13 Kasım 2008

Siyaset ontolojisi açısından Türkiye Cumhuriyeti ...

Siyaset ontolojisi açısından Türkiye Cumhuriyeti, kriz, “Demokratik Cumhuriyet”, vb. üzerine düşünceler (1)

Atalay GİRGİN

Siyaset Ontolojisi Açısından Türkiye Cumhuriyeti

l
Her tekil varlığın bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Her yeni devlet, varolanlara katılan yeni bir siyasal varolandır. Dahası her devlet, hatta her siyasal örgüt açık ya da örtük paradigmalarıyla birlikte arz-ı endam eder. Onları bir diğerinden ya da bir öncekinden ayıran paradigmalarıdır. Bu paradigmaları temelinde, temel siyasal metinlerini, söylemlerini, kurumlarını oluşturup devraldıkları kurumları da reorganize edip yeniden biçimlendirmeleridir. Türkiye Cumhuriyeti de, Osmanlı’nın bakiyesi olan topraklar üzerinde kurulmuş olan ve varolanlara katılan yeni bir siyasal varolan, yeni bir siyasal varlıktır.

Siyaset ontolojisi1 açısından, bu yeni varolanın da bir sonu vardır. Hiçbir devlet kurucusu ve sonraki yıllarda devlet yöneticisi olanlar, dahası bu devletin kurucu ideolojisiyle kaim insanlar, söz konusu devletin bir sonunun olduğunu ne kabul etmek ne de bunu düşünmek isterler; bunu kadir-i mutlak sayarlar. Ancak bu durum, tarihsel ve güncel anlamda gerçekliği de gerçekliğin hakikatini de yok etmeye yetmez. İnsanlar gibi, varolanlara katılan yeni varolanlar olarak devletler de içerisinde doğdukları toplumsal, tarihsel, kültürel koşulların damgasını taşırlar. Ekonomik, sosyal, siyasal, askeri ve sınıfsal anlamda dünya, bölge ve ülke dinamiklerinin güçler dengesi temelinde bazen karşılıklı etkileşim bazen de zorlayıcı, biçimlendirici ve tek taraflı ilişkiler ağı içerisinde vücut bulurlar. Dolayısıyla paradigmaları da bu koşullar içerisinde şekillenir ve uygulama alanı bulur. Ne var ki, devletlerin de paradigmalarının da bir sonu vardır.

İçerisinde yaşadığı dünya, bölge ve ülke gerçekliğini ve bunun değişimini kavrayabilen devletler ve asıl olarak da onun egemen sınıfı/sınıfları ve onların siyasal ve ideolojik temsilcileri, söz konusu değişime ve değişimin dinamiklerine uygun paradigma değişikliklerini kendiliğinden yapabilme iradesine ve becerisine sahiptir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti bu devletlerden biri değildir. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal nedenleri vardır elbette.

1789 Fransız İhtilali’yle bayraklaşan ve ardı sıra gelen dönemde yaygınlaşan ulusçuluk/milliyetçilik dalgası koşullarında ortaya çıkan ulus-devlet sürecine en son katılan devletlerden biridir Türkiye Cumhuriyeti. Osmanlı’nın egemenliği altında bulunan ve onun tebaası, reayası olan bazı toplumlardan bile yaklaşık 50 yıllık bir gecikmeyle, geride kalan topraklar üzerinde kurularak bu sürece katılmıştır. Sürekli toprak kaybeden, neredeyse her cephede yenilen bir devletin, kimi asker ve sivil bürokrat unsurlarının önderliğinde tarih sahnesine çıkmıştır. Osmanlı’nın yaşadığı sürecin travmatik etkisi, yeni toprak kayıpları, bölünme, vb. gibi kaygı ve korkuları tetikleyen bir siyasal-ideolojik paranoyaya dönüşmüştür. Eğitim sistemi aracılığıyla, yeni yetişen genç kuşakları da sarmalına alan bu paranoya, özellikle devletin politika belirleyen ve uygulayan sivil-asker kurumları ve yönetici kadrolarına içselleşmiştir.

Dünya, bölge ve ülke gerçekliğini kavramanın ve gereklerini yapmanın önünde bir set oluşturan bu paranoyada, siyasal şizofreninin tüm belirtilerini görmek de mümkündür. Siyasal şizofrenik bilinç haliyle, bir yandan Adriyatik’ten Çin Seti’ne uzanıverme düşlerine kapılanların, Musul Kerkük’ü alıverme ihtimaline kendini kaptıranların, diğer yandan ise bölünme ve parçalanma kaygısıyla “bir tek çakıltaşı bile vermeyiz”, “Irak’ın toprak bütünlüğü korunmalıdır” diye yırtınanların aynı ya da benzer kişiler ve anlayışlar olması rastlantı değildir. Türkiye Cumhuriyeti, iflas etmiş paradigmasının ve kendisini siyasal şizofrenik bilinç hallerine savuran paranoyasının kilitleyen ve hantallaştıran etkisi altında, dünyada, bölgede ve ülkede eski statünün hükmü tarih olmuşken onun peşinde koşturan, gerçekliği kavrayamadığı ve dahası değiştirmeye kadir bir oyuncu olamadığı için hem papağan misali aynı şeyleri tekrarlayan hem de ABD ile AB arasında, tıpkı “iki cami arasında binamaz” misali gidip gelmektedir. Ne var ki süreç, yani dünyanın, bölgenin ve ülkenin değişen gerçekliği, bununla karşılıklı etkileşim içinde oluşan içsel dinemikleri ve uluslararası güçlerin etkisi Türkiye Cumhuriyeti’ne ve geleneksel ulus devlet siyaseti ve anlayışında ayak direyen yönetici eliti ve kurumlarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’ni hem bölge hem de ülke bazında bu anlayışı aşan paradigmal değişime zorlamaktadır. Günümüzde yaşanan gerilim ve çatışmaların altında yatan en önemli nedenlerden biri, hatta temel olanı budur. Ancak unutulmamalıdır ki, toplumdaki irili ufaklı bir çok kesim bu değişim ihtimaline bile alkış tutsa da, bu değişimin esası, dünya kapitalizminin ve onun egemen sınıflarının ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki, bu doğrultuda yapılacak her şey, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzeninin ve onun egemen sınıflarının bekası ve geleceği içindir. Zaten dünyanın neresinde olursa olsun, toplumsal ve siyasal anlamda öznesi işçi sınıfı olmayan her değişim ve yeniden yapılanış için de geçerlidir bu son.
ll

