26 Ağustos 2010

Referandum sürecinde sol yok, 'solcu'lar var!

Referandum sürecinde sol yok,
‘solcu’lar var!

Atalay GİRGİN*

Referandumun seçenekleri tüm seçmenler, siyasal partiler, gruplar, çevreler, vb. için belli : Evet, hayır, boykot; eğer sandık başına gidip de “boş oy” atma ihtimalini düşünenleri saymazsak üç seçenek var. Gerekçeleri, söylemleri ne olursa olsun, “biz farklıyız”, “bizim kaygımız vs., vs.dir.” diyenlerin tümünün seçeneği, kaçınılmaz olarak bu üçlüden birine aittir. Düzenin siyasal bilinç sınırları içerisinde yer alanından, tümden düzene karşı olduğunu söylese de herhangi bir oy tercihinde bulunanına dek, solundan sağına herkes ve her kesim için geçerlidir bu durum.

“Boykot” seçeneğini bir yana alırsak, asıl mücadele “Evet”ciler ile “Hayır”cılar arasında sürmektedir. Oylama sonucunda hangisi önde olursa olsun, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzeninin varlığına herhangi bir halel gelmeyecek, onun “fincancı katırlarını ürkütmeyecek”tir. Hele hele sınıflar mücadelesi ve kazanımlar açısından kıymet-i harbiyesi ise üzerine konuşmaya değmeyecek kadar önemsizdir olası sonuçların... Ama buna rağmen, hâlâ, “13 Eylül günü eğer ‘hayır’ oyları çoğunluğu sağlarsa bu toplum 12 Eylül darbesini onaylamış olacaktır. ‘Hayır’ için çalışmış, ‘evet’ için kolunu kıpırdatmamış herkes bu sonuçtan sorumlu olacaktır. 12 Eylül’ü savunmuş olmanın utancını yaşayacaktır.”1 türü akl-ı evvelliklerden medet uman birilerini görmekse, en hafifinden, üzüntü verici... Bunları aşmak gerek…

Solu ve solcuları düşünmenin imkânı

Referandum sürecini, seçeneklerinin dışında, bir kez daha solun ve ‘solcu’ların varlığını, hal-i pür melalini düşünme olanağına dönüştürmek gerek. Çünkü her kesim, çevre, grup ya da parti kendi tercihini, kendisine atfettiği sıfat doğrultusunda, ‘olması gereken ve doğru sol/sosyalist/devrimci/komünist tutum, tavır’ olarak sunmaya çalışmaktadır. Ki bu anlayışın öteden beri benzeri (referandum, seçim, vb. gibi) dönemlerde ve toplumsal sorunlar karşısında da genellik kazandığı gerçekliği ve hakikati düşünüldüğünde, sorunu salt referandumun olası seçeneklerinden hareketle ve bunlarla sınırlı olarak ele almamanın gerekliliği daha da önem kazanmaktadır.

Bundan dolayı solu ve ‘solcu’luğu seçenek üzerinden değil, aksine seçeneği sol üzerinden, yani onun hem neliği hem de gerçekliği üzerinden değerlendirmek ve belirlemek gerekir. Buradan hareketle, her birini bu yazının sınırları içerisinde yanıtlamak mümkün olmasa da bazı sorular sormak ve yeniden düşünmek gerek:

Solu solculardan, solcuları da soldan ayırmak mümkün müdür? Solun varlığı solcuların varlığına indirgenebilir mi ya da solcuların varlığı solun varlığına delalet eder mi? Daha temel bir soru: Sol nedir? Solun başlıca karakteristik özellikleri nelerdir? Zamandan ve mekândan bağımsız, değişmeyen bir sol var mıdır?

Zaman ve mekândan bağımsız bir sol yoktur

Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir yerinde ne zaman ve mekân üstü ne de değişmeyen bir soldan söz edilebilir. Bazı karakteristik özellikler ya da kabuller dışında, her çağın, her toplumun solu, genel sol hareketi, içerisinde doğup geliştiği çağın ve toplumsal koşulların rengini taşır ve sürekli değişir. Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerek: Kapitalizmin dünyayı tek bir pazara dönüştürdüğü, öznel koşullar bir yana, nesnel anlamda işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki sınıfsal mücadelenin uluslararasılaşmasının koşullarını yarattığı, hatta her geçen gün bunun pekişmesine neden olduğu özellikle 20. yüzyıl ve daha ilk çeyreğinde olduğumuz 21. yüzyıl; sınıf temelli bir toplumsal muhalefet hareketi niteliğine haiz solun da yerel, bölgesel ve genel düzeyde sahip olduğu ortak karakteristik özelliklerinin yanı sıra, genelleşen mücadele ve örgütlenme deneyimlerinin de belirginleşip arttığı ve kuvveden fiile dönüşme olasılığı kazandığı bir dönemdir. Hem de her zamankinden de güçlü bir biçimde enternasyonal, hatta transnasyonel bir örgütlenme ve mücadelenin koşullarını taşıyan bir dönem...

Elbette ki hem toplumsal-sınıfsal hem de siyasal ve ideolojik mücadelede ona yüklenilen anlam açısından “sol” kavramının tarihi yenidir. Kavramın yakın çağlara ait oluşu, daha önceki çağlarda varlık bulmuş toplumlarda bu kavramın neliğine uygun toplumsal, siyasal hareketler olmadığı anlamına gelmez. Nitekim, insanlık tarihi, toplumsal mücadeleler tarihi, insanın sosyal bir varlık olarak, ekonomik, sosyal, siyasal, dinsel, cinsel, vb. anlamda bir diğerinin üzerinde tahakküme yöneldiği ilk andan bu yana, bu tür hareket ve mücadelelerin başarı ya da başarısızlıkla sonuçlanan örneklerini aktarır.

“Sol” kavramının öncesinde ya da sonrasında ortaya çıkmış siyasal-toplumsal, şu ya da bu ölçüde de sınıfsal hareketleri, solun neliği açısından değerlendirmeye yöneldiğimizde karşılaşılan başlıca karakteristik özelliklerden bazıları şunlardır: Birincisi, her muhalefet hareketi sol değilse de, bu tür hareketler genel olarak muhaliflikle, toplumsal muhaliflikle karakterize olurlar. İkincisi, bu muhalefetin düşünce, söylem ve davranışının üzerinde yükseldiği, ete kemiğe büründüğü hareket noktalarının önde gelenleri ise adaletsizlik karşısında adalet, eşitsizlik karşısında eşitlik, haksızlıklar karşısında hak talebidir. Üçüncüsü ise içerisinde var oldukları koşullarda, bilincine vardıkları kadarıyla her türden baskı ve zulme karşı çıkışlarının bir “özgürlük çığlığı”na, bir “özgürlük talebi”ne dönüşmesidir.

Özellikle ikinci ve üçüncü özellikler, bu hareketleri, toplumun ezilen ve sömürülenleri, mazlumları, adaletsizlik ve çaresizlik duyguları içerisinde sessizleşen yığınları nezdinde fiili ve potansiyel anlamda hem umut hem de toplumun vicdanı kılar. Söz konusu özelliklerin tümü ise açık ya da örtük bir biçimde hareketin varlık kazandığı toplumsal koşullardaki egemen mülkiyet ve siyasal iktidar ilişkilerine, bununla şekillenen üretim, tüketim ve bölüşüm süreçlerine karşı çıkma ve bunlarla mücadele etme temeli üzerinde yükselir. Fiili ve potansiyel güçleri ne denli dar ya da geniş olursa olsun, bu nitelikleri taşıyan hareketler, içerisinde bulundukları toplumlarda, daha farklı renkleri, öncelikleri de olan birey ve grupları kendi etki alanına çeken, onlardan etkilendiği kadar, onların söylem ve davranışları üzerinde de etkide bulunan birer toplumsal muhalefet hareketi niteliğine haizdir.

Toplumsal muhalefet niteliği kazanan bir sol hareket, gökkuşağı gibidir. Dönem dönem renklerden biri ya da bir kaçı genelleşen bir meşrulukla öne çıksa da asla bir tek renge bürünemeyecek olan… Çünkü rengi tekleştikçe, hatta tekleş(tiril)me eğilimi güçlendikçe, asli niteliği olan, özellikle kapitalizm koşullarındaki sınıf temelli toplumsal muhalefet hareketi olma işlevini yitirmeye başlar ki bu andan itibaren, yavaş ya da hızlı bir biçimde küçülerek ‘solcu’ sıfatını taşıyan grup, çevre ya da partilerden birine dönüşür. Oysa toplumsal muhalefet hareketi kimliğine haiz sol, ne “şu” diye gösterilen bir ya da birkaç ‘solcu’ grup, çevre ya da partiden ibarettir, ne de ‘solcu’ denilenlerin tümünden…

Sol, solcuların aritmetik toplamına indirgenemez

Herhangi bir toplumda solcuların varlığı, siyasal ve ideolojik olarak genel anlamda hegemonik, şu ya da bu ölçüde sınıf temelli bir sol hareketin de var olduğu anlamına gelmez. Çünkü sözü edilen özelliklere haiz bir sol hareket, kendilerine atfettikleri sıfat ne olursa olsun, tek tek solcuların da irili ufaklı sol/sosyalist/devrimci/komünist, vb. toplumsal hareket, çevre ve grupların da aritmetik toplamından ibaret değildir. Her daim bundan daha fazlasıdır. Tıpkı orman gibi…

Ağaçsız orman olmaz, ama nerede olursa olsun, hiçbir yerde de tek tek ağaçların ya da aynı türden ağaç gruplarının toplamından ibaret değildir orman. Ağaçların varlığı, ormanın varlığının yeter koşulu da sayılmaz zaten. Dolayısıyla, sol hareketin var olduğu her yerde farklı renklere sahip solcular vardır, ama renkleri ne olursa olsun, solcuların var olduğu her yerde bir sol hareket yoktur.

Referandum süreci, yukarıda söz konusu edilen, solun varlığının ‘solcu’ların varlığına indirgenemeyeceği hakikatinin, Türkiye gerçekliğinde kavranabilme olasılığını bir kez daha artırmıştır. Ancak kavranabilme olasılığındaki artış, ne kavranacağının güvencesidir ne de bunun gereğinin yapılıp tek tek ağaçların ve aynı türden ağaç gruplarının elele kolkola kendi toplamlarının ötesinde bir orman yaratacaklarının… En azından yakın vadede böyle bir olasılık görünmüyor bu coğrafyada… Bundan dolayıdır ki onlarca yıldır yaşanan bir çok olay ve sorunda olduğu gibi bu referandum sürecinde de sol yoktur, ‘solcu’lar vardır.

“Sol”un, daha doğru bir deyişle, sınıf temelli bir toplumsal muhalefet hareketi niteliği ve kimliğine sahip bir “sol” hareketin yokluğu koşullarında, böylesi bir hareketi inşa etmek ve onun ayrılmaz bir bileşeni olmak için hareket etmesi gerekenler, bulundukları köşelerden, acz ve çaresizliklerini kapatmak istercesine ahkâm kesiyorlar. Sınıf temelli bir toplumsal sol hareketin neliğinin gerektirdiği özellikler, öncelikler, ihtiyaçlar temelinde söylem ve davranışa yönelmiyorlar. Hem de toplumun, işçisinden işsizine; kendi bağında, bahçesinde, tarlasında her geçen yıl tüccarın ücretli işçisine dönüşen yoksul köylüsünden memuruna; emeklisinden esnafına dek, geniş kesimlerinde, adalet duygusu aşınıp adaletsizlik duygusu yaygınlaşırken, yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik sarmalında gelecek kaygısı artarken, hadi diğerleri bir yana, yalnızca adalet talebi ekseninde bile hep birlikte ortak kampanyalar, mitingler örgütlemek varken yönelmiyorlar, “sol”un neliğine ve varolan gerçekliğe uygun davranışlara… Neden? Oysa referandumda belirlenecek seçeneğin ne olacağının, ne olması gerektiğinin de turnusol kağıdıdır söz konusu zemin, yalnızca nelik anlamında değil, gerçeklik anlamında da…

Ama ne var ki şimdilik bu ‘solcu’lar, gerçeklik üzerinden seçeneği belirlemeye de davranmaya da yeltenmiyorlar. Aksine “sol” diye kendi renklerini ve önceliklerini sunmaya, sözüm ona yaşamı kendi renklerine boyamaya yelteniyorlar. Eğer inanırsanız, ki laf aramızda epeyce inanan da var, her biri birer gökkuşağı… Ne var ki her biri tek renkten oluşan… Oysa tek renkli ebemkuşaklarıyla yapabildikleri ve yapabilecekleri yegane şey kendilerini ve kendilerine inananları, ya birilerinin ardı sıra “boykot” diyerek saksağanlaştırıp paranteze almak; ya “yetmez ama, evet”le sözüm ona “özgürlükçü” ‘kılıverip’ iktidar ve avenesinin peşine takmaktır. Ya da kendi başına çıplak bir “hayır”a mum etmek… Bu halleriyle hepsini toplayıp aynı kazana atmak mümkün olsa da bir “sol” etmezler, ancak yine de ‘solcu’ kalmayı başarırlar. İşte sol, tam da bunlardan dolayı onların aritmetik toplamından ibaret değildir ya zaten…


• Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Doğan Tarkan, Neden yetmez, neden evet?, Radikal İki, 8 Ağustos 2010.

28 Temmuz 2010

Toplumsal Bunalım ve Kürt Sorunu İçin Tek Bir Seçenek Var!

Toplumsal Bunalım ve Kürt Sorunu İçin
Tek Bir Seçenek Var?

Atalay GİRGİN*

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de herkesin “toplumsal-kültürel ayakkabıları” aynı anda vurmaya başlamıyor. Keza, vurmaya başlayan “ayakkabı” da herkesin ayağını aynı şiddette acıtmıyor. Dahası bunların herkes için aynı anda olmasını beklemenin de gereği yok zaten. Çünkü üretim araçlarının özel mülkiyetinin geliştiği, siyasal iktidara gelmenin, onu elde etmenin, toplumsal zenginlikten daha fazla pay almanın kapılarını araladığı hiçbir toplum, aynı çıkarlara sahip birey ve gruplardan oluşan yekpare birer bütün değildir. Bundan dolayı, toplumsal-kültürel sorunları da ne aynı zamanda ne de aynı şiddette yaşar ve hisseder. Bu hüküm, o toplumu oluşturan birey ve sosyal grupların aynı dili konuşuyor, aynı dine inanıyor, aynı etnik kökene dayanıyor olması halinde de geçerlidir. Hal böyleyken, daha büyük ve daha geniş siyasi-coğrafi sınırlar içerisinde, hangi zorunluluk ya da seçimlerden dolayı olmuş olursa olsun, bir araya ge(tiri)lmiş farklı dile, dine, etnik kökene, kültüre sahip insanlardan müteşekkil toplumların aynı çıkar(lar)a sahip olduğunu söyleyebilmek ise yanılsamalar ve yalanlar dışında mümkün değildir.

Tarihsel ve güncel anlamda çokkültürlü olan böylesi toplumlarda, hangi alanda olursa olsun, düzenin yasal-siyasal bilinç sınırları dışında yer alan uç çıkışlar, yaklaşımlar, özellikle olağan dönemlerde, bir arada yaşama iradesinin meşruiyetiyle taçlanan, ondan da güç alan, değişik yol ve yöntemlerle törpülenebilmektedir. Elbette bunun temel koşulu, o siyasi-coğrafi sınırlar içerisinde var olan toplumsal yapının dilden, dine, eğitime, vb. dek çokkültürlülüğün gereklerine uygun olmasıdır. Bunun gerektirdiği kurum ve kuruluşların hem toplumsal hem de yasal ve siyasal meşruluğun güvencesine haiz oluşudur. Ancak toplumsal anlamda her şey olağan koşullardan, dönemlerden ibaret değildir...

Toplumların tarihinde, çok farklı nedenlerle de olsa, gelecek kaygısının arttığı, toplumsal gruplar arasındaki kırılganlıkların ve gerilimlerin yoğunlaştığı, tüm telkinlere ve ortak paydalara yapılan vurgulara rağmen çatışma potansiyelinin yükseldiği ve her geçen gün bir arada yaşama iradesinin açık ya da örtük bir biçimde aşındığı / aşındırıldığı dönemler vardır. Bunlar, bedeli ne olursa olsun, kim(ler)e, hangi toplumsal sınıf ya da sınıflara ödetilirse ödetilsin; hangi şiddette yaşanırsa yaşansın, hangi yol ve yöntemlerle aşılırsa aşılsın ya da aşılamasın, toplumsal bunalım döneminin göstergeleridir. Bu dönemlerden çıkış için tüm toplumsal sınıflar için geçerli tek bir seçenek vardır: Çözüm. Ancak ‘çözüm’ denilen ve izlenen yol ve yöntemler, aynı koşullar altında ne herkes için ne de tüm toplumsal sınıflar için çözümdür.

Toplumsal bunalım dönemlerinde, hem bireysel hem de toplumsal gruplar / sınıflar nezdinde gelecek kaygısı daha yoğun yaşanır ve hissedilir. Çözüm, yani kaygıyı, sorunu aşma arayışları da buna paralel bir seyir izler; düşünce, söylem ve davranış düzeyinde… Gerçekliği algılayış ve anlamlandırıştan, çözüm seçeneklerine dek birçok şeyi koşullandıran ise özellikle birey olarak insanın, siyasal, ideolojik, sınıfsal seçimleri, bireysel ya da toplumsal özlem ve isteklerinin etkisi altında nereden, nereye, neden, nasıl, niçin baktığıdır.

Öte yandan, bunalım dönemleri, her kesimden insan için “toplumsal-kültürel ayakkabıları”n daha sık vurmaya başlamasından kaynaklanan acı, sorun ve şikayetlerin dışsallaştırıldığı dönemlerdir. Bir toplumda “toplumsal-kültürel ayakkabıları” vuranların sayısı ve oranı ne denli hızlı artıyorsa, bunalımın gelişimi de o denli derin ve etkilidir. İktidar sahipleri ve her soydan ve boydan temsilcileri ne derlerse desinler, toplum böylesi dönemlerde fiili ve potansiyel olarak her türden çatışma, tehdit ve tehlikelere de o denli açıktır.

Bu dönemlere, toplumun her kesiminde farklı ölçülerde de olsa, genel olarak toplumu sarmalına alan bir kültürel çözülme ve çürüme eşlik eder. Her köşe başında, dolup dolup taşan ibadethaneler yükseltilse; her gün, her saat dine Tanrı’ya / Allah’a vurgular yapılsa; kutsallık atfedilen kişi ve nesnelere methiyeler düzülse; okullar ve kitle iletişim araçlarıyla sabahtan akşama sözüm ona ahlâki öğütler verilse de önüne geçilemeyen bir süreçtir bu. Bir yandan yolsuzlukların hızla arttığı, diğer yandan da her türden toplumsal ilişkinin değer erozyonu gölgesi ve endişesi altında yaşandığı bir süreç… Hem bireyler hem de farklı etnik ve dinsel toplumsal gruplar arasında, açık ya da örtük bir biçimde birbirlerine karşı düşmanlığı, öfkeyi, kini körükleyen, bileyen, islim üstünde tutan bir şüphe ve güvensizliğin “fundalığı”na dönüşen bir süreç…

İşte böylesi dönemler ve süreçlerde, komplo teorileri, senaryolar her zamankinden daha fazla ‘alıcı’ bulur. Birbirine karşı doğruluğu-yanlışlığı sorgulanmayan önyargılarla beslenen yanılsamalar altında paranoyaları körükler. Her gün gözler önünde olan nesnel gerçeklik de, onun hakikati de sırra kadem basar. Sorgulanmayan kabuller üzerinde yükselen vaazlarla beslenen yanılsamalar gerçekliğe de, onun hakikatine de galebe çalar…

İşte yine böylesi dönemlerdedir ki, birileri dinin ve her türden milliyetçiliğin ipine sarılır; birileri, tarihin… Çünkü gelecek flulaştıkça, uzak geçmişte kaldığı varsayılanlara yanılsamalı bir biçimde değer atfedilir; bugün zeminleşirken geçmiş şekilleşir. Şair ne denli “Hasret ardına bakmaz”1 derse desin, onların özlemleri hep o asla gidilemeyecek ve yaşanamayacak olan, “imal edilmiş tarih”le ve dinsel anlatılarla sunulan, ‘şanlı geçmiş’e, ‘altın çağ’a, ‘asr-ı saadet’edir.

Öte yandan, yaşanan sorunlar karşısında, kimilerinin çözümleri de “her koyun kendi bacağından asılır” dercesine bireyseldir. Kimilerininki ise “eski köye yeni adet getirme”me yaklaşımı içerisinde, eski yol ve yöntemlerle sınırlıdır. Kimileri “el çabukluğu marifet” derdindedir. Kimilerinin çözüm önerileri ise, bu hengâme, bu toz duman içinde boğulup gitse de hem veri olan öncelikli sorunları aşma, hem de geleceği toplumsal anlamda zenginleştirerek yeniden kurma açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Ancak unutmamak gerek ki, potansiyel olan, kuvveden fiile henüz dönüşmemiş olandır...

Alınak’tan “Kürt Sorunu” İçin Çözüm : Yangın ya da Bahar

Türkiye toplumu da, uzun süredir, her yerde aynı şiddette yaşanıp hissedilmese de bazen hızlanıp derinleşen, bazen yavaşlayan bir toplumsal bunalım sürecini yaşadı ve hala yaşıyor. Bugüne dek bu süreç, egemen sınıflar ve onların siyasal temsilcileri açısından bir yönetememe krizine; toplumun tabi olan kesimleri ve alt sınıfları açısından da bir yönetilememe krizine, dönüşmemiştir. Bunun siyasal, ideolojik ve örgütsel anlamda birçok nedeni vardır. Ancak bunlar arasında öne çıkan (bu yazı bağlamında da bizi ilgilendiren), belirleyici ve temel öneme sahip olan nedenlerden biri, özellikle toplumun ezilen, sömürülen, yönetilen kesimleri açısından, “Kürt Sorunu”dur.

“Kürt sorunu”, sınıfsal-toplumsal nitelikli ekonomik, sosyal, siyasal sorunlara karşı örgütlenmeler bir yana, bu konularda üretilen eleştirel söylemin bile paratoneri, engelleyicisi kılınmıştır. Hatta daha ileri gidilip, işsizlik, iç ve dış borçlar başta olmak üzere, kapkaççılıktan tinercilere ve hırsızlık olaylarının artışına dek birçok ekonomik ve sosyal sorunun nedeni sayılmaya, gösterilmeye başlanmıştır. Bir nevi hem “öcü” hem de “günâh keçisi”ne dönüştürülmüş, neredeyse her türlü kötülükle, olumsuzlukla ilişkilendirilmiş, bunların müsebbibi olarak gösterilemediği durumlarda da uzaktan yakından bir biçimde suç ortağı kılınmıştır. Velhasıl bu durum, özellikle Türkiye’nin batısında yaşayan toplumun alt ve orta kesim ve sınıflarının hem yönetilmesini hem de düzene tabiliklerinin sürekliliğini kolaylaştırmıştır. Dahası bedelin, işçiler, işsizler ve köylüler başta olmak üzere, toplumun tabi olan sınıflarına ödetilmesini de…

Aslında bu konuda devletin ve düzenin siyasal partileri kadar, hatta bazı dönemlerde onlardan da etkili olan iki önemli unsur vardır: Bunlardan biri, karşılıklı olarak çatışmalarda ölenler, öldürülenlerdir. Onların ardı ardına gelen cenazeleridir. Hem batıda hem de doğuda artan Türk-Kürt “şehit” sayısı, daha fazla insanın aklını parantezin dışına çıkarabilmesinin önüne geçmede, bunu engellemede etkili olmuştur. Ve hala olmaktadır da... İkincisi ise, Mahmut Alınak’ın ifadesiyle “Legal siyaset, özellikle Kürt legal siyaseti”2 ve onun unsurlarıdır. Alınak, “Kürt Düğümü” başlıklı yazısında eleştirel bir saptama yapıyor ve diyor ki, “Kürt legal siyaseti tarihi rolünü oynayamadı ve oynayamıyor. Legal hareket kapsamlı bir sivil mücadele yürütebilseydi, bu savaş yeniden başlamazdı. Ne yazık ki Türklerin ve Kürtlerin bir Gandhi’si ya da bir Martin Luther King’i yok. Siyasetçilerimiz insanı isyan ettirecek kadar çok bürokrat.”

Alınak’a kulak vermek, yangın seçeneğini bahara dönüştürmek

Alınak’ın söz konusu eleştirel saptamasını bir adım daha ileri götürüp, yasal ya da değil, her iki yelpazede de sözüm ona siyaset yapıcı, biçimlendirici olarak arz-ı endam eyleyen unsurların genelinin (istisnalar hariç elbette), “doğu”nun “ilinek insan”ının karakteristik özellikleriyle kaim olduğunun altını çizmek gerek. Bu insan, yani “doğu”nun “ilinek insan”ı, bilmeye, kavramaya, anlamaya cüret etmez. “Bilse bile anlayıp düşünce, söylem ve davranışa yön veren bir bilinç hali kılmaya yeltenmez. Israrla bundan kaçınır. Aslında bu, despotluğun ve korkunun kuvveden fiile dönüşebilirliğinin içselleşmiş oluşunun da tezahürüdür. Kendini ve ötekini statüleriyle, “töz” addettiklerine yakınlığı ve uzaklığıyla değerlendirir. Buradan hareketle de ya ötekinin iradesine, söylemine, davranışına ipotek koymaya yeltenir ya da kendi iradesini, söylemini ve davranışını ötekine tabi kılmaya…

İlki, kendini “töz” addedilene en yakın, hatta onunla özdeşleşmiş sayma halinin dışavurumudur; en iyisini, en doğrusunu o bilir, çünkü “töz”ü o temsil eder. Ama O (artık büyük harfle yazılmayı gerektiren bir O olarak), hiç kimse ve hiçbir kurum tarafından temsil edilemeyendir. İkincisi ise, bir birey olamayışın, ilinek insan halinden kurtulamayışın cisimleşmişliğiyle, bilerek ya da bilmeyerek, kendi üzerini çizip düşünce, söylem ve davranış düzeyinde, ilkine, yani “töz”ün ya da “töz”ün tezahürlerinin kendisinde vücud bulduğuna inanılana “vecd içinde secde etme”nin göstergesidir. İlki de ikincisi de ilinek insanın hal-i pür mealidir. Ancak ikincisi, ilineğin ilineği olmakla karakterize olur ki Selahattin Hilav, “katmerli ilinekleşme” olarak niteler bu durumu.”3 Bunları dikkate aldığımızda belki de sorunun asıl çözümü, bu siyaset yapıcıların genelinden kurtulmakla olanaklı… Bu da çözümü Allah’a havale etmekten de öteye ertelemektir. Çünkü bir yanda “sufle bekleyen figüranlar”ın, diğer yanda da “katmerli ilinekleşme”yle malul unsurların bulunduğu bir düğümün çözülmesi, şimdilik mucizedir, denilse yeridir.

Alınak, sorunun bu düğümlenişini gördüğünden olsa gerek, hiç de dolambaçlı yollara başvurmaksızın, açık açık belirtiyor “Kürt düğümü” başlıklı yazısında seçeneği: Çözüm! Ancak sonu çözüm de olsa, bir tek yolu yok bunun. Üç seçenekten söz ediyor Alınak : Birincisi, devlet gidip İmralı’da Abdullah Öcalan ile masaya oturur, meseleyi müzakere eder, birlikte bir çözüm bulurlar. Bu pazarlık masasında ayrılma kararı çıkmaz. Yani Kürtlerin ayrılıp başka bir devlet kurmaları ya da federasyon türü bir yapılanma söz konusu olmaz. Kürtler anayasal vatandaşlık, dil ve kültürel haklara sahip olurlar.

İkincisi, akıl sahibi hiç kimsenin istemeyeceği en feci çözüm şeklidir. Mesele, 1991’den sonra Yugoslavya’da olduğu gibi kanlı bir iç savaşla çözülür. Şimdi en yakın ihtimal ve yakıcı tehlike korkarım ki bu. Adını vermek istemediğim üç kuvvetten biri ya da sözünü ettiğim bu üç kuvvet eşzamanlı olarak savaş düğmesine bastığında, Türklerle Kürtler arasında korkunç bir savaş patlak verecek. Buna bu toprakları ateşe boğacak volkanik bir patlama da diyebilirsiniz. Sadece bir kıvılcımın bu koca coğrafyayı yangın yerine çevireceği böyle bir savaşta askerler kışlada namluları birbirlerine çevirecekler. Kürtlerle Türkler akıllarını kaybetmiş bir halde sokaklarda birbirlerini boğazlayacaklar. Silahlı gruplar, ev baskınları yapıp kadın-erkek, çocuk-yaşlı ayırt etmeden masum insanları kurşunlayıp balta ve satırlarla doğrayacaklar. Komşu komşuyu katledecek, yüz binlerce, milyonlarca insan ölecek.

Birleşmiş Milletler elbette bu kanlı boğazlaşmaya uzun süre seyirci kalmayacak. Başka ülkelerde yaptığı gibi (ABD ve İngiliz askerleriyle) müdahale ederek bu savaşı sona erdirecek ve meseleyi kendince çözüme bağlayacak. Ama bu denklemde devlet ve Öcalan (PKK) olmayacak. Çözüm onlarsız gerçekleşecek. Böyle bir çözümden -kim ne derse desin- Yugoslavya’daki parçalanmada olduğu gibi ayrı bir devlet, Kürdistan devleti doğacak.

Üçüncü varsayım, Türk ve Kürt halkının ayağa kalkıp hükümete siyasal çözümü dayatmasıyla gerçekleşir. Halk, can alan bu meselenin silahla değil siyasal metodlarla çözümlenmesini isteyecektir. Bunun için sistem dört bir taraftan sivil kuşatmaya alınır. Böylece hükümet ya da hükümetler sokakta ortaya çıkan iradenin gösterdiği istikamette hareket ederek meseleyi çözmek zorunda kalacaklar. (…) Bu ortak iradenin bağrından bölünme/ayrılma değil, enternasyonal bir kardeşlik ve aile ruhu filizlenir. Enternasyonal kardeşliğin gereği neyse buna iki halk birlikte karar verirler. Bence böyle bir durumda ayrılma değil ortaklık/yan yana yaşama iradesi ortaya çıkar.

Tablo ve seçenekler, gün gibi ortada. Başka bir yol ya da seçenek de yok. Hepimiz bir yol ayrımındayız. Fazla zamanımız kalmadı. Niyetim ne felaket tellallığı yapmak ne de kehanette bulunmak. Dehşet içinde görüyorum ki, sözünü ettiğim üç kuvvetten birinin atacağı bir işaret fişeğiyle ortalık her an kan denizine dönüşebilir. Bu bir felaket senaryosu değil, alevleri yüzümüzü yakmaya başlayan ölümcül bir yangını haber vermedir. Ya “Elle gelen düğün bayram” deyip kan cehennemine yolculuk yapacağız ya da sivil mücadeleyi doruklaştırıp kardeşçe yaşayacağımız mutlu ve özgür bir hayata yelken açacağız. Tercih sizin.

Alınak’ın dediği gibi, “tercih sizin”, hepimizin; ya birilerinin fitilini ateşlediği yangında yanacağız, can havliyle yakmak zorunda kalacağız, eğer her şeyi bırakıp terk-i diyar eylemezsek ya da kendi aklımızı, irademizi kullanarak, sorunu kördüğüme dönüştüren figüran ve ilinek siyaset yapıcıları bir yana iterek, bu coğrafyada Newroz gibi, Hıderellez gibi, bayramlaşan bir bahar yaratacağız… Evet; tercih sizin, hepimizin… Çözümün adı bahar da olsa, yangın da olsa…

******************
• Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Yılmaz Odabaşı
2 Mahmut Alınak, Kürt Düğümü, 4 Temmuz 2010 tarihli Radikal İki, sy. 6.
3 Kürt sorunu ilinek insanlarla da çözülmez, http://atalaygirgin.blogspot.com; www.radikal.com.tr

09 Temmuz 2010

Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar...

Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar...
                                                         
                                                 Fikret Başkaya

11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera... Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası...

Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [Time of Africa] olduğu söyleniyor... Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir gerçeklik gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir Afrika zamanı mıdır? Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla, dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili...

Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer spor etkinliği saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur... Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor...

Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir... Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır... Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir... Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır... 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri ‘kaybetmekle’ meşguldü... Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi... Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü...

Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir Apertheid rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi] zaferiyle Apretheid son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda Apertheid rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu?
Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış... 1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı... Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir...

Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır... Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı... Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi... Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor. Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le % 50 arasında değişiyor... Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda... Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya... Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun... Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay...
Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor... Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere kara elmaslar deniyor. Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz...; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar Banthustan denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve oradakiler township denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir... Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, townshipler...

Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü... Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18.1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor... Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar... Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?

Kültüralizmle buraya kadar

Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl sınıfsal mahiyettedir. 1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan Beyazlar el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan Siyahlara kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun Beyazlara, %90’ının da Siyahlara ait olmasını...

Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar... eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? Appertheid sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, ekonomik apartheid da kaçınılmaz olarak derinleşiyor.

Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu kültüralizm dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.1

Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir... Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir...

Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip - sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi kültüralizm kozunu oynuyor ve oynayabiliyor... O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor... Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var...

1-Bkz: Sibel Özbudun, Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?, Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] 15 Haziren 2010.

27 Haziran 2010

Eğer Başbakan, Russell ve Troçki'yi Okusaydı!

Eğer Başbakan, Russell ve Troçki’yi okusaydı

Atalay GİRGİN*

İşsizlik üzerinden yapılan siyasal tartışmalar, Türkiye’de dönem dönem alevlenir ya da alevlendirilir. Toplumun genç-yaşlı, kadın-erkek tüm işsizlerinde; asgari ücretin altında ve sendikasız-sigortasız, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun çalıştırılan kesimlerinde, yanılsamalı beklentiler yaratılır.

Genellikle seçim dönemleri öncesinde yaygınlaşan, işsizliğe ilişkin tartışmaların ve yaratılan beklentilerin müsebbibi ne gariptir ki ne sendikalardır ne de işsizler başta olmak üzere söz konusu kesimler… Çünkü sendikaların, özellikle de işçi sendikalarının genelinin ‘ipi’ hükümetlerin elindedir. Bundan dolayıdır ki yaptıkları açıklamaların söylem düzeyi, vurgusu ne denli sert; sesleri ne denli öfkeli ve yüksek perdeden çıkmış olursa olsun işsizlik başta olmak üzere belirtilen konularda kapsamlı bir örgütlenme ve mücadele yürütemezler.

İşsizler ise tek tek ele alındığında entelektüel bilgi düzeyleri, birikimleri ve farkındalık halleri ne olursa olsun, hem örgütsüzlüğün ve güvensizliğin etkisi hem de bireysel ve sosyo-psikolojik etkenler altında bunun müsebbibi olmaya kadir değildirler. Bu durumlarıyla işsizler, genellikle insandışılaşmaya kapı aralayan yanılsamalı ve farklı bilinç halleri arasında savrulup dururlar: Ya hak ile ayrıcalık peşinde koşup koşmamak ikilemi arasında kalırlar ki nihayetinde “her koyun kendi bacağından asılı”verir: Ayrıcalık galebe çalar ve hak’a rahmet okutulur. Ya da çevrenin “işe yaramaz”, “boşta gezer” algısı ve bakışları altında, potansiyel birer “Groger Samsa”ya1 dönüşür her biri. Ki işsizlikle geçen her gün düşünsel, duygusal ve bedensel olarak çözülüşe, çürüyüşe, teslim oluşa sürükler insanı adım adım... Ve her adımda, her evde, her saat, farkında olunsun ya da olunmasın, aslında fiiliyata dönüşmektedir potansiyel. Ne de olsa “bir işçinin işi 8 saat sürer, bir işsizin işsizliği ise 24 saat”2.

Yaşamayan bilmez ve anlamaz işsizin halini. Tıpkı işsizliğin varlığından nemalanan, siyasal rant sağlayan ya da bunu amaçlayan düzenin siyasal partileri ve onların liderleri gibi... Tıpkı toplumsal bir sorun olarak işsizliği üreten ve onun kaynağı olan kapitalist sömürü düzenini korumak ve yaşatmak için, gerektiğinde her yola başvuranlar gibi…

Bundan dolayı, dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde, işsizliği -sanki çözeceklermiş gibi bir yanılsama yaratarak- arada sırada tartışma konusu yapıp gündemin başına taşıyanlar, bu düzenin farklı siyasal-ideolojik temsilcileridir. Amaç, ne sorunu çözmektir ne de sorunu üreten bataklığı kurutup ortadan kaldırmak. Aksine amaç, kendilerine oy devşirmenin yanı sıra, asıl olarak yanılsamalı beklentiler yaratıp yaygınlaştırarak, işsizler başta olmak üzere, toplumun geniş kesimlerinin düzene tabiiliklerini ve “ideolojik esir”liklerini daim kılmaktır.

“Recep Bey” ile “Gandi Kemal” İşsizliği Çözemez!

Türkiye gündeminin tozu dumanı arasında unutuluveren, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Başbakan arasındaki işsizliğe ilişkin, sözüm ona tartışmanın da daha öte bir işlevi olduğunu düşünmenin hükmü yoktur. Keza söylemenin de…

Anımsanacağı üzere, Kılıçdaroğlu’nun “Recep bey”li hitabıyla birlikte dile getirdiği işsizlik sorununu önceleyen yaklaşımına karşılık, Başbakan, “İşsizlik ülkenin sorunudur. Bunu herkes biliyor.” demişti. Arkasından da, sanki işin çözüm yolunu bilse uygulayabilecekmiş gibi bir edayla, “İşsizliği nasıl çözeceksin? Onu söyle!” diye seslenmişti Kılıçdaroğlu’na. Ne var ki, Kılıçdaroğlu’nun söyleyecek olsa bile kısa bir süre sonra unutmak zorunda kalacağı; dahası hem Başbakanın hem de Kılıçdaroğlu’nun asla uygulayamayacağı, işsizliğin çözüm yolu, yöntemi sır değildir aslında… Bundan dolayı ne düşlere yatmaya gerek vardır ne de gaipten sesler duymaya ya da vahiy beklemeye…

Günümüzden 27 yıl önce, 1983 yılında ve zamanın Güneş gazetesinde, İsmail Cem telaffuz etmişti, yarım yamalak da olsa işsizliğe ilişkin çözüm yolunu, yöntemini. 12 Eylül sonrasında parti kurma çalışmaları yapan İsmail Cem, işsizliği nasıl çözeceklerine ilişkin bir soruyu (mealen aktarıyorum) şöyle yanıtlamıştı: “İş saatlerini 6 saate düşürüp vardiya sayılarını arttırarak yeni istihdam yaratmak.” Ama o günden sonra, öldü gitti, bir kez daha basına yansımadı İsmail Cem’in ağzından işsizliği nasıl çözeceğine ilişkin aynı ya da benzeri sözler. Kim bilir belki de bazı “iyi saatte olsunlar” rüyasına girmiş, kulağını çekmiş ya da diline acı biber sürmüşlerdir.

İsmail Cem, düşlere yatıp sırra ererek öğrenmemiş ya da söylememişti işsizliğin çözüm yolunu. Okuduğu için öğrenmişti; okuduklarından biliyordu. Sanırım ki ne Başbakanın ne de Kılıçdaroğlu’nun okuduklarında var işsizliği çözmenin bilgisi, yolu, yöntemi ya da formülü (Elbette ekonomik büyümenin yatırım, yatırımın istihdam yaratacağı, giderek işsizliğin çözüleceğine dair masalı saymazsak; gerçi, inananları olduğu sürece her masal işlevseldir)… Ya da varsa bile, sözüm ona, bir sır gibi kendilerine saklıyorlar! Veyahut da “acı bibere” dayanıklı değiller!

Cem’den çok önceleri dile getirenler olmuştu işsizliğe ilişkin çözüm önerilerini. Bunlardan biri 20. yüzyılın önemli ve önde gelen filozoflarından Bertrand Russell’dı. Diğeri ise Leon Troçki… Bu iki isimden de önce çalışma yaşamının sorunları üzerine dikkati çeken kişilerden biri ise Paul Lafargue’di3. İşte, İsmail Cem gibi, eğer Başbakan da Russell ve Troçki’nin yapıtlarını okusaydı, sanırım Kılıçdaroğlu’na, “İşsizliği nasıl çözeceksin? Onu söyle!” bile demeyecekti. Çünkü uygulayıp uygulayamayacağı bir yana, nasıl çözüleceğini biliyor olacaktı. Elbette ki bir sorunu çözebilmek için her şeyi okumuş olmak gerekmediği gibi, her şeyi bilmek de yetmez. Keza iktidar olmak da… Hele hele sorun, işsizlik gibi sınıfsal bir sorunsa…

İşsizliğin Çözümü Sınıfsal Tercih Sorunudur!

İşsizlik, çözümsüz bir sorun değildir. Ancak dünyanın hiçbir yerinde işsizlik sorununun çözümü, salt bir formül sorununa da indirgenemez. Öncelikle sınıfsal, siyasal-ideolojik bir tercih sorunudur bu. Bu bağlamda yukarıda adı anılanların önerilerini tarih sırasıyla ve kısaca belirtelim:

“Tembellik Hakkı” adlı çalışmasında Paul Lafargue, çocuk işçilerin bile 11-12 saat, yetişkin işçilerin ise yemek molalarıyla 15-16 saat çalıştırıldığı koşullarda, çalışma yaşamının sorunlarını ele alır. Bu koşullarda, “kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir”(sy.72) der. Üretimde, otomasyon bir yana, elektrifikasyonun bile yeterince uygulama alanı bulmadığı yıllarda, “Makine geliştikçe ve insan çalışmasını durmadan artan bir hız ve kesinlikle yendikçe, işçi, dinlenme süresini aynı oranda uzatacak yerde, makineyle yarışırcasına çabasını iki kat artırıyor. Saçma ve öldürücü bir yarışma bu!”(sy.89) tespitini yapar. Mevcut çalışma koşulları içinde “sapkınlıklarının aptallaştırdığı işçiler, herkese iş sağlanması için, su sıkıntısı çekilen bir gemide olduğu gibi, işin bölüşülmesi gereğini kavrayacak zekâya ulaşamamışlardır”(sy.98) diyen Lafargue, yapılması gerekenin “her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak”(sy.107) olduğunu yazar. Lafargue bunları yazıp yayınladığında, yıl 1880’dir, yani 130 yıl öncesi…

Berrtrand Russell ise, Lafargue’den 42 yıl sonra, 1922 yılında eşi Dora Russell’la birlikte kaleme aldıkları “Endüstri Toplumunun Geleceği”4 adlı yapıtta, günlük 4 saatlik çalışmayı önerir. “Eğer” der Russellar, “kadın, erkek herkes gereksinmelerimizin karşılanması için gerekli bir işte günde dört saat çalışsa, bu çalışma hepimizin gereksinmelerini yeter ölçüde karşılayabilir. Dört saatlik çalışmadan artakalan süre ise, bilim ya da sanat yolundaki en derin çalışmalara bile yeterlidir.”(sy. 35). Hatta söz konusu önerilerinin bile “oldukça ihtiyatlı” olduğunu da belirtmekten geri durmazlar.

Leon Troçki ise işsizliğe karşı mücadeleye ilişkin kendisinden önce dile getirilmiş olanları bir adım daha ileri taşımıştır. “Geçiş Programı”5nda, “işsizlik ve hayat pahalılığı”nı kapitalist sömürü düzeninin yarattığı ve bu “sistemin abesliğini özetleyen iki temel illet” olarak niteleyen Troçki’nin, her iki soruna karşı da önerisi şudur: Ücretler düşürülmeksizin, mevcut işlerin çalışabilir nüfusa pay edilerek iş saatlerinin kısaltılması. Dahası; ücretlerin enflasyon oranında otomatik olarak artırılması ve çalışanların pahalılık karşısında da korunmasıdır.

Kısaca önerilerine yer verilen üç isim de toplumsal-sınıfsal tercihlerini, şu ya da bu ölçüde, işçi sınıfı ekseninde ve toplumsal yarar / çıkar doğrultusunda yapmışlardır. Önerilerini üretimde günümüz teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasından onlarca yıl önce ortaya koymuşlardır ki, en yakın tarihlisi Troçki tarafından 1938’de, zamanımızdan 72 yıl önce dile getirilmiştir. Dolayısıyla, işsizlik, çözümsüz ya da çözümünün nasıl olacağı bilinemeyen bir sorun değildir. Aksine çözüm, gün gibi açıktır… Görmeye, duymaya, bilmeye kadir olan herkes için açık…

Ancak salt kendi başına görmeye, duymaya, bilmeye kadir ve akli melekeleri sağlıklı ve yerinde olmak yetmez, gün gibi açık olanı bile kavrayabilmek için. Aynı zamanda toplumun, genç-yaşlı, kadın-erkek tüm işsizleri ve asgari ücretin altında-sendikasız-sigortasız, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun çalıştırılan tüm kesimleri başta olmak üzere, çoğunluğundan yana da olmak gerekir. Bu ise apaçık bir sınıfsal tercihi gerektirir.

Bundan dolayıdır ki, toplumsal-sınıfsal tercihini, insanın insanı sömürüsü; ekonomik tercihini, üretim araçlarının özel mülkiyeti; siyasal-ideolojik tercihini, toplumun çoğunluğunu hangi dinden hangi etnik kökenden olursa, düzenin efendilerine vecd içinde secde ettirmek ekseninde yapan, hiçbir kimse ve hiçbir iktidar, kendisine hangi ulvi ya da dünyevi sıfatı, değeri atfederse etsin, işsizliği çözmez, çözemez. Çünkü onlar, oyunu almak için önünde taklalar attıkları işçilerin, işsizlerin, asgari ücretin altında, sigortasız ve sendikasız çalıştırılanların değil, düzenin efendilerinin işgüderidir. İşsizlikten nemalanır, işsizlikle korkutur; iş vaadiyle yanılsamalı beklentiler yaratıp yönetirler. Onların görevleri de işlevleri de budur zaten…

***********************
1 Groger Samsa, Kafka’nın “Dönüşüm” adlı eserinin, “bir sabah, sıkıntılı rüyalar gördüğü uykusundan uyandığında, kendini yatağında ürkütücü dev bir böceğe dönüşmüş bul”an kahramanıdır.
2 Haluk Şahin’in Radikal’de yayınladığı, Eskişehirli bir işsizin, işsizlerin halet-i ruhiyesini anlatan mektubu.
3 Henry D. Thoreau-Paul Lafargue, Haksız Yönetime Karşı-Tembellik Hakkı, sy, 55-112, Dünya Klasikleri, Cumhuriyet.
4 Dora ve Bertrand Russell, Endüstri Toplumunun Geleceği, Bilgi Yayınevi.
5 Leon Troçki, Bildirgeler (…) Geçiş Programı, Yazın yayıncılık.

29 Nisan 2010

Uzmanı ve Uzmanlığı Nasıl Bilirsiniz?

Uzmanı ve Uzmanlığı Nasıl Bilirsiniz?

Fikret Başkaya

Burjuva egemenlik sisteminde, gerçeğin anlaşılmasını sağlaması gereken bilgiler parçalanmış durumdadır. İnsanların bilinci bu parçalanmışlığın sonucunda oluşuyor. Yüksek düzeyde eğitimden [üniversite] geçip ‘uzmanlaşan’ kişi, realitenin küçük bir parçasına odaklanıyor. Ağacı görür de ormanı görmez... Hiçbir zaman bütünle parça arasında bağ kuramaz, sadece kendi ilgi alanına dair bilgi sahibidir. Aslında çelişik ve şaşırtıcı gelse de uzmanlık arttıkça cehâlet katsayısı da yükselir...

Eğitim sistemi, eğitimden geçmiş olanların resmin bütününü görmesini, şeylerin gerçeğine nüfûz etmesini engelleyecek biçimde kurgulanmış durumdadır ve bu bir tesadüf değildir. Eğitim sistemi eğitilmiş olan diplomalıların sınıf değiştirmesini sağlar. Bu yüzden her toplumda ve her tarihsel dönemde belirli seviyenin üstünde eğitimden geçmiş olanlar daima toplum çoğunluğuna göre ayrıcalıklı bir statüye sahiptirler. Fakat şeylerin doğasında mündemiç çelişki, eğitilmiş kesim için de geçerlidir. Eğitim süreci eğitilmiş olanı bazı bilgilerle donatıp ‘uzmanlaştırırken’, aynı zamanda onu üretici işe yabancılaştırıp- ‘kötürümleştirir’ ve artık elinden başka hiç bir iş gelmez. Bu yüzden bürokraside görev alanlar manipülasyona açıktır. Üstlerin astlara her istediklerini yaptırabilmeleri, bu ‘kötürümleşmişlik’ durumuyla açıklanabilir.

XIX. yüzyılda sanayi kapitalizmiyle birlikte, işçiler proleterleştirildi. Ekseri sanıldığı gibi, proleter işçinin özdeşi değildir. Proleter demek düşünme-tasarlama-bilme-yapma yeteneğinden mahrum olmak anlamındadır. Kişi, yoksul olduğu için proleter değildir, proleter olduğu için yoksuldur. Başka türlü ifade edersek, yoksullaşma proleterleşmenin doğal sonucudur. Sanayi kapitalizmi koşullarında işçinin düşünme-tasarlama-bilme-yapma yeteneği makinaya aktarılmıştır. Ve o aşamadan sonra her işçi diğerinin benzeri ve biri diğerinin yerini alabilir, ona rakip olabilir durumdadır. Aynı bir makinanın bir diğerinin yerine kullanılması gibi... Bizde Arapça amale, âmil kelimesinden türemedir emeli olan, isteyen anlamındadır. Dolayısıyla işi yapanın istek ve iradesine gönderme yapar. Proleter vasıfsızdır, artık kendi isteğiyle bir şey yapma yeteneğinden yoksundur. Birey olarak değersizleşmiş durumdadır.

XX. Yüzyılda, özellikle de yüzyılın son çeyreğinde, proleterleşmede bir eşik daha aşıldı: Bu, proleterleşmenin genelleşmesiydi. Fransız filozofu Bernard Steigler’in isabetli bir şekilde tüketicinin proleterleşmesi dediği işte budur. Zira herkes tüketicidir. İnsanlar kendilerine dair hiçbir şey düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz duruma geliyorlar. İnsanların yaşam alanı bir bakıma uzmanlar tarafından kuşatılmış durumda. Bir otelde kahvaltı salonunda bana eşlik eden kişi, masaya oturduğumuzda, “ceviz de alsaydın, çok faydalıymış’ demişti. “Faydalı olmasa insanlar bin yıllardır neden yesinler, bunu söylemenin ne anlamı var?” dediğimde “uzman öyle diyor” karşılığını vermişti... Şimdilerde egemenler cephesinin iki unsuru olan politikacılarla uzmanlar arasında sıkı bir ittifak kurulmuş durumda. O kadar ki, nerdeyse “tüm iktidar uzmanlara” denecektir. Kapitalizm öncesi dönemde rahipler, din alimleri, bizde ulema, halka gerçek Tanrının ne olduğunu, gerçek îmânın ne olduğunu, ne olması gerektiğini, Tanrı’ya giden yolun nereden geçtiğini “bilirler” ve söylerlerdi. Sıradan insanların bu konuda fikir beyan etmesi söz konusu bile değildi. Şimdilerde kapitalizmin ürettiği teknik, dinin yerini aldı ve artık eskide olduğu gibi erişilmez değil ama bu işi ancak uzmanlar yapabiliyor... Her şeyin sırrını çözecek ‘sihirli anahtar’ artık uzmanların elinde...

Her şey metalaşıyor, teknikleşiyor ve olup bitenlerin ne anlama geldiğini sadece ‘konunun uzmanları’ biliyor. Mesela ‘uzman’ iktisat profesörü piyasanın neden tüm sorunların çözüm yeri olduğunu, hangi ekonomik politikanın neden uygulanması gerektiğini bilir. Zira piyasa rasyonelliğin, nesnelliğin, bilimselliğin timsâlidir. Eğitim, sağlık, sosyal, güvenlik, vb. hizmetlerin neden özelleştirilmesi gerektiğini, neden parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülmesi ‘gerektiği’nde bilir, zira söz konusu olan bir ‘uzmanlık işidir’... İflas eden bankaların neden kurtarılması gerektiği, ama iflas eden küçük esnafın, mülksüzleşip toprağından atılan köylünün neden desteklenmemesi gerektiğini, neden bu sorunu piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz yasalarına’ bırakmak gerektiğini, böyle yapmanın neden iktisat biliminin ve piyasa ekonomisinin ‘gereği’, dolayısıyla zorunlu olduğunu da bilir elbette. O gerçeğin tapusuna sahiptir ve meta mabedinin bekçisidir. Mesela devletin tarım sektörünü desteklemesinin ne kadar kötü bir şey olduğunu, ama sanayiciyi ve ihracatçıyı desteklemesinin neden gerekli olduğunu bilen de odur. Tarım sektörünün desteklenmesi ‘piyasa ekonomisinin’ işleyişini bozar, dengeleri alt-üst eder, enflasyonu azdırır, ‘kara deliği büyütür’... Oysa, bütçeyi ve hazineyi hortumlayan banka patronlarının kurtarılması ‘ekonomi biliminin’ bir gereğidir... Güzelim mis kokulu muzun yetiştiği kendi toprağı üzerine beş yıldızlı oteller dikilmesi, ikinci konutlar [yazlık] yapılması ve muzun orta ve güney Amerika’dan ithal edilmesi piyasa ekonomisinin bir gereğidir. Bu saçmalığa karşı çıkmak bilime, teknolojiye, piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz’ yasalarına karşı çıkmaktır, gericiliktir, uygarlık düşmanlığıdır, piyasa Tanrısına itaatsizliktir, zındıklık değilse dinazorluktur... Eğer itiraz ederseniz bu haddinizi aştığınız anlamına gelir ki, uzman olmadığınız bir konuda fikir beyan ederek, uzmanın uzmanlık alanına tecavüz etmiş olursunuz... Eğer toplumun bu gününe ve geleceğine dair tüm hayatî kararlar kapitalist patronların ve politikacıların hizmetindeki uzmanlar, tarafından alınıyorsa, rotayı onlar belirliyorsa, neyin iyi, neyin kötü, neyin gerekli, neyin gereksiz olduğuna uzmanlar karar veriyorsa, yurttaş denilen bunun neresindedir? O zaman siyasi partiler, seçimler, parlamenterler, vb. ne gibi bir kıymet-i harbiyeye sahiptir ve böylesi koşullarda demokrasiden bu kadar çok söz edilmesi abesle iştigal etmek değil midir?

O halde her şey sarpa sararken, araç duvara çarpmak üzereyken, bütün göstergeler kararmaya devam ederken, egemenler cephesinin hareket alanının hâlâ bu kadar geniş oluşu ve bu kadar kolay yönetebiliyor oluşu nasıl açıklanacak? Bu sorunun cevabı ‘tüketicinin proleterleşmesi’ kavramından hareketle verilebilir. Kapitalist metalaşma, paralılaşma, teknikleşme, tüketimin yaşamın yegâne ereği mertebesine yükseltilmesi, insanların giderek insâni değerlere daha çok yabancılaşması [zira yaşam yiyip-içmeye - bu arada asgari düzeyde yiyip-içemeyen milyonların varlığını da unutmayarak, zira kapitalizmde bu başka türlü olmazdı- mal mülk sahibi olmaya, daha çok tüketime indirgenmiş durumdadır], uzmanların tahakkümü ve reklamların baskısı, insanların düşünme, muhâkeme yapma, karşı çıkma, karşı proje oluşturma, itiraz etme, şeyleri asıl olması gereken zeminde tartışabilme yeteneğini dumura uğratıyor. Velhasıl tüketici, kavramın asıl anlamında proleterleşiyor. Bunu insanların beyinsizleşmesi olarak da ifade edebilirsiniz. Elbette bu kafalarının içinde beyin olmadığı anlamında değil ama artık pek kullanmadıkları bir beyin olduğu kesin... Zira insanları uzmanların ve reklâmcıların yönetmesi demek, düşünme yeteneklerini onlara devrettikleri, uzmanlar lehine düşünmekten vazgeçtikleri anlamına gelecektir. İnsanın düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz, edemez duruma gelmesi, ürkütücü ve kaygı verici değil mi? Bu durumun sanki insanlığın normal haliymiş gibi algılanması, tartışma konusu yapılmaması, daha da vahimi bunun bir ‘ilerleme’, ‘kalkınma’, ‘muasır medeniyet seviyesini yaklaşma’, vb... olarak sunulması da rahatsız edici değil mi?

Buraya kadar söylediklerimizden uzmanların sadece kamusal alana dair sorunlarla [politika, ekonomi] ilgili karar verdikleri gibi bir anlam çıkarmak doğru olmaz. İnsanların tüm özel yaşamı ve insan varlığının tüm veçheleri de artık uzmanlar tarafından belirlenmekte, yönlendirilmekte ve yönetilmektedir. Mesela uzman “günde kaç litre su içilmesi gerektiğini biliyor ve öneriyor, kahvaltıda nelerin ne kadar yenmesi gerektiğini de... İnsanın ne zaman ne kadar su içmesi gerektiği neden bir uzmanlık konusu olsun. İnsan susadığında kanıncaya kadar su içer ve bunun için uzmanın uzmanlığına gerek duymaz ve duyması abestir... Beslenme uzmanı da nelerden ne kadar nasıl yenmesi gerektiğini söylüyor... işte günde şundan şu kadar ötekinden şu kadar ve şu zamanda... Böylece yeme-içme alışkanlığı standartlaştırılıyor. Bu durumun neden olduğu sayısız kötülükleri burada zikretmemiz gerekmiyor... Ve bu işin arkasında da gıda üreticisi ve pazarlayıcısı büyük kapitalist tekeller var. Kadın doğurduğu çocuğu uzmana başvurmadan büyütemiyor, çocuğuna bakmasını bilmiyor. Babanın çocuğuyla ilgilenmeye vakti yok. Çocuk yalnızlıktan, tecrit olmuşluktan, iletişimsizlikten kaynaklanan nedenlerden sorunlu hale gelince bir uzman psikologa başvuruluyor... Oysa çocukla gerektiği gibi ilgilenilse, ana-baba analığı-babalığı bilse, uzmana iş kalmazdı. Babanın-annenin çocukla ilgilenmeye vakti yok, zira çok çalışması, çok kazanması, çok harcaması gerekiyor. Kapitalist mantık onu daha çok tüketmeye zorluyor ve çocuğun odası dağ gibi oyuncaklarla dolu... Oyuncak üreten kapitalistin daha çok kâr etmesi için çocuğun odasının oyuncakla dolması gerekiyor. Sadece çocuk değil, hasta ve düşkün anne- babayla da ilgilenmeye vakitleri yok... Mümkünse huzur evine yollamayı ya da bakıcı tutmayı yeğliyor... Her iki halde de ana-babalar bir ‘fazlalık’ ya da ‘yük’ olarak görülüyor. Merak etmeyin böylece GSMH artıyor... GSMH arttığı sürece gerisi önemli değildir...

İnsanlar evlerindeki onca şeyin nasıl kullanıldığını bilmiyor, kullandıkları şeylere yabancılaşmış durumdalar. Giderek her şey otomatize olup-mekanikleşiyor. Bu çılgınlığın son aşaması sürücü gerektirmeyen otomobil... Velhasıl insan beyni giderek kullanım dışı kalıyor...

Çiftçinin hangi tohumu kullanacağına, ne kadar kimyasal gübre, ne kadar zehir atacağına bu işin uzmanı karar veriyor. Bir bakıma çiftçi, tohum, kimyasal gübre, pestisit, herbisit üreticisi çokuluslu tarım-sanayi baronlarının esiri... Artık toprağı nasıl işleyeceğini bilmiyor ve giderek kavramın gerçek anlamında proleterleşip, kelimenin bilinen anlamında çiftçi-köylü olmaktan çıkıyor. Çokuluslu şirketin çıkarı her seferinde toprağa daha çok zehir atılmasını gerektiriyor ve her seferinde daha çok zehir atılan toprak ölüyor ve bu durum ‘uzmanlar’ tarafından bir ‘kalkınma’ başarısı olarak sunuluyor. Kimse toprağın kirlenmesinin neden suyun ve havanın kirlenmesinden daha vahim olduğunu tartışma konusu yapmaya yanaşmıyor. Zira o alan çokuluslu tekellerin ve onların beslemesi olan ‘uzmanların’ korunmuş alanıdır çünkü... Sendikalarda işçilerin ücretinin ne kadar artırılması gerektiğini bilen ‘toplu sözleşme uzmanları’ var. İşçi ücretlerinin düzeyi bir uzmanlık alanı mıdır? Sendikada uzmanın işi ne? İşçiler, şu kadar ücret istiyoruz diyecek durumda değil mi? Ücret artışı talep etmek için bir aracıya, “bu işin uzmanına mı” ihtiyaçları var? Aslında uzman sendika bürokrasinin hizmetinde ve sendika bürokrasisi de kaçınılmaz olarak sermaye ve devletin hizmetinde olduğuna göre, toplu sözleşme uzmanının da neyin hizmetinde olduğu açıktır.

Televizyonlarda uzmanlar ve medyatik aydınlar tartışma programlarına davet ediliyor ve onlara ‘konunun uzmanı’ deniyor. Bazıları her konunun uzmanı olacak ki, tartışılan sorun ne olursa olsun mutlaka ekranda. Onlar her şeyi bilen, her konuda söyleyecek sözü olan yetenekli ve birikimli insanlar, bu yüzden uzmanın en gelişmiş türü sayılmaları gerekir... Televizyonun yegâne amacı ve varlık nedeni kâr etmek ve kârı büyütmekken, uzman ve medyatik aydın neye yarıyor dersiniz? İki şeye yaradıklarını söyleyebiliriz: Birincisi, sorunun tartışıldığı izlenimini ve yanılsamasını yaratmak; ikincisi, uzmanın ve medyatik aydının ününü kullanarak daha çok reklam almak. Elbette reklamlarda ünlenip tartışma programlarına çıkanları da var... Zaten tartışmalar ‘kısa bir reklam’ arasına sıkıştırılıyor. Fakat, televizyon programcısı bir uzman davet ettiğinde güya muhalifini de davet ediyor... Böylece ‘farklı’ görüşleri karşı-karşıya getiriyor... Aslında uzmanın karşıtının da son tahlilde bir uzman olduğu gözden kaçıyor. Başka türlü ifade edersek, aynı paradigma dahilindeki iki uzman sayesinde, sanki farklı şeyler söyleniyor, savunuluyor izlenimi yaratılarak, insanlar aldatılıyor. Bir televizyon programcısı akıl edip mesela reklâmlarla ilgili bir tartışma programı yapsa, reklâmın nasıl bir kepazelik olduğunu savunan birini de davet edebilir mi? Geçerli paradigmaya gerçekten muhalif olan birini çağırmasına izin verilir mi? İzin verilmez zira muhalif zaten uzman sayılmaz, kimin uzman sayılacağı ‘başka’ kriterlere göre belirlenmektedir. Böyle bir şeye cesaret ve cüret etmek, televizyonun varlık nedenine bir saldırı sayılacağı için, programcının öyle bir şeye cüret etmesine asla izin verilmez, ama cüret ederse işinden olması ihtimal dışı değildir. Sonra da her şeyin serbestçe tartışıldığı safsatası...

Kapitalist mantık geçerli olmaya devam ettikçe ve her ileri aşamada, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Zira, yegane ereği ve varlık nedeni kâr etmek olan meta uygarlığının, insanı insanlıktan çıkarmadan yol alması mümkün değildir... O halde iki şey: Birincisi kapitalizmin insanlığın ‘normal hali’ olamayacağının bilincine varmak; ikincisi de, bu durumun normal, gerekli, zorunlu, alternatifsiz, insanlığın yegâne ufku olduğu görüşünü geçerli bilinç haline getirmenin hizmetindeki “konunun uzmanlarından” uzak durmak. Elbette bu, iktidar ilişkilerinin ve onun gerisindeki mülkiyet ilişkilerinin hafife alındığı anlamına gelmemelidir...

08 Ocak 2010

Sınıfsal hak, Tekel işçileri ve sosyalistler

Sınıfsal hak, Tekel işçileri ve sosyalistler

Atalay GİRGİN*

21.yüzyılın sözüm ona “post-modern dünyası”nda, dönem dönem köşe yazılarına dek yansır. Avrupa-merkezci bir tarzda toplumsal mücadeleler tarihine ve bunun içinde de işçi sınıfının oluşma, mücadele ve örgütlenme tarihine ilişkin ‘mürekkep yalamış’ ve arada sırada da bu konuda kelam eylemeye meraklı kimi zevat şöyle yazar : Bizde Batı’daki gibi bir işçi sınıfı yoktur. Ardı sıra da vaziyeti dengelemek ve yanılsamayı güçlendirmek için “burjuvazi de yoktur” derler. Bu söz, sağından solundan çekiştirilerek, nihayetinde “Türkiye’de işçi sınıfı yoktur” hükmüne dönüştürülüverir.

Ne yazık ki, bu yanılsamayı güçlendirecek yaklaşımlar da geçmişten günümüze hiç eksik olmamıştır : Hem memur sendikaları hem de özellikle işçi sendikaları ve üyeleri, sınıfsal hak mücadelesi yapmaktan çok, bir biçimde verilmiş ya da edinilmiş ayrıcalıklarını (artık yenileri şimdilik söz konusu olmadığı için) koruma peşine düşmüşlerdir. Sınıfsal olarak kazanmak yerine, “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışına kapılanmışlardır. Keza, “sınıf sınıf” diyen bazı devrimci-sosyalist kesimlerin de, lafziliği ve kitabiliği aşamayıp tekil ve salt kendilerine dönük “ayrıcalık” talepleri eksenindeki işçi eylemleri ve mücadelelerine, “kahramanlık”, “şanlılık” sıfatları yükleyen hamasi yaklaşımlarını ve methiyelerini de bunlara eklemek gerek.

Öte yandan, “Mülk Allah’ındır” söyleminin ardında, üretim araçlarının özel mülkiyetini ve insanın insanı sömürüsünü meşrulaştıran; sınıfın kolektif bilinci üzerinde yarattıkları yanılsamayla kapitalist sömürü düzenine ideolojik-siyasal-örgütsel anlamda paratoner olan, her düzey ve konumdaki “gönüllü kullar”ın etkisiyse, görmezlikten gelinemeyecek denli apayrı bir konudur. Yeter ki, eklektik bir tarzda ampirik verilerle bezenip genellenmiş ve sonra da sanattan siyasete dek toplumsal yaşamın her alanında ve ‘aydın’lar nezdinde “ideolojik esir”liğin argümanı kılınmış, düşünsel ve yanılsamalarla malûl “post-modern dünya” algısı, dünyanın, bölgenin ve toplumun gerçekliğine giydirilmemiş olsun… Çünkü bunlar (hem din hem de post-modernizm), toplumsal gerçekliğin, sınıfsal boyutlarıyla birlikte algılanması ve anlamlandırılmasını engelleyen ve yanılsamaları güçlendiren ideolojik örümcek ağlarıdır.

İşçi sınıfının varlığı yadsınamaz

Sınıfın varlığına ilişkin yanılsamayı güçlendiren tüm bu yaklaşımları da dikkate alarak, “Türkiye’de (Batı’daki gibi) bir işçi sınıfı yoktur” hükmünün doğru olduğu söylenebilir mi? Elbette hayır!... Çünkü bu, sanki Dünyanın her yerinde işçi sınıfının oluşumu ve gelişiminin Batı’daki, yani daha doğrusu Avrupa’nın belli başlı kapitalist ülkelerindeki süreci izlemesi zorunluymuş gibi, bir yanılsamadan kaynaklanır. Oysa böyle bir zorunluluk, hatta gereklilik ne ekonomik, sosyal, siyasal kültürel ne de mücadele ve örgütlenme anlamında vardır. Avrupa’nın genelinde bile geçerli değildir bu. Çünkü Dünya söz konusu olduğunda, hem kapitalizmin ve onun egemen sınıfı burjuvazinin gelişimi hem de sanayileşme düzeyi açısından hiçbir yerde eşzamanlılık yoktur. Hiçbiri, bazı karakteristik özellikler dışında aynı süreci izlemez. Bunun temel nedeni, “kapitalizmin eşitsiz bileşik gelişimi”dir.

Immanuel Wallerstein’in deyişiyle Dünya “evrensel bir çözücü” olan kapitalizm, adım attığı her ülkede, mevcut toplumsal yapının tüm kurumlarını etkiler. Onların işleyişini ve kurallarını hızlı ya da yavaş bir biçimde değiştirir. Öncelik her zaman için, egemen sınıfının gelişimine ve ihtiyaçlarına denk düşenlerdedir. Bundan dolayı, toplumsal kurumlardaki değişim ve bunların birbirlerine eklemlenmeleri ve aralarındaki etkileme-belirleme ilişkisi “eşitsiz bileşik” bir süreç izler. Bu “eşitsiz bileşik gelişim” süreci hem kapitalizme ve onun hiyerarşik yapılanmasına eklemlenen ülkeler hem de aynı toplum içindeki kurumlar için geçerlidir.

Sürecin işleyişi ne denli hızlı ya da yavaş olursa olsun, ekonomik, sosyal, siyasal, vb. alanlarda kapitalizmin ve onun egemen sınıfının şu ya da bu ölçüde etkileyen-belirleyen bir unsura dönüşme süreci, onun “mezar kazıcılarını”(Marx) da yaratır. Bunların yarı-köylü ya da şehirli oluşu işçi sınıfının ortaya çıkmakta oluşu gerçekliğini değiştirmez. Köyle bağlarının kopmamış ve daha tam anlamıyla mülksüzleşmemiş oluşları, kapitalizmin vahşi olarak nitelenebilecek gelişim dönemlerinde bu insanlara, bir yanıyla, özellikle ekonomik anlamda önemli bir destek, dayanak olur ve bu aşamada nesnel olarak işçileşme sürecinin sürekliliğini sağlar. Elbette diğer yanıyla da bunun, bir sınıf bilincinin oluşması, örgütlenme, mücadele, dayanışma ve bağımsız bir sınıf tavrının kuvveden fiile açısından, olumsuz etkileri vardır.

Tüm bunların etkisi altında, Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze dek geçen süreçte, Türkiye’de nesnel anlamda bir işçi sınıfı oluşmuştur. Bazı dönemlerde de, yenilmesine rağmen mücadele, örgütlenme ve dayanışmanın parlayıp sönen başarılı örneklerini sergilemiştir. Dolayısıyla, saplantılı bilinç halleriyle malul olmayan, Avrupa eksenli ve şablonik düşünmeyen ya da bile isteye yanılsamalar yaratma peşinde koşmayanlar için, Türkiye’de nesnel anlamda işçi sınıfının varlığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Hem de “mavi yakalı”sından “beyaz yakalı”sına dek… Keza sorunlarının varlığı da…

İşçi sınıfının temel sorunları

İşte Abdi İpekçi Parkı’nda polisin kimyasal gaz saldırısına maruz kalan Tekel işçileri de Bursa’da madende çalışan ve bir kısmı grizu patlamasında göçük altında kalıp yaşamını yitiren maden işçileri de, İstanbul’da eylemlerini sürdüren itfaiyeciler de bu sınıfın birer parçasıdır. Keza, yaşamak için işgücünü satmaktan başka seçeneği olmadığı halde iş bulamayan işsizler de… Sendikalaşmak istediği için işten atılanlar, sendikasızlaştırılanlar; herhangi bir sosyal güvenceden yoksun bir biçimde sigortasız, hatta asgari ücretin altında çalıştırılanlar; sigorta primi gerçek ücretten ödenmeyenler de Türkiye işçi sınıfının birer parçasıdır.

Türkiye işçi sınıfın bu temel sorunları, ne yazık ki, ne özelleştirme sürecinde ne de son eylemlilik sürecinde Tekel işçilerinin sorunu haline dönüşebilmiştir. Bir başka deyişle, ne Tekel işçileri, itfaiyeciler ve diğerleri ne de bunların örgütlü olduğu sendikalar, sorunu kendi eksenlerinin dışına taşıyıp sınıfın temel sorunlarıyla bağ kurabilmişlerdir. Dolayısıyla, tek tek işçilerin ve işçi gruplarının sorunu işçi sınıfının da sorunu olmasına rağmen, işçi sınıfının öncelikli ve acil sorunları bu kesimlerin sorunu haline gelememiş ya da getirilememiştir. Tabir-i caizse her biri kendilerini bulundukları kuyuya hapsetmiş ve kuyunun ağzına çıkmaya, sınıfın geniş ve örgütsüz kesimleriyle buluşmaya birlikte örgütlenme ve mücadeleye yeltenmemişlerdir. Böyle bir önceliklerinin olmadığı da aşikârdır.

Ancak mevcut egemen anlayışla ve mevcut koşullarda bu kesimlerin ve başlarındaki sendika yöneticilerinin elde edebileceği her şey de palyatif olmaktan, günü ve vaziyeti kurtarmaktan öte geçmeyecektir. Bugüne dek de geçememiştir zaten. Oysa böylesi bir anlayış, tutum ve davranış temelinde de ne günü kurtarmak dışında kendilerinin ne de sınıfın kazanması mümkündür.

Dolayısıyla, başta Tekel işçileri, itfaiyeciler, madenciler ve diğerleri olmak üzere, sınıfın temel sorunlarını kendi sorunları kılıp bunun için, işsiz, sigortasız, sendikasız ve sigorta primi gerçek ücretten ödenmeyen işçilerle, dahası kendi toprağında tüccarın işçisine dönüşen küçük tarım üreticisi yoksul köylülerle birlikte örgütlenme ve mücadeleye yönelmeyen hiçbir kesimin kazanma ihtimali yoktur. Hatta ellerinde kalan / var olan ve artık ayrıcalığa dönüşmüş hak kırıntılarını koruma ihtimalleri bile…

Çünkü sınıfsal olarak kazanılıp sınıfsal olarak kullanılıp korunamayan her kazanım, her hak, şu ya da bu nedenle, birilerinin geçici olarak verdikleri ya da vermek zorunda kaldıkları ayrıcalıktan öte bir değer taşımaz. Ayrıcalıklar da çok geçmeden verenler tarafından geri alınır. İşçi sınıfının ise ayrıcalıklara değil, kendi örgütlü gücüyle koruyuculuğunu yaptığı, genelleştirip uygulanmasını gözettiği sınıfsal-toplumsal haklara ihtiyacı vardır.

Sosyalistler saksağanlaşmamalı

Tekel işçileri ve sınıfın tüm kesimleri bunu anımsamalı; onlara hamasi methiyeler düzen devrimci ve sosyalistler ise asla unutmamalı ve unutturmamalıdır. Çünkü unuttukları ve methiyelerle vaziyeti idare etmeyi sürdürdükleri sürece, kendi üzerlerini çizmekten; bağımsız bir sınıf siyaseti üretemeyip tekil işçi eylemlerinin ardında ya da “Kürt sorunu” ve son dönemin siyasal gelişmeleri ve odakları peşinde savrulup bunların ardı sıra saksağanlaşmaktan kurtulamazlar.

Oysa bu kesimlerin, özellikle ilk ikisinin, saksağanlaşan değil, düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle bağımsız bir sınıf siyaseti izleyen, yürüten, dünya, bölge ve Türkiye gerçekliğine ilişkin sınıf temelli hakikati dile getiren ve bunun gerektirdiği davranışı gösteren sosyalistlere ihtiyacı vardır. Peşlerinde vecd içinde secde eden saksağanlara değil…

Saksağan ise, malum, onun bunun peşinde koşturup onların yürüyüşlerini taklit etmeye çalışırken kendi yürüyüşünü ve duruşunu kaybeden bir kuş türüdür. Böylelerinin başkalarına ve kendilerine ne yararı olur bilemem. Ama kendilerine atfettikleri sıfatlara bilinçli ya da bilinçsizce zarar verdikleri, bunları erozyona uğrattıkları kesindir. Bundan dolayı, saksağanlaşanların sosyalistlikleri yitiktir, ilinek bir sıfattan, bir aksesuardan öte değer taşımaz.

*Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com/

02 Ocak 2010

AKP “AÇILIM”I RESMÎ İDEOLOJİK KAPANA DÖNÜŞÜRKEN

Bildiri


AKP “AÇILIM”I RESMÎ İDEOLOJİK KAPANA DÖNÜŞÜRKEN

                                                                                                        “Yarın… cesaretimiz kadar olacaktır.”
                                                                                                                                       (Rojdestvenski.)

AKP “açılım”ı resmî ideolojik kapana dönüştü(rüldü); ya da “(A)çılım (K)apandı (P)olitikası” yeniden ihya edildi…

Burjuva medyasının “Bir açılım hatırası” manşetiyle sunduğu kareler, “açılım”ın ne olduğunu özetlerken; verdiği “ideolojik mesaj”la Kürtlerin onurunu kırmakla sınırlı kalmayıp; Karl Marx’ın çizdiği tarihsel çerçeveye* saygılı onurlu Türkleri de aşağılıyor…

Diyarbakır’ı kucaklamayan, Diyarbakır’ın “Evet” demediği herhangi bir “çözüm”ün olmayacağı, olamayacağı ayan beyan ortadayken; “Kürt Meselesi”nin adı “ulusal” ve niteliği “kolektif” olarak konmadan Kürtlerin “sosyal”, “kültürel”, “demokratik” haklarını ilerletme türünden kısmi reformlarla yol almak, mesafe kaydetmek mümkün değildir…

Ancak yaşananların bir kez daha ortaya koyduğu üzere Anadolu’nun Türk kesimi barışa hazır değil; bu böyle hâlâ ve ne yazık ki…

Bunun böyle olmasından ötürü AKP “açılım”ı resmî ideolojik kapana dönüş(türül)müştür. Bunda kesinlikle şaşırtıcı bir yan yoktur. Çünkü AKP’nin, Kürt Ulusal Sorunu’nu kolektif haklar düzleminden soyutlayıp ABD/AB standartlı “Bireysel Haklar” düzlemine indirgemesi, “açılım”ın ilk günlerinde Genelkurmay Başkanı’nın da onayladığı üzere, resmî ideolojinin “hayır” diyemeyeceği bir refleksti.

AKP’nin “kardeşlik” retoriğine ve AKP ile asker-sivil bürokrat elit arasındaki iktidar çatışmasının şiddetine bakıp AKP’yi resmi devlet ideolojisinin, Türk egemenlik sisteminin dışında sananlar AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından neden kapatılmadığını unutmuş görünüyorlar. “AKP kapatılırsa Doğu’da başka düzen partisi kalmaz” diye bağıran burjuva medyasının feryadını hatırlamıyorlar…

Gelinen noktada, Kürt sorununun ulusal niteliğini gölgelemeye yönelik manevralar, İsmail Beşikçi Hoca’yı doğrularcasına iflas etmiş; AKP eliyle devreye sokulan “açılım”, “liberallerin en muhafazakârı, muhafazakârların en liberali” AKP’nin niyet ve kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, sonuçları itibariyle Türkiye’de politik alanı da daraltmıştır.

Politik alanın daraldığı güzergâh, liberal yanılsamanın nihayete erdiği; CHP-MHP faşizan söyleminin öne çıkartıldığı, TSK’nın Trabzon’da bir savaş aracı olan Oruç Reis fırkateyninden mesajlar verdiği, Tekel işçilerinin gazlandığı, Bayramiç ve İzmir örneklerinde olduğu üzere linçlerin yaygınlaştığı ve sıradanlaştığı, krizin sonuçlarının tüm sonuçlarıyla ortaya çıktığı bir toplumsal huzursuzluk ve istikrarsızlık tablosuna denk düşmektedir.

Böylesi bir tablo, doğası gereği iktidar bloğunun parçalandığı bir “iktidar boşluğu”na denk düşer; her “iktidar boşluğu” da, sermayenin yeniden yapılanma gereksinimi doğrultusunda ve kaçınılmaz olarak yeni iktidar arayışlarına yol açar.

Kriz koşullarında sermayenin yeniden yapılanma arayışı, Kürtlerin özgürlük mücadelesinden emekçilerin iktisadî-toplumsal taleplerine, hiçbir toplumsal talebe olumlu yanıt verme olanağına sahip değildir.

 “Demokratik” olarak tanımlanan iktisadî cebir yöntemlerinin imkân dâhilinde olmadığı Türkiye’de sermayenin yeniden yapılanması ancak iktisat-dışı cebir totalitarizmi ile mümkün olacaktır.

Bülent Arınç’a “suikast girişimi”nden Barış ve Demokrasi Partisi’ne yönelen son operasyona dek tüm somut veriler de, yukarıda zikredilen olasılığa işaret etmektedir. “Kürt sorunu”na ilişkin devlet tutumu giderek “düzen içi çözüm”den “oy hesapları”nı dışlayan bir “hal”e doğru evrilmektedir. Sevk zincirine vurulu, tek sıra dizilmiş Kürt politikacıların ya da başına bastırılarak diz çöktürülen seçilmiş belediye başkanının basına servis edilen fotoğrafı bu “hal”in emarelerinin en önemli örneklerindendir. Bu gidişat Fikret Başkaya’nın kapitalizmin sürdürülemez özelliklerinin, onu daha baskıcı, saldırgan ve totaliter kıldığı yolundaki saptamasını doğrularken, Kürt halkının büyük bölümünü de bir “kopuş” noktasına doğru sürüklemektedir.

Buraya dek ifadeye gayret ettiğimiz tabloda “demokratikleşme” beklentileri giderek daha karşılıksız sanrılara dönüşüyor. Bu sanrıların “düzen içi düzenleme” ekseninde savunulması AKP ile liberaller arasındaki farkları ortadan kaldırmaktadır. Benzer biçimde, “düzen içi düzenlemeler” karşısında kopartılan fırtına da, CHP ile MHP arasındaki farkları yok etmektedir. Böylelikle sistem, siyasal güçlerini yeniden dizilime tabi tutarken, aynı zamanda kutuplaştırmaktadır da. Bu da kaçınılmaz bir hesaplaşmanın startını oluşturuyor.

Ancak söz konusu kamplaşmada taraf olmak, ne Kürtlerin ne de emekçilerin yararınadır. Şimdi yapılması gereken, Jean Jacques Rousseau’dan Marx’a uzanan hattın ifade ettiği gibi barışı bir “toplumsal adalet” olarak tasarlamaktır; bu ise, nihaî olarak Kant’a dayanan, ve “serbest piyasa”yı bir önkoşul olarak gören “Ebedî (ya da verili demokrasi koşullarına içkin) Barış” fikrinden kopuşu gerektirir. Serbest piyasa ve onu kutsayan görüşlerden hiçbiri barış getiremez. Bir “toplumsal adalet” olarak barışı kurabilmek için Kürtlerin mücadelesiyle Anadolu emekçilerinin toplumsal taleplerini “birbirlerini destekleme” retoriğinden kurtarıp toplumsal bir eylemin ittifakına dönüştürmek gerekiyor ki bu da, eninde sonunda resmî ideolojiyi, solculuğun tüm liberal ve ulusal versiyonlarını kesinlikle reddeden “Ezilenlerin Tarihsel Bloğu”nu oluşturmaktır.

Anlaşılmalı ki; Oruç Reis fırkateyninden Kürtlere olduğu kadar emekçilere ve anlayan herkese gözdağı verilmiştir. Diyarbakır’daki adliye sarayı önünde sevk zincirine vurulan Kürt politikacıları ve seçilmiş belediye başkanları nezdinde emekçilere diz çöktürülmekte, Ankara’da tekel işçileri nezdinde Diyarbakır yoksulları gazlanmaktadır. Saldırı hepimizedir. Ya aşağılanmayı ve gazlanmayı kabul edeceğiz, ya da…
Tercih bizim!

Bunları daha önce, “açılım”ın tezgâhlandığı ilk günde, “Kürt ‘Açılımına’ Dair Bildiri: Adıyla Çağırmamak Bir Yalan Söyleme Yöntemidir...”de söylemiştik…
“Açılım”ın başında, herkesin “Açılım Sarhoşu” olduğu koşullarda yazdıklarımız, kimilerine “kötümser kehanet(ler)” gibi gelmişti…
Umarız bu sefer de öyle olmaz
Dedik ya tercih ve gelecek bizim!
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
*“Kara tende ezildiği sürece emek, beyaz tende asla özgür olamaz,”(http://www.zcommunications.org/zquotes/276)

2 Ocak 2010.


Sibel Özbudun, Temel Demirer,Yücel Demirer, Kamer Konca, Mahmut Konuk, Sait Çetinoğlu, Fikret Başkaya, Gün Zileli, Nalan Temeltaş, Erdal Doğan, Güngör Şenkal, İsmail Beşikçi, Ayhan Çınar, Sinan Çiftyürek,Tuncay Atmaca, Kadir Cangızbay, Ragıp Zarakolu, Ahmet Önal,

…..

07 Aralık 2009

Kürt sorunu ilinek insanlarla da çözülmez!

Kürt sorunu ilinek insanlarla da çözülmez!

Atalay GİRGİN*

Adına, başlangıçta “Açılım” denilen, sonra “Demokratik açılım”a, ardı sıra da “Milli Birlik Projesi”ne evriltilen “Kürt açılımı” sürecinin daha ilk günlerinde, tarafların karşılıklı açıklamaları ortalığa dökülüp saçılmaya başladığında, biri edebi diğeri felsefi-teorik iki yazıyı anımsadım ve yeniden okudum : Edebi olan, Nazım Hikmet’in “Benerci kendini niçin öldürdü?” adlı uzun şiiriydi. Felsefi-teorik olan ise, Kürt kökenli bir Türk felsefeci Selahattin Hilav’ın “Felsefenin Başlangıcı, Doğu, Korku, Birey”1 başlıklı makalesi.

Herkes Benerci Olamaz

Nazım Hikmet’in söz konusu şiirini okuyanlar, Benerci’nin kendini hangi koşullarda, hangi saiklerle ve neden, niçin öldürmeye karar verdiğini anımsayacaktır : Benerci, hareketin önderidir. Hareket ve onun peşinden giden yığınlar Benerci’nin söylediklerini dinlemekte, söyleyeceklerini beklemektedir. O ise yıllardır tutsak kalmıştır. Tutsaklığı süreci içerisinde hem hareketin hem de değişen toplumsal gerçekliğin uzağındadır. Bunu kavradığı andan itibaren, düşüncelerinin ve kendi varlığının gerçekliğin değiştirilmesi dönüştürülmesi sürecinde engel olacağının bilincine varır. Yaşadığı sürece de hem söylediklerinin hem de varlığının sorgulanamayan, tartışılamayan bir önder olarak kabul göreceği ve algılanacağını fark ettiği andan itibaren, yaşamına son vermeye karar verir. Hareketin ve var olanı değiştirme dönüştürme eylemliliğinin önünde, onu sekteye uğratacak bir engel haline gelmektense yaşamından vazgeçmeyi seçer. Ve kendini öldürür.

Yanlış anlaşılmak da istemem : Bu satırları yazarken kastım, birilerinin kendini öldürmesi gerektiğini ima etmek, anımsatmak ya da istemek değildir. Aksine, kavranması gerekenin, gerçekliğin, yani çok yönlü ve çok boyutlu bir toplumsal gerçekliğin ve uluslararasılaşmış bir sorunun, on metrekarelik hücrelerden kavranamayacağı, kavrandığı varsayılsa bile buradan yansıyan çelişkili ve birbirini nakzeden, tutarsızlıklarla kaim önermelerden hareketle çözülemeyeceğinin ve değiştirme / dönüştürme eylemliğinin yönlendirilemeyeceğinin bilinmesidir. Keza, paradigmalar tahterevallisinin, uluslararası aktörlerden ve sözüm ona politika yapıcısı, ‘kanaat önderi’ sıfatını taşıyan “akıl daneler”den sufle bekleyen figüranları için de geçerlidir bu.

Bekleyenler için kendisine hangi önem ve değer biçilmiş olursa olsun, Türkiye’de yaşanan “Kürt sorunu” gerçekliği ne suflelerle çözülebilir ne de sözüm ona “yol harita”larıyla. Suflenin hükmü zaten malum; keza “yol haritası”nınki de ondan daha hallice değil. Çünkü her harita varmak istediği yere ulaştırmaz insanı. Hele hele toplumsal olaylar ve sorunlar söz konusu olduğunda “haritaların hükmü hiç yoktur” dense yeridir. Çünkü toplumsal olaylar ve sorunlar çok yönlü, çok boyutlu, hatta çok taraflıdır. Bilinenleri kadar bilinmeyenleri de vardır. Olası gelişmeleri hesaplayabilirsiniz ama belirleyemezsiniz. Tek kişilik yolculuklara benzemez. Yalnızca yol ve yolun zorlukları ya da bazen tehlikeli, bazen tatlı sürprizleri, vb. değildir yolcuyu / insanı, daha doğrusu sorunun taraflarını bekleyen. Öte yandan, gidilmemiş, daha önce yürünmemiş, aşılmamış, hatta var olup olmadığı bile bilinmeyen, yalnızca düşte, düşsellikte tasarlanan ‘yol’un ise haritası olmaz. Düşsel, düşünsel bir ‘yol’ için tasarlanıp çizilen ‘harita’nın hükmü de düşler kadardır. Düşler kadar mükemmeldir, düşler kadar çelişkiden ve tutarsızlıktan aridir, ‘yol’ da ‘harita’ da… Ama tasarlayan kadar da kusurlu, tasarlayan kadar da çelişki ve tutarsızlıklarla malûl…

İlinek İnsanın Hal-i Pür Meali

Ne var ki, “doğu”nun “ilinek insan”ı, bunu bilmeye, kavramaya, anlamaya cüret etmez. Bilse bile anlayıp düşünce, söylem ve davranışa yön veren bir bilinç hali kılmaya yeltenmez. Israrla bundan kaçınır. Aslında bu, despotluğun ve korkunun kuvveden fiile dönüşebilirliğinin içselleşmiş oluşunun da tezahürüdür. Kendini ve ötekini statüleriyle, “töz” addettiklerine yakınlığı ve uzaklığıyla değerlendirir. Buradan hareketle de ya ötekinin iradesine, söylemine, davranışına ipotek koymaya yeltenir ya da kendi iradesini, söylemini ve davranışını ötekine tabi kılmaya…

İlki, kendini “töz” addedilene en yakın, hatta onunla özdeşleşmiş sayma halinin dışavurumudur; en iyisini, en doğrusunu o bilir, çünkü “töz”ü o temsil eder. Ama O (artık büyük harfle yazılmayı gerektiren bir O olarak), hiç kimse ve hiçbir kurum tarafından temsil edilemeyendir. İkincisi ise, bir birey olamayışın, ilinek insan halinden kurtulamayışın cisimleşmişliğiyle, bilerek ya da bilmeyerek, kendi üzerini çizip düşünce, söylem ve davranış düzeyinde, ilkine, yani “töz”ün ya da “töz”ün tezahürlerinin kendisinde vücud bulduğuna inanılana “vecd içinde secde etme”nin göstergesidir. İlki de ikincisi de ilinek insanın hal-i pür mealidir. Ancak ikincisi, ilineğin ilineği olmakla karakterize olur ki Selahattin Hilav, “katmerli ilinekleşme” olarak niteler bu durumu.

İşte buna rağmen, ne yazık ki, uzunca bir zamandır, “Katmerli ilinekleşme”yle malul insanların “Açılım” sürecinin taraflarını oluşturduğu gelişmeleri izliyoruz. Çünkü her iki tarafın da gönüllü ya da gönülsüz bir biçimde uymak ve itaat etmek zorunda olduklarını hissettikleri tözler ya da tözün tezahürlerinin kendisinde cisimleşmiş olduğunu varsaydıkları kişiler, kurumlar, otoriteler, ideolojiler, kısacası kutsal ya da kutsallaştırılmış, düşünsel ya da gerçek varlıklar var. Her iki taraf da kendi tözüne göre hizaya girmeye çalışıyor. Her iki taraf da tözlerinden yansıyan kabullerle pozisyon almaya… Biliyorlar ki tözle çatışan, “sahne”nin, “sahne”deki “oyun”un dışında bırakılabilir, görünürlükten azledilebilir, koltuğunu yitirebilir ansızın. Onlar da böylesi bir sonla karşılaşmaktansa, “hiç”leşmek pahasına ilineğin ilineği olarak kalmayı seçiyorlar. Tüm ilinekler ve ilineğin ilineği olanlar gibi, töze endeksli hesapçı, pazarlıkçı, köylüler alınmasın ama “köylü kurnazlığı”yla malul tutumlar sergiliyorlar. Çünkü ilineğin ilineği olanların kendi düşüncesi, kendi iradesi yoktur; korkuları, kaygıları ve yitireceklerini düşündükleri şeyler vardır. Bundan dolayı, “Açılım” sahnesinde boy gösterenler ilineğin ilineği olan insanlar olsa da, aslında arka planda var olanlar sözüm ona töz addedilenler ve daha da önemlisi uluslararası gerçek güçlerdir.

Her Türden Tözü Yaratan İnsandır

Oysa her töz addedilen ya da tözleştirilen, ister gerçek isterse düşünsel bir varlık olsun, her daim insanın ürünüdür. Töz addedilene dair olduğu söylenen her şey için de geçerlidir bu. Ancak ilinek ya da ilineğin ilineği olan insanın, yanılsamalı bir bilinç haliyle kendi düşüncesini, söylemini ve davranışını tabi kıldığı bir töz yoktur gerçeklikte; yalnızca töz addedilen, kendisinden korkulan varlık ya da varlıklar vardır. Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde, “Töz ; değişen durumlar ve niteliklere karşı kalıcı olan; bir başka şeyle ya da bir başka şeyde değil, kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan. Spinoza’nın tanımı ile ‘Varoluşu için başka bir şeye gereksinme duymayan şey’”2 olarak belirlenir. Yani töz, neliği olup gerçekliği olmayan kavramlardan biridir. Bundan dolayı olsa gerek ki, işi gerçeklikle olan “Modern doğa bilimleri için töz, (…) biçimsel bir kavramdan başka bir şey değildir”.

Ne İlineğin İlineği Ne De Figüranlar Sorun Çözebilir

Gerçek sorunlar, gerçekliği bütünsel olarak kavrayan, düşünen, söyleyen gerçek insanlarla çözülür. İlinek ya da ilineğin ilineği olan figüranlarca değil. “Kürt sorunu” da hem toplumsal hem de uluslararası gerçekliğe haiz bir sorundur. Bundan dolayı, ne gerçekliğe aykırı bir biçimde oluşturulduğu için “Kürt sorunu”nun da önemli nedenlerinin başında gelen, yaklaşık 80-90 yıllık kabulleri, “Milli Birlik Projesi” adı altında çözümün kabulü kılma akl-ı evvelliğine sığınan figüranlar ne de töz addettikleri kişi ya da kurumlardan gelen tutarsız açıklamalarla, rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi bir o yana bir bu yana savrulan ve adı dışında hiçbir hükmü şahsiyeti olmayan paravan kurumlar (ki bunlar kapansa ne olur kapanmasa ne olur) ve oralarda arz-ı endam eyleyen “katmerli ilinekleşme”yle malul kişilerce çözülebilir. Anlaşılan odur ki, “açılım” şimdilik düğüm düğüm bir kördüğümdür. Ve çözüm, ne zaman geleceği şimdilik belirsiz olsa da bir başka baharın işidir. O zamana dek de yeniden yeniden kaşınacak ya da nüksedecektir.

Ancak kördüğümün birazcık da olsa gevşetilmesi ve iki tarafın figüran ve ilineklerinin kapalı kapılar ardında ya da önünde, asıl aktör(ler) tarafından, tabir-i caizse kulaklarından tutulup masaya oturtulması ve geçici bir “mola”ya ‘ikna’ edilmesi yakındır (elbette öncesinde bir iç savaş galebe çalmazsa). Çünkü gerçek insanların, gerçek güç ve kurumların, hele hele bunlar uluslararası aktör; oyuncu, senaryocu sıfatını rast gele almamışlarsa ve bölgede öncelikli, acil, ertelenemez ve ikame edilemez çıkarları olduğu var sayılıyorsa, gerçek ihtiyaçları vardır. Yanılsamalı bilinç halleriyle malul ilinek ya da ilineğin ilineği olanların savruluş ve kuruntularıyla, kendi ihtiyaçlarını belli bir noktadan sonra ertelemeye yanaşmazlar. Hal böyleyken, kulaklarından vazgeçmeye hazır kaç ilinek ya da figüran var sanıyorsunuz ki…?

Unutulmasın ki, bu gerçek güçler, ortamını bulduklarında ve ihtiyaçlarına denk düştüğünde sorunları büyütüp bir ülkeyi yangın yerine çevirmeye de, “töz” addedilenleri “paket”lemeye ve hatta onları pazara çıkarmaya da kadirdirler. Bundan dolayı, zamanında kulaklarını onların eline verenlerin ve onların hamiliğini yaptığı insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalizm koşullarında bir çözüm olasılığına bile güle oynaya “evet” diyenlerin yerli yersiz “efelenme”lerinin, “açılım” sahnesindeki görüntülerinden daha öte bir hükmü de yoktur zaten.

*• Felsefe Öğretmeni;  http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Selahattin Hilav’ın “Felsefenin Başlangıcı, Doğu, Korku, Birey” başlıklı bu makalesi, ilk olarak 1983 yılında, Yazko Felsefe Yazıları 5. Kitap’ta, daha sonra da “Felsefe Yazıları” adlı kitabın içinde Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanmıştır.
2 Felsefe Terimleri Sözlüğü, Töz maddesi, sy. 168, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Marksizm, bir ideoloji değil, teoridir!

Marksizm, bir ideoloji değil, teoridir...

Fikret Başkaya’yla bir söyleşi*

Hocam ilk sorum şu: ‘Devrimi Yeniden Düşünmek’ başlığını taşıyan yazınızda, “... eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirligini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder... Başka türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız filozofu Alain, “düşünmek hayır demeyi bilmektir” diyordu. Etimolojik kökeni Kadim Grekçe theorien olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek... demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye birşey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir ‘resmi gerçeğe’ itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel mahiyette değil, aynı zamanda etiktir. Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var, kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var? Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru sorarak başlar. Marx’ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye, bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx’ı eleştirmek de dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular. Sadece durmakla da kalmadılar Marx’ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir ideolojiye dönüştürdüler. Marks’ın teorisi Stalinizimle birlikte kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi... Tabu yasaklanarak korunandır... Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır... Marx, yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, ‘ben marksist değilim’ demişti... Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi? Galileo’yu, Newton’u eleştirebildiği için... Marx sonrası marksistlerin Marx’ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu, Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.

Onun için mi yazınızın başlığını ‘devrimi yeniden düşünmek’ olarak koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor?

Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx’la başlaması, tuhaf bir folklor haline geldi... Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : “ Filozoflar bu güne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir’ der. Buradan Marx sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: ‘ anlama işi tamamsa ve bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine girişebiliriz... Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama bir militanın yaklaşımı budur... Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser... Bu kafayla dünyayı değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi uygulamaktır, önemli olan eylemdir... Burjuva kafasıyla yeni ve farklı birşey yapacağını sanır. Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz kadar eylem yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bir kere sol saymadığı, ‘kendinden saymadığı’ hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün, partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların birşey yazması, yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40 yılda sol dışında herkes düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca... ama solun o tarakta bezi yok gibi... Mesela günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir teknoloji eleştirisi, bir reklam eleştirisi yok... Yeni proleterleşme biçimine dair söyleyecek sözü yok... Bu alanlar önemli birer ideolojik hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekraralayan bir sol bu... Bu kafayla yeni ve farklı birşey söylemesi de, yapması da zaten mümkün değil. Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik, düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere bunu kabullenmek zorundayız. Hiç birşey olmamış gibi davranmanın, kendini aldatmanın bir mânâsı yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak, ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor... Yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır, düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz... Elbette bu düşünceyle eylem arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.

Neden böyle oldu peki?

Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı, ideolojiye dönüştürüldüğü için... Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün değildir... O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek çekiyorsunuzdur... Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, değişimi yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip olduğunuz durumda mümkündür.

Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor? Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi?

Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx’ın ölümünden sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir. Stalinizmin Marx’la ve marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi. Stalinizm her şeyiyle marksizmin tam bir inkârıdır. Aslında eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de marksizmin deforme olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade edersek, Stalinizm Marksizmin anti-teziydi...

Eğer öyleyse Türkiye’de ve dünya’da neden hâlâ Stalinizm hayranları var?

Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm eleştirel-devrimci bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona inanmaya devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı birşey. Bütün sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de gerek kalmaz tabii... Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış bilimisel sosyalizm denilen de asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından işçi sınıfının bilimi söylemi çok kullanılırdı. Oysa işçi sınıfının bilimi diye birşey hem mümkün değildir, hem de saçmadır. Aynı şekilde proletarya kültürü [proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi...

Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan ‘demokratik merkeziyetçiliğin’ bir oxymore olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir çelişki yok mu?

Biliyorsunuz oxymore karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar, sanatçılar anlatım güzelliği için oxymore’ a baş vuruyorlar ve orada bir sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, Antigone adlı oyununda ermiş cani diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla oxymore’a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela temiz savaş, calışma barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. dendiğinde ideolojik amaçlı bir oxymore yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun demokratik merkeziyetçilik de bir oxymore’dur. Zira bir örgütsel işleyiş hem merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu yerde örğütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, yetkili-yetkisiz... velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda da birşeyler başarmak mümkün olmaz. O halde nasıl bir disiplin sorusu akla gelecektir. Bu dünya’da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın? İnsanların birşeyi yapması için mutlaka dışırdan, yukarıdan birilerinin emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki, Eskinin ayakları sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana saat altıda kalk demiyor... Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin, fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt demokratik bir işleyişe sahip değilse, birşeyleri de başarsa sonuç başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1. Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir... Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür. Mesela Paris Komünü, 1917 de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt modeli hakkında fikir verebilir. Yegane evrensel örgüt modeli ‘demokratik merkeziyetçiliktir’ demek size mantıklı geliyor mu? Eğer siz demokratik merkeziyetçiliğin sonucundan şikayet ediyorsanız, o zaman farklı bir örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz... Eğer bir soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de sahipsiniz demektir.

Daha önceki bir yazınızda soldaki ‘aşırı parçalanmışlıkla ilgili olarak: “Türkiye’de sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patalojik nedenlerle açıklanabilir’ diyorsunuz. Gerçekten bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi?

Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz. Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu, sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil manzarasına bak anlarsın... Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de açıkta siyaset yapmak durumunda... Üstelik daha önce de defaaten söylediğim, yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların nasıl bir düzen kurulacak sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu... Halka bilinç götüreceğini sanıyor... Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa, sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle birşey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni birşey yapamamakla, politik mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira gerçekten patalojik bir durum bu...

Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz. Gerçekten yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye’deki sol buna hazır mı? Böyle birşeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu, daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle ‘yeniden düşünmeye’ ‘cesaret’ edebileceğini bekliyor musunuz?

Eğer ‘yeniden düşünmeye’ cesaret edilmezse, bu sol diye birşeyin olmadığı anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, ‘durumdan memnun oldukları’ anlamına gelir ki, böyle birşey saçmadır. Aklı başında biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum –aslında bunu söylemek yeni ve orijnal birşey söylemek de değil- . Bu günkü yenilgi tablosu ilelebet devem edecek diye birşey yok. Saldırı / karşı saldırı diyalektiği işin doğası gereğidir... İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın bir ‘anlamı’ olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan koymuşlar... Defteri çoktan kapatmışlar... Başkalarının gündeminin peşinden gitmeyi politika yapmak sanıyorlar... Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi bir başarı olarak görüyorlar... Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap arama cesaretini ortaya koyanlar var... Önemli olan onların sayısını artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır... Bu aşamada Spinoza’nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz Spinoza: “Gözlüğünü parlat’ diyordu..

Teşekkür ederim...
Ben de...

*Söyleşiyi Gerçekleştiren : Merdan Özüdoğru