01 Şubat 2012

Edebiyatta Felsefe Sanatta Nesneleştirme


Edebiyatta Felsefe

Edebiyat felsefe ilişkisi, antik dönem tragedyaları da dâhil, edebiyatın verili ve olası tüm türleri için geçerlidir. Felsefi olan, şu ya da bu ölçüde ve biçimde, edebiyata içseldir, içselleştirilmiştir. Özellikle de bir tür olarak, roman, öykü, şiir, tiyatro yapıtları, vb. söz konusu olduğunda…  Şiir, Aristoteles’e göre felsefeye en yakın olandır. Melih Cevdet Anday’a göre de, “şiir felsefeye bitişir.” Bunları bir yana bıraktığımızda, edebiyatta felsefenin varoluşunu iki boyutta ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, bilinçli bir biçimde içselleştirilişi; diğeri ise kendiliğinden, etik ilişkiler bazında içselleşişi. İlkinden başlayalım:

Edebiyatta Felsefenin Bilinçli Var Kılınışı

Edebiyatta felsefe ya da tek tek edebi türler ve bunlara ait yapıtlarda felsefe, felsefi olan, etik ilişkiyi şimdilik paranteze alırsak, öncelikle ve esas olarak iki kanaldan var olur. Bunlardan birincisi, yapıtın yaratıcısı olan sanatçının / yazarın, verili felsefe akımlarının ya da tek tek filozofların / düşünürlerin, insan anlayışı başta olmak üzere, şu ya da bu konudaki fikir ve önermelerini, anlatıya edebi bir biçimde içselleştirmesi; tasarlayıp kurguladığı olay örgüsünde, kişiler ve kişilerarası ilişkiler bazında etik kişi ve etik ilişkiler olarak sergilemesiyle gerçekleşir. İster bir olumlamaya isterse bir olumsuzlamaya delalet etsin, burada felsefe ve felsefi olan esas itibariyle, yazara dışsaldır. Yazar, kabullensin ya da kabullenmesin, benimsesin ya da benimsemesin, kendisinden bağımsız olarak var olan / var olmuş bir felsefi düşünüşü, anlayışı yapıtına içselleştirmektedir. Elbette bunu, bir filozof gibi, adlandırarak, kavramlar arası ilişkiler kurup neliği ve gerçekliği temelinde kavram çözümlemeleri ve temellendirmeler yaparak, terminolojik bir anlatımla gerçekleştirmez. Bir sanatçı olarak yazardan, böyle bir şeyi yapması ne istenir ne de beklenir. Bu bir anlamda yazarın / “sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı”dır.

Bu bağlamda, İoanna Kuçuradi, “Kişi değerlerini ve kişilerarası ilişkilerdeki değerleri değerlendirirken sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı vardır” der ve devam eder: İşi, kişi yaşantılarını ve sorunlarını göstermek olduğundan, değerleri adlandırmak zorunda olmadığından, bu yaşantıların zenginliğinden fedakarlık yapmadan bunları gösterir; kendi görme gücüne göre, kişi yaşantılarında yakalayabildiği ince ayrılıkları rahatlıkla verebilir. İşi, kişi değerlerinin ve kişilerarası ilişkilerdeki değerlerin neliğini sadece g ö s t e r m e- k olduğundan, bunu binbir çeşitte, kendisine en elverişli biçimde göstermekte serbesttir1.

Edebiyatta felsefenin, daha doğrusu felsefi olanın var olma, var edilme kanallarından ikincisi ise, filozoflaşan sanatçı yazarlar ya da sanatçılaşan filozoflardır. Burada tek tek yapıtlara içselleşen felsefe, felsefi düşünüş ya da felsefi olan, yazara dışsal değildir. Aksine; ister genel olarak varlığa, ister o varlığın bilgisine ve isterse bu bilginin koşulladığı eyleyişin değerine yönelik olsun, her durumda yazarın kendi anlama, anlamlandırma ve anlatma etkinliğine içseldir. Çünkü temeli, onun, varlığın hangi alanına ilişkin olursa olsun, kendi düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişindedir. Bununla koşullanan anlama, anlamlandırma, görme ve gösterme biçimiyle vücut bulmaktadır.  

Varlığın ve “Kişi yaşantıları yumağının her noktasını adlandırmak veya değerlendirmek olanaksız”2 olsa da, filozoflar bir yana, bu tür yazarlar, kendilerine özgü bir biçimde, insan ve “insan problemleri üzerinde kafa yor”maları, onları adlandırabilmeleri, “dolayısıyla görme ve yaşantı olanaklarını genişlet”meleriyle filozoflaşırlar. Bu nitelikleriyle, aynı tür içinde yapıtlar ortaya koyan yazarlar arasında billurlaşırlar. Özellikle böylesi yazarların imzasını taşıyan “Her halis sanat eseri, ister bir roman, bir oyun veya başka bir eser olsun, bir kişi değerine veya kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan değerlere işaret eder, bu değerleri bize gösterir; çeşitli değerleri olduğu kadar aynı değerleri de çeşitli formlarda ifade eder. Akıp giden kişi yaşamlarının sorunlarındaki değerlere ve değerlendirmelere sınırlar çizerek, bunları bilinçlendirerek gösterir”3 , başta okuru olmak üzere, insana. Edebi ütopyaların yanı sıra, Sartre gibi yazar filozofların ya da Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Albert Camus gibi, Dünya edebiyatının yerli yabancı filozoflaşan birçok yazarının yapıtları buna örnektir.

Ancak ister filozoflaşan yazarlar olsun, isterse yazar / sanatçı filozoflar, her iki durumda da felsefenin, felsefi olanın edebiyatta var edilmesi, ona içselleşmesi / içselleştirilmesi, edebiyatının neliğine uygun olmak durumundadır. Ki bu felsefenin, felsefi olanın, felsefi düşünüşün yazara içsel, kendisine özgü olduğunda da ona dışsal, yani bir felsefe akımına ya da bir filozofa ait olduğunda da geçerlidir.

Felsefenin, daha doğru bir deyişle, felsefi olanın, felsefi düşünüşün edebiyatta var kılınışının söz konusu iki kanalı da ortaya çıkan yapıtı felsefe olarak nitelemeye yetmez. Hatta ‘yetmez’in de ötesinde, böylesi bir yapıt felsefe değildir. “Felsefi”lik, ne denli öne çıksa ya da birilerince çıkarılsa da özellikle roman, öykü, oyun, nehir şiir, vb. söz konusu olduğunda yapıtın taşıdığı bir dizi özellikten yalnızca biridir. Çünkü edebiyat yapıtının yazarı, ne denli filozof ya da filozoflaşmış olma niteliğine sahip olursa olsun, bu noktada edebiyatın neliğine uygun bir biçimde onun temel araçlarını (anlatımdan olay örgüsüne, kişi ve kişilerin yaratılmasından kurguya, imgeden betimlemeye, ironiden karikatürize etmeye, vb. dek) kullanmak ve onlarla iş görmek zorundadır. Kavramlardan çok sözcüklere sarılmak durumundadır. Hangi konuyu işlerse işlesin, onun işi, yapıtta felsefe yapmaktan çok, göstermek ya da yapıta içselleştirmek istediği kendisinin dışındaki veya kendisine özgü felsefi düşünüşü, bakışı ya da yaklaşımı, bir yandan metnin dokusuna yedirerek, diğer yandan kişi ve kişilerarası olaylarla nesneleştirip ete kemiğe büründürerek, edebi bir tarzda algılanır kılmaktır. Ki bu, felsefi olanın, felsefi düşünüşün, yazarı tarafından bile isteye bir edebiyat yapıtına içselleştirilmesine delalet eder. Edebiyatta felsefenin var edilişinin ya da var olmasının bir boyutu budur. Ve burada yazarın, bilinçli bir tercihi vardır; felsefi olanı yapıtta bilinçle var kılışı.

Edebiyatta Felsefenin Kendiliğinden Varoluşu

Edebiyatta ve onun kapsamındaki türler ve tek tek yapıtlarda, felsefi olanın, bilinçli bir biçimde içselleştirilmiş olmasının yanı sıra, yaygın ve kendiliğinden varoluşu da söz konusudur. Yaygın ve kendiliğinden varoluşu olanaklı kılan ise etik ilişkidir.

Edebiyatın kapsamında kalan ve başta biçimsel özellikleri itibariyle edebilik niteliği taşıyan roman, öykü, oyun türündeki tüm yapıtların ortaklaştığı nokta etik boyuttur, etik ilişki boyutudur. Söz konusu türlerde yapıtlar ortaya koyan her yazar, felsefi olanı bile isteye yapıtına içselleştirmeye çalışsın ya da çalışmasın, bunun farkında olsun ya da olmasın, her koşulda bilinçli ya da bilinçsizce, kişi ve kişileri aracılığıyla etik ilişkilere yer verir. Özellikle çok katmanlı, çok yönlü, çok boyutlu ve çok anlamlı bir niteliğe sahip romanda bundan kaçış yoktur. Etik ilişkiler aracılığıyla değerin ve değerlerin gösterildiği, olumlama ya da olumsuzlama anlamında kişi değerinin ve değerlerinin yeniden değerlendirildiği her tür edebi yapıt, yazarın istemesinin niteliği ne olursa olsun, kendiliğinden felsefi olanı içerir; felsefi bir özellik taşır.

Yazar, roman, öykü, oyun türünde herhangi bir edebi yapıtı, hangi saik, kaygı ya da kabulden; hangi insan anlayışı, dünya görüşü ya da siyasal-ideolojik-dinsel düşünceden hareketle kaleme almış olursa olsun; bu yapıtlarda hem genel olarak metnin anlatısı hem de olay örgüsü ve kişi ilişkileriyle, olumladığı veya olumsuzladığı değer ve değerlere işaret eder, onları göstermeye çalışır. Bunu yaparken, herhangi bir felsefeye, felsefi düşünüşe ya da onların insana, topluma, değere, vb. ilişkin herhangi bir anlayışına dayanmıyor oluşu, yapıtın özellikle etik anlamda felsefi olanı içermekte olduğu gerçeği ve hakikatini ortadan kaldırmaz. Hatta yazarın felsefeyi hiç sevmediği, onu yadsıyıp ondan nefret ettiği, yok saydığı durumda bile…  

Etik ya da Ahlâk Felsefesi

Felsefenin, başlangıcından bu yana var olduğu kabul edilen, üç temel alanı / konusu, varlık, bilgi ve değerdir. Aksiyoloji olarak da adlandırılan sonuncusu, giderek bağımsız birer felsefe dalı, disiplini haline dönüşmüş olan etik ve estetiği içerir. Aksiyoloji, insanın insanla ilişkisinde ve onun kendine nesne edindiği herhangi bir var olana yönelişinde ortaya çıkan eylemleri, bu eylemlerin değerini; bunun yanı sıra, değerin ve değerlerin neliği ve gerçekliğini konu ve problem edinip inceleyen bir alandır.

Etik, bir başka deyişle ahlâk felsefi ise, genel olarak ahlâkın, “Ahlâksal olanın özünü ve temellerini araştıran (…), insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlâksal davranışları ile ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalı”4 dır. Hangi insanın, hangi koşullardaki, hangi eylemlerinin ahlâkî olup olmadığını; bir eylemin ahlakilik değerini taşıyabilmesi için hangi koşulları haiz olması gerektiğini araştıran, kişi vicdanı karşısında değişmez, bütün toplumlar, bütün insanlar için, bütün çağlar boyunca geçerli ve uyulması gereken bir ahlâk yasasının var olup olamayacağını problem edinip sorgulayan bir felsefe disiplinidir. Öte yandan ahlâkî eylemler karşısında ya da onlara ilişkin telaffuz edilen, onların değerini belirtmek için kullanılan “iyi” ve “kötü”nün neliğini sorgulayan bir disiplindir de…   

İnsanın, her davranışı, her eylemi ahlâkî olmadığı gibi ahlâkî bir değere de sahip değildir. Ancak onun belirli koşullara sahip olan ve o koşullarda yapmayı ya da yapmamayı seçtiği her eylemi ahlâkîdir. Dolayısıyla etik, insanın hangi koşullarda yapılmış olursa olsun her tür eylemini konu edinmez. Belli türden ilişki ve davranışlarını konu edinir. Ki bundan dolayı, her tür ilişki “etik ilişki” olmadığı gibi, her türden davranış da koşullarından bağımsız olarak ahlâkî değildir. Bu durumda yanıtlanması gereken temel soru, “Etik ilişki nedir?” ya da “Etik ilişkinin neliği nedir?” sorusudur. 

Etik İlişki

Etik konusundaki çalışmalarıyla öne çıkan felsefeci / filozof İoanna Kuçuradi’ye göre, “Etik ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi ve en temelde olanı”dır.  Her daim “B e l i r l i   b ü t ü n l ü k t e  b i r  k i ş i nin belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş anlamda insanlarla –yüzyüze geldiği veya gelmediği insanlarla- değer sorunlarının söz konusu olduğu ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı her ilişki.”5

Eylem, yalnızca yapmayı değil, yapmaktan vazgeçişi, karşılaşılan, tanık olunan bir olay ya da durum karşısında yapmamayı seçişi de içerir. Dolayısıyla “her etik ilişki hep bir olay içindedir.”6 Yalnızca “belirli bir bütünlüğü olan bir kişinin başka insanlarla” kurduğu ilişkilerin değil, aynı zamanda, “kişinin bir grup üyesi olarak kurduğu bütün ilişkilerin temelinde etik bir ilişki söz konusudur.”7  

Gündelik yaşamın hızla akan ve hızla değişen yaşantılar yumağı içinde kurulan, başını sonunu, arka planındaki saik ve kaygıları, amaçları, niyetleri genellikle bilemediğimiz ve ikinci kez yinelenip yaşanamayan ilişkileri etik boyutuyla değerlendirebilmek çok güçtür. Bundan dolayı, bu tür ilişkiler, bütünlüklü ve etik açıdan değerlendirme söz konusu olduğunda, kişiye yeterli veriyi sağlayamaz. Hem eksiktir hem de kişinin elinden avcundan hızla kayıp gider. En iyi ihtimalle, kişinin etkilenme düzeyine bağlı olarak, onun zihninde nedenlerini, niçinlerini bilemediği izler, izlenimler bırakır.

Gündelik yaşantılar ve olaylar içinde gerçekleşen ve daima biricik olan etik ilişkilerden geriye kalan izleri izlenimleri, Kuçuradi’ye göre, tamamlayıp birbirine bağlayarak eksiklikleri gidermemizi “sağlayan başka bir kaynak vardır: yapıtları; roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir zemin sağlarlar.”8 Çünkü yapıtlarda ortaya konan etik ilişkiler, düşsel düşünsel düzeyde tasarlanıp anlatı ve olay boyutunda, tıpkı kişileri ve yapıtın kendisi gibi yazarı tarafından nesneleştirilmişlerdir. Artık o andan itibaren var olanlar evrenine yeni bir var olan ve nesne olarak katılmışlardır. Gerçek yaşamda vuku bulanların aksine, düşsel düşünsel düzeyde varlık kazandıklarından, nesneleştiklerinden dolayı da değişmeden aridirler. Araştırıcıya ya da ilgilisine yeniden yeniden üzerine düşünüp değerlendirmeler yapma, bağlantılar kurup sonuçlar çıkarma olanağı sunarlar. Bundan dolayı da yalnızca ortaya kondukları zaman dilimindeki değil, daha sonraki yıllarda, yüzyıllarda yaşayan insanlar için de geçerlidir bu olanak. 

Ne yazık ki, bu olanağın, edebiyat eleştirmenleri ve özellikle de kitap tanıtımcıları tarafından yeterince ve gereğince değerlendirilebildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Oysa edebiyatta roman, öykü ve oyun yapıtlarının estetik boyutunun yanı sıra etik boyutu vardır. Estetik boyut, biçim özellikleri itibariyle “nasıl anlatıldığı” ile ilgiliyken; etik boyut, ne anlatıldığı, niçin anlatıldığı, yapıta içselleştirilen sorun ya da sorunlar, ortaya konan olay ve etik ilişkilerle ilgilidir. Bir yapıtın değerlendirilmesi ya da eleştirisinde etik boyutun görmezden gelinmesi, üzerinde durulmaması, ortaya konan değerlendirme veya eleştirinin daha baştan, eksiklik bir yana, sakatlıkla malul olduğunun delaletidir. Ve bu bir sorundur.      

Ancak, özellikle kitap tanıtımcılarınca ve yayınevlerinin tanıtım bültenlerine dayanarak kalem oynatanlarca sorun olarak algılanmayan bu sorunun temel nedeni, edebiyat yapıtlarının değerlendirilme ve eleştirisinde, değer biçme ve değer atfetmenin sözüm ona bir eleştiri ve değerlendirme biçimi olarak öne çıkması / öne çıkarılması ve kabul görmesi vardır. Yapıtın değeri ve değerlendirilmesi değil.

Oysa ele aldığı bir yapıtın değerini saptayamayan, onun insan açısından ortaya koyduğu sorunları, etik eylem olanaklarını bulgulamayan ya da bulgulayamayan, yalnızca değer atfetme, değer biçme düzeyinde kalan hiçbir eleştiri veya değerlendirme, yapıta ilişkin olumlu ya da olumsuz anlamda ne söylemiş olursa olsun, edebiyat eleştirisi, edebiyat değerlendirmesi vasfı taşımaz. Böylesi bir eleştiri ya da değerlendirme, en iyi ihtimalle yazanın olumlu ya da olumsuz beğeni duygu ve düşüncelerinin dışavurumudur. Ancak bunun vahim boyutu, özellikle kitap tanıtımcıları söz konusu olduğunda, yayınevleri adına bilinçli ya da bilinçsizce okur avcılığına çıkmak, okura ökse atmaktır.

Sonuç

Edebiyatın neliği, çağlar boyunca değişen anlamı ve gerçekliği dikkate alındığında, tregadyalardan bu yana, özellikle roman, öykü ve oyunlar bazında etik boyutuyla felsefi olan ona içseldir. Bundan dolayı edebiyatta felsefeyi, filozofların düşüncelerinin ya da felsefe akımlarının anlayışlarının edebi yapıtlarda var olup olmamasına indirgememek gerekir. Keza bir yapıtta işlenen konunun felsefe konusu olup olmamasına da… Çünkü felsefi düşünüş konusu yapılamayacak, felsefede konu edinilemeyecek, neredeyse hiçbir şey yoktur.

Bundan dolayı, edebiyatta felsefi olanı bulgulayabilmek için etik onun etik boyutuna bakmak, bunu bulgulayıp kavrayabilmek gerekir. Bunun da yolu, kendinde bir şey olarak edebiyat yapıtının biricikliği temelinde değerinin saptanıp söylediklerine, gösterdiklerine uygun değerlendirilebilmesinden geçer. Değer atfetmek ya da değer biçmekten değil.



**
1 İoanna Kuçuradi, İnsan ve değerleri, sf. 106, Türkiye Felsefe Kurumu yayınları, 1998.
2 a.g.e. sf. 105.
3 a.g.e. sf. 106.
4 Felsefe Terimleri Sözlüğü, sf. 68, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1975.
5 a.g.e. sf. 3.
6 a.g.e. sf. 3.
7 a.g.e. sf. 5.
8 a.g.e. sf. 4.
Edebiyatın Amacı Üzerine Bir Sorgulama

27 Ocak 2012

T.C.'nin Genetiği veya Vicdanı Kirlenmiş Toplum


TC’nin genetiği veya vicdanı kirlenmiş toplum

Fikret Başkaya

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak varoldu. Tevatür edildiği gibi bir “kopuş” söz konusu değildi. Osmanlı İmparatorluğunda devlet kutsaldır. Elbette bu sadece Osmanlı’ya mahsus bir “ özellik” veya “orijinallik” değildi. Bu, premodern dönemin Eski Rejimlerinin genel durumuydu. Devletin kutsal sayılması demek, devlet dışında hiç bir şeyin bir önemi ve değeri olmaması demektir. Mevzubahis olan devletse, gerisi teferrüattır ve orada kendi başına bir değeri,  kıymet-i harbiyesi olan başka hiç bir şey yoktur. Devlet çıkarı her şeyi mübâh kılar. Devletin çıkarı ve bekâsı için her türlü cinayet, katliam, suikast, komplo, hile, yalan... gerekli ve meşru sayılır. Bırakın halktan insanları, devletin çıkarı için padişah ailesi mensuplarının katli de son derece olağan bir şeydir. Kardeş, çocuk, ana, baba, hepsi devlet çıkarı için katledilebilir. Başka türlü ifade edersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu “Eski Devletler ailesinde’  devletin bekâsı, aile içi temizliği varsayar ve başka türlü yapması mümkün değildir. Zaten herkes padişahın kuludur. Kulun hakkı yoktur, sadece kulluk yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ilişki yönetenden yönetilene, efendiden kula ve tebaya doğru ve tek yönlüdür.

Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu ve benzerleri “savaş devletleridir”. Bu tür devletler varlıklarını savaşa borçludurlar. Varlıkları düşmanın varlığına bağlıdır. Düşmanın da iç-düşman veya dış-düşman olmasının bir önemi yoktur. Bu tür devletler savaş yetenekleri aşındığında tarih sahnesinden silinirler... Savaşla fethedilen yerler yağmalanır, talan edilir, birikmiş hazinelere el konur ve egemenlik altına alınan topluluk bir haraç ödemeye zorlanır. Fakat “büyüme-yayılma ” paradoksunun bir sonucu olarak, bir zaman sonra, üretici sınıf olan köylüden alınan haraç ihtiyacı karşılayamaz hale gelir. Bu durum hem köylü kitlesi [toplum] üzerindeki baskının artmasını hem de yeni savaşları dayatır. Devlet kendi iç çelişkileri sonucu zayıflar ve çöker. Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışının, aynı zamanda kapitalizmin de tarih sahnesine çıktığı tarihsel döneme rastlaması, imparatorluğun evrimi üzerinde etkili oldu. Kapitalist üretim süreci kendi dışındaki sosyal formasyonları “biçimlendirme, biçimsizleştirme, şartlandırma, kendi mantığıyla uyumlandırma” dinamiğine sahiptir. Bu dinamiğin bir sonucu olarak, Osmanlı sosyal formasyonundaki aşınma derinleştikçe, yönetici elit, varlığını sürdürmek için kapitalist dünyadan bir dizi kurum, kural, teknik, yöntem, tarz, vb. ithal etme yoluna gitti.  Bu “ona benzeyerek kendini koruma”, devleti yaşatma refleksiydi... Batıdakinden farklı olarak, Osmanlı yenilikleri yeninin, yeniyi yaratmanın değil, eskiyi korumanın ve sürdürmenin hizmetindiydi. Dolayısıyla yenilik denilenler eskinin üstündeki yamaydı... Yeni ve yenilik denilen düzenlemelerin, kurumların, söylemlerin bir temeli yoktu. Batı’da yenilikler Eski Rejimle ve onun geleneksel idieolojisiyle bir hesaplaşmanın araçları ve sonuçlarıyken, bizde “eskiyi nasıl yaşatabiliriz ” sorusunun cevabı olarak varoldu... Dolayısıyla, eski rejimle ve onun geleneksel ideolojisiyle gerçek bir hesaplaşma ve eskiyi aşma-yeniyi yaratma girişimi hiç bir zaman söz konusu olmadı... Başka türlü söylersek, Cumhuriyet döneminde de devlet Osmanlı İmparatorluğundaki gibi kutsal sayılmaya devam etti. Devletin kutsandığı bir rejimin modernliği de tabii bir retorik olmanın ötesine geçemeyecekti ve geçemedi... Velhasıl retorikle realite arasında bâriz bir uyumsuzluk varlığını sürdürmeye devam etti.

Devletin kutsal sayıldığı yerde “gerisi teferrüat” sayılacağına göre, kullanılan modernist dilin de bir karşılığı olması mümkün değildi. Devletin kutsal sayıldığı yerde yurttaş olmaz. Devlet ricâlinin insanlara ‘yurttaşmış’ gibi davranması, öyle bir söylemin varlığı, insanların da kendini ‘yurttaş’ sanmasının reel bir karşılığı yoktur... Orada söz konusu olan ikiyüzlülüğün içselleştirilmesinden başka bir şey değildir... “Yurttaşlık durumu” ancak bir mücadele ile kazanılabilir ve korunabilir... Birileri size: “artık bundan sonra yurttaşsınız” dedi diye yurttaş olunmaz. Zira yurttaşlık, yurttaş bilincini var sayar... İmparatorluğun reayası 1923 de yurttaş olmadı. O zamana kadar ‘padişahın kulu’ olan halk kitlesi, 1923’den sonra artık “vatanın kulu” olacaktı ki, garp cephesinde yeni bir şey yoktu... Vatanın ne olduğu, sahibinin kim olduğu da bilindiğine göre...  Lâkin “eskiyi” yeniymiş gibi sunmayı, daha doğrusu dayatmayı başardılar. Bu işi de esas itibariyle okul ve öğretmen, velhasıl eğitim sistemi sayesinde kotardılar... Dolayısıyla, TC’nin yaklaşık doksan yıldır kolaylıkla irili ufaklı katliamlar yapabilme ve siyasî cinayetler işleyebilme rahatlığını anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir. Son on-onbeş yılda, son otuz kırk yılda yapılan katiamları, işlenen siyasî cinayetleri bir hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız... Bu durum, dünün reayasının ve kulunun] bu günün yurttaşı olamayışıyla açıklanabilir. İnsanlar seçimlerde oy kullanmayı matah bir şey sanıyorlar... Seçimlerin bir aldatmaca olduğunun farkında değiller. Seçim oyunu aslında insanları oyuna getirmek için oynanıyor... Oyun kurucular da mâlûm olduğuna göre...

Hırsızın kabahati...

Bir ülkede yaşayan insanların yurttaş bilincinden yoksun oluşu, hak, özgürlük, eşitlik ve adalet bilincinin yetersizliği, devletin katliamlar yapma, insanlık suçu işleme konusunda hareket alanını genişletiyor. İnsanlar yapılan her katliam veya işlenen her siyasi cinayet karşısında sessiz ve tepkisiz kaldıklarında, hem gelecek katilamlara ve cinayetlere ‘onay’ vermiş oluyorlar hem de her katliam ve siyasi cinayetle vicdanları kirleniyor... Bu vesileyle vicdan kirletmeye memur edilmiş, vicdanları en çok kirlenmiş politikacı, akademisyen, gazeteci, yazar,  “konunun uzmanı” denilenlerin pis misyonunu da hatırlamamak olmaz. Bu kesim, yapılan her katliamı, her siyasi cinayeti “haklı” ve “gerekli” göstermek için seferber oluyor... Son Uludere katliamında ortalama insanın, ortalama tavrı utanç vericiydi. En utanç verici olanı da her halde bir kısım ‘pişkin politikacı, hükümet erkanı, televizyonlarda boy gösteren “yorumcu” ve gazete köşelerine çöreklenmiş akl-ı evvellerdi... Söylediklerinin özeti şuydu: “Devlet katliam yapmaz... Benim devletim katliam yapmaz. Benim atalarım katliam yapmaz...” Bu bir kazadır, böyle şeyler olur, zaten her yerde oluyor... ABD bunu her zaman yapıyor... Eğer bütün bu katliamları, sizin devletiniz yapmadıysa, eğer tüm bu cinayetleri sizin devletiniz işlemediyse o zaman bunlar kimin eseridir? Fransa parlamentosunda ‘Ermeni katliamı olmadı’ diyenin cezalandırılmasıyla ilgili yasa teklifi gündeme geldiğinde, başbakan Erdoğan: “ Ben atalarıma katliam yaptı dedirtmem, asıl Fransızlar Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları katliamın hesabını versinler” demişti. Başbakanın bu sözleri bana bir şey hatırlatmıştı. 1967 yılında, Pariste, Albert Chatelet öğrenci restoranında, yemek masasında karşımda oturan iki öğrenciyle sağdan soldan konuşurken, bana hangi ülkeden olduğumu sordular, Türkiyeliyim deyince, “biz Cezayirliyiz ve size kırgınız” demişlerdi... “hayırdır, bu da nerden çıktı” dediğimde, “sizin hükümetiniz Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehinde oy kullandı” karşılığını verince, ben de  “kırgın olmakta haklısınız, lâkin o ayıpta benim bir dahlim yok” karşılığını vermiştim. Sonra isimleri Muhammed ve Abdu olan bu iki sevimli Cezayirliyle yıllarca sürecek dostluğumuz başlamıştı... Eğer Fransızlar Cezayir’de katliam yaptıysalar, Türk hükümeti Fransa’nın tarafını tuttuğunda o katliamı onaylamış, insanlık suçuna ortak olmuş olmuyor muydu? Fakat bu bir istisna değildir. Ne zaman mazlum halklar emperyalizme, koloniyalizme karşı ayaklansalar, özgürlük, bağımsızlık ve  haysiyet mücadelesine girişseler, TC yöneticileri tartışmasız kolonyalistlerin, emperyalistlerin safında yer aldı. Neden aldığının, neden almak zorunda olduğunun tahliline burada girmeyeceğim...

Uludere katliamını haklı göstermek için büyük çaba gösteren akl-ı evveller “ sınırın ötesinde işleri neydi” diyorlar. Bu kuş beyinlilerden bir teki o sınırları kimin çizdiğini sorun ediyor mu dersiniz? Asıl insanlık suçu bizzat o sınırın varlığı değil miydi? Bir aileyi, bir topluluğu ikiye bölen bir sınırın ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir? İnsanı yaşam araçlarından mahrum eden, açlığa mahkûm eden bir sınırın meşruiyeti olur mu? Kaldı ki, hiç bir gerekçe hiç bir katliamı haklı göstermeye yetmez. Adı üstünde insanlık suçunun gerekçesi olur mu? İnsanlık suçunu gerekçelendirmek ne nemem bir küstahlık ve alçaklıktır? Bu vahşeti ‘haklı’ göstermek için seferber olanlar, vicdanları en çok kirlenmiş olanlardır. Kirlenmiş vicdanlılar toplumun vicdanını da kirletmeyi şimdilik başarıyorlar... Lâkin bu dünyada her şey sonludur... Katliam ve siyasî cinayet TC için istisna değil, kuraldır ve rejimin genlerinde mündemiçtir... Osmanlıda en büyük katliamları yapanlar devlet katında en yükseğe çıkanlardı... Maalesef bu “gelenek”, Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti... Lâkin şimdilerde bir yenilik de söz konusu... Artık katliamın yolu ‘insansız hava araçlarından’ geçiyor ve bu “yenilik”  “çağdaş” Türkiye’ye ne kadar da yakışıyor... İnsansız araçlar insanlara kimin katledileceğini gösteriyor. Bundan âlâ modernlik, kalkınmışlık mı olur! Artık Türkiye’yi yönetenler “muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıktıklarından” emin olabilirler... Şu utanç verici manzaraya bir bakın. Toplum  ne hallere düşmüş... Görünen o ki, bu kepazelik, bu utanç verici durum, TC bir operasyonla [devrimle] temizleninceye kadar devam edecek... Kimse kendini aldatmasın, “hukuk devleti” mavalına aldanmasın... Zaten bu işleri kotarmak için işte böyle bir “hukuk devleti” gerekiyor... Hukuk devletinin ne olduğunu merak edenler Hrant Dink davasına baksınlar... Siz ‘hukuk devleti’ denileni ne sanıyorsunuz? Bütün mesele işlenen cinayetlerin, yapılan katliamların üstünü örtmekten ibaret değil mi? Bundan âlâ hukuk devleti mi olur? Sevsinler hukuk devletinizi... Devlet tarafından yapılan katliamların, işlenen siyasi cinayetlerin üstünü örtmeye çalışanlar insanlık suçu işleyenlerdir ve bu vicdanı kirlenmişlerin iflah olmaları da, islah olmaları da mümkün değildir...
* http://www.ozguruniversite.org