05 Mayıs 2013

Öğretmenin ve Öğretmenliğin İtibarsızlaş(tırıl)ma Yanılsaması


Öğretmenin ve Öğretmenliğin İtibarsızlaş(tırıl)ma Yanılsaması

Atalay Girgin*

Yıllardır öğretmenlerin dilinden düşmeyen, “öğretmenlikmesleğinin itibarsızlaş(tırıl)ması”na, “öğretmenlerin itibarının kalmadığı”na ilişkin sözler, son zamanlarda daha sık telaffuz edilir oldu. Öğretmen camiasıyla ilgili olan ya da ilgilenen, sağından soluna, milliyetçisinden devrimcisine, laikinden dindarına, kendine atfettiği sıfat ne olursa olsun, neredeyse her kesim farklı cümlelerle de olsa benzeri yakınmaları sürdürmekte. Kimileri sendikal düzeyde “Mesleğin itibarını artırmak ve yeniden sağlamak” amacıyla toplantılar düzenlemekte, kimileri dergilerde bu konuyu sorun edinip işlemekte. Öğretmenlerin geneli ise ağızlarında sakıza dönen bu sözle, “meyyus bir papağan” misali mızmızlanıp durmakta.

Söylemin İki Boyutu

“Öğretmenlik mesleğinin ve öğretmenin itibarsızlaş(tırıl)ması” söylemini diline pelesenk eyleyenlerin, bir yanıyla ve gizil bir biçimde, bugünkü öğretmen kesiminin büyük bir çoğunluğunun yaşamadığı, şimdiyle ilgisiz geçmişe atıfta bulunduklarını ve adını anmadan, nedenlerini sorup sorgulamadan, o geçmişe ve o geçmişteki öğretmenin konumuna özlem duyduklarını söylemek mümkün. Çünkü itibarsızlaş(tırıl)ma ya da itibarlan(dırıl)ma, her daim veri alınan bir şeye, bir eşiğe, bir nirengi noktasına göre olabilir. Örneğin; neye göre, hangi zamana, hangi koşullara göre, itibarlı ya da itibarsız? Öte yandan; öğretmenliğe ve öğretmene, sözüm ona itibarı kim ya da kimler, hangi koşullarda neden ve niçin vermiş veyahut da bahşetmişti? Buna bağlı olarak; öğretmenlik mesleğinin ve öğretmenin sözüm ona itibarı, hangi koşullarda neden, niçin, nasıl ve kim ya da kimler tarafından erozyona uğratıldı?

Söz konusu söylemi diline dolayanların unuttukları / unutmuş göründükleri ya da hiç düşünmedikleri diğer boyut ise, mesleklerin, makamların, sıfatların, statülerin itibarının olup olmadığı sorunudur. Keza bu bir başka soruya ve soruna kapı aralamaktadır: Meslekler arasında bir itibar / itibarsızlık hiyerarşisi mi var?

Konuyu aşağıda açacağım, ancak şimdilik biraz daha algılanır, anlamlandırılır ve anlaşılır kılmak için şu soruları da yönelteyim: Mesleklerin mi ahlakı, itibarı vardır, yoksa o mesleği icra eden ve “şu” diye gösterebildiğimiz kişilerin mi? Başbakanlık, genelkurmay başkanlığı, cumhurbaşkanlığı, milli eğitim bakanlığı makamının mı itibarı ve ahlakı vardır? Yoksa o makamlarda oturan ve “şu” diye gösterebildiğimiz kişilerin mi? Statülerin ve sıfatların mı itibarı, ahlakı vardır, yoksa o sıfatı, statüyü taşıyan ve “şu” diye gösterebildiğimiz kişilerin mi?

Şimdilik, son iki soru daha: Kişilere değer ve itibar kazandıran statüler, sıfatlar, meslekler ve makamlar mıdır? Yoksa o makamlara, mesleklere, statülere ve sıfatlara değer kazandıran, “şu” diye gösterdiğimiz insanlar mıdır?

Başlığı okuyup kızan ya da öfkelenenler içinden, son soruya dek gelen ve öfkesini dizginleyip aklıselim bir biçimde düşünenlerin yanıtlarını şimdiden kestirebiliyorum. Keza öfkesine yenik düşen, kendisi gibi düşünmediğim için bana kızanların da… Muhtemeldir ki onlar, ne bu satırları okuyacak ne de sonrasında yazılanları… Ama biz devam edelim: Çünkü öğretmenin de düşünen, soran, sorgulayanı makbuldür; öfkesine yenileni ve vecd içinde secde edercesine kim olduğunu bile bilmediği efendilerine işgüderlik edeni değil. Ya da karşı çıkıyorum sandığını gönüllü veya gönülsüzce yeniden yeniden üreteni de…

Öğretmenin Geçmiş Özlemi

“Öğretmenliğin ve öğretmenin itibarsızlaş(tırıl)ma”sı söyleminin ardında bilinçli ya da bilinçsizce geçmiş özleminin var olduğunu belirtmiştim. O geçmişin adı Cumhuriyet dönemidir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus-devlet, laik bir ulus devlet olarak, kurulma ve kendini var etme dönemi.

Son cümlenin, hem işaret ettiği dönem, o dönemin koşulları hem de içerdiği kavramlar, üzerine düşünüldüğünde öğretmenin konumu, görevi ve rolünü anlamayı da kolaylaştıracaktır. Bu dönem, öğretmenin nerede bulunursa bulunsun yeni devletin temsilcisi ve ideolojisinin taşıyıcısı olduğu bir dönemdir. Kitle iletişim araçlarının yok denecek kadar az, okur-yazar oranının ve okullaşma seviyesinin çok düşük olduğu koşullardır. Toplumun büyük bir çoğunluğu cumhuriyetin ne getirip götüreceğinden de onun neliği ve gerçekliğinden de bihaberdir. Devlet öğretmene, öğretmen de devlete muhtaçtır. Devlet zor koşullarda görev yapan öğretmeni koruyup kollayacak, öğretmen de kendisinden istenen, toplumu ‘aydınlatma’ görevini yerine getirecektir. Birilerini kızdırmak pahasına, adını koymalı ve açıkça söylemeliyim: Genelde öğretmenler ordusunun, özelde ise tek tek her öğretmenin görevi, eski rejimin toplum üzerindeki etkisini bertaraf etmek ve yeni rejime tabiiliği sağlamak için, kitabı, kalemi, giyimi kuşamı, bilgisi ve görgüsüyle örnek olmak, dahası bir nevi misyonerlik yapmaktır. Öğretmen bunun gereğini yaptığı, öğretmenlik buna hizmet ettiği sürece devletin baş tacıdır. Bu koşullarda hiçbir misyonere, sözüm ona itibar bahşetmekte hiçbir beis yoktur. Nasıl olsa, eşyanın tabiatı gereği, bahşedilen her itibar ve değer, yine yeri ve zamanı geldiğinde ya da o nesne işlevini tamamladığında, aynı işlev başka nesnelerle de ikame edilebilir olduğunda, bahşedenlerce geri alınabilir.

Öte yandan; yoksulluğun, kıtlığın hüküm sürdüğü ve cumhuriyetin “sosyal”lik ve “hukuk devleti” sıfatlarının da lafziliğin ötesinde gerçek bir değerinin ve işlevinin bile olamadığı koşullarda, öğretmene verilen maaş günümüzle karşılaştırılamayacak kadar önemlidir. Çünkü genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, veri olan zor koşullarda kendisi için görev yapan, cansiperane çalışan, bulunduğu her yerde siyasal ve ideolojik temsilcisi olan öğretmenlerden daha etkili bir ordusu yoktur. Silahla bedenleri teslim alabilir, canları yok edebilir, ancak zihinleri, bilinçleri teslim alamazsınız. İşte yeni rejim için öğretmenin görevi budur.

Yeni rejim için, onun gönüllü ya da gönülsüz, ama cefakâr, fedakâr öğretmeni olarak, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller” yetiştirmektir görevi. Bunun temel anlamı ve işlevi ise eski rejimden ve onun hâlâ hükmünü sürdüren uzantılarının siyasal ve ideolojik anlayışlarından, kabullerinden ayrılmayı, bağımsızlaşmayı bilinç olarak içselleştirmiş, yeni rejime tabî “hür nesiller”dir.  Yoksa her koşulda “fikri, irfanı, vicdanı hür” değil. Çünkü böylesi nesiller yetiştirmekle görevlendirilen öğretmenlerin dahi, bırakın o günleri günümüzde bile, her yerde her koşulda “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” olması istenmez. Hürriyet dediğin de nedir ki zaten, salt teslim oluş! Sorgusuz sualsiz, tam bir inançla salt teslim olanın da hürriyet nesine gerek ki… Böylesinin hürriyet sorunu yoktur; aslında yemek içmek sorunu da demek gerek. Ancak sosyal ihtiyaçlar neyse de, fizyolojik ihtiyaçlar, ölmediğiniz sürece, ne inanç dinliyor ne de teslim oluş, durmadan dürtüklüyor: Susadım, su iç! Karnım acıktı, yemek ye! Su içtim, yemek yedim, hadi üre! Sonrası mı? Tabiliğin ve icazetin sorgulanmaz sınırları için de “hür”lüğün keyfini süre süre düşün, hayallere dal, kanatlanan! Ama sakın ola ki tabiliğin ihata duvarlarını aşma! Hareket etmeye yönelip, zihnindeki zincirleri şakırdatma!

Öğretmenler açısından Cumhuriyet’in yaklaşık olarak ilk otuz yılının bir başka ayırıcı özelliği daha vardır: Birey olarak bilgi birikimi, kapasitesi, düşünsel ufku, huyundan karakterine kişilik özellikleri ne olursa olsun, o statüsü gereği “münevver”dir; birileri tarafından “aydınlatılmış” ve birilerini de kendisini “aydınlatmış” olanlar için aydınlatmak amacıyla yollara düşmüştür. Birilerinin kendisine tuttuğu ışığı, o ışıktan nasiplendiği kadarıyla toplumun yeni yetişen nesillerine ve olabildiği kadar da yetişkinlerine yansıtmakla, aktarmakla görevlidir.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki toplumsal, ekonomik koşullar, okur-yazarlık oranları da dikkate alındığında, statüsünden kaynaklı bu “münevver”ler, yanılsamalı bir biçimde “aydın”, hatta “entelektüel” sayılmışlardır1.  Tıpkı, halk arasında söylenen, “Koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi kesilir” misali… Aralarında kendini yetiştirmiş, “aydın”, “entelektüel” sıfatlarını hak etmiş, dahası bunun bedelini de ödemiş olanlar yok değildir. Ancak bu dönemin “münevver”lerinin büyük bir çoğunluğu, yalnızca kendilerinden isteneni yansıtan birer ayna olmaktan, yani kelimenin neliğine uygun bir biçimde salt münevverlikten öte geçememişlerdir. Bunda bir tuhaflık da yoktur. Çünkü onlardan istenen de zaten budur.

Ancak “münevver”likten öte geçmeyen bu hal bile, o zamanın öğretmenlerinin, içerisine girdikleri her yerde ve ortamda, toplumun ekâbirleri arasında sayılmasını beraberinde getirmiştir. Köyde görev yapıyorsa muhtardan, imamdan önde gelmiş, kasaba ya da nahiyedeyse nahiye müdürü, karakol komutanı,  belediye başkanıyla hemhal olmuş, ilçede ise kaymakam başta olmak üzere, mülki idare amirleriyle aynı masada pişpirik oynayıp hasbihal edebilmiştir. Çünkü, üniversite öğrenimi görmüş olmak bir yana, il ve ilçelerde bile okur yazar olanların sayılı olduğu koşullarda, öğretmenlik statüsü, “şu” diye gösterilen biri olmaktan bağımsız bir biçimde, her öğretmeni, kişiliğine, bilgi birikimi ve entelektüel kapasitesine bakmaksızın toplumun önde gelenleri arasına yerleştirivermeyi olanaklı kılmıştır. Birde bu durumu taçlandıran, hatta birçok kusuru örten, başka bir gerçeklik ve hakikat vardır: Cumhuriyet’in öğretmeni olmak.

Velhasıl, söz konusu dönem, hem içerisinde yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal koşullar hem öğretmenin Cumhuriyet’le Cumhuriyetin de öğretmenle ilişkisi temelinde, öğretmeni ve öğretmenliği ayrıcalıklı bir konuma taşımış; köyün, kasabanın, ilçenin, hatta ilin bile ileri gelen aileleri, zenginleri kızlarını onlarla evlendirebilme uğraşına girmiştir. Öğretmenlerle akraba olmak, kızlarını onlara vermek, önemli bir karine olarak görülmüştür.

Öğretmenlerin, o dönemin yaşayan öğretmenlerinden dinledikleri ve yazılıp çizilenlerden öğrenip hayıflanmayla karışık, yanılsamalı bir biçimde hasret duydukları yıllar geride kalmıştır. Ne var ki öğretmenler, her ne kadar şair, “Hasret ardına bakmaz” dese de, yaşamadıkları ve yaşayamayacakları bir asr-ı saadet döneminin özlemi içinde dünün ve şimdi’nin değişen gerçekliğini ve hakikatini ıskalayarak, kendilerini itibarsızlaşma / itibarsızlaştırılma yanılsamasına ve hayıflanmasına kaptırmışlardır. Hem de o dönemde olup bitenin ve itibar diye algılananın, koşulların getirdiği bir bahşedilme olduğunu bile düşünmeden. Oysa her şey an be an değişmiş ve değişmektedir.

Değişen Koşulların “Münevver”i

Dönemin münevveri Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından başlayarak, neredeyse 1950’li yıllara dek, hâlâ devletin öğretmenidir. O münevver, kendisine bahşedilen ayrıcalıkla, kendi dünyasında siyasal ve ideolojik işlevini yerine getirir. Aslında o münevverlerin büyük bir çoğunluğu kendilerine verilen ve belletilen kabuller temelinde, kendi kuyularının dibinde bir kurbağa misali yaşamakta, cumhuriyeti, değişmeden varlığını sürdüren aynı cumhuriyet sanma yanılsamasını sürdürmektedir. Siyasal ve toplumsal alanda olup biten kimi değişiklikleri ve eleştirel yaklaşımları ise genelde cumhuriyetin özelde ise kendilerinin harim-i ismetine bir saldırı saymaktadır. Çünkü o cumhuriyetin idealist öğretmeni olarak, devletin kurucularına ve kurucu ideolojisine bağlıdır. Onun yılmaz, fedakâr, ama bahşedilmiş ayrıcalığına haiz bir neferidir. Bir eser olarak “Yeni nesiller”i yetiştiren ve yetiştirecek olan odur.

Ancak ne denli uzun ya da kısa olursa olsun her düşün bir sonu vardır. İkinci dünya savaşının bitimi ve ardı sıra dünya kapitalizminin ABD’nin liderliğinde ve ona eşlik eden diğer emperyalist devletlerle birlikte hiyerarşik yapılanmasının yeniden tesisi ve uluslararası işbölümünün yeni sermaye birikim biçimi doğrultusunda örgütlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti için de uluslararası sürece bağlı değişim ve dönüşümün nirengi noktalarından biridir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1929 Dünya ekonomik bunalımıyla birlikte kopan uluslararası işbölümüne ve daha özerk davranmayı olanaklı kılan siyasal dengelerine bağlı olarak adım adım ekonomiden sanayiye ve eğitime dek oluşturmaya yöneldiği politikalar bu yeni dönemde önce duraksamaya sonrasında ise ortadan kaldırılmaya başlanır. Çok partili siyasal yaşam da bunu hızlandırıcı bir faktöre dönüşür. Cumhuriyet’in öğretmen açığını kapatmak ve hızla yeni münevverler yetiştirmek için, ikinci dünya savaşı yıllarında, 1940 başlarında kurulmuş Köy Enstitüleri bile siyasal çekişme konusu haline gelir. Daha 1947-48’de Türkiye Cumhuriyeti, ABD emperyalizminin planlarında, kendisine rol biçilen, rol verilen bir devlet olarak görülür. Bu plan dâhilinde, Truman Doktrini ve Marshall Yardımı uygulamaya konulur. Planın hem siyasal kadrolara, hem toplumun geniş kesimlerine hem de askeriyeye olmak üzere üçayağı vardır. Siyasal kadrolar ve askeriye boyutu, başlangıçta ikili anlaşmalar ve NATO üzerinden hızla kurulur. Toplumun okuryazarlar başta olmak üzere geniş kesimlerine dönük ve toplumsal tabanı ve desteği oluşturacak boyut içinse başka bir araç gerekmektedir: Sivil bir örgütlenme. İşin bu boyutu da çok geçmeden çözülür. Amerika’da devşirilmiş olan devşirmelerin, Türkiye’ye gelişi ya da gönderilişi ve onların bulduğu yeni devşirmeler ve bu işgüderliğe teşne zevat aracılığıyla, Komünizmle Mücadele Derneği kurdurulur. “Her mahallede bir milyoner yaratacağız”dan, “Yeter söz milletindir”e uzanıp, “Küçük Amerika” olma söylemleriyle yol alan Demokrat Parti iktidarı da işleri kolaylaştırır.

ABD emperyalizminin kolonyal şapkalı ve şapkasız temsilcileri, her kademeden devşirmeleri aracılığıyla yükselttikleri “Komünizmle Mücadele” çığlıklarıyla, özellikle konumuz açısından ele alındığında, 1954 yılında Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında etkili olur. 1956 yılında ise, Köy Enstitülerini kapatan Demokrat Parti hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Celal Yardımcı’yla Amerikan Ford Vakfı’nın yetkilileri sıcak temaslar gerçekleştirir. Çok geçmez, temaslar meyvesini verir: Aynı yıl, Türkiye toplumunun ve eğitim sisteminin çıkarlarını düşünmekten başka bir gayesi olmayan, parasını ve uzmanlarını bu uğurda seferber eden Amerikan Ford Vakfı’nın her türlü mali desteği ve fikri yönlendiriciliğiyle, ilköğretim programı değiştirilir. Sonuç mu? “Her ömür kendi gençliğinden vurulur” der Yılmaz Odabaşı, ne de olsa her toplum da kendi gençliğinden teslim alınır. Hal böyle olunca, bunun en etkili yolu ise eğitim sistemini değiştirmek, dönüştürmek ve biçimlendirmekten geçer. Bunu da en iyi sistemin efendileri bilir ve yeni devşirmeler, ideolojik esirler yetiştirmek üzere, devşirmeleri aracılığıyla hayata geçirir.

Bu dönemde münevverlerden kayda değer bir ses çıkmaz. Hatta büyük bir bölümü olan bitenden bile bihaberdir. İlgilerini bile çekmez. Zaten münevverin de üzerine vazife değildir bu. Her şeye rağmen sesini çıkaran ya da itiraz etmeye, eleştirel bir tutum takınmaya çalışanlar ise bedelini sürgünlere, görevden uzaklaştırmalara dek uzanan cezalandırmalarla öder. Farkında olsalar da olmasalar da, iktidarla ilişkilerinin düzeyine bakmaksızın, değişen gerçekliğe bağlı olarak, dönemin münevver öğretmenleriyle cumhuriyetin arası açılmaya başlar. Büyü bozulmaya, düş dağılmaya, değişen gerçekliğin hükmü galebe çalmaya yüz tutar. Çünkü cumhuriyet, kuruluş döneminin cumhuriyeti değildir artık. Yaklaşık otuz-otuz beş yılda köprünün altından çok sular akmıştır. Ve öğretmen, kendi öznel kabullerinden bağımsız bir biçimde, her geçen gün ağır ağsak da olsa devletin sıradanlaşan bir memuruna dönüşmeye başlamıştır.

Herkesin yerini ve haddini bilmesi gerekir, elbette münevverin de münevverliğini… Artık öğretmenlerin “şehir kulüp”lerinde sık görülmediği, kaymakamlar, nahiye müdürü ve belediye başkanlarıyla, ülke ve dünya sorunlarına ilişkin hasbıhal edip pişpirik oynamaya sıra bulamadıkları, statüsüne binaen ekâbir çevrelerinde yer alamadığı yıllar gelip çatmıştır. Köy, kasaba neyse de il ve ilçelerde ileri gelen ve zengin ailelerin kızlarını öğretmenle everme döneminden de eski eser kalmamıştır.

Toplumsal koşulların, ekonomiden siyasete, okuryazar oranının artışından kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına, giyim kuşamdan sosyal ilişkilere dek birçok alanda değişmesi, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’li yıllara dek süren dönemin münevverinin toplum içindeki konumunu, 1960’lardan başlayarak özellikle 1970’li yıllarla birlikte hızla erozyona uğratmıştır. Bunda öğretmenlerin ekonomik durumlarındaki düşüş kadar, il ve ilçelerde hatta kasaba ve köylerdeki eşraf arasında üniversite eğitimi görmüş, bilgi birikimi ve entelektüel kapasitesi öğretmenlerden aşağı kalmayan insanların yer almaya başlaması, giyim, kuşam, davranış ve konuşmada onlardan geri sayılmayacak kişilerin sayısının artışı da hızlandırıcı ve önemli bir etken olmuştur. Giderek, öğretmenlik de, “Hiçbir şey olamıyorsan öğretmen ol!” denilecek bir düzeyde algılanıp anlamlandırılmaya başlanmıştır. Çünkü öğretmenin devletle, devletin öğretmenle değişen ilişkisi, kendisi de değişmekte olan toplumun öğretmene ve öğretmenliğe dönük algısını ve ona atfettiği değeri de değiştirmiştir. Bu da kaçınılmazdır. Çünkü her meslek gibi, öğretmenlik mesleğinin de toplumlar için ilanihaye değişmez ve her daim mutlak kalan bir değeri yoktur.

İşte günümüzde, öğretmenlik mesleğinin ve öğretmenin itibarsızlaşması ya da itibarsızlaştırılmasından söz edenlerin algılayıp kavrayamadığı, belki de kavrasalar da bir türlü kabul edemedikleri hakikat budur. Günümüz öğretmeni öncelikle bu hakikati kavramalı ve yaptıkları işe ilişkin yanılsamalardan kurtulup, sistem açısından kendilerine yüklenen ve istenen işlevlerin bilincine varmalıdır. Dahası var olanı sorgulayıp ne yapıp ne yapmamaları gerektiğine karar vermelidir: İtibar dilenerek, hayıflanarak, düzenin duvarında bir tuğla olmak mı, yoksa insanın insanı sömürüsüne dayanan düzenin değiştirilip dönüştürülmesinin bir parçası olmak mı?

Bir Başka Yanılsama: Statü ve Mesleklerin İtibarı

Yazıyı daha fazla uzatmamak için, bu konudaki düşüncelerimi kısaca birkaç paragrafta özetlemek istiyorum: Öğretmenler arasındaki, itibarsızlaşma / itibarsızlaştırma söyleminin dayandığı bir başka yanılsama da mesleklerin, statülerin kendiliğinden değişmez bir değerinin, itibarının olduğu, olması gerektiği kabulüdür. Oysa tarih boyunca, anlamlandırmalar ve atfedilen değerler ne olursa olsun, hiçbir meslek ya da statünün böylesi bir değeri yoktur. Aynı durum günümüz için olduğu gibi, gelecekte de geçerli olacaktır. Çünkü meslek ya da statülerin ve sıfatların değişmez bir değeri olduğunu yanılsamasını hakikat saymak, meslekler arasında bir hiyerarşiyi, bir alt üst ilişkisini kabul etmektir. Bunun bilinçli ya da bilinçsizce karşılığı ise insanları yaptıkları işe, statüsüne ya da sıfatına göre daha baştan sınıflayıp ayırmaktır. Toplumsal olarak değerini buna göre belirlemektir. Dahası, kendisi için de peşinen bu yanılsamalı algıya göre değerlendirilmeyi, saygı gösterilmeyi istemek ve beklemektir.

Söz konusu kabul ve istek, hem kendisinin hem de karşısındaki insanın değerini ve değerlerini bir insan olarak kendinden başlatamayan ilinek insanlara özgüdür. İlinek insan, hem kendi değerini, hem de ötekinin değerini kendisinden daha üstün olduğunu var saydığı, önem atfettiği ve kendi dışındaki bir varlıkla, statüyle ilişkisinin uzaklığına ya da yakınlığına göre belirlemeye çalışır. Karşısındakini ya da kendini, eğer değer atfedildiğini bildiği / değer atfedileceğini düşündüğü bir sıfatı, mesleği varsa onunla nitelemeye yeltenir. Bu birini küçümsemek, aşağılamak istediğinde de ne denli önemli olduğunu vurgulamak istediğinde de geçerlidir. Sanki ilişkide bulunduğu kanlı canlı, düşünen, yanılan, üzülüp sevinen, zaafları olan “şu” diye gösterilen bir insan değil de bir sıfat, bir statüdür.

Bu noktada asıl unutulan, mesleklerin ve statülerin, sıfatların kendinde bir şey olarak değerinin olmadığıdır. Herhangi bir insanı, bunlara bakarak, değerli ya da değersiz olarak nitelemenin yanlış olduğu hakikatini bir yana bırakmaktır. Oysa tüm sıfatlar, statüler birey olarak insana ilinektir. Bundan dolayı, “şu” diye gösterdiğimiz insana, hiçbir sıfat, statü veya meslek, onda olmayan bir değeri, saygınlığı ona kazandırmaz ve vermez. Bunun aksini düşünen, söyleyen, bekleyen ve buna göre davranan her insan konumu ne olursa olsun ilinek bir insan olmaktan kurtulamaz. Çünkü sıfatları, statü ve meslekleri daha değerli olarak algılatan yegâne varlık, düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle, yaptıkları işte billurlaşan “şu” diye gösterilen tek tek insanlardır. Statülerinden, sıfatlarından, mesleklerinden dolayı itibar, değer bekleyenler ise değer katanların kattığı değerden ya da bir dönem bahşedilenlerden pay almaya, nemalanmaya çalışan ilineklerdir.

Son söz: Bir öğretmene ilinek insan olmak, ilinek bir insana ise öğretmenlik yakışmaz. Ne var ki hükmü meri olan gerçeklik ve hakikat bunun tam tersidir.



1 Bu noktada, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, Köy Enstitüleri’nden yetişenlerin daha ayrıcı bir değerlendirmeyi hak ettiklerini belirtmek gerek. Köy Enstitülerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası işbölümündeki konumuyla bağlantısını gözden ırak tutmadan ve olup biteni de birilerinin yaptığı gibi, efsaneleştirme yanılgısına düşmeden, dahası dünya genelinde kapitalizmin bunalıma girdiği, Keynesgil ekonomik ve sosyal politikaların, açılımların uluslararası düzeyde uygulama alanı bulduğu, 1940 başında kurulan bu okulları bütünsel anlamda ve kapsamlı olarak değerlendirmek gerek.… Ama yeri burası değil. 



* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

Hiç yorum yok: