17 Mart 2012

Ya Yarın Olmasaydı...


Siyasal ve Felsefi Bir Roman: Başbakanın Günlüğü

Ya Yarın Olmasaydı

Demeter TOPRAK*

“Yarın; en güzel umutların kendisine ertelendiği ülke…”

“Yarın; yaşanmayan, yaşanması umulan en güzel sevdaların, küçüğünden büyüğüne beklentilerin, fethedilemeyen yurdu…”

“Yarın; beklenen zaferin, o mutlu günün adresi…”

“Yarın… Yarın… Yarın…”

“Ya yarın olmasaydı?”

Elimden bırakamadan bir oturuşta okuduğum romanın son cümlesiydi: Ya yarın olmasaydı?

Roman bitmişti. Esrik bir hüzün ve eksiklik bırakarak… Oturduğum koltuktan kalkmadan, gözlerimi kapadım. Düşündüm: O son cümleyi, o son soruyu düşündüm. İçerisinde yaşadığımız ülkeyi… Her gün tanık olduğumuz, tüm toplumun gözleri önünde yaşanan siyasal-ideolojik hesaplaşmaları… Özel mahkemeleri… Mahkemelerde yaşananları düşündüm. Sorular birbiri ardına sökün ediyordu.

Sahi! Yarın olmasa, yarın umudu, yarın beklentisi olmasa, ne yapardık? Bunca haksızlığa, bunca adaletsizliğe, acıya, şiddete, açlığa katlanır mıydık? Yoksa bir an bile beklemeden, nasıl olsa bu günler de geçer diye düşünmeden, geleceğe ertelemeden, hadsize haddini bildirir miydik? Yoksa, bir gün daha fazla yaşayalım da nasıl yaşarsak yaşayalım mı, derdik? Tanık olduklarımız karşısında, bana bulaşmasın da ne olursa olsun mu, derdik? Toplumsal varlığımıza inat, sesimizi kesip, boynumuzu eğerek, hâlâ bireyselliğimize mi sığınırdık? Dağlar, taşlar, yollar gibi suskunluğa mı gömülürdük?

Ve dünyayı düşündüm: Anlamak bilmekten daha acıdır, demişler ya… Tek başınalığın çaresizliğiyle, acıyan yüreğimi, acıyan bilincimi bastırıp, bilgisayarıma yöneldim, “Hiçbir şey yapamasam da yazabilirim” diyerek…

Düşle Gerçek Arasında

“Başbakanın Günlüğü” Atalay Girgin’in üçüncü romanı… Kendi sözleriyle, “Öfkesini edebiyatla terbiye etmeye girişen” bir yazarın romanı. “Kemeutopyalılar Roman Dizisi” adını verdiği serinin son kitabı. Girgin’in romanında anlatılanlar “Kemeutopya” adını verdiği bir dünyada geçiyor. Kemeutopya’nın ve adı geçen tüm ülkelerin sakinleri, Anadolu’nun bazı kesimlerindeki adıyla “keme” ya da “fare”… Elbette yöneticileri de…

Girgin’in fabl türü dizisinin son romanı olan “Başbakanın Günlüğü”nde, fablın ironik ve politik dili her aşamada kendini gösteriyor. Romanın son cümlesine dek düşten gerçeğe, gerçekten düşe savrulup duruyorsunuz. Bir an geliyor, kahramanların o denli bilindik olduğunu düşünüp, tam “Evet! Bu şudur” derken, bir de bakıyorsunuz ki tanımadığınız biri çıkıyor karşınıza.

Danışmanlarının hazırladığı konuşma metinlerine bağlı hareket eden, entelektüel bir görüntü çizmeye çalışan bir başbakanın içler acısı halini de sergiliyor Girgin. Gündem değiştirme, gündem belirleme sevdasıyla, eline tutuşturulan metindeki “ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik” kavramlarının büyüsüne kapılıveren başbakanın içine düştüğü duruma da ironik bir anlatı eşlik ediyor.

“Başbakanın Günlüğü” baştan sona anlatısı, olay örgüsü ve kişileriyle siyasal çağrışımlar içeriyor. Okuru düşle gerçek arasında düşündüren, sorgulatan bir yolculuğa çıkarıyor. Bir macera, bir polisiye romanı olmamasına rağmen, anlatının akıcılığı, söz dizimleri ve yer yer uzunluğuna rağmen cümlelerin yapısı okuru sürüklüyor.

Romanda öne çıkan unsur, yalnızca siyasal çağrışımlar, ironik ve politik anlatı değil. Aynı zamanda olayların kurgulanışı ve olaylar karşısında kişiler arası ilişkiler de belirgin. Keza kişiler arası ilişkilerin etik boyutu, değer sorununu da bir problem olarak tartışma gündemine taşıyor. Özellikle etik tutarlılık, etik ilişki açısından, kişilerin ve davranışlarının sergilendiği anlatım ve diyaloglar, bunların yanı sıra, iktidara yakınlık ve statü karşısında kişilerin durumlarının, Tanrı’nın neliğinin betimlendiği bölümler, romanın genelini sarıp sarmalayan felsefeyi billurlaştırıp daha da belirgin kılıyor.

Dahası alttan alta arka planda sınıfsal olanı, sınıfsal, siyasal-ideolojik çelişkileri, bağırmadan, slogan atmadan hissettiriyor Girgin. Çünkü Girgin, dizinin ilk iki romanında olduğu gibi, “Başbakanın Günlüğü”nde de Erol Toy’un “Sınıf bilinci yok” dediği yazarlardan biri olmadığını sergiliyor. Bir öğretmen olmasına rağmen, gizlemeye saklamaya gerek de duymadan.  

Felsefi ve siyasal olan “Başbakanın Günlüğü”nde birbirinden koparılamayacak denli, iç içe geçmiş iki unsur. Siyasal roman diye sunulup “etliye sütlüye” dokunmayanlardan değil, “Başbakanın Günlüğü”. Alınsalar da alınmasalar da düşle gerçek arasında, çok ama çok kişiye dokunan bir roman. Çok ama çok kişiyi kızdıracak… Ancak çatlasalar da patlasalar da, öfkeden kudursalar da yapacak bir şey yok. Çünkü nihayetinde Girgin’in anlattıkları da, kişileri de fareler dünyasına ait. O ne bu dünyadan, ne de bu ülkeden ve yöneticilerinden söz ediyor. Kime ne değil mi?

Zaten Atalay Girgin de, “Kemeutopyalılar roman dizisi”ne ilişkin “Kısa meramım” başlıklı bir açıklamasında şöyle yazmıştı:  Bu çalışma, bir insanın, gördükleri, bildikleri ve yaşadıkları karşısında hissettiği öfkenin, aklını teslim almasına karşı koyma ve bunun yerine, öfkesini edebiyatla terbiye etme girişiminin ürünüdür. Yüzme bilmemesine rağmen, okyanusun orta yerinde kaldığında bile boğulma pahasına boy verip derinliği bilmek istemesi ve boy vermişken de dalıp onun dibinden bir avuç kum çıkarabilme girişimi…

Yazıyı sonlandırırken belirtmeliyim ki şimdiden merak ve sabırsızlıkla beklemeye başladım: Acaba Girgin, yeniden boy verip daldığında okyanusa, bakalım hangi kum tanelerini avuçlayıp çıkaracak? Ve hangi kum tanelerini bırakacak avuçlarımıza yeniden?



    





* Dr. Psikolog,; demetertoprak@yahoo.com
1- Başbakanın Günlüğü, 160 sayfa, Vesta Yayınları.

28 Şubat 2012

ROMANDA FELSEFE ya da FELSEFİ ROMAN


Romanda Felsefeyi Bir Kategoriye Hapsetmek 
Atalay GİRGİN*
Edebiyat çevrelerinde, genel olarak, Alman Dili ve Edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bilinen Prof. Dr. Gürsel Aytaç, “Felsefi Roman”1 adlı kitabında, bir kategori olarak “felsefi roman”ı ele alıyor. Romana felsefeyle bakmaktan, felsefi açıdan ele alıp değerlendirmekten ya da eleştirmekten söz etmiyor. Aksine; romana ilişkin duymaya alışkın olmadığımız bir sınıflandırmadan, bir kategoriden söz ediyor: Felsefi Roman. Bu kategorinin, “örnekleri daha az olduğundan (…) üzerinde pek durul”madığını belirtiyor.

Felsefi romanın neliğine ilişkin belirlemelerinin yer aldığı kısa “Giriş” yazısına, “Edebiyat ile felsefe ilişkisi, hayat felsefesi anlamında hep var olagelmiştir” diyerek başlayan Aytaç, “Ciddi anlamda felsefeyi sanat katında ele almak ise ‘felsefi’ olarak niteleyebileceğimiz edebiyat eserlerinde, daha belirgin olarak da felsefi romanlarda söz konusudur” hükmünü veriyor. Bu hükmü verirken de, felsefi olarak nitelenebilecek romanlarla, bir kategori olarak felsefi romanı birbirinden ayırıyor. Alanının uzmanı bir edebiyatçı olarak, genelde her romanın açık ya da örtük bir biçimde ve olumlu ya da olumsuz anlamda felsefi olanı içerdiğinin farkında olsa gerek ki, bunların içinden de bazılarının “felsefi olarak nitelenebileceği”ni belirtiyor. Ancak Aytaç’a göre, felsefi olarak nitelenebilmekle, felsefi roman olmak aynı şey değil. Aralarında ince bir ayrım var. Aytaç’ın yukarıdaki önermesinden hareketle bu ayrımı şu şekilde belirginleştirmek mümkün: Bir kategori olarak “felsefi roman” sınıflandırması kapsamında kalan her roman felsefidir, ama felsefi olarak nitelenebilecek her roman “felsefi roman” değildir. Bu durumda sormak gerekiyor: Bir romanın, “Felsefi roman” kategorisinde yer alabilmesi için hangi temel niteliklere sahip olması gerekir?

“Bir yaratının edebiyat eseri olarak nitelenebilmesi, bilindiği gibi yalnız konusuyla ve içeriğiyle değil, biçim özellikleriyle de ilişkilidir” diyen Aytaç, buna verdiği önemi, “Benim ‘felsefi roman’ örnekleri olarak ele alacağım eserlerde biçim olgusunu önemsediğim umarım fark edilecektir” sözüyle vurgulayarak, felsefeyle edebiyat arasındaki ayrıma geçiyor.