Türkiye Cumhuriyeti, tarih sahnesine yeni bir siyasal yapı olarak çıktığı günden bugüne, hem bölge devletleri ve farklı güç odakları, hem de ekonomik, siyasal ve askeri olarak bölgeye yönelik faaliyetler ve hesaplar yapan dünya kapitalizminin asli aktörleri ve kurumları açısından, dönem dönem tartışılır olsa da, önemli, dahası üzerinden atlanıp geçilmesine kolayca karar verilemeyen başat kapitalist devletlerden biridir. Bu devlet, kuruluş dönemi ve sonrasındaki yaklaşık çeyrek yüzyılda, içerisinden çıktığı Osmanlı’ya ilişkin reddiyesini, siyasal ve ideolojik anlamda söylemsel olarak uç boyutlara taşımış olsa da, bir çok alanda onunla sürekliliğini korur. Bu anlamda, Osmanlı’dan devraldığı mirasın içinde, yalnızca Duyun-i Umumi borçları, kimi kurumları, vb. değil, aynı zamanda yenilgiler ve kayıplarla oluşmuş travma da vardır. Bu travmanın etkisiyle şekillenen paranoyasından bir türlü kurtulamadığı için, hamaset nutuklarıyla sınırlı olmanın dışında, bölge nezdinde kendi gerçekliğini ve gücünü kavrayamamış ve ABD başta olmak üzere uluslar arası güçlerin bölgeye dönük politikalarının dönem dönem “gönülsüz” ama “güvenilir müttefik”i olarak kalmaktan öteye geçememiştir. Yaşadığı bu açmazdan kurtulamadığı ve toplumsal gerçeklik tarafından iflas ettirilen -ki aslında baştan kadük bir paradigmadır- paradigmasını, bir deli gömleği misali topluma giydirmekte ısrar ettiği için de, değişen ülke, bölge ve dünya gerçekliğine uygun davranamamıştır. (Elbetteki, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması içerisinde ve uluslar arası iş bölümünde kendisine verilen / biçilen rolleri oynamakla malül bir Türkiye’nin bu açmazdan nasıl kurtulup kurtulamayacağı da ayrı bir sorundur.) Sonuçta, Türkiye toplumunun yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle birlikte, hem fiili hem de potansiyel gücü kapitalizmin egemen sınıfları ve iflas etmiş paradigmayı geleneksel ulus-devlet siyaseti temelinde sürmeye çalışan asker-sivil kurumları ve yöneticileri için heba edilmiştir. Dahası hala heba edilmektedir. Ama ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb. boyutlarda değişen ve şekillenip büyüyen, gelişen toplumsal dinamikler ekseninde ülke ve bölge gerçekliğine uygun bir paradigma belirlemesi, kapitalizmin sınırları içinde bile olsa, önemli ölçüde bu hebanın önüne geçilmesine olanak sağlayabilirdi.

“Terör” paranoyası ya da "terörist" olmayan kim?

Bir silahlı eylemin “terör” olarak nitelenip nitelenmemesi, insanların nerede durup, nereden nereye baktıklarına, siyasal, toplumsal, sınıfsal, dinsel, vb. seçimlerine göre değişmektedir.

Dün kendi eylemleri “terör” olarak nitelenen birileri, gelişen ve değişen süreçte kendileri bir düzen kurduklarında, kendilerine ve “şu” ya da “bu” oranda kurulu düzenlerine yönelen neredeyse her silahlı eylemi ve onaylamadıkları her muhalefet gösterisini “terör, terör eylemi” olarak niteleyebilmektedirler. Ya da silahlı mücadele yürüten bir siyasal örgüt, kendisine veyahut da fiili ve potansiyel milis güçlerine ve onların içerisinde yaşadıkları toplumsal kesimlere yönelen, kurulu düzenin en küçük bir saldırısını, “provokasyon” veya “terör, devlet terörü” olarak nitelemekte sakınca görmemektedir.

“Terör” kavramının, esas olarak da “devlet terörü” kavramının, siyasal literatüre, devletlerin ( özellikle de Robespier dönemindeki Fransız devletinin) yaptıklarıyla girdiğini unutmadan söylemeliyim ki her iki durumda da “terör” nitelemesi ve bunun kitlelere yaygınlaştırılması oranında da “terör paranoyası” ile esas olarak yaratılan/yaratılmak istenen ve meşruluk kazandırılan/kazandırılmak istenen şudur :

Birincisi, toplumun kendi egemenlik ya da etki alanlarında kalan fiili ve potansiyel kitle üzerinde, ötekinden, yani “terör”den ve “terörist”ten kaynaklandığı varsayılan bir korkuyu genelleştirerek varolana, dolayısıyla kendine, sormadan sorgulamadan, çaresizce bir teslimiyet sağlamak. İkincisi ise kendinin ve yaptıklarının hem seçeneksiz hem de meşru olduğu izlenimini ve bilincini yaratmak.

Bu iki nokta da yanılsamalı bir bilinç halini toplumsallaştırmaya yönelik olsa da, yıllardır şu ya da bu ölçüde etkili olan “iç” veya “dış” “düşman” söylemiyle yönlendirilmiş geniş toplum kesimleri nezdinde, ne yazık ki kabul görmektedir. Bu kabulde, yazılı ve görsel medyanın gücü ve etkisi tartışılmaz bir öneme sahiptir.

Krizin neliği, sürekli kriz yanılsaması ve kriz ihracı…

Yaşanan ya da yaşandığı söylenen ve “kriz” kavramıyla nitelenen sürece temkinli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.

Bunun nedenlerinden birisi, sürekli olarak krizden söz eden düzen içi ve özellikle de düzen dışı muhalefet kesimlerinin, mevcut durumla birlikte Marx adının da medyada yer almaya başlamasına istinaden, kof ve yersiz, gereksiz bir böbürlenme ve haklılık yanılsamasına kendilerini kaptırmış olmalarıdır. İkincisi ise krizin neliği ve gerçekliği ile ilgilidir. Kriz, neliği anlamında, ister ekonomik, isterse sosyal ve siyasal, isterse top yekun tüm alanlarda olsun, yaşanan sürecin olağan yol ve yöntemlerle, araçlarla yönetilememesine istinaden, gerekli tedbirlerin de alınamaması, alınsa bile bunların uygulanamaması durumudur. Ki sistemin entegrasyon düzeyi gereği, herhangi bir alandaki tekil kriz hali, kaçınılmaz olarak diğer alanları şu ya da bu oranda etkileyecektir.

Mevcut durumda yaşanan / yaşandığı söylenen ise mali alandaki bir krizdir. Dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması gereği, yapılanmanın üst basamaklarında yaşanan bir kriz, hem toplumsal hem de uluslar arası ölçekte alt basamaklarda yer alanları etkiler; yani kriz bir biçimde ihraç edilir. Alt basamaklarda yer alan ülkelerde yaşanan krizleri ise sistemin egemenleri, uluslar arası kurumları aracılığıyla denetim altına almanın araçlarını devreye sokarak, kendi alanında masseder ki bugüne dek de böyle yapmıştır.

Bugün söz konusu edilende ise, olağan yol ve yöntemlerin tıkanması, araçların işlevsizleşmesi akabinde, ABD başta olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa, vb. devletler kendilerince sitemi işletecek tedbirleri yalnızca almakla kalmamış, aynı zamanda bunları, şimdilik, herhangi bir engellemeye maruz kalmaksızın, belli bir meşruluk temelinde uygulamaya başlamıştır.

Bunları engellemeye, meşruluğu sorgulamaya yönelmesi beklenen kesimler, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun ezilen sömürülen kesimleri ve onların siyasal ve örgütsel önderliğine aday olanlardır. Çünkü hiyerarşinin tepesinde yer alanlar, aldıkları tedbirler ve uygulamalarıyla, mali piyasada yaşanan söz konusu krizin bedelini, faturasını hızlı ya da tedrici bir biçimde, hem egemenlikleri altındaki toplumun ezilen sömürülenlerine hem de hiyerarşinin alt basamaklarında yer alan devletlere ve onların tahakkümü altında bulunan toplumsal sınıflara ödeteceklerdir. Krizin gerçeklik boyutunu da asıl olarak bunlar yaşayacaktır. Bu bilinmeyen, beklenmeyen bir şey de değildir. Ancak şu ana kadar her şey yolunda gitmektedir. Alınan tedbirlerin uygulanabiliyor olması, şimdilik, kriz halini bertaraf etmiştir.

Bu anlamda dünya kapitalizminin egemen kesimlerinin kriz halinin devam ettiğinden ve sürekliliğinden söz edilemez. Eğer bir krizden ve bunun sürekliliğinden söz edeceksek, bu yalnızca dünya-evrensel bir boyutta toplumların ezilen sömürülen kesimleri için geçerlidir ve bu yeni bir şey de değildir zaten. Ancak söz konusu mevcut duruma binaen üzerine düşünülmesi gereken sorun şudur :

Birincisi, bu durumu, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması ve dünyanın siyasal olarak yeniden şekillendirilmesi, hatta yeniden bölüşümü noktasında hangi adımların izleyeceği; ikincisi, sürekli kriz söylemiyle malul olmaktan, asli krizleri ıskalayan düzenin siyasal bilinç sınırları dışında yer alan ya da yer aldığı iddiasını taşıyan devrimci, sosyalist, komünist, vb. kesimlerin, dünyanın her yerinde, işçi sınıfı başta olmak üzere, toplumun ezilen sömürülen kesimleriyle birlikte, bu sömürü düzenine karşı ne yapıp yapamayacaklarıdır. Çünkü ikincisi kuvveden fiile dönüşmediği sürece, sürekli kriz edebiyatıyla yatıp kalkanlar, bozuk bir saatin bile günde iki kez doğru zamanı göstermesi gibi, egemenlerin arada sırada galebe çalan gerçek kriz anlarında, “Bildik! Bildik!” diye boş boş böbürlenmekten öteye geçemeden ömürlerini tüketeceklerdir. Oysa yapılması gereken, dünyanın, kapitalizmin egemenliği altında, nesnel olarak sosyalizm için, sosyalist / proleter bir devrim için olgunlaşmışlığını öznellikle taçlandırıp devrimin sürekliliği temelinde, kapitalist sömürü düzenini egemen sınıfları ve kurumlarıyla birlikte “asar-ı atika” müzesine göndermenin koşullarını yaratacak yapılanışı yaratmaktır.

Emperyalizm ve kapitalizmle “barış içinde bir arada yaşama” yanılsaması aşılmalıdır!

Kapitalizme, emperyalizme karşı olduğunu söyleyip, onunla “barış içinde bir arada yaşama”, hatta onun kurumlarından medet uman, adalet bekleyen her tür anlayışı yadsımayı gerektiren bir proje. Ki bu hem yapısal hem de siyasal ve ideolojik anlamda, kapitalizme karşı mücadelenin önderliğine apriori olarak adaylığını ilan eden tüm kesimlerin, daha bugünden hem burjuvaziden ve onun kurumlarından her düzeyde bağımsızlığını, hem de etik bir tutarlılığa sahip olmalarını gerektirir.

Bir yandan emperyalizme, kapitalizme ve onun egemen sınıflarına karşı mücadeleden söz edip, diğer yandan A devletine karşı B devletiyle ve onun değişik düzeylerdeki kesimleri ve kurumlarıyla işbirliği içinde olmanın ne etik ne de siyasal ve örgütsel anlamda iler tutar bir yanı vardır. Dahası bu kendini nakzetmenin dışında, siyasal ve örgütsel olarak sözcüsü olunduğu iddia olunan kesimler arasında güvensizlik tohumlarını yeşertip güçlendirmekten öte bir değere de sahip değildir. Böylesi davranışlara, eğilimlere ilişkin zevahiri kurtaran açıklamalar yapılsa da bunlar yalnızca günü kurtarmakla sınırlıdır. Gün de zevahir de kurtulur belki, ama ya yarın…?

Bundan dolayı, insanın insanı sömürüsünün tarihsel ve toplumsal koşulları ortadan kaldırılmadığı sürece, hem kapitalizme ve emperyalizme karşı olup hem de onunla “barış içinde bir arada yaşama”k kabul edilemez. Çünkü bu koşullarda barış yalnızca bir yanılsamadır. Dolayısıyla kapitalizmi yadsıyan yeni bir toplum projesi, bu sitemle her düzeyde top yekun bir savaş ve devrimin sürekliliği temelinde olanaklıdır.

Kürt sorununa kapitalizm altında bir çözüm projesi : Demokratik Cumhuriyet

Öncelikle belirtmeliyim ki, “Demokratik Cumhuriyet projesi” kapitalizmin sınırları içerisinde yer alan bir yaklaşımdır. Özellikle Kürt sorununu çözme ve Türkiye toplumu nezdinde göreli bir toplumsal mutabakat sağlamada, sistem açısından işlevsel bir niteliğe sahiptir.

Ne var ki, hem devletin etkili ve yetkili bazı kurumları ve kimi yöneticileri, dahası siyasal körlükle malul bazı siyasal partileri ve bu partilerin asli aktörleri, hem “bölünme, parçalanma” paranoyasından ve hamasetten kurtulamadıkları hem de kendi hamasetlerine başkalarından önce inanmaya amade oldukları için bu öneriyi her geçen gün heba edip tüketmektedirler. Öte yandan “Demokratik Cumhuriyet projesi”ne bilinçli ya da bilinçsizce alkış tutanlar da, buna ilişkin abartılı ve gereksiz bir beklenti yaratmaktadırlar. Evet! “Demokratik Cumhuriyet” önerisi, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye toplumu nezdinde önemli ve etkili bir toplumsal mutabakat yaratılmasının, doğmasının kapısını, hem de ardına kadar açabilecek bir niteliğe sahiptir. Ama hiç kimse aklından çıkarmasın ve unutmasın ki, kapitalizmin altında ve burjuvazinin egemenliğinde. Dolayısıyla, bu projenin kuvveden fiile dönüşmesi, en iyi ihtimalle, Kürdüyle Türküyle ‘barışık’ kapitalist bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve onun egemen sınıflarının yöneticileri arasına birilerinin adlarını, açık kimlikleriyle ve herhangi bir kaygıya kapılmadan yazdırmanın yolunu açacaktır. Bu da bir şeydir, hatta oldukça önemli bir şey… Ama daha ötesi değil.

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com/
1 Bu kavramlaştırma birilerine yabancı gelebilir ya da literatürde bunun yerinin olmadığını düşünenler olabilir. Ancak, Siyaset ontolojisi, İsmail Tunalı’nın “Sanat Ontolojisi”nden ve Hartman’ın “yeni ontoloji”sinden de etkilenerek ileri sürdüğüm bir felsefi yaklaşımdır. Siyaset ontolojisi, siyaset felsefesinin de temelini teşkil eden / etmesi gereken bir alandır. Konusu siyasal yapılardır. Siyaset ontolojisi açısından her siyasal yapı, fiili ya da potansiyel anlamda varolanlara katılan yeni varolanlardır. Ne denli başat bir niteliğe bürünürlerse bürünsünler, her daim tekil birer varolan olarak bir başlangıca ve sona sahiptirler. Bu başlangıç ve son arasında, aynı adla varlıkta kalış süreçleri kendilerini değişen gerçekliğe bağlı olarak değiştirme dönüştürme yetenek ve becerilerine bağlıdır. Bunu da asıl olarak koşullara uygun paradigmal değişikliklerle gerçekleştirebilirler. Çünkü her siyasal yapı, asıl olarak da bir siyasal varolan niteliğine haiz her devlet paradigmalarıyla birlikte vardır. Bu dipnotta, bu konuyu uzatmak istemiyorum. Çünkü üzerine bağımsız ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirecek denli öneme sahiptir.

04 Kasım 2008

Kapitalizmin Krizi veya Otuz Yıllık Yalanın Sonu

Kapitalizmin Krizi veya Otuz Yıllık Yalanın Sonu...

Fikret Başkaya *

Önce bir yalan ürettiler. Ürettikleri yalanın adı neoliberalizmdi. Bu amaçla bazı büyük Üniversiteler ‘pilot bölge’ seçildi. Yalanı üreten iktisat profesörlerine peş peşe Nobel Ödülü verildi. Yalanın inandırıcı olması için yalancının itibarlı olması gerekirdi. Malûm, ‘sıradan birinin’ yalanına insanları inandırmak kolay değildir. Fakat yalan üretme işi sadece bir kaç üniversiteye ve piyasacı bir-kaç iktisat profesörüne bırakılamazdı. Bu amaçla ‘uluslararası’ denilen emperyalist örgütler [Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, vb.] seferber edildi. Bunlarla da yetinilmedi, büyük çokuluslu şirketler ve devletler tarafından finanse edilen bir sürü dernek, vakıf, araştırma enstitüsü ve tam bir ideolojik savaş makinası olan think-tanklar devreye sokuldu... Fakat yalanın üretilmesiyle iş bitmiyordu, yalanın büyütülmesi ve yayılması da gerekiyordu. Bu amaçla medya seferber edildi. Geriye üretilen ideolojik tezlerin politikayla/politikacılarla bağının kurulması gerekiyordu ki, 1979-80 den itibaren bu eşik de aşıldı. Artık yalancıların tek düşünce mertebesine yükselttikleri neoliberalizm denilen ideolojik söylem hikmetinden sual olmaz bilimsel hakikâtler olarak sunulabilirdi... Ve sunuldu...

Peki yalan kutusunda neler vardı? İleri sürülen argümanlar özetle şöyleydi: Ekonomik sorunların kaynağında ekonomiye aşırıya vardırılmış devlet müdahaleleri var. Eğer devlet ekonomiye burnunu sokmazsa, yerli-yersiz müdahale etmezse, kaynak israf etmezse, kaynakların kullanımı kendi kindini düzenleyen piyasaya bırakılırsa, işler yoluna girecektir. Ekonomik büyüme istikrara kavuşacak, işsizlik diye bir şey kalmayacak, enflasyon belası ilelebet gündemden çıkacaktır... O halde devlet aslî fonksiyonları [güvenlik, adalet, alt-yapı yatırımları, vb.] dışına çıkmamalıdır. Oysa bu dünya’da kendi kendini düzenleyen piyasa diye bir şey mümkün değildir. Böyle bir anlayış kapitalizm ve onun temel eğilimlerinden ve işleyiş mekanizmalarından bî-haber olanlara mahsus bir kuruntudur. Birincisi, kapitalizm koşullarında kendi kendini düzenleyen piyasa mümkün değildir., dolayısıyla devlet müdahalesi olmadan ne piyasa diye bir şey varolabilir ne de işleyebilir; ikincisi devlet ve kapitalizm bir ve aynı şeydir...Kapitalizm varsa devlet de var ya da visa versa... O halde sorun ne idi? Bunca yalan ve bunca çaba ne içindi? Elbette sorun devletin ekonomiden elini çekmesi değildi, zaten ‘eli oradan çıkarmak’ mümkün değildir. Testiyi kırmadan içindekini çıkarmanın mümkün olmadığı durumdaki gibi... Amaç sermayenin önünü açmak, kâr oranlarını restore etmenin, daha çok kâr etmenin koşullarını yaratmaktı. İşte devlet bu amaç için, sadece bu amaç için müdahale eder hâle getirilmeliydi. Bunun anlamı, bundan böyle devlet sadece sermayenin tek yanlı çıkarını gözetecek ve o amaçla müdahale edecek demekti. Durum tam da böyleydi ama retorik farklıydı. Başka türlü ifade etmek istersek, devlet sermayenin hareketini zorlaştıran düzenleme ve uygulamaları tasfiye edecek, işte işçileri, küçük köylüleri, mütevazı toplum kesimlerini, vb. gözeten sosyal ve ekonomik amaçlı müdahale ve düzenlemelerden uzak duracak. [unutmamak gerekir ki, söz konusu düzenleme, politika ve uygulamalar birileri tarafından bahşedilmiş de değildi, uzun ve zorlu mücadeleler sonucu kazanılmış mevzilerdi...] Bu amaçla yapılması gerekenler de üç sloganla ifade ediliyordu: liberalizasyon, deregülasyon/dereglemansyon ve privatizasyon. Bunlardan birincisi olan liberalizasyon, spekülatif olanı da dahil sermayenin hareketine konan engellerin ve düzenlemelerin tasfiye edilmesi, sermayenin istediği yere istediği gibi girip çıkabilmesi, hiçbir kısıtlamaya muhatap olmaması, kimseye hesap vermemesi; deregülasyon/dereglemantasyon sermayenin tek yanlı çıkarı dışında kalan alanlardaki ekonomik ve sosyal amaçlı düzenleme ve politikaların tasfiyesi demeye geliyor. Bunu sosyal nitelik taşıyan düzenlemelerin ve kamu hizmetlerinin tasfiyesi olarak da okuyabilirsiniz. Sermaye bu alanda harcanan kaynağa el koymak için böyle bir ideolojik manipülasyona ihtiyaç duyuyordu. Üçüncüsü olan privatizasyon da ekonomik amaçlı devlet işletmeleriyle, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi demek. Devlet mülkiyetindeki işletmelerin özelleştirilmesi sermayeye bir değerlenme imkânı yaratırken, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi de sermaye için bir taşla iki kuş vurmak anlamına geliyor. Bir kere böylece sermaye daha az vergi verme olanağına kavuşuyor [kamu hizmetlerinin finansmanı vergilerle yapıldığına göre], ikincisi de önemli bir değerlenme alanına kavuşuyor. Daha önce sermayenin değerlenme alanı dışında kalan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb. büyük kârlar vadeden bir değerlenme alanı haline geliyor. Kapitalizmin yapısal kriz dönemi sonrasında [1974-1975] asıl amaç sermayeye bir değerlenme alanı açmak olduğu halde, kamu hizmetlerinin verimsizliği ve devlet iktisadi kurumlarının müsrfiliğine dair sayısız yalan üretildi. Enflasyonunun başlıca müsebbibi olarak gösterildi, vb...

O halde şu soru akla gelecektir: Sermayenin önü onca yıl bunca açılmışken, koskoca dünyanın tüm beşeri ve doğal kaynakları sermayenin sömürüsüne, yağma ve talanına sonuna kadar açılmışken, kapitalist sınıf ve çevresi insan havsalasını zorlarcasına ve ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilecek akıl almaz derecede zenginleşmişken ve bütün bu çılgınlığın faturası işçilere, küçük köylülere, mütavazı insanlara, mülksüzlere, yeryüzünün lânetlilerine çıkarılmışken ve bu da devasa ekolojik ve toplumsal kötülükler pahasına gerçekleşmişken, kapitalizm neden krize giriyor ve daha fazlasını istiyor? Bu sorunun cevabını verebilmek için kapitalizmin mantığını, işleyiş, ‘yasalarını’ ve temel eğilimlerini hatırlamak gerekir. Zira, söz konusu mantık ve işleyişe dayalı kapitalist sistem, ancak krizlerle yol alabilir, başka türlüsü mümkün değildir. Marx’ın da zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, “kapitalist üretimin önündeki en büyük engel bizzat kapitalizmin kendisidir.” Onca sömürü, yağma ve talandan sonra sermaye sınıfı şimdi daha fazlasını istiyor ve istemeye devam edecektir.

Yaklaşık son otuz yıldır devlet müdahalelerini tüm kötülüklerin kaynağı sayıp lânetleyen iktisatçılar, politikacılar, yangına körükle giden egemenlerin medyası, şimdilerde de devlet müdahaleleri için aynı şeyi mi düşünüyor, aynı şeyi mi söylüyor?... Neoliberal yalanların pupa-yelken yol aldığı ve alternatifsiz tek düşünce mertebesine yükseltildiği dönemde durum hiç de söylendiği gibi değildi. Devlet müdahaleleri sadece sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gözettiğinde bu devletin ekonomiden elini çekmesi olarak sunuluyordu... Şimdi sermayenin yeni dönem ihtiyaçları için yeni bir devlet müdahalesi, müdahaleciliğin yeni bir versiyonu gündeme gelecek... daha fazlası değil. Öyleyse bir hususa açıklık getirmek gerekiyor: Kapitalist üretim koşullarında devlet müdahaleleri ne anlama geliyor? Bir kere daha baştan bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Devletin niteliği kapitalist olarak kaldıkça, başlıca üretim araçları da özel mülkiyet konusu olmaya devam ettikçe, ücretli kölelik rejimi köklü bir değişikliğe uğramadıkça, devlet müdahaleleri her zaman egemen sınıfın hizmetindedir... Başka türlü olabilir mi? Aksi halde egemenlik kategorisinin bir değeri ve anlamı kalır mıydı?... Mesela özelleştirmeleri ele alalım: Genel olarak özelleştirmelerin sermaye lehine, devletleştirmelerin [kamulaştırma ve sosyalleştirme farklı kavramlardır] de sermaye aleyhine olduğuna dair yaygın bir kanaat geçerlidir. Bir kısım sol da bu görüşü paylaşıyor ne yazık ki... Oysa kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu koşullarda, özelleştirmeler ve devletleştirmeler tamamıyla sermaye sınıfının konjonktürel ihtiyaçlarının ve çıkarlarının ve sınıfsal güç dengelerinin bir gereği olarak gündeme gelir. Dolayısıyla ibre duruma göre bazen özelleştirmelerden, bazen de devletleştirmelerden yanadır ve sermayenin bu tercihi sanıldığı gibi ideolojik olmaktan önce ekonomik niteliktedir. Elbette sermaye sınıfı ve bir bütün olarak burjuva sınıfı devletleştirmeler konusunda o kadar da rahat değildir... Zira onlar bazı şeyleri devletleştirirken başkalarının herşeyi sosyalleştirmesinin önünün açılmasından korkarlar. Devletleştirmeler egemen sınıfların ‘kerhen’ yapmaya mecbur oldukları bir şeydir. Bir şeyin özelleştirilmesi kârın özelleştirilmesi, devletleştirilmesi de zararın sosyalleştirilmesidir. Şimdilerde zarar eden şirketlere devletin elkoyup, kurtarması zararın sosyalleştirilmesi, zararın emekçi halk çoğunluğuna ödetilmesidir. Devlet zarar eden bir şirketi almak için üç şey yapabilir: 1. Devlet bütçesine dayanır bu içborçların artması demektir; 2, para basar bu enflasyon demektir; 3. Dışardan borçlanır her üçünde de fatura değerin, zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfına, bir bütün olarak emeğiyle geçinenlere çıkar... Bu vesileyle bir hatırlatma yamamız gerekiyor. Bilindiği gibi devlet egemen sınıfın, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamada burjuvazinin bir egemenlik aracıdır ama aynı zamanda bir politik mücadele alanıdır da. Dolayısıyla burjuva toplumunda da sömürülen sınıflar, mücadeleyle kimi sınırlı mevziler kazanabilirler nitekim kazandıkları da ama bu mevziler birincisi asla taşı yerinden oynatamazlar, bu, devletin niteliği olduğu gibi kalmaya devam ettikçe sanıldığından daha az önemlidirler; ikincisi, kalıcı değillerdir. Nitekim son yüzelli yılda, özellikle de ikinci emperyalistler arası savaş sonrası dönemde kazanılan mevzilerin birer birer düşürülmesi söylediğimizi doğrular niteliktedir.

Şimdilerde iflası ilan edilmiş olan neobiberal çılgınlığın geçerli olduğu dönemde, insanlığa iki şey teklif edilmişti: Ekonomik alanda piyasa ekonomisi, politik alanda da liberal demokrasi ve bunun dışında da bir seçeneğin mümkün olmadığı, bunun tarihin sonu olduğu bile söylenmişti. Velhasıl sermayenin tek yanlı çıkarına işleyen bir ekonomi ve tam bir seçim ve temsil mistifikasyonu, bir tür sirk oyunu olan demokrasi oyunu... Şimdilerde her ikisinin de foyası tüm açıklığıyla ortaya çıkmış bulunuyor. Aslında söz konusu olan sadece bir finansal kriz değil, sadece reel ekonomiyi de kapsayan bir ekonomik kriz de değil, bu aynı zamanda sistemin tüm veçhelerini, tüm kertelerini ve bileşenlerini angaje eden bir kriz. İşte gıda maddeleri krizi, enerji krizi, ekolojik kriz, iklim krizi, su krizi, sosyal kriz, etik [ahlâk] krizi... vb. Geriye bir şey kalıyor mu? Esasen söz konusu olan kapitalizmin kendi suretinde yarattığı dünyanın krizi. Akıl hocaları ve onların aklıyla hareket eden politikacılar yeni bir ‘modeli’ dayatmak üzere kolları sıvamış görünüyorlar. İşte ekonomik büyümenin sağlanması, ihracatın artırılması, vb. için önerilerde bulunuyorlar, bulunacaklardır. Kapitalizm koşullarında her ekonomik büyüme ileri sürüldüğü ve yaygın inanç kategorisi haline getirildiği gibi daha fazla refah anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ekonomik büyüme eşittir kalkınma o da eşittir refah denklemi tam bir safsatadan ibarettir. Bu temel yanılgıdan kurtulmak gerekir. Başka yerde ve defaaten yazdığım gibi, orada söz konusu olan sermeyenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir ve asla kalkınma değildir. Üstelik o kadarı da sayısız sosyal ve ekolojik kötülükler pahasına gerçekleşebiliyor... Zaten kapitalizm koşullarında kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Bunlar sisteme kısa vadede zaman kazandırabilir ama krizi aşmaya asla yeterli olmaz, olmayacak. Zira, kanser tüm bünyeyi çoktan sarmış, metastas ilerlemiş durumda. Durum böylesine vahim ve aciliyet kesbetmişken, başlıca iki türlü yaklaşım söz konusu olabilir: ısrarla ve ahmakça aldatılmaya, oyuna gelmeye devam etmek veya yalancıların oyununu bozmak. Elbette bunların her ikisi de mümkün ve her ikisinin de bir bedeli olacak. Muhtemel iki senaryonun ne olduğu, ne anlama geldiğine burada girmeyeceğim. Sadece şu kadarını söylemekle yetineceğim. Eğer bu kör gidiş vakitlice durdurulamaz ise, insanlığı bekleyen gelecek umut verici değil. Öyleyse daha geç olmadan üç şeyi: treni, kondüktörü ve personeli ve trenin istikâmetini değiştirmek gerekiyor... Ve bu gayet mümkün. Şundan dolayı mümkün ki, eğer tüm bu olup bitenler, tüm bu kötülükler ve saçmalıklar birilerinin ‘bilinçli’ eyleminin sonucuysa, kendiliğinden, doğal, insan üstü güçlerin marifeti değilse ki, değildir, demek ki, başkalarının bilinçli eylemiyle de pekâlâ başka şeyler de mümkündür, başka türlü de olabilir... O zaman işe ‘sayın seyirci’ olmayı reddederek başlamak gerekecek...






* http://www.ozguruniversite.org/

27 Eylül 2008

Zenginlerin dünyası : "Bütün ülkelerin kapitalistleri birleşti.."

Zenginlerin dünyası:
“Bütün ülkelerin Kapitalistleri Birleşti...”

Fikret Başkaya*

Zenginlerin medyasından ekseri kötü haberler yayılıyor : Açlık, yoksulluk, sefalet, şiddet, savaş, cinayet, katliam, kasırga, sel, kazalar, yok olup giden canlı türleri, kötüleşen doğal çevre, sayısız skandallar... Bu arada iyi şeyler de oluyor elbette...

Ünlü tefecilik kurumu Merrill Lynch’in 2008 raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin sayısı 2007 sonunda 10 milyonu aşmış. Artık dünyada 10 milyondan fazla dolar milyoneri var... Bu en zenginlerin toplam serveti de 1986 da 7200 milyar dolardan 1997 de 17 400 dolara, 2007 de de 40 700 milyar dolara yekselmiş. Ne büyük başarı... Bu arada ortalama servetlerinin değeri de ilk defa 4 milyon doların üstüne çıkmış... Sadece en zenginlerin sayısı artmıyor zenginlikleri de artıyor... Velhasıl küreselleşme kazandırıyor...

Türkiye ‘yükselen piyasa’ olarak bu sürecin dışında değil. Muasır medeniyet seviyesine doğru her zamankinden daha hızlı koşan Türkiye’de milyonerlerin ve milyarderlerin sayısı daha hızla artıyor. Aynı tefecilik kurumunun verdiği rakamlara göre: “Türkiye’de toplam varlığı 1 milyon doların üstünde bulunan yüksek ve ultra yüksek varlıklı kişi sayısı 2006’da 42 bin iken, 2007 yılında bu rakamın 8 bin kişi artarak 50 bini aştığı belirtildi.” Türkiye milyoner sayısını artırmakla da kalmıyor % 17,5’lik oranla dünya ortalamasından 3 kat daha hızlı artırıyor... Bir yılda milyoner sayısını 8 bin kişi artıran, üstelik dünya ortalamasından da daha yüksek artıran AKP hükümetinin medya, akademi taifesi, her şeyi bilen köşe yazarları [bal tutan parmağını yalarmış] ve bir kısım siyaset erbabı tarafından takdir edilmesini anlamamak mümkün mü? Elbette mutlak rakamların nüanse edilmesi gerekir. Dünyanın en zengin 10 milyonu dünya nüfusunun sadece binde onbeşini [ % 0.15] oluşturuyor...

Gözden kaçmaması gereken bir şey var: Zenginlerin sayısı artarken yoksulların sayısı da artmak zorunda, nitekim artıyor. Bilindiği gibi kavram ikiliği veya kavram çifti diye bir şey vardır. Kavramlardan birinin varlığı diğeriyle mümkündür. Biri olmadan diğeri de olmaz. Zenginlik ve yoksulluk gibi. Zenginliği ortadan kaldırmadan yoksulluğu ortadan kaldıramazsınız. Hem kavram çifti veya ikiliği geçerlidir hem de bu ikiliden biri makbul ve muteber sayılır. Başka türlü ifade edersek, ikisi arasında bir hiyerarşi vardır. Zenginlik muteber olandır ve yoksulların da karşıtı/çifti gibi olması gerektiği imâ edilir. Gelişmiş ülkeler/azgelişmiş ülkeler, kalkınmış ülkeler/kalkınmamış ülkeler, zengin ülkeler/fakir ülkeler, vb. bu kavram çiftinde makbul olan gelişmiş olandır, kalkınmış olandır. Azgelişmişin ve kalkınmamışın da gelişmiş ve kalkınmış gibi olması gerektiğini imâ eder.

Kapitalizmin geçerli olduğu bir dünya’da zengin ve zenginlik üretmenin yegane yolu yoksul, yoksulluk ve sefalet üretmekten geçer. Sadece bu kadar da değil, aynı zamanda doğal çevre tahribatından da geçer... Başka türlüsü asla mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik büyümeyle, kalkınmayla işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin üstesinden gelineceği ‘düşüncesi, inancı ve beklentisi’ abesle iştigalden başka bir şey değildir. Zira kapitalizm koşullarında söz konusu olan sermayenin genişletilmiş ölçekte büyümesidir. Gerçek durum böyledir ama burjuva ideolojisi özellikle de onun başlıca bileşeni olan ve üniversitelerde ‘saf’bilim diye okutulan ‘iktisat‘ [economics] öyle bir inancı yaymakla meşguldür...

Ekonomik büyümenin işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracağına dair genel geçer kabul, hem yaşanan pratik süreç, hem de rakamlar tarafından yalanlanmış durumdadır. Ekonomik büyüme rekorları kıran Çin’e bak anlarsın... Eğer durum öyleyse neden hâlâ ekonomik büyüme çözüm olarak sunulabiliyor? Bu sorunun cevabını ideolojiler dünyasında, ideolojik kölelikte bulabilirsiniz...

Kapitalist üretim aynı anda zenginlik ve yoksulluk üretmeden varolamaz

Kapitalist üretim tarzı kendinden önceki üretim tarzlarından farklı olarak, bir kutupta zenginlik üretebilmek için karşı kutupta yoksulluk ve sefalet üretmeye mahkûmdur... Zira bir tür sömürü metabolizması olarak işler. Kaçınılmaz olarak kutuplaştırıcıdır. İnsanları işçileştirmek veya aynı anlama gelmek üzere proleterleştirmek zorundadır. İşçileştirmek/proleterleştirmek demek, insanı hem üretmek hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakmak, ‘mülksüzleştirmek’ ve sermaye sahibine [kapitaliste] bağımlı hale getirmek demektir. Zaten Latince [proletarius] kökenden gelen proleter, hiçbir şeyi olmayan, yaşamak için gerekli olandan mahrum olan ‘çıplak’-çulsuz- korunmasız, çaresiz insan anlamındadır. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sermayeyi büyütürken, proletaryayı da büyütür. Bu o kadar açıktır ki, çevrenize on yıl geriye doğru bakmanız yeter. Her geçen gün emeğini satarak yaşamaya mecbur olanların sayısı artar.

Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sadece proleterlerin sayısını artırmakla kalmaz, sistemin mantığının bir gereği olarak, mutlak ve göreli yoksulluğu da artırır. Zira, birincisi, proleterin emeğini satabilmesi, bir iş bulabilmesi her zaman kesin değildir; ikincisi aldığı ücretle kendisinin ve aile fertlerinin karnını doyurması de kesin değildir. Bu da işssizliğin, açlığın ve sefaletin her zaman reel ve potansiyel olarak varolması demektir... Kapitalist üretim doğa tahribatını da derinleştirerek yol alabilir. Demek ki, kapitalist üretim toplumsal kötülükleri büyütmeden ve ekolojik yıkımı derinleştirmeden varolamıyor.

Dünyadaki açlıkla mücadele ettiğini söyleyen Dünya Bankası’nın açıkladığı son rakamlar söylediklerimizi bir kere daha doğrular nitelikte. Bankanın 9 Eylül 2008 tarihli raporunda 2005 de üç milyar 140 milyon insanın günde ikibuçuk [2.5] dolardan az gelirle ‘yaşadığı’, bu nüfusun %44’ünün de günde 1,25 doların altında gelire sahip olduğu belirtiliyor. %85’i beş yaşın altında çocuk olmak üzere her gün 30 binden fazla insan, açlıktan, yetersiz beslenmeden, sıradan bulaşıcı hastalıklardan, vb. ölüyor. Dünya Tarım Örgütü de 820 milyon insanın yetersiz beslendiğini açıkladı... 1.1 milyar insanın içme suyu sorunu var veya içtiği su sağlığa uygun değil. 2.4 milyar insan da ‘yeterli’ sağlık bakımından yoksun...

İnsanlar neden açlıktan ölüyor? Yeryüzünün toprağı artık insanların doyuramaz durumda olduğu için mi – ki, bu çılgın süreç vakitlice durdurulamazsa yakın bir tarihte doyurması mümkün olmayacak- yoksa çokuluslu şirketler, özellikle de çokuluslu tarımsal şirketler daha çok kâr ettiği için ve kâr etsin diye mi? Çokuluslu bir tarım tekeli olan Cargill 2008’in ilk çeyreğinde kârının geçen yılın aynı dönemine göre %86 arttığını açıkladı. Dünya gıda fiyatları neden Haziran 2007- Haziran 2008’ arasında %22 arttı? Topraklar insanları doyurmak yerine otomobillere yakıt ürettiği için ve spekülatörler daha çok kâr etsin diye...

Kapitalizm bir tarafta açlık, yoksulluk, sefalet ve doğal çevre tahribatına neden olurken, bir tarafta da açlıkla, yoksullukla mücadele edildiği, şu kadar yılda yoksulluğun şu düzeye indirileceği söylendi, söylenmeye devam ediliyor. Açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bizzat sorumlu olanların, sorunu yaratanların onu gerçekten çözmek gibi bir niyetleri olduğuna inanılıyor mu? Kalkınmacılık sahneye çıktığı günden beri ‘açlara yardım’ ‘kalkınma yardımı’, vb. yeryüzünün efendilerinin dilinden hiç düşmedi. Yardım dedikleri ne menem birşeydi peki? Aslında yardım, dekolonizasyon sonrası “bağımsızlıklarını” kazandığı söylenen Üçüncü Dünya ülkelerini emperyalist dünya sistemi içinde tutmanın bir aracıydı. Emperyalizmden muhtemel bir ‘kopuşu’ önleme amacı taşıyordu... ‘emme basma tulumbayı harekete geçiren su idi...’ Yardımlar Üçüncü Dünya’nın kendi halklarına ihanet içinde olan yöneticilerini soysuzlaştırmak amacı başta olmak üzere, söz konusu ülkeleri kapitalist sömürüye daha fazla açıp, bağımlılığı pekiştirecek ‘alt-yapı yatırımlarına’ ve emekçi çoğunluğu ‘hizaya getirecek’ silahlanmaya yönelikti ve amaç hasıl oldu. Aslında yardım, yardım yapıldığı söylenenler için değil, yardımı yapanlar içindi, tam bir ikiyüzlülüktü... ve kaldığı yerden devam ediyor...

Eğer bir sorunu gerçekten çözmek gibi bir niyetiniz varsa, işe önce sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sorarak başlamanız gerekir. Temel soru da herhalde şu olabilir: Neden bazıları zengin diğerleri yoksul? Bir kere bu soru sorulunca, sorunun kaynağına inmek olanaklı hâle gelir. Fakat soruyu soranın iki koşulu yerine getirmesi gerekir: 1. Kendinden beklenen ‘bilimsel/entelektüel yeterliğe sahip olmak, gerekli yüksekliğe çıkabilmek; 2. Etik tutarlılığa sahip olmak... bilimsel namus ve entelektüel dürüstlüğün gereğini yapmak... gerçek bir entelektüel duruşu sergilemek... Kapitalizmi yok sayarak, açlıkla/yoksullukla/sefaletle mücadele mümkün müdür? Eğer bir sosyal sistem, mantığının ve işleyişinin doğal sonucu olarak toplumsal eşitsizlik yaratıyorsa, kutuplaştırıcılık sisteme içkin [ mündemiç] bir temel eğilimse, o sistem içinde kalarak, bizzat sistemin eseri olan kötülüklerle mücadele edilebilir mi?

Oysa her şey kapitalizmin tartışılmasını, anlaşılmasını engellemek üzere kurgulanıyor. Okültasyon [yok sayma] öylesine büyük ki, kapitalizm dememek için büyük bir çaba harcanıyor, piyasa ekonomisi, pazar ekonomisi, veya ekonomi deniyor. Üstelik piyasa dedikleri de sanki irade sahibi bir yaratıkmış, kişilikmiş, şahsiyetmiş gibi sunuluyor: piyasalar tedirgin, piyasalar tezkereyi satın aldı, piyasaların tepkisi sert oldu, piyasalar uçtu, piyasalarda panik, piyasalar sakin, piyasalar rahat bir nefes aldı, piyasalar nefesini tuttu... Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi değil midir? Elbette kapitalizm dememek için bunca çaba boşuna harcanmıyor. Eğer kapitalizm denirse, onun zorunlu olarak imâ ettiği şeyler akla gelecektir: sömürü, toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, emperyalizm, vb. Okültasyon amacıyla bir dizi özdeşlik de varsayılıyor: liberalizm kapitalizmle özdeş sayılıp kapitalizm yerine liberalizm veya liberal ekonomi deniyor, liberalizm de demokrasiyle özdeş sayıldığında ideolojik manipülasyon tamamlanmış oluyor. Oysa kapitalizm/liberalizm/demokrasi özdeşliği tam bir safsatadır ve seyirciyi oyalamak içindir...

Zenginleri nasıl bilirsiniz?

Her ne kadar yoksulluk bir laboratuvar faresi kadar çok ilgi konusu olmuşsa da [yüzbinlerce kitap ve makale yazılmıştır], literatür bolluğu o kadar da amaca hizmet etmiş değildir zira yoksulluk ekseri zenginlikten ayrı ele alınıyor, aradaki belirleyicilik ilişkisi gözardı ediliyor. [Elbette bu az da olsa değerli eserlerin yazılmadığı anlamına gelmez]. Buna karşılık zenginliğe dair pek bir şey yazılmaz ve söylenmez.

Bunun birkaç nedeni var: Birincisi, zenginlik konusunda yaratılan ‘tabu’ onu tartışılamaz hale getirmiştir. Zaten tabunun varlık nedeni de odur. İkincisi, zenginlikten söz etmek biraz ayıbı açığa vurmak gibi bir şeydir ve ayıbı açığa vurmak ayıbı büyütmektir. Eğer öyleyse ayıbı büyütmenin ne âlemi var! Üçüncüsü, zenginliğe dair gerçeği söylemesi gerekenlerle ilgilidir. Bu işi yapacak olanlar/ yapması gerekenler çoğunlukla zenginlikten ve iktidardan beslenen eğitilmiş kesimler, diplomalılar, akademisyenler, ‘aydınlar’, sanatçılardır, vb. Sosyal artık üründen servet ve güç sahipleri dolayımıyla pay alan bu kesimlerin kendilerini besleyenleri eleştirmesi pek kolay değildir. Tam tersini yaparlar, zenginleri ve iktidar sahiplerini meşrulaştırmayı yeğlerler. Ancak sömürü düzenine karşı mesafeli duran, açıkça ezilen ve sömürülen sınıflardan yana tavır alanlar böyle bir şeyi sorun edebilirler ve onu gerektiği gibi tartışmaya cüret edebilirler.

Sadede gelirsek, zengin dendiğinde başlıca üç şeye gönderme yapılmış olur: servet, güç ve itibar [prestij]. Fakat bunlardan birincisinin önceliği vardır. Servet sahibi ekseri gücün ve prestijin de sahibi olduğu gibi, duruma göre güce sahip olan da servetin sahibi olabilir. Bir insan ne kadar akıllı, yetenekli, çalışkan, kararlı, sebatkâr, kurnaz, vb. olursa olsun sadece kendi fizik ve entelektüel kapasitesine dayanarak servet sahibi olamaz, zengin olamaz. Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olmak bir yana, teorik ve pratik olarak da mümkün değildir. Beşbin hektar verimli toprağa sahip birinin onu sadece kendi çabasıyla edindiğini söylemek abestir. Böyle bir şeyi kim iddia edebilir?

Birincisi o kadar toprağa sahip olamaz, ikincisi tek başına o kadar toprağı işlemesi, ekip/biçmesi, değerlendirmesi mümkün değildir. Toprak ancak oraya tarım araçları [sermaye] ve tarım işçileri geldiğinde işlenebilir ve toprak sahibini ‘zengin edebilir’... Aynı şekilde 10 milyon dolar serveti olanın onu kendi çabasıyla kazanması mümkün değildir. Bir insan nasıl zengin olur? Zengin olmamanın yegane yolu başkasının emeğini sömürmek, başkasının emeğinin ürününe elkoymak ya da el konmuş olandan pay almaktır... Esasen daha önce başka yerde yazdığım gibi, mülkiyet gasptır, ancak zorla şiddet kullanarak, hileyle mümkündür ve aynı araç ve yöntemlerle de korunabilir...Başkasının emeğini sömürmenin, başkasının emeğinin ürünü olana el koymanın yolu da üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaktan geçer.

Bu vesileyle yaygın bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Mülkiyetten başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarının mülkiyeti kastediliyor. Makineler, binalar, araçlar, toprak, yeraltı zenginliği, vb. doğayı ve emeği kullanmaya imkân veren bir ilişki bütünlüğü söz konusu olmalıdır. Bir insanın yaşamı için kullandığı kap/kacak, hali kilim, her türlü kullanım aracı, elbise, bir çiftçinin bir çift öküzü, arabası, kendi gücüyle ektiği toprak parçası, bir küçük burjuvanın sahip olduğu otomobil, vb. mülkiyet kategorisine girmez. Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mülkiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.

Kapitalistler Enternasyonali

Kapitalizm öncesinin büyük uygarlıkları, zenginliğin ancak başkaları aleyhine mümkün olduğunun farkında oldukları için, zengini ve zenginliği muteber saymazlardı. Büyük dinlerin ve kültürlerin faizi yasaklaması boşuna değildi. İsraf lânetlenmişti. Çok mal haramsız olmaz denirdi. İncil'de, bir devenin iğnenin deliğinden geçmesi, bir zenginin cennetin kapısından geçmesinden daha kolaydır deniyor. Hem paraya hem Tanr'ıya tapamazsınız... Benzer anlayış ve tespitler başka din ve kültürlerde de az-çok aynı kesinlikte ifade edilmiştir. Bu durum kapitalist üretim tarzının sahneye çıkışıyla değişti. Protestan Reformuyla faiz yasağının kalkması ve zenginliğin lânetlenmek şurda dursun yüceltilmesiyle sınırsız sömürü, yağma ve talanın velhasıl her türlü ahlak dışılığın önü sonuna kadar açıldı.

Bir tek kişinin 62 milyar dolar servete sahip olması tam bir skandaldır ve kabul edilebilir değildir. Zaten kapitalizmin ahlâkı yoktur. Kendi ahlâkı yoktur ama başkalarının ahlâkını yok ettiği, dejenere ettiği kesindir. Bu yüzden kapitalizmin her ileri aşaması ahlaksızlığın da bir üst aşaması demektir. Eğer 500 zenginin [beş yüz büyük hırsız densin] ‘geliri’ 416 milyon yoksulun gelirine eşitse bu bir insanlık ayıbı değil midir? Ekonomiler %2, %3 büyürken nasıl olup da borsa oyuncularının %30, %130 kazandığını sorgulayan var mı? “Küreselleşme çağı” denilen 1980 sonrasında güç dengesinin tekrar ezilen ve sömürülen sınıfların aleyhine dönmesiyle, sınırsız sömürünün ve küstahlığın önündeki engeller birer birer ortadan kalktı ve dünya sermaye için tam bir dikensiz gül bahçesi haline geldi. Zenginlik ve yoksulluk uçurumu insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı.

Asıl skandal bu durumun küresel oligarşinin akıl hocaları ve sözcüleri tarafından sunuluşunda: Tam bir pişkinlikle bu süreçten herkesin yarar sağlayacağını söylüyorlar [şimdilik]... ABD’de 1974 yılında ençok kazanan büyük şirket yöneticileri [şimdilerde moda olan bir tabirle CEO’su], otomotiv sektöründe çalışan ortalama işçiden 47 kat fazla kazınıyorlardı. 1999 da fark 2381’e çıktı. Bazılarının küreselleşme şarkılarını ağızlarından neden düşürmediği ortada değil mi? Sınıfsal güç dengesinin emekçilerden yana döndüğü 1945-1970 aralığında daha dengeli bir gelir dağılımı tablosu geçerliydi. Söz konusu dönemde CEO’ların kazancı ortalama işçinin kazancının 35 katıyken daha 2000 yılında 130 katına çıkmıştı... Bir şirketin CEO’su bir başkasına 400 milyon dolara transfer oluyor, bir diğeri üç yıllığına 135 milyon dolara bir şirketle üç yıllık sözleşme yapıyor...Şimdilerde süper zengin bir küresel oligarşi oluştu ve akıl almaz bir tempoyla dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yok ediyor. Aşırı zenginlerin ölçüsüz tüketimi [ uzunluğu sürekli artan yatlar, uçaklar, helikopterