesçe aşikârdır yukarıdaki soruların. Bundan dolayıdır ki, şimdilik “Neden?” diye, sormuyorum. Çünkü birçok kişinin malumu olduğu üzere, devrimci, sosyalist sıfatını taşıyanların büyük bir kesimi okulda, sınıfta “devrimci öğretmen” değildir. Ne yazık ki, yalnızca düzenin bir işgüderidir. Bir başka deyişle, yalnızca “düzenin duvarındaki tuğla”lardan biridir. Ve gerçeklikten bağımsız olarak taşınan hiçbir sıfat, hiç kimseyi bu durumdan ari kılmaya kadir değildir. Çünkü, kişinin düşünce, söylem ve davranışını biçimlendiren, yön veren bir bilinç kılınamayan sıfatların, ilinek olmaktan öte bir hükmü yoktur. Öğretmenler açısından da özellikle yapılan iş bağlamında, “devrimci”, “sosyalist” sıfatları ilineğe dönüşmüştür. (Bu durumun aslında yalnızca öğretmenler için geçerli olmadığını da vurgulamak gerekir.) 

Sendikada, evde, eş dost ya da kendisi gibi olanlarla ilişkisinde bu sıfatların gereğini yapan ya da yapma iddiasını taşıyan öğretmen, okulda ve özellikle de sınıfta bölünmüş bir bilinç haliyle arz-ı endam eylemektedir. Bunun nedenleri nelerdir? Bu bilinç haliyle varlığını sürdüren öğretmenin, taşıdığı ya da ona atfedilen sıfat ne olursa olsun, “dönüştürücü aydın rolünü oynayabilmesi” nasıl mümkün olabilir ki…  Bu durumdaki bir öğretmenin, daha başta kendisinin aydın olup olmadığı bir problem değil midir?

Devrimci Öğretmenin Encamı

Öğretmenin, özellikle de günümüzde devrimci öğretmenin hali pür melalini görüp anlayabilmek için Uysal’ın belirleme ve önerilerine kısaca göz atmak bazı aktarımlarda bulunmak yararlı olacaktır. Uysal, 70’li yıllarda, özellikle sosyalist öğretmenlerin, başta öğrencileri olmak üzere, toplumda entelektüel olarak önemli ölçüde dönüştürücü bir rol oynadıklarını belirttikten sonra, “Günümüzde öğretmenin aydınlanmacı ya da entelektüel olarak etkili olduğunu söyleyemeyiz” tespitini yapmaktadır. Ki devrimci öğretmen de bu genel ifadenin içinde yerini almaktadır. Şu tespit daha da ilginç ve üzerine ne denli tartışılabilir olsa da önemli bir hakikati vurguluyor: Günümüzde “eğitime dair bir sözü olmayan, zaman zaman dünya görüşü ve kendine dayatılan liberal değerler arasında savrulan bir öğretmen tipi var. Hatta dünya görüşü bu savrulmada bir fark yaratmıyor.”2 Neden?

“Neden?” sorusuna verilebilecek birkaç temel yanıt var: Bunlardan birincisi, eğitimin ve öğretmenliğin neliği ve gerçekliğiyle ilgili. İkincisi ise toplumsal anlamda ekonomik, sosyal, siyasal ideolojik koşullarla… Üçüncüsü ise devrimci öğretmen bağlamında, onun öznel anlamda siyasal, ideolojik kabulleri, kararlılığı noktasında, düşünce, söylem ve davranış tutarsızlığı ile nesnel anlamda toplumsal ve örgütsel olarak tekbaşınalığıyla ilişkili.

Genel sistematik eğitim, belirleyicilerinin, “Nasıl bir toplum istiyoruz?”, Nasıl bir insan ve nasıl bir gençlik istiyoruz?” sorularına verdikleri ya da birilerince verilen yanıtlar temelinde içeriğini şekillendirdikleri siyasal-ideolojik, kültürel ve ekonomik olmak üzere üç temel işleve sahiptir. Öğretmen, eğitimin bu işlevlerinin gerçekleştirilmesi sürecinde öğrenciye uzanan son halkadır. Planlanan her şey, ön görülen her davranış ya da kazanım öğretmenden aynen ya da bozularak, değiştirilip dönüştürülerek öğrenciye geçecektir. İşte burası sorunun bam tellerinden biri, hatta en önemli noktasıdır. Uysal’ın, ders kitaplarındaki etkinliklere ve kılavuz kitaplara atıfta bulunarak  “öğretmenin özerkliği”nin ortadan kaldırılmasından söz ettiği sorundur. Ancak sorun salt bunlara indirgenemeyecek denli önemlidir. Çünkü daha temelde öğretmenin memurluğu ve onun profesyonelleştirilmesi vardır.

Daha temel bir çelişki ise öğretmenin memur, memurun öğretmen olmasıdır. Memur olan, bilinçli ya da bilinçsizce, gönüllü ya da gönülsüzce, özerkliğini de amirinin ya da bir hiyerarşi içerisinde amirlerinin ipoteğine vermeyi baştan kabul eylemiş kişidir. Oysa öğretmenden memur olmaz. Memurdan da öğretmen elbette… Öğretmen memurlaştığı oranda, öğretmenliği teknisyenliğe, kendisi de sıradan bir teknisyene ve işgüdere dönüşür. Ve ne yazık ki, devrimci ve sosyalistinden milliyetçi ve İslamcısına dek mevcut öğretmen gerçekliğinin, genel anlamda, hal-i pür meali budur.

Bir başka önemli çelişki ise eğitimin birincil öneme haiz siyasal-ideolojik işlevi ile toplumsal-siyasal bir varlık olarak, kendi kabulleri, ideolojik tercihleri olan öğretmen arasındadır. Bu çelişkinin aşılması hem kolay hem de çok zordur.

Kolay olandan başlayalım: Eğer bireysel anlamda öğretmen, eğitim anlayışı, dünya görüşü, siyasal-ideolojik yönelimi ve inançsal seçimi anlamında, siyasal iktidar ve onun politikalarıyla uyumluysa, mevcut iktidarın eğitimden başlayarak, ekonomik, sosyal, kültürel, vb yaklaşım ve uygulamalarını meşru ve doğru görüyor ve bunları onaylıyorsa,  bir çelişkiden söz etmek bir yana, herhangi bir sorundan söz etmek bile, istisnalar bir yana, abesle iştigaldir. Bundan dolayı, bu tür çelişkiler yapay ve talidir. Aşılması da kolaydır. Çünkü öğretmen temelde, bilinçli ya da bilinçsizce düzenin öğretmenliğini, düzenin temel paradigmalarının kabulü noktasındaki öğretmenliği içselleştirmiştir. Sorunu, düzenle değil; aksine düzenin belirli bir zaman diliminde işgören siyasal iktidardaki partisi ya da hükümetiyledir. Bu tür öğretmenin, öğretmenliğin ve eğitimin işlevini bile sorgulayıp sorgulamadığı apayrı bir tartışma konusudur. 

Aşılması zor olan, belki de hiç aşılamayacak düzeydeki çelişki ise, öğretmenin, düşünsel düzeyde siyasal-ideolojik kabulleri, sınıfsal-toplumsal seçimleri itibariyle, hem düzenin kendisi hem de onun paradigmalarıyla taban tabana zıt, karşıt bir noktada konumlanmış olma durumunda ortaya çıkandır. Bu konumdaki bir öğretmen, ya düzenin ve onun egemenlerinin, eğitim politikalarını belirleyenlerin, öğrenciyi siyasal-ideolojik, kültürel, vb düzeyde biçimlendirmek için, kendisinden aktarmasını istediği kazanım, davranış ve içeriğin önünde bir dalgakıran olup kendi kabullerinin gereğini yapacaktır ya da kendisinden istenenleri öğrenciye aktarıp kazandırarak, hem kendisini ve kabullerini paranteze alacak hem de efendilerin sıradan ve gönülsüz bir işgüderine, hizmetkârına dönüşecektir. Böylesi bir durum, öğretmen açısından, düşünce, söylem ve davranış düzeyinde yaşanan bir bilinç bölünmesidir. Siyasal şizofrenik bir haldir. 

Yalnızca bu da değil; bütünsel anlamda düşünce, söylem ve davranış boyutunda gerçekleşen bu tutarsızlık ve çelişki, o öğretmenin, öğrencileri başta olmak üzere,  başkaları karşısında inandırıcılığını ve kararlılığını gölgelemekten de öte söylediklerinin önemini ve ciddiyetini ortadan kaldıracaktır. Daha da önemlisi, kendi kendisiyle yaşadıkları ve özgüven yitimi olacaktır ki, hangi savunma mekanizmalarının, hangi gerekçelerin, hangi akılsallaştırma girişimlerinin ardına sığınılmak istenirse istensin bundan kaçınılamaz. Ama sonuçta bu çelişki, öğretmenin ruhsal sağlığı açısından bir biçimde aşılmak durumundadır ve yine bir biçimde aşılır. Elbette düzenin lehine… Mevcut siyasal şizofrenik bilinç hali, bilumum nesnel ve öznel gerekçeye dayandırılarak meşrulaştırılıverir.

Eee… Boşuna dememişler “Demokrasilerde çare tükenmez” diye… Okulda ve sınıfta sıradan bir işgüder, dışarıda ise ‘devrimci’ ve ‘sosyalist’ öğretmen… Ne güzel çözüm! Tıpkı; günümüzde ‘devrimci’liğin ve ‘sosyalist’liğin, özellikle Ankara özelinde, kısmen Sakarya’da asıl olarak da Yüksel Caddesi’nde boy göstermeye indirgenivermesi gibi… Eğer buraların dışında, siyasal ve örgütsel anlamda devrimciliğin, sosyalistliğin gereğini yapmaya yeltenirsen yandı gülüm keten helva… 

Velhasıl, günümüzde devrimci öğretmen çoktur, ama “keten helva”yı yakmayı göze alabilecek olanları parmakla sayılacak denli azdır. Ve bu azları, mumla aramayı göze alarak bulmak önemlidir. Çünkü onlar binlerce kırmızı balık arasında birer “kara balık”tır. Yalnızca düzenin efendileri için değil, ne yazık ki, devrimci öğretmenler için de…

Uysal’ın Önerileri 

Uysal’ın, “devrimci öğretmenin dönüştürücü aydın rolünü oynayabilmesi için” yapılması gerekenleri sıraladığı önerilere baktığımızda, aslında var olana ilişkin genel durumu da sergilediğini görüyoruz. Uysal’ın önerilerinin öncesinde yaptığı şu tespit önemli: “Eğitime dair bir sözü olmayan, zaman zaman dünya görüşü ve kendine dayatılan liberal değerler arasında savrulan bir öğretmen tipi var. Hatta dünya görüşü bu savrulmada bir fark yaratmıyor(abç).”.

 Uysal, “bu durum”un, “yeni öğretmen modeline karşı bir direnme potansiyelini içinde taşıyor” olma halinden hareketle, bunu dikkate alarak “direnme mekanizmaları üretilebilir” diyor. Ancak; ne eski ne de var olan öğretmen modellerinin geçerliliği söz konusuyken, hatta hangi sıfatı taşıyan hangi öğretmenin hangi öğretmen modeli ya da modelleri üzerinden kendisine dayatılan “yeni öğretmen modeline karşı bir direnme” hattı üretebileceği bir sorunken, “devrimci öğretmenin dönüştürücü aydın rolünü oynayabilmesi”nden söz etmek, açıklanmaya, temellendirilmeye muhtaç bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Hele hele “devrimci öğretmen”in ne denli entelektüel ve aydın olup olmadığı apayrı bir sorunken…      

“Devrimci Öğretmen”in veri olan gerçekliğinin bir biçimde farkında olan Uysal, önerilerinde de bunu sergiliyor. Yazısının sınırları içerisinde önerilerini, esas olarak, beş noktada toplamış olan Uysal’ın söylediklerinden bir kısmı üzerinde durmak gerek:
1
-    Uysal’ın birinci önerisi ve buna temel teşkil eden tespiti devrimci öğretmenle diğer öğretmenler arasındaki ilişki ve iletişim sorununda düğümleniyor. Uysal şöyle diyor: “Devrimci öğretmenin kendisini koyduğu yer ile diğer öğretmenlerin onu koyduğu yer arasında bir paralellik yok.” Marx yıllar önce söylemişti, bir kişinin, bir partinin kendisi için ne söylediğine ne düşündüğüne değil, ne yaptığına bakmak gerek. “Devrimci öğretmen”ler için de geçerli bu… Onların kendilerine ilişkin ne düşündüklerinin, ne söylediklerinin, dahası kendilerine atfettikleri sıfatların, toplumsal gerçeklik karşısında, çoktan hükmü tatil eylenmiştir. Kavranması gereken temel sorunlardan birisi budur.

Keza Uysal’ın yukarıdaki sözlerinin peşi sıra yazdıkları da öncekiler kadar önemli: Aslında yaşama biçimleri farklı olmasa da devrimci öğretmenlerle diğerleri arasında bir mesafe oluşuyor. Devrimci öğretmenler diğerleri ile ya bir mesafe oluşturuyor ya da okulun geliştirdiği bir alt kültürün içinde savrulup, farklı duruşlarını sergileyemiyorlar. Bu bir dayanışma kültürünün üretilmesini engelliyor. Topyekûn direnme olanaklarını yok ediyor.

Uysal’ın tespitleri gerçeklikte yaşananın ifadesi. Devrimci öğretmenin bu olmaması gerek. Ancak günümüzdeki ‘devrimci öğretmen’ gerçekliği bu. Elbette bunun anlayış düzeyinde siyasal-ideolojik ve daha da önemlisi örgütsel nedenleri var. Ancak asıl sorun ise, aslında ‘devrimci öğretmen’in okuldaki ve sınıftaki duruşunda diğerlerinden farklılığının kalmamasıdır. Lafzi düzeydeki farklılıklarının ise öğretmenler odasına sıkışıp kalması, orada da açıktan ya da gizliden sürdürülen bir gerilim nedeni olmasıdır. Bunlarla bağlantılı bir diğer sonuç ise mücadelenin okulda değil dışarıdaki gösterilere endekslenmesidir. Neredeyse her eylemde ‘devrimci öğretmen’ okulu terk etmeyi seçmekte, diğerlerini en azından kendisiyle vicdani bir hesaplaşmaya zorlamamakta, dahası öğrencileri nezdinde sorgulanır kılmamaktadır. Mücadelenin ve dayanışmanın öncelikli alanının okul olduğu hakikatini unutmakta ya da bir yana bırakmayı seçmektedir. Elbette okul dışı kolay bir seçimdir. Ki asıl değiştirilmesi gereken örgütlenme ve mücadele anlayışlarından birisi budur.

2-    Uysal’ın değindiği ve öneride bulunduğu nokralardan biri de müfredatın belirleyiciliği ve kılavuz kitapların yön göstericiliği. Bu konuda her şeye “rağmen sınıf içi demokratik mekanizmaların üretilmesinin mümkün olduğunu düşünüyorum” diyen Uysal, “Eşit söz hakkı vermenin dışında sınıf içi katılım mekanizmaları üretilebilir. (..) Hiçbir türlü ayrımcılığın olmadığı, ötekilerin oluşturulmadığı bir ortam yarat”manın olanaklı olduğunu dile getiriyor. Siyasal-ideolojik, hiyerarşik, vb. düzeyde düzene muhalif olduğu varsayılan herkesin bunlara itirazının olmaması, hatta bunları yapıyor olması gerek Ancak Uysal’ın bu maddenin sonunda söyledikleri bir başka gerçekliğe işaret ediyor: Devrimci öğretmenlerin bu konuda yeterli duyarlılığı gösterdiğini söylemek olanaklı görünmüyor.

Bu elbette beklenmedik bir durum değil. Yukarıdan beri yazılanlar aslında buna, yani Uysal’ın da belirttiği duruma işaret ediyor. Yalnızca bu da değil, çok daha fazlası var yazılıp konuşulması, sorgulanıp eleştirilmesi, hatta yeniden değerlendirilmesi gereken. Ancak öncelikle şunu bilmeli ya da kabul etmeliyiz: İşin öznesi olduğu düşünülenlerin özneliğinin laf-ı güzâflıktan öte bir hükmü yoktur.

3-    Uysal’ın değindiği noktalardan bir diğeri, hem eğitim hem de sendikal mücadele ve örgütlenme alanında örgütsel ve bireysel düzeyde kararlılığın, inandırıcılığın ve etik tutarlılığın test edileceği bir soruna ilişkin. Uysal, ne denli yumuşatarak söylemiş olursa olsun, aslında bu sorun, bu noktadaki çelişki ve tutarsızlıklar genelde öğretmenin, özelde ise kendisine “devrimcilik”, “sosyalistlik”, vb. sıfatlar atfeden ve aynı zamanda MEB’te çalışan öğretmenlerin suratına vurulmalı. Çünkü dershaneler ve özel dersler bağlamında kurulan ilişkiler, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzenine ve onun her şeyi metalaştırma anlayışının tezahürü altındaki eğitim sistemine karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin yalnızca bireysel çelişki ve tutarsızlığı olarak görülmemekte, mücadelenin geneline teşmil edilmektedir.

Uysal, işin bu boyutuna değinmeksizin, olabildiğince esnek bir biçimde, “En azından öğretmenler (ki buradaki kasıt sözü edilen “Devrimci Öğretmen”dir) bu tür çalışmalarını okuldaki çalışmalarına göre ikincilleştirebilirler.” demekte ve bunu makul görmektedir. Ancak sonuç bu esnekliğe bile uygun değildir. Çünkü Uysal da “Gözlemler genelde tersi olduğunu gösteriyor.” demektedir.

Değindiğim bu üç nokta değil yalnızca, Uysal’ın olanla olması gereken, yapılanla yapılmaması gereken ayrımında “Devrimci Öğretmen”in hanesinde ne yazık ki hem negatifler yer almıştır. Bu bir rastlantı ya da kasıtlı bir yaklaşımdan kaynaklanmamaktadır. Aksine bunun temel nedenlerinden biri, bugün ‘devrimci öğretmen’ sıfatını kendisine atfedenlerin düşünce, söylem ve davranışlarını koşullayan siyasal, ideolojik, örgütsel düzeydeki kabulleridir. Söz konusu düşünce, söylem ve davranışlarda açık ya da örtük bir biçimde dışa vuran ise, söylemlerin aksine, mücadele ve örgütlenmede kararsızlık, güvensizlik ve daha da ötesi, etik tutarlılık ve inandırıcılıktan yoksunluktur.

Kısa Bir Sonuç

Uysal’ın yazısına konu olanlar anlamında “devrimci öğretmen” çoktur. Okulda da sendika da onlar vardır. Ancak ortalıkta var olan ise bir “devrimci öğretmen heyulası”dır. Öncekiler bu heyulanın varlığına istinaden arz-ı endam eylemektedir. Ne var ki hiçbir heyulanın gerçekliği değiştirebildiği de görülmemiştir. Bundan dolayı heyulalarla varlık kazanan ya da kazandığını sanan değil, gerçekliği değiştirmeye kadir olabilecek, bunun için kararlı, inandırıcı ve etik tutarlılığa sahip bir biçimde örgütlenip mücadele edecek çağın devrimci öğretmenine ihtiyaç vardır. Ve o bugünün tutarsızlıklar içinde debelenip duran sözüm ona “devrimci öğretmen”i değildir.

“Çağın devrimci öğretmeni kimdir? Çağın devrimci öğretmeni olmak nedir? Çağın devrimci öğretmeninin, devrimci öğretmenden farkı nedir?” mi dediniz? Bunların yanıtları da bir başka yazıda


* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Prof. Dr. Meral Uysal, Eleştirel Pedagoji Dergisi, Sy. 19. Sf. 16.
2 Prof. Dr. Meral Uysal, Eleştirel Pedagoji Dergisi, Sy. 19. Sf. 18.