09 Eylül 2013

SURİYE'Yİ NEDEN ÇÖKERTMEK İSTİYORLAR?

Suriye’yi Neden Çökertmek İstiyorlar?

Fikret Başkaya*

“Gaz kullanımıyla ilgili tereddütleri anlamakta güçlük çekiyorum. Oysa biz Barış Konferansında gazı sürekli bir savaş yöntemi olarak kesin karara bağladık. Şahsen   uygar olmayan halklara karşı zehirli gaz kullanılmasına açıkça taraftarım.”
              Winston Churchill, War Office Minute, 12 Mayıs 1919

Burjuva uygarlığı yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart üzerinde yol alıyor. Bu alandaki aşırılığın ve hoyratlığın ortalama insanı isyan ettirmemesi mümkün değil. Görünen o ki, isyan edenler çoğunluk değil... Aslınla insanlığın nasıl da sefil, rezil ve kepaze duruma düşürüldüğünü görmek için derin “bilimsel açılımlar”, rafine sosyo-psikolojik tahliller, gerekmiyor. “Yüzünü Suriye’ye çevir anlarsın” denecektir. Elbette yalan, ikiyüzlülük ve çifte standart burjuva uygarlığının bir keşfi değildi. İnsan toplumunun sınıflara ayrıldığı günden beri varolan bir şey... Zira egemenlik [iktidar] gizlemekle mümkün ve gizlemek aldatmak için gerekli. Bu yüzden gizlemesini bilmeyen yönetmesini de bilemez denmiştir. Kim bilir, belki bilinen tarihin hiç bir döneminde böylesi bir kepazelik yaşanmamıştır... İletişim alanındaki devasa gelişme, yalan cephesine büyük imkânlar sunuyor. Artık yalanı büyütmek ve yaymak çok kolay...  

Suriye halkı tam 28 aydır NATO’cu emperyalist cephenin, Siyonist İsrail ve Türkiye başta olmak üzere bölgedeki gerici/Amerikancı, pro-emperyalist, pro-Siyonist devletlerin saldırısına karşı kahramanca direniyor. Otuz düvelle birden savaşıyor. Sadece otuz düvelle de savaşmıyor, bir de devasa bir küresel medya ordusuyla savaşıyor. Gerçek durum bu ama insanlara başka hikâye anlatılıyor, başka fotoğraf gösteriliyor. Vicdan sahibi –eğer hâlâ vicdan diye bir şey kalmışsa- bir insanın bu utanmaz duruma itiraz etmesi gerekmiyor mu? Peki; neden itiraz etmiyor/ edemiyor veya itirazın neden reel bir karşılığı yok? Bunun iki nedeni var: Birincisi yeteri kadar durumun bilincine varamamak ve ikincisi de örgütsüzlük. Örgüt yoksa bilinç pek işe yaramıyor...

Suriye’ye saldırının gerekçesi, “halkı diktatörden kurtarmak, oraya demokrasi götürmek”... Eğer “uygar dünya” veya emperyalist kamp, böylesi yüksek insanî kaygılar taşıyor olsaydı, geride kalan yaklaşık 60 yılda sayısız darbeler peydahlamazlar onca kanlı diktatörü sonuna kadar desteklemezlerdi. Dünyanın bu tarafında diktatörlükler her zaman emperyalist Batı’nın en çok tercih ettiği rejimler oldu. Zira, emperyalizmin varlığı demokrasinin engellenmesine bağlıdır. Demokrasi sosyal eşitliği varsaydığı için... Gerçek durum böyledir ama söylem farklıdır. Tabii diktatör emperyalist çıkarlara hizmet etmek kaydıyla... Eğer artık emperyalist çıkarlarına hizmet etmiyorsa, kontrolden çıkmışsa veya çıkma potansiyeli seziliyorsa, anında kanlı diktatör, zalim, halk düşmanı, dünya barışı için tehlikeli, çıban başı, vb. ilan edilir ve artık katli vaciptir. Hemen bir şeytanlaştırma kampanyası başlatılır. Medya devreye sokulur... Panama’da Noriega’nın başına gelen, söylemek istediğime tipik bir örnektir... Kendi çıkarlarına hizmet ettikleri sürece diktatörlere diktatör demezler. Birbirlerini karşılıklı hediyelere boğarlar, barış ödülleri alıp-verirler... Diktatörün “bölge ve dünya barışına değerli katkılarından, “tarihi dostluktan” söz edilir. Demokratik, kendi halklarının çıkarlarına sahip çıkan, kendi ayakları ütünde durabilen, kolonyalist/emperyalist sömürü, yağma ve talana izin vermeyen, beşeri ve doğal kaynaklarını kendi halkının yararı ve refahı için kullanan rejimlerin varlığı, emperyalistlerin korkulu rüyasıdır. Kendisiyle ilgili kararları kendi veren, ulusal bilince sahip bir halk emperyalist sömürüye izin verir mi, itilip-kakılmaya razı olur mu? Netice itibariyle emperyalistlerin ağzına insan hakları, barış, demokrasi gibi kavramlar yakışmaz. 

05 Eylül 2013

RADYASYONLU OKULLAR AÇILIYOR!!!

Öğretmen ve Öğrencileri Bekleyen Kanserojen Tehlikesi: Radyasyonlu Okullar
Atalay Girgin*


İnsan hayatına ve sağlığına gösterilen hassasiyetin dinsel temelli ve saplantılı siyasal-ideolojik söylem ve düzenlemelerden, ekonomik ve askeri kaygılardan, manipülatif amaçlı kanunlardan öteye gitmediği toplumlarda, radyasyonlu okul gibi uygulamalar bir turnusol kâğıdı işlevi görür: İnsan hayatını ve sağlığını korumanın ilkesel olup olmadığını açığa çıkarıveren.

Kadını ve erkeğiyle, çocuğundan gencine ve yaşlısına toplumun her kesiminin sağlığını koruma görevinin olduğunu ileri sürerek, alkol ve sigara konusunda düzenlemelere girişenler, bu yaklaşımın kendileri için ilkesel bir değerinin olmadığını bir kez daha ortaya koymaktalar. Önceliklerini, insan hayatı ve sağlığını her koşulda koruma ilkesinin değil, dinsel temelli saplantılı / hastalıklı / yanılsamalı siyasal-ideolojik kabullerin belirlediğini sergilemekteler. Bunun en son ve tipik örneği; Fatih Projesi adı altında, şatafatlı bir biçimde kamuoyuna sunulan radyasyonlu sınıflar ve radyasyonlu okullardır. 


Radyasyonlu okullar, kamuoyunda ve basında Fatih Projesi adıyla bilinmekte, ne var ki adı telaffuz edilmemektedir. Buna bağlı olarak da akıllı tahta ve öğrencilere dağıtılacak olan tablet bilgisayarlar bağlamında, genellikle iktidar yandaşı kesimlere dağıtılan / dağıtılması olası rant haberleriyle gündeme gelmektedir. Ancak asıl can alıcı sorun gözardı edilmektedir. Bu sorun, ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki çocukların, ortaöğretimdeki gençlerin ve öğretmenlerin hayatı ve sağlığıdır. Söz konusu projenin uygulamaya geçmesiyle birlikte milyonlarca öğrenci ve yüzbinlerce öğretmen risk altına sokulacaktır. Ve bu tehlike artık kapıdadır.

Radyasyonlu okulların bu eğitim öğretim yılıyla birlikte hızla yaygınlaştırılacağı bilinmektedir. Her sınıfta bir akıllı tahta, en az otuz tablet bilgisayar olacaktır. Bunlar gün boyu, okulun türüne ve aşamasına göre 40-45 dakikalık süreler halinde 5-6-7-8 ders saati çalışacaktır. Bunun en basitinden, kısaca anlamı şudur: Sınıf ortamı Radyo Frekans (RF) radyasyonuyla kaplanacaktır. Yani her sınıf, birer RF radyasyonu alanına dönüşecektir.


Bu sınıflardaki öğrenciler ise doğrudan çocuklardır. Oysa ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki ve ortaöğretimdeki çocuklardan oluşacak sınıflarda RF radyasyonun özgül soğurulma oranı (SAR) üzerine, uzun erimli hiçbir çalışma yapılmamıştır. Ne sağlık bakanlığı başta olmak üzere devletin herhangi bir bilimsel kuruluşunun ne de uluslararası bilimsel kuruluşlardan herhangi birinin elinde bu konuda yapılmış ve olumlu referans oluşturacak bir çalışma vardır. Milli Eğitim Bakanlığı, hiçbir ölçüm yapılmamış, dolayısıyla ellerinde olumlu bir değer oluşturacak herhangi bir sonuç olmamasına rağmen, öğrencileri ve öğretmenleri RF radyasyonlu sınıflara mahkûm etmeye çalışmaktadır. Oysa böylesi bir uygulama, tabiri caizse öğrenci ve öğretmenleri, Nazilerin Yahudileri gaz odalarına kapatması gibi, RF radyasyonlu sınıflara kapatıp hastalanmalarını, ağır ağır ölmelerini ya da sakat kalmalarını beklemektir.

Sıfatına statüsüne, etkisine yetkisine bakılmaksızın, hangi hastalıklı zihnin ürünü olursa olsun, bu kabul edilebilecek bir durum değildir. Hiçbir velinin, çocuğunun bu sınıflarda ders görmesini isteyeceğine, öğretmen sıfatını hak eden hiçbir öğretmenin bu uygulamayı kabul edip öğrencileri bu sınıflara zorla sokacağına ihtimal verilemez. Elbette bunun iyi niyetli bir ifade ve temenni olduğunun da bilincindeyim. Çünkü her ülkenin her toplumun Hitleri de Hitlercikleri de onların karşısında “ölü yıkayıcının elindeki ölü kadar itaatkâr olmanın” erdemlerine inanan Eichmannları da vardır. Hele hele “yalnızca yasaların gereğini”1  yaptığını, hükümetin ve üstlerinin emirlerine uyduğunu söyleyerek kendisini savunmaya, masum göstermeye çalışacak Eichmanların sayısı hiç de azımsanmayacak denli çoktur. Bunu anlamak ve öğrenmek için de tarihin tozlu sayfalarında araştırma yapmaya, fazla ötelere gitmeye gerek yok. Baktığını gören, gördüğünü anlayabilenler için 12 Eylül’e, işkencehanelerdeki polislere, Mısır’da yaşananlara, Gezi olaylarında olup bitenlere göz ucuyla bakmak bile yeterli, arif olanlar için…

09 Temmuz 2013

BONAPARTINI ARAYAN ÜLKE: MISIR

Bonapartını Arayan Ülke: Mısır

Atalay Girgin*

Karl Marx ünlü eserlerinden biri olan “Lois Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nin daha giriş cümlelerinde şöyle der: Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi…

Mısır’da 2011 ve 2013 yılı Tahrir’inde gerçekleşenlerden ve kapısını araladıklarından hangisinin kimler için trajedi kimler için komedi olduğunu şimdiden söylemek kolay olmasa da, kısa dönemde gelişen olayların ve gelişme potansiyeli olan olayların hiç de iç açıcı olmadığı ortada. Bu durum, yalnızca Mursi taraftarı Müslüman Kardeşler ve onlara karşı 30 Haziran’da Tahrir Meydanı’nı doldurarak bugünkü gelişmelerin vesilesi yapılmış muhalefet için değil, keskin bir ayrışmanın yaşandığı tüm Mısır için geçerli. 

05 Temmuz 2013

Mısır: Devrimin İkinci Raundu...

Mısır: Devrimin ikinci raundu

Fikret Başkaya
                                                 
                                                            “ Karşı devrim devrimin kamçısıdır”
                                                                                                   Karl Marx

Birinci Tahrir devriminden yaklaşık iki yıl sonra ve Müslüman Kardeşler iktidarının birinci yıl dönümünde, işçi, emekçi, kadın, genç, çocuk, her yaştan 16-17 milyon insan, Mısır’ın tüm kentlerinde tekrar sokaklara döküldü. İki yıl önce Mubarek’i iktidardan kovduğu gibi, bu sefer de Amerikancı Müslüman Kardeşler iktidarına son verdi. Zira Mursi iktidarı Mubarek’in yolundan gidiyordu. Mısır halkı böylece özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi mücadelesinde kararlı olduğunu bir kere daha dosta-düşmana gösterdi. Müslüman Kardeşler 1928 yılında kurulduğundan beri, ilerleminin, özgürlüklerin, seküler değerlerin ve demokratikleşmenin karşısına dikildi. Başlarda İngiliz istihbaratı, 1950 sonrasında da Amerikalılar tarafından desteklendi, araçlaştırıldı ve kullanıldı. Hiç bir alternatif toplum projesine sahip değildir. Söyledikleri tek şey: Çözüm Islamdadır”...  Bu kafayla insanların yüz yüze geldiği sorunlar çözülebilir mi? İlk kurulduğu yıllarda Mısırda seküler, ilerici, ulusçu, demokrat, sosyalist, komünist ve anti-kolonyalist hareketlere karşı kullanıldı. İkinci emperyalist savaş sonrasında da ABD tarafından araçlaştırıldı. Dine gönderme yapsa da dinle ilgisi retorikten ibarettir. Neoliberal teokrasinin timsali olan bir siyasi hareketin Mısır halkına teklif edeceği bir şey olabilir miydi?

30 Haziran 2013

TEMSİLİ DEMOKRASİ...

Oligarşinin, oligarşi tarafından, oligarşi için iktidarı= Temsili Demokrasi [II]

Fikret Başkaya*

Demokrasi bahsinde gerçek durum tevatür edilenden farklı. Sanıldığı/inanıldığı gibi, asla “halkın, halk tarafından, halk için hükümeti“ söz konusu değil. Doğrusu “oligarşinin, oligarşi tarafından, oligarşi için iktidarı”. Genel iradenin [ milli iradenin] gerçekleşmesi diye bir şey söz konusu değil. Velhasıl insanların kaderi, seçilmiş temsilciler tarafından parlamentolarda, senatolarda, belediye meclislerinde tecelli etmiyor. Başka yerlerde başkaları tarafından belirleniyor. Seçimler, vekiller ve onlardan oluşan parlamentolar, seyirciyi aldatıp-oyalamaya yarıyor. Kaldı ki, geçerli durumda ekonomik alanın yönetimiyle, politik alanın yönetimi birbirlerinden ayrılmış durumda. Şimdilerde neoliberal küreselleşme çağında ekonomik alanın yönetimi münhasıran oligarşinin adamlarının etkinlik alanı. [orada kadınlar yok gibidir]  Şöyle bir işbölümü söz konusu: Ekonomik alanın yönetimi oligarşinin işi, politik alanda da insanlar oy vererek sürece dahil olduklarını sanıyorlar ama verdikleri oyun reel bir karşılığı yok... Profesyonel politikacılar aracılığıyla oligarşinin oyununa gelmenin ötesinde bir kıymet-i harbiyesi yok... Ekonomik yaşama ve esas itibariyle insanların kaderine yön verenler seçilmişlerin oluşturduğu parlamentolar değil.  Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, G8, G20,  gibi seçimle oluşmayan formel örgütler ve, Triletarel Commission, Bilderber Group, Dünya Ekonomik Forumu [Davos] gibi küresel oligarşinin formel olmayan dar örgütleri. Ve şöyle bir yönetim hiyerarşisi oluşmuş durumda: Oligarşinin doğrudan örgütlerinde [ Trileteral, Bilderberg, Davos...] , kapalı kapılar ardında alınan kararlar, yine seçilmemişlerden oluşan kurumlar tarafından [IMF, Dünya Bankası, DT, Avrupa Konseyi, vb.] formüle edilip, seçilmiş parlamentolardan çıkan hükümetlere tavsiye diliyor. Aslında dayatılıyor demek daha doğru. Bütün bu alanda yapılanı, olup- biteni meşrulaştırma işi de ekonomi biliminin timsâli iktisatcı taifesine ve bilimi kendinden menkul zevata ihale edilmiş durumda. Her kepazelik, her saçmalık, ne mene bir şeyse, ekonominin gereği safsatasına dayandırılıyor. Sanırsınız ki, orda geçerli olan doğa yasalarıdır...

O halde iki şey: Birincisi, geçerli siyaset yapma pratiğinde parlamentolar by-pass edilmiş durumda ve ikincisi, parlamentolar da zaten oligarşinin adamları tarafından dolduruluyor. Bu yüzden reel bir değeri ve karşılığı yok. Mâlum, kadınlar parti örgütlerinde ve parlamentolarda her yerdeki kadar var... Parlamentolara seçilebilmek, büyük harcamalar gerektiren seçim kampanyasını yürütebilmekle mümkün. Seçilebilmek için ya milyoner olmak ya da milyonerler/milyarderler tarafından desteklenmek, “cömert” bir sponsor bulmak gerekiyor. Aksi halde parlamentoya ancak “misafir’ olarak yaka kartıyla girilebilir. Milyonerler ve/veya onlar tarafından finanse edilen adamlar seçilince ne yapar? Kime hizmet eder? Fakat hepsi bu kadar değil. Devlet bürokrasisinin yükseklerindekiler, büyük sermaye gruplarının yöneticileri [CEO diyorlar] ve profesyonel politikacılar arasında yatay geçişler söz konusu. Bakıyorsunuz bir yüksek bürokrat bir sermaye grubunun CEO’su oluyor, oradan siyaset alanına geçip, bakan oluyor... Bir şirketin CEO’su bürokrasiye transfer oluyor, daha sonra onu parlamento üyesi veya bakan olarak görebilir siniz.. Bir başbakan, başbakanlığının sonunda bir büyük sermaye grubunun yönetimine dahil oluyor... Bizde sözünü ettiğim yatay geçişlere en iyi örnek Turgut Özal’dır. MESS  başkanlığından, “iş dünyasından”, önce  başbakanlık müşteşarlığına terfi etti, oradan Amerikancı Cunta’nın başbakan yardımcısı, sonra ANAP’ın başkanı ve başbakan ve nihayet, ne demekse “ sivil cumhurbaşkanı” oldu... Asıl ironi de herhalde Cuntanın başbakan yardımcısının demokrasinin timsali sayılmasıydı... Bu örnek size Türk demokrasisin çapı hakkında bir şeyler söylüyor mu?

Bir de lobiler var. ABD 2009’da lobilerin bütçesi 3.5 milyar dolar gibi astronomik bir düzeye ulaşmıştı... Avrupa parlamentosu söz konusu olduğunda da rakamlar her şeyi açıklıyor. Bürüksel’de 2600 büyük şirket hesabına çalışan 15 bin kadar lobici var. Parlamenter başına yaklaşık 20 lobici düşüyor... Durum böyleyken o parlamentodan çıkan yasaların, yapılan düzenlemelerin, alınan kararların neye benzediği, kime hizmet ettiği açık değil mi? Velhasıl seçimleri kazanan para... Ancak reklama [televizyon, gazete, afiş ilan, , vb.] daha çok harcayan rakiplerini altedip parlamentoya girebilir. “Batı demokrasinin” timsâli ABD’de, 2006 yılında Senota’ya seçilebilmek için 6.5 milyon dolar, Temsilciler Meclisi’ne seçilebilmek için de ortalama 1,1 milyon dolar harcama yapmak gerekiyordu... Özetlersek,  politika alanı milyarderlerin ve milyonerlerin etkinlik alanı haline gelmiş durumda. İngilterede 2010 yılında başbakan David Cameron hükümetindeki 23 bakandan 18’i milyonerdi... Sanılmasın ki, bu İngiltereye mahsus bir durumdur... Batı Avrupa’da, ABD’de, Japonya’da, Rusya’da, Hindistan’da, Brezilya’da... her yerde aynı şey geçerli. Politik kurumlar ve yapılar oligarşi tarafından kuşatılmış durumda. Ünlü Hintli yazar Arundhati Roy, kendi ülkesindeki durumla ilgili olarak şöyle diyordu: “ Milletvekillerinin çoğunluğu milyoner. Büyük şirketlerin desteği olmadan seçim kazanmanız mümkün değil. Hindistan’da seçim kampanyasının ABD’den daha pahalı olduğunu biliyor muydunuz?” [1]

Seçimler dört-beş yıllığına oligarşinin hesabına [tabii bal tutan parmağını yalar denmiştir] çalışacak bir ekibi yetkilendirmek demek. İstedikleri kanunları çıkarsınlar, istedikleri düzenlemeleri yapsınlar, bütçeyi, hazineyi, kamuya ait ne varsa yağmalatsınlar, yağmalasınlar diye... Sizin verdiğiniz  oya dayanarak istedikleri kanunları çıkarıyorlar ama ekseri kendi çıkardıkları kanunlara da uymazlar. Türkiye’de son on yılda ne tür kanunlar çıkarıldığı da, kanun ve yönetmeliklerin nasıl by-pass edildiği de az-çok ilgili herkesin mâlumudur... Kamuya ait ne varsa özelleştirildiğinde, paralı hale getirildiğinde, sermayeye peşkeş çekildiğinde, bunu nasıl savunup- kabullendiriyorlar? Aslında verilen oyların ne anlama geldiğini anlamak için bir hak talebinde bulunmak veya bir hükümet kararına karşı çıkmak yeter. “Oy verip-seçtin daha ne istiyorsun” derler. “Bu işin çözüm yeri parlamentodur” derler. Sandığı işaret ederler... Oysa parlamento tam da “o işin” çözülmemesi için vardır ama retorik farklıdır... Verdiğin oy sana biber gazı, cop, tazyikli su, gözaltı, işkence, katliam, hapis, işsizlik, açlık, çaresizlik, aşağılanma ... şeklinde döner... Sakın ola ki, bir hak talebinde bulunmaya, itiraz etmeye kalkma. Zira, oy verdiğin anda bütün haklarına elveda demişsin bir kere... İşte bunların demokrasisi böyle bir şey. Gezi Parkı’na bak anlarsın...

Oy alıp iktidar olduktan sonra artık her türlü utanmaz yağma ve talan, baskı, şiddet, işkence, katliam, düşmanlaştırma... mümkündür. Son yirmi-otuz yılda yapılan onca katliamın, onca siyasi cinayetin, yolsuzluğun hesabını veren var mı? Yok! Peki bu nasıl mümkün oluyor? Temsili demokrasi sayesinde, “hukuk devleti”  dedikleri sayesinde... Zira temsili demokrasi denilen, iktidar cephesini “sorumsuzlaştırıyor”... Geçerli işleyişte sorumluluk sulandırılıyor...Tüm hak arama yolları “hukuk devleti” denilen tarafından kapatılmış durumdadır... En fazla bir komisyon kurulur, komisyona havale edilip yavaşça kapatılır veya uzunca bir süre “bağımsız yargıda” süründürüldükten sonra “zaman aşımına” uğratılır... Hak talebi için her sokağa çıktığında, “izinsiz gösteri’ yapmakla, “kanunsuz eylem” yapmakla suçlanırsın, zira meydanlar ve sokaklar sana değil, oligarşiye aittir. Oysa demokrasinin doğduğu yer meydanlardır , Agora’dır... Demokrasi açık alanları varsayar... Halk oralardadır da ondan... Bu yüzden Gezi Parkı deneyimi son derecede önemli ve öğreticidir... Nelerin nasıl olabileceğine dair bir fikir veriyor... İzinli gösteri olur mu? O zaman gösterinin, itirazın, şikayetin, tepkinin ne gibi bir kiymet-i harbiyesi olabilir ki? Yaptığın eleştiri rejimi hedef alıyorsa, önce mahkemenin yolu görünür, sonra da hapisanenin... Neden? Demokrasinin bir gereği olarak... Gerçekten yurttaş olsaydın bu tür saçmalıklar, kepazelikler yaşanır mıydı? Seçenle seçilen arasında gerçekten bir temsil ilişkisi olsaydı, eleştiri düşmanlık ve hainlik sayılıp cezalandırılır mıydı? [ 1996’da Diyarbakır hapishanesinde devletin adamları 11 genç insanı başlarını demir çubukla ezerek hunharca öldürmüşlerdi. Ertesi gün bir yazı yazdım o vahşeti potesto etmek için. Hemen hakkımda dava açıldı, sonuç  9 ay hapis cezasıydı. Gerekçeyi merak mı ediyorsunuz? “Devletin manevi şahsiyetine hakaret...] Daha önce de defaaten yazdığım gibi, demokrasi yurttaşı varsayar ve oy sandığına gidip, dört-beş yılda bir oy atmakla, “herkes kanunlar karşısında eşittir” mavalıyla yurttaş olunmaz. Tebaya sen bu günden sonra artık yurttaşsın demekle yurttaş olunmaz! Yurttaş olmak demek, her şeyden önce politik sürecin, kamusal faaliyetin öznesi olmak demektir. Zaten Fransızca’da citoyen, [yurttaş] sitenin yani toplumun, kamunun [devletin] sorunlarıyla ilgili olan anlamındadır.

Alaturka demokrasi

Türkiye’de temsili demokrasiye geçiş [1946] halkın eylemi ve talebiyle gerçekleşmedi. Elbette bu halkın öyle bir talebi yoktu anlamında değildir. Seçme-seçilme ve genel oy hakkı mülk sahibi egemen sınıflardan mücadeleyle koparılıp-alınmadı. Aslında demokrasiye geçiş, egemenler cephesinin bundan sonra nasıl yöneteceğiz? sorusunun cevabı olarak gündeme gelmişti. Yönetilenlerin talebi ve dayatması sonucunda değil. Bu yüzden Türkiye’nin  demokrasi pratiği, başka bir çok yerde de olduğu gibi bir seçim ve temsil yanılsaması ve aldatmacası olmanın ötesine hiç bir zaman geçemedi. 1923-1946 döneminde iktidar olan CHP içinden Demokrat Parti çıkarıldı. Demokrasiye asıl ihtiyacı olanların örgütlenmesi, parti kurması yasaktı. Devletin istediği partilere izin vardı. O kadarı bile rejime çok geldiğinde, ölçünün aşıldığı, sınırın geçildiği düşünüldüğünde askeri darbelerle araç rayına oturtuldu... Rejim ekseri tek parti iktidarı olarak yola devam etti. Şimdilerde de aslında çok parti sistemi olsa da, reel olarak tek parti rejimi geçerli. 

Siyasi partiler ve seçim kanunları daha baştan seçimi ve temsili bir biçim olarak bile işlevsiz hale getiriyor. 2002 seçimlerinde AKP oyların %34’ünü aldı ama meclisteki sandalyeların %67’sine sahipti... İşte kaşarlanmış profesyonel politikacıların dillerinden düşmeyen “milli irade” böyle bir şey... Hem aldığın oyun iki katı milletvekili çıkaracaksın, hem de demokrasiden, “milli iradenin” tecellisinden söz edeceksin... Bu kepazelik neden hiç sorun edilmedi? Yüzde on [%10] barajı muhalefetin yolunu kapatırken hâlâ seçimin ve temsilin bir değeri, bir karşılığı olur muydu? Hem % 10 barajı olacak hem de oyların %50’sini aldım diye böbürleneceksin, demokrasiden, “milli iradeyi” temsil etmekten söz edeceksin... Bir de devlet bütçesinden en çok oy alan partiye bütçeden devasa  kaynak transferi yapılıyor. Bu da muhalefeti etkisizleştirmenin bir başka aracı...Tabii hepsi bu kadar değil. Sadece reel olarak tek parti iktidarı geçerli değil, o tek parti de bir kişinin, şefin partisi... Görüntünün ötesine geçilirse, asıl geçerli olanın “tek adam rejimi” olduğu görülecektir... Bunun demokrasiyle ne ilgilisi var? Aslında iki aşamalı bir işleyiş geçerli. Önce kimin milletvekili olacağına partinin şefi karar veriyor, sonra da seçimle halka onaylatılıyor... Aslında halk şefin işaret ettiğini “seçiyor”. Seçenle seçilen arasında biçimsel bir bağ bile yok... Bunun 1946 öncesinden elbette bir farkı var ama tevatür edildiği kadar değil... İşte demokrasinin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı sayılan oligarşinin hizmetindeki siyasi partiler böyle. Bizzat kendisi demokrasinin inkârı olan bu tür partiler ve anti-demokratik yöntemlerle oluşmuş bir parlamento söz konusuyken, hangi demokrasiden söz ediyorlar? Yargının ve medyanın sefil halleri ortadayken, rejimin ne olmadığı açık değil mi?   

Hakimiyet kayıtlı ve şartlı oligarşinindir...

Siz “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” lafına inanmayın. Çok sayıda kayıt ve şartla asgari demokrasinin kuyusuna kibrit suyu dökülmüştür. Sık sık milli iradeden söz edilir. Milli irade denilen oligarşinin iradesinden başka bir şey değildir... Eğer milli iradeden halkın politik süreci belirleyip, yön vermesi, kendi kaderine sahip çıkması kastediliyorsa, bundan büyük yalan olamaz. Aslında her şey halkı sürecin dışında tutmak üzere dizayn edilmiş durumdadır. Aksi halde bu kadar kolay sömürebilirler, yağmalayabilirler, ülkenin varını-yoğunu talan edebilirler, istedikleri zaman katliamlar yapabilirler, istikrarlı bir şekilde insanlık suçu işleyebilirler miydi?  Devlet aygıtının yükseklerindekiler, siyasetciler, Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar, oligarşiye dahil “sanatçı” tayfası, akademinin çok ünvanlı üyeleri... her ağızlarını açtıklarında Türkiye’nin “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğunu söylüyorlar. Tabii kısa bir cümleye üç yalanı sığdırmak da bir marifettir... Onlar böyle söylüyor, cunta anayasasında öyle yazıyor diye buna inanmamızı mı bekliyorlar? 

Aslında Türkiyedeki rejimin ve tüm rejimlerin “hukuk devleti” olduğu doğrudur. Zira, hukuku olmayan, asgari hukuk kurallarına dayanmayan bir devlet mümkün değildir. O zaman devlet diye bir şey de olmazdı... Hukuk devleti demek, sirke ekşidir demek gibi bir şeydir. Sirke ekşi olduğu için sirkedir. Devlet de hukuku var diye, bir hukuka dayanıyor diye devlettir. Fakat orada geçerli hukuk, mülk sahibi sınıflar [oligarşi] için, mülk sahibi sınıflar tarafından oluşturulmuş bir hukuk sistemidir. Asıl amaç mülk sahipleri sınıfını mülksüzleştirilmiş, “zararlı sınıflardan”  korumaktır. Burjuva devletinin varlık nedeni budur... Kapitalizm ve demokrasi, yan yana getirilmeleri caiz olmayan kavramlardır. Zira kapitalizm, böler, ayrıştırır, kutuplaştırır, oysa demokrasi sosyal eşitliği varsayar, dolayısıyla birleştiricidir... Hem iktidar oligarşiyle ait olamaya devam edecek ve hem de demokrasiden söz edilecek! Bu saçmalığa artık bir son vermek gerekmiyor mu? Uzun lafın kısası neden söz ettiğini bilmek önemlidir...
----------------------------------------------------------------------------
[1] Hervé Kempf, L’oligarchie ça suffit, vive la démocratie, Éditions du Seuil, Paris, 2012, p. 136, 137.




* Özgür Üniversite; http://www.ozguruniversite.org

14 Haziran 2013

İTİRAZ: SONLAR ve BAŞLANGIÇLAR...

Gezi Parkıyla başlayan itiraz: Sonlar ve başlangıçlar...

Fikret Başkaya*

31 Mayıs 2013’de Taksim Gezi parkında başlayıp dalga dalga yayılan eylemler bildik eylemlerden ve itirazlardan farklı. Olup-bitenler alışılmış olana benzemiyor. Herkes orada neler oluyor, bunlar kim, ne istiyorlar, buradan ne çıkar, bu nereye gider... türü sorular soruyor. İsyanın gerekçesi görünen-bilinen gerekçelerle sınırlı değil. Yağma ve talana, geçerli yaşam biçimine ve yönetim anlayışına, oligarşinin demokrasi oyununa, adım adım yaşamı yok eden neoliberal kapitalist saldırıya itiraz söz konusu. Bu niteliğinden ötürü de bir dönemin artık sonuna gelindiğini ima ediyor. Ve tabii yeni bir başlangıç, bir bilinç sıçraması anlamına da geliyor. Bu, son dönemde dünyanın başka yerlerinde neoliberal saldırıya ve burjuva yaşam biçimine, kapitalizme ve emperyalizme karşı yükselen itirazın bizim toprağımızdaki karşılığı. Elbette hiç bir halk hareketi, hiç bir devrim diğerine benzemez. Devrimi her zaman halk yapar, örgüt veya örgütler yapmaz. Zira örgütler mevcut olana itiraz etseler, onu aşma perspektifine sahip olsalar da,  son tahlilde verili zemin üzerinde varolurlar. Bu niteliklerinden ötürü de varolanda, geçerli olanda radikal bir kopuş yaratamazlar. Radikal dönüşümler her zaman derin ve yaygın halk hareketlerinin eseridir. O halde devrimi halk yapar, hiç bir devrim diğerine benzemez, devrimin ne zaman patlayacağı öngörülemez, devrim o süreci başlatanlar da dahil herkesi şaşırtır, ithal ve ihraç edilebilir de değildir. Bir başka şey de, her devrimin, her halk hareketinin kapsamı, yoğunluğu ve ortaya çıkardığı sonuçların farklı olmasıdır.
Böyle durumlarda en çok akla gelen soru: İyi de ne değişti? sorusudur. 

Herkes kendi kafasındakinin gerçekleşip-gerçekleşmediğine bakarak, hareketin başarısı hakkında hüküm verme eğilimindedir. Bu tür sorular soranlar, böylesi kaygılar taşıyanlar ekseri karşı tarafa bakarak böyle bir sonuca varırlar. Ekseri asıl bakılması gereken yere bakmazlar. İşte hükümet değişti mi? İktidar cephesinde ne değişti? Mülkiyet ilişkilerinde radikal bir değişiklik oldu mu? vb. Bu sorular elbette haklı, yerinde ve önemlidir ama aynı zamanda asıl bakılması gereken yeri ihmal etmekle de ilgilidir. Devrim söz konusu olduğunda asıl değişiklik, geniş halk kitlelerinin bilincinde ortaya çıkan kopuştur... O bir bilinç sıçraması ve kopuş ânıdır, yeni bir perspektife giden yolun aralanmasıdır... Bir başlangıçtır...Orada söz konusu olan bir silkinme, kopuş ve özgürleşme eylemidir... Bir kere o eşik aşılınca, artık yeni bir döneme girilmiştir ve uzunca bir zamana yayılan mücadeleler süreci başlamıştır. Fakat mücadele sürekli yükselen düz bir çizgi üzerinde yol almaz. Yükselişler-düşüşler, kısmî-zaferler ve yenilgiler, moral bozuklukları ve umudun yeniden yeşerdiği anlar birbirini izler... Bu yüzden devrim bir anda başlayıp-biten bir şey, anlık bir toplumsal olay değildir. Modern dönemin tarihi, söylemek istediğimin sayısız örnekleriyle doludur.

Gezegenin tarihi milyar, canlı yaşamın tarihi milyonlarla, “bilen ve yapan” anlamında insanın [ homo-sapiens] tarihi on binlerce yılla ifade ediliyor. İnsanlık uzun bir paleolitik dönemden [ avcılık ve toplayıcılık çağları] geçti. Neolitik devrimden bu yana da yaklaşık 10 bin yıl geride kaldı. Kapitalizmin tarihiyse en çok 500 yıl ve sanayi kapitalizminin tarihi de yaklaşık iki yüz yıl kadar. Demek ki, kapitalist çağ uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez... Velhasıl kapitalizm bu kadar kısa zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış durumda. Artık tartışmasız bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor. Dolayısıyla, görünen ve afişe edilen gerekçelerden öte, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde kapitalizmin dayattığı boğucu ve yok edici yaşam tarzına, küresel oligarşinin kapsamlı saldırısına itiraz söz konusu. Şimdilerde Türkiye’nin sıradan insanları da bu kervana katılmakta... İnsanlar her zaman açıkça ifade edemeseler de, meramlarını açıkça ortaya koymasalar da, kritik bir eşiğe yaklaşılmakta olduğunu, egemen oligarşilerin ve akıl hocalarının dillerinden hiç düşmeyen, büyüme, kalkınma, ilerleme, herkese daha çok refah ve demokrasi söyleminin bir yutturmaca olduğunu, demokrasi denilenin son tahlilde kitleleri aldatmaya, oyalamaya yarayan bir sirk oyunu olduğunu, bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu seziyorlar. Başta oligarşinin hizmetindeki siyasi partiler olmak üzere, demokrasi oyununu, rejimi ve  kurumlarını sorgular hale geliyorlar. Artık burjuva düzeninin bu toplumun sıradan insanlarına, gençlerine, emekçi çoğunluğuna teklif edeceği bir şey yok. Ufukta görünenin “nurlu” olmadığını seziyorlar. Kapitalizmin sömürü, hiyerarşi ve kutuplaşma üreten yıkıcı bir sistem olduğunu açıkça ifade etmeseler de yaşadıklarıyla anlıyorlar - seziyorlar. Gerçek durumla egemenler cephesinin anlattığı hikaye arasındaki uyumsuzluğu fark ediyorlar...  

Olayların patlak verdiği günden beri öbek öbek “konunun uzmanları” olup-bitenlerle ilgili tahliller yapıyorlar ama bunların kaçı asıl sorunu tartışmaya yanaşıyor? Onca yazılan-çizilen, onca söylenenler arasında kapitalizm, emperyalizm, oligarşi, ekolojik yıkım, toplumsal eşitsizlik, açlık ve yoksulluk, zorbalık, baskı ve zulüm, burjuva uygarlığının ortaya çıkardığı “anlam kaybı”, aşınan doğal çevre, büyüme, kalkınma, ilerleme adına yok edilen gelecek, kirlenen su ve hava, hızla ısınan atmosfer, iklim değişikliği, şiddeti, kapsamı ve yoğunluğu artan doğal felaketler, yok olan canlı türleri... var mı? Ya da ne kadar var?

Aslında Gezi Parkıyla başlayan süreç bir dönemin sonunu ve yeni bir başlangıcı temsil ediyor. Türkiye’nin 200 yıllık “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” perspektifinin sonunu ve yeni bir paradigmaya açılan yolu işaret ediyor. Zira bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıktığında şek şüphe yok... Bütün ışıklar kırmızıya dönmekte... İnsanlar artık kendilerine anlatılan hikayeyi dinlemek istemiyorlar. Kendi hikayelerini kendileri anlatmak istiyorlar. İtilip-kakılmak, aşağılanmak, horlanmak istemiyorlar... 

Sanıldığı gibi itiraz sadece hızla otoriterleşip tek adam rejimine, tuhaf bir polis devletine dönüşmekte olan, neoliberalizm şampiyonu, yeni- Osmanlıcı AKP hükümetine karşı değil. Her geçen gün geleceklerini daha çok karartan, yaşamı anlamsızlaştıran geçerli paradigmaya itiraz  ediyorlar. Bu yüzden sokaklardalar, bu yüzden rejimin kolluk güçlerine ve yalan cephesine karşı direniyorlar. Aslında önlerindeki asıl engelin bu rejimin polisi olmadığının da farkındalar... 33 yıllık 12 Eylül sonrası dönem artık kapanmakta... Son tahlilde bu bir haysiyet mücadelesidir ve insanlar belirli bir eşik aşıldığında artık “eskisi gibi yaşamak” istemiyorlar.



* Özgür Üniversite; http://www.ozguruniversite.org

13 Haziran 2013

"TAYYİP ERDOĞAN", NAGEHAN ALÇI'YI BİLE, "UTANDIRIYOR"!

Bir delikanlılık portresi: Tayyip Erdoğan

                                                       Nagehan Alçı
Tarifi zor bir 'erkek zorba'lığı çöktü ülkenin üzerine. Ataerkil sistemin kat kat katmerlediği kalıplar öyle büyüdü ki başka hiçbir şeye yer kalmadı sanki. Boğuluyoruz. 'Dayılanma' kültürü bir canavar gibi dört bir yanı sarıyor.
* * *


Bakınız Başbakan'a. Birkaç gündür kürsüden yaptığı açıklamalar, kullandığı üslup ve seçtiği kelimeler kaçımızın hoşuna gidiyor? Onu dinlerken kaçımız içten içe onun adına utanıyoruz? Kaçımız kendimizi avam hissediyoruz?

* * *


Ben sayının oldukça yüksek olduğunu düşünüyorum. Şahsen Tayyip Erdoğan beni utandırıyor. Seçtiği bayağı kelimeler yüzümü kızartıyor. Ve bu ülkeye aidiyet hissimi zayıflatıyor.

* * *


Bu atmosferi anlamak ve egemen söylemin bugün geldiği noktanın arka planını görmek için bir kavramın üzerine daha detaylı düşünmek gerek. O kavram delikanlılık. Bugünkü problemlerin ve kısır söylemlerin altında 'delikanlılık' kavramı ve Türklerin bu kavramla kurduğu hastalıklı ilişki var. 

* * *


Başbakan'ın entelektüellik kırıntısı bulunmayan, kaba ve cahil üslubu 'delikanlılık' kavramı ile kurduğu sağlıksız ilişkinin ürünü. Sözlükte 'mert ve cesur olma, sözlerinin arkasında durma' olarak tarif edilen bu kavram maalesef bizim toprakların erkeklerinde bambaşka yerlere çekilmiş. 

* * *


'Delikanlılarımızın' ortak özelliği her koşulda ve mekanda kendilerini dış dünyaya siper etmeleri. Yaşamak için sürekli savunma pozisyonunda olmaları gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden dış dünyaya kapalılar. O dünyayı düşman olarak görüyorlar. Ve kendilerini geliştiremiyorlar. Geliştiremedikleri için oldukları gibi kalmak istiyorlar. Bunu da 'bizi bozar' lafı ile özetliyorlar. Onların rutinlerine ait olmayan her şey onları 'bozuyor.' Düşünme yerine kalıplarla hareket ettiklerinden olsa gerek, o kalıpların bozulmaması için bünyeye yeni bir şey girmesini kesinlikle reddediyorlar. 

* * *


Bununla da kalmıyorlar. Hiçbir şey onları bozmasın diye onlar her şeyi bozmaya kalkıyorlar. 'Önümüze gelene bir tekme' havasında kendinden olmayanı yok etmeye girişiyorlar. Gerekirse zor kullanıyorlar. Ve tüm bunları yaparken, bir şeyi hiç yapmıyorlar: Dinlemek. Kendilerinden başka kimseyi duymak bile istemiyorlar.

* * *


Tayyip Erdoğan işte böyle bir delikanlılığın süzgecinden geçme. Son birkaç gündür yaptığı konuşmalar, içinden geldiği kültüre çok sadık olduğunu gösteriyor. 'Delikanlı'lığa uygun şekilde 'sen'li, 'ben'li konuşuyor örneğin. Aydın Doğan'a, Deniz Baykal'a 'siz' demiyor. 'Sen'li hitap kırsal kesime, cemaat toplumlarına özgü. Oysa 'siz' profesyonelliğin bir göstergesi. Ama Başbakan bundan bihaber anlaşılan. 

Yazının devamı için: http://aksam.medyator.com/2009/04/11/yazar/8808/aksam/index.html

"Nereden nereye" sorusuna yanıt için ilginç bir yazı...


06 Haziran 2013

FELSEFECİLERDEN BİR ÇAĞRI DAHA!

FELSEFECİLERDEN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ ÇAĞRISI

Bir haftadır neredeyse bütün ülkede yaşanan; yüz binlerce insanın yıllardır biriktirdiği öfke, ezilmişlik ve “öteki’’ olma duygusunun göstergesi olarak okunması gereken eylemler, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma tarzını gözden geçirmesini gerekli kılan bir noktaya gelmiştir. Başbakan’ın, yüzbinlerce insanın canı gönülden katıldığı, destek verdiği olayları yalnızca küçümseyici bir dille değerlendirmesi, ülkemizde yaşanan olayların asıl nedenini göremediği ya da görse bile bu durumu bir siyasi araca çevirmek istediği kuşkusu yaratmaktadır.

İstanbul’da Taksim-Gezi Parkı’na yapılmak istenen AVM-Rezidans, Topçu Kışlası inşaat projesi vesilesiyle başlayan olaylar, bize, %50 oy çoğunluğunun ancak demokratik bir devlette anlamı olabileceğini göstermektedir. Oy çoğunluğunun insanlara ait dünya bakışını ve hayat anlayışını değiştirmek, siyasi iktidar sahiplerinin kendi hayat anlayışlarını, dünya görüşlerini dayatmak anlamına gelmeyeceği kabul edilmelidir. Masumane bir şekilde siyasi iktidarın kimi tasarruflarını protesto etmeye yönelik kitle eylemlerinin insan hakları ve demokratik yaşamın gerekleriyle bağdaşmayan bir şekilde ağır fiziksel şiddet kullanılarak bastırılmaya çalışılması kabul edilemez.

Olaylardan çıkarılması gereken en önemli ders, insanın insanca yaşaması önündeki tüm engellemelerin, yasakçı ve her şeyi belirleyen anlayışın yerine gerçek bir demokrasi anlayışının yaşama geçirilmesinin ne kadar gerekli olduğudur. Ülkemizin demokrasi tarihi olumsuz olgularla yeterince kirlidir. Ülkemizin demokrasi tarihine eklenecek yeni bir kirli sayfaya gerek yoktur. Yaşanan olaylarda medyanın takındığı görmezden gelme tutumu da oldukça düşündürücüdür.

Biz aşağıda ismi olan felsefeciler Başbakana, insan haklarını ve değerlerini yeniden yaşama geçiren kararların ve uygulamaların önünü bir an evvel açması hususunda çağrıda bulunuyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Zehragül Aşkın, Güçlü Ateşoğlu, A.Kadir Çüçen, Metin Becermen, İsmail Demirdöven, Zeynep Direk, Sadık Erol Er, H.Haluk Erdem, A.Galip, Atalay Girgin, Doğan Göçmen, Bülent Gözkan, Mustafa Günay, Taşkıner Ketenci, Yavuz Kılıç, Uluğ Nutku, Mehmet Şiray, Yaman Örs, Cengiz İskender Özkan, Mehmet Afşar Timuçin, Ali Timuçin, Cengiz Mesut Tosun, Halil Turan, Çetin Türkyılmaz, Onur Varolun, Çetin Veysal

04 Haziran 2013

FELSEFECİLER ve FİLOZOFLARDAN ORTAK "GEZİ" AÇIKLAMASI...


Filozoflar: Polis vahşeti bir an önce bitmeli



Filozoflar: Polis vahşeti bir an önce bitmeli
İstanbul'un merkezinde, Taksim'de bir parkın yıkılmasına karşı yapılan protesto gösterileri birkaç gündür, farklı toplumsal katmanlardan, farklı ideolojik görüşlerden çok sayıda insanı bir araya getiren devasa bir ayaklanma halini almıştır.

Bu ayaklanmanın nedeni iktidar partisinin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın uzlaşmaz ve tavizsiz yaklaşımıdır.

Çoğunluğu pasif direniş gösteren bu eylemcilere polisin uyguladığı vahşet, sınırları aşmış bulunmaktadır ve kabul edilemezdir.

Çoğu eylemci yaralanmıştır ve bir kısmının durumu da ciddiyetini korumaktadır.

Bizler, bu polis vahşetinin bir an önce bitmesini talep ediyoruz.

Uluslararası örgütlerin ve demokrasi çağrısına kulak asan herkesin,anti-laik ve otoriter tavırlardan başka hiçbir ilhamı olmayan ve Türkiye'nin geleceği için beladan başka hiçbir şey getirmeyecek olan bu totaliter rejimden herkesin hesap sorması gerektiğini söylemek isteriz.

Çağrı Metnini Destekleyen ve İmzalayan Filozoflar

Slavoj Zizek

Jean-Luc Nancy

Antonio Negri

Jacques Ranciere

Jacques-Alain Miller

Gianni Vattimo

Bernard Stiegler

Etienne Balibar

Jacob Rogozinski

François David Sebbah

Rene Major

Jelica Sumic Riha

Frederic Neyrat

Simon Critchley

Jodi Dean

Peter Hallward

Marco Assennato

Ian James

Gerard Bensussan

Michael Taussig

Guillaume Sibertin Blanc

Elif Bereket/sabitfikir

 

11 Mayıs 2013

Oligarşi Dünyayı ve Yaşamı Yok Ediyor!


Oligarşi dünyayı ve yaşamı yok ediyor...

Fikret Başkaya

“Düşmanlarınızdan korkmayın: en kötüsü sizi öldürürler, dostlarınızdan çekinmeyin: en kötüsü size ihanet ederler, lâkin tarafsızlardan çekinin: zira kötülük dünyaya onların sessiz onayı sayesinde yayılıyor.”  
                                                                              Bruno Yarensky

Geçtiğimiz günlerde gazeteler, İstanbul’a üçüncü hava limanı yapılacağı, bu işin Cengiz-Kolin- Mepa- Kalyon sermaye grupları ortak girişimine 22 milyar 152 milyon euro’ya ihale edildiği, bunun Cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olduğu, limanın 100 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyüğü olacağı, 3 bin 500 hektarlık alana inşa edileceği, dış dokusunun Edirne’deki Selimiye Camii’nin İslam-Osmanlı motiflerinden esinlenerek dizayn edildiği, terminal binasının yeşil olacağı, limanın üçüncü köprüyle aynı sürede bitirileceği... haberini veriyorlardı.

Bu haber pekâlâ şöyle de verilebilirdi: %80’i ormanla kaplı alana inşa edilecek olan 3. İstanbul hava limanının yapımı için 1 milyona yakın ağaç kesilecek, doğal bitki örtüsü yok edilecek, sayıları 70 kadar olan göl, gölet, gölcük, bölgede yaşayan kuş türleri, tüm canlılar ve tarım alanları yok olacak,  heyelan riski artacak ve bir bütün olarak canlı yaşam yok olacak. Derelerden İstanbul’a içme suyu taşıyan barajlara zehirli su akacak, uçak ve otomobil trafiğindeki devasa artış müthiş bir kirlenmeye neden olacak, kaza riski büyüyecek, atmosferin ısınması ve iklim değişikliği derinleşecek, bölgenin ekosistemi geri dönüşü olmayan bir şekilde bozulacak, İstanbul daha da yaşanmaz hale gelecek... Ve bu yıkım ve yok etme projesinin faturası asıl vergiyi ödeyenlere çıkacak...

O halde soru 1: Medya haberi neden böyle değil de baştaki gibi veriyor? Cevap çok basit çünkü medya dünyaya ihaleyi alan sermaye grupları tarafından bakıyor... Kâr hırsıyla gözü dönmüş, başkaca hiç bir kaygı taşımayan, taşıması asla mümkün olmayan sermaye baronlarından insana ve canlı yaşama saygı beklemek abesle iştigal olurdu? Aksi halde tam bir yıkım, akıl almaz bir saçmalık olan böyle bir proje hakkında kamuoyunu uyaracak biçimde, gerçeğin haberinin verilmesi gerekirdi. Ve soru 2: Neden akademi ve “ aydınlar” cenahından ve muhalefet cephesinden yeteri kadar ses çıkmıyor? Bunun tam bir skandal olduğu dillendirilmiyor? Bu soruyu cevaplamadan önce bir anektod: Galiba 1886 yılında olacak, Londra’da genç sosyalistler Friedrich Engels’i bir konferansa davet ediyorlar. Engels’in sunumunun ardından sorulara geçiliyor. Gençlerden biri Engels’e: “ Efendim, İngiliz işçi sınıfı, kolonyalizm siyaseti hakkında ne düşünmektedir” şeklinde bir soru yöneltiyor. Engels’in cevabı şöyle: “ İngiliz işçi sınıfının hangi konuda bir fikri var ki, kolonyalizmi de sorun etsin”. Bizde akademinin bu güne kadar hangi temel soruna dair bir fikri vardı da gündeme gelen skandalı ve yıkımı sorun edecek? Şimdilerde akademi mensupları daha çok Saidi Nursi sempozyumları türü etkinliklere odaklanmış durumda...

Aslında sorun büyüme, kalkınma, ilerleme, refah, vb. ile ilgili temel bir yanlıştan ve yanılsamadan kaynaklanıyor. Geçerli hâkim anlayışa göre, üretimdeki her artış her zaman ve her koşulda mutlaka olumlu bir şey sayılıyor. Yeni olan her şey iyidir saplantısı geçerli... Oysa bir şey üretmek doğadan bir şey eksiltmeden ve kirletmeden mümkün değildir. O halde üretimin ve tüketimin doğanın dengesini bozmayacak, kendini yenilemesini tehlikeye atmayacak düzeyde tutulması, sorumlu, duyarlı, özenli bir rota izleme zorunluluğu var. Zira her şey gibi dünya da sınırlı ve belirli bir eşik aşıldığında bizzat canlı yaşamın tehlikeye girmesi kaçınılmaz... Onun için büyüme, kalkınma, ilerleme gibi kavramların büyüsünün bozulması, acil bir zorunluluk haline gelmiş bulunuyor. Mâlum ekonomik büyüme GSYH [gayri safi yurtiçi hasıla] ile ölçülüyor. GSYH [ kabaca milli gelir] artışı da kalkınma ve refahla özdeş sayılıyor. Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, ne gibi sonuçlar ortaya çıkardığı, nasıl bölüşüldüğü hiç bir zaman sorun edilmiyor. GSYH göstergesi, üretimin neden olduğu doğa tahribatını dikkate almıyor. Zira her GSYH artışı biyosferin dengesini bozucu sonuçlar ortaya çıkarıyor. Üretim ve tüketimdeki her artış, her ekonomik büyüme mutlaka “iyi bir şeydir” saplantısından vakitlice kurtulmak şart. Zira belirli bir sınır aşıldığında sadece doğa tahribatı derinleşmekle kalmıyor, beklenen refah artışı da gerçekleşmiyor. Sadece refah artışı da değil, her zaman istihdam artışı da gerçekleşmiyor... 

GSYH [milli gelir] artışı, toplumsal eşitsizliği gizliyor. Milli gelir dolayısıyla toplam zenginlik artarken, geniş toplum kesimlerinin yoksullaşması kaçınılmazdır ve kapitalizm geçerliyken başka türlü olması mümkün değildir... Zira sermaye mutlak ve göreli yoksulluğu büyütmeden yol alamaz. Dolayısıyla ortalama gelir artışı [aritmetik ortalama] herkesin durumunun iyileştiği anlamına gelmez. Bu yüzden şahsen kişi başına düşen milli gelir yerine, kişi başına düşmeyen milli gelir denmesinden yanayım... 2012 yılı sonu itibariyle Türkiye’de kişi başına düşen gelirin yaklaşık 10 bin 500 dolar olduğu söyleniyor. Eğer gelir eşit bölüşülseydi, 4 kişilik bir ailenin yıllık gelirinin 42.000 dolar, ya da 75.000 TL olması gerekirdi. Oysa asgari ücret 773 TL. ve 15 milyon insan yoksullukla cebelleşiyor. Küçük bir azınlık milli gelirin büyük bir bölümüne el koyuyor.
Ekonomik büyüme sermaye sahibi azınlığı ve bir bütün olarak oligarşiyi daha da zenginleştirirken, geniş kitleleri yoksullaştırıp, doğa tahribatını derinleştiriyor ve canlı yaşamı tehlikeye atıyor. Özellikle 1980 dönemeciyle neoliberal küreselleşmenin dayatıldığı yaklaşık son 30 yılda, artık tüm gösterge ışıkları kırmızıya dönmekte. Küresel oligarşi giderek zenginliğin daha büyük bölümüne el koyuyor. Dünya’nın en zengin %1’i gelirin %14’nü alırken en yoksul %20’ye sadece %1’i düşüyor. En zengin 200 kişinin 2.7 trilyon dolarlık serveti var, bu miktar 3.5 milyar insanın gelirinden fazla... 3.5 milyar insanın toplam geliri 2.2 trilyon dolar... Dünya’da 1226 dolar milyarderi ve 29 milyon dolar milyoneri var. Milyarderlerin 425’i, milyonerlerin de %42’si [12 milyon 160 bin] ABD’de. Artık oligarşi küresel ve milyarder ve milyonerlerler de her yerde... Dolayısıyla ortak çıkarlara sahip bir milyarderler ve milyonerler enternasyonalinden söz etmek mümkün. Bu oligarşilerin birbirlerine, ait oldukları toplumlardan daha yakın olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur... Çin milyonerler sıralamasında ikinci sırada. Çinde 1 milyon milyoner var.  Toplamın %3.4’üne sahip. Onu Hindistan, Brezilya ve Türkiye takip ediyor. Türkiye 38 milyarderle ligde önenli bir yere sahip... Piramidin tepesindeki dar oligarşiyi dünya nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan zengin orta sınıf takip ediyor. Orta sınıf da dünya nüfusunun yaklaşık %25’ini oluşturuyor.  Çoğu Güney’de [Asya, Afrika, Latin Amerika] olmak üzere, yoksullar dünya nüfusunun %45’ini oluşturuyor ki, bu nerdeyse her iki kişiden birinin yoksulluk içinde yaşıyor olması demek... Bir tarafta aşırı zenginlik ve israf, diğer tarafta aşırı yoksulluk ve sefalet ve tabii zihinlere durgunluk veren doğal çevre tahribatı... İşte büyüme, kalkınma, ilerleme şarkılarının hâlâ yüksek sesle söylenmeye devam edildiği dünyanın manzarası böyle...

Neden bu kadar çok yol, köprü, konut, avm, alt-geçit, üst-geçit, hava alanı, yat limanı, taş ocağı, termik santral, HES, vb? Bu inşaat çılgınlığı, yıkım ve yok etme seferberliği nasıl açıklanabilir?

Neoliberal politikaların dayatılmaya başlandığı 1980 sonrasında emekci sınıfların pazarlık gücü zayıfladı. Kârlar artarken ücretler düştü, sosyal harcamalar ve kamu harcamaları kısıldı. Mülk sahibi egemen sınıfla ezilen ve sömürülen sınıflar arasındaki gelir uçurumu büyüdü. Fakat hepsi bu kadar değil. Zenginler kulübünde de bir değişim yaşandı. Zenginler içinde en zenginlerin gelir ve servetinde devasa artışlar oldu. Başka türlü ifade edersek, uygulanan anti-sosyal neoliberal politikalar sonucu bir bütün olarak zengin sınıfın geliri artarken, en zenginlerle diğerleri arasındaki fark büyüdü. Bir fikir vermek için mesela ABD’de, 1980 - 2000 aralığında, en zengin %1’in ulusal gelirden aldığı pay % 8’den %16’ya yükseldi. Oysa zengin %10’un ulusal gelirden aldığı pay aynı dönemde %25’den %27’ye yükseldi. Bu eğilim sadece emperyalist ülkeler için değil, Çin, Hindistan gibi “yükselen ülkeler” için de geçerliydi. Tabii Türkiye ve benzerlerinde de...  Çinde 2003’de sadece 3 milyarder var iken 2009’da 130 dolar milyarderi vardı. Çin’de100 bin doların üstünde gelire sahip 24 milyon insan var. Hindistan’da 1998’de en zengin 100 kişi ulusal gelirin %0 4 ünü [binde dördü] alıyorken, 2009’de %25’ini alıyordu...

Oligarşinin elinde devasa bir sermaye birikti ve sendikaların etkisizleştirildiği, ücretlerin bastırıldığı, sosyal harcalamaların budandığı koşullarda, emekçi çoğunluğun satın alma gücü zayıfladı. Başka türlü ifade edersek, talep geriledi. Böylesi bir ortamda önce kamu [devletler], ardından da bireyler [aileler] borçlandırıldı. Buna rağmen kapitilast sınıfın elinde yeterince “değerlendirilemeyen” bir sermaye fazlası var. Başka türlü söylersek, değersizleşme riskini bertaraf etmek gerekiyor. İşte diğer alanlarda talebin yeteri kadar artmadığı koşullarda inşaat, madencilik, enerji... sektörleri sermaye için bir çıkış yolu olarak görülüyor. Aslında inşaat sektörüne yüklenmek, bütçeyi, kamu kaynaklarını yağmalamak anlamına geliyor. Bedeli vergi veren yoksullar ödüyor... Başka türlü söylenirse, daha çok vergilerle finanse edilen bir sektör. İç tasarruflar yetersiz olduğu için bu alandaki yatırımlar dış borçla finanse ediliyor. Fakat bu yöntemle finanse edilen, yol, köprü, konut, HES... döviz yaratmadığı, iç piyasaya dönük yatırımlar olduğu için, belirli bir eşik aşıldığında kriz kaçınılmazdır... Nitekim Nisan 2013 itibariyle Türkiye’nin dış borcu 340 milyar dolar sınırını aşmış bulunuyor. AKP, iktidar olduğu 10 yıllık dönemde borçları % 162 oranında artırarak bir rekora imza attı ama IMF’ye olan borçları ödemekle, dahası IMF’ye borç vermekle öğünüyorlar... İnsanları daha ne kadar aldatabilirler? Yalanı daha ne kadar sürdürebilirler?

Uygulanan neoliberal politikalar  sadece toplumsal kutuplaşmayı büyütüp, gelir dağılımı dengesizliğini, insânî-sosyal kötülükleri derinleştirmekle kalmıyor. Doğa tahribatını da büyütüyor, ekolojik dengeler hızlı bir tempoyla bozuluyor. Artık doğa akıl almaz bir saldırıyla karşı karşıya ve bu yıkım büyüme, kalkınma, ilerleme... adına meşrulaştırılıp, dayatılıyor, görünmez kılınmaya çalışılıyor... Oligarşi büyüdükçe yıkım da büyüyor.  

Bu terazi bu sikleti neden çekmez?

Oligarşinin tüketim çılgınlığı, üst-orta sınıf, üst-orta sınıfın tüketim düzeyi ve yaşam biçimi de orta sınıf tarafından taklit edilince, devasa bir israf ve yıkım tablosu ortaya çıkıyor. İronik ve çelişik görünse de yoksul çoğunluk da orta sınıfı taklit edebileceği kuruntusu ve yanılsamasıyla malûl... Bu günkü üretim ve tüketim düzeyi bile bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkarmış iken, bu çıkmazdan nasıl çıkılabilir? Eğer geçerli eğilimler – küresel eşitsizlik, kaynaklara sahip olma yarışı ve ekolojik bozulma- yol almaya devam ederse, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmaz. Dünya nüfusunun 2050’de  9 milyar sınırına yaklaşacağı tahmin ediliyor. 9 milyar insanın yaşadığı bir dünya ekolojik bir fekaleti yaşamadan varlığını nasıl sürdürebilir? Mesela 9 milyar insanın yaşadığı bir dünya’da karbon gazı salınımı ne düzeye çıkar? Hâlihazır durumda bir Amerikalı bir Afrikalıdan 18 kat fazla enerji kullanılıyor, dolayısıyla karbon gazı emisyonu ortaya çıkarıyor. Demek ki, zengin Batılı ülkelerin üretimlerini, tüketimlerini ve karbon gazı emisyonunu azatlmaları gerekiyor. Elbette Çin ve Hindistan gibi yükselen ülkeler denilenlerin de daha ölçülü ve sorumlu davranmaları şart.

1970-2011 aralığında dünya ekonomisi ortalama %3.4 oranında büyüyerek dörde katlandı.  Eğer aynı oranda büyüme devam ederse- ki imkânsız görünüyor- 2050 yılında tekrar dört kat daha artmış olacak. Başka türlü söylersek, üretim 2050 yılında 1970’deki düzeyin sekiz katına çıkacak... Uzmanların ağzına bakılırsa bu böyle sürüp gidecek. Dün olan yarın da olacak! Eğer dünyanın kaynakları sınırsız olsaydı, belki bu mümkün olurdu ama herhalde arzulanır bir şey olmazdı... Zira asıl zenginlik maddi olan değildir... Enerji, stratejik madenler ve biyolojik çeşitlilik stoğu bu günkü büyüme çılgınlığını sürdürmeye müsait değil. Zira insanlık kaynakların fizikî sınırına ulaşmış bulunuyor. Her halde bunun en açık göstergesi iklim değişikliği... Sadece emperyalist Batı’da değil, yükselen ülkelerde de üretim artışını sürdürmek artık zorlaşmış görünüyor. Çinde her yıl kentleşme ve çölleşme sonucu 1 milyon hektar toprak kayboluyor. Biyolojik çeşitlilik hızlı bir tempoyla yok oluyor. İklim değişikliği içme ve kullanma suyunu kıtlaştırıyor, kuraklık yayılıyor, su baskınları artıyor... Atmosferin ısınması kaldığı yerden devam ediyor. Bir araştırmaya göre 2040 yılında Asya ve Afrika’da atmosfer 2 derece daha ısınmış olacak. Bunun neden olacağı sorunları düşünmek bile ürpertici... O halde ekonomik büyümenin emperyalist ülkelerde gerilemesi, yükselen ülkelerde yavaşlaması, en yoksullarda da durması ihtimali yüksek bir olasılık gibi görünüyor.

Velhasıl 9 milyar insanın Batı yaşam standardında yaşaması imkânsız. O halde şöyle bir soru akla gelecektir: Ekolojik felakete yol açmadan 9 milyar insanı insanca yaşatacak yaşam standardı ne olabilir? Herhalde bu ABD, Batı Avrupa ve Japonya’daki standart olamaz. Bir bütün olarak küresel oligarşi kendiliğinden bu yıkımdan vazgeçmeyecektir. O halde insanlığın geleceğini kurtarmak, riskleri önlemek, insana yaraşır bir dünya kurmak, geçerli egemenlik ve sömürü ilişkilerine son vermeden mümkün olmaz. Velhasıl kapitalizmden vakitlice kurtulmak acil bir gereklilik olarak kendini dayatmış görünüyor. Başka türlü söylenirse, insanlığın geleceğini ancak komünist toplum perspektifine endeksli sosyal-politik-kültürel, radikal bir devrim  kurtarabilir ve bu mümkün... Bu yazıyı, Antonio Gramsci’nin  11 Şubat 1917’de La citta futura’ da yayınlanan “Tarafsızlar” başlığını taşıyan yazısından bir alıntıyla bitirelim: “  Tarafsızlardan nefret ediyorum. Bana göre de  Friedrich Hebbel*’in dediği gibi, ‘yaşamak direnmektir’... Bir insan direnmeden ve gerçek yurttaş olmadan gerçek insan da olamaz... Yaşıyorum çünkü direniyorum. Bu yüzden direnmeyenlerden nefret ediyorum, bu yüzden tarafsızlardan nefret ediyorum”... Elbette ancak direnmekle, mücadeleyle bir şeyler kazanılabilir ama direnmenin, mücadelenin yöntemi de son derecede önemlidir. İşçi sınıfı mücadeleyi düzen sınırları dahilinde yürütme tercihi yaparak tarihi bir hata yaptı. Şimdilerde de mücadele daha çok kültüralist bir zemine çekilmiş görünüyor. İşte insan hakları mücadelesi, kimlik hakları için mücadele, ücretleri artırma mücadelesi, vb... Bin yıl insan hakları mücadelesi yapsanız, bin yıl kimlik mücadelesi yapsanız, bin yıl ücretleri artırma mücadelesi yapsanız ne değişir?.. Ücretli kölelik sistemi yerli yerinde durdukça... Bu güne kadar ne, ne kadar değişti? Asla unutulmamalıdır ki, kapitalizm reforme edilebilir bir sistem değildir...

*Alman şair ve dramaturg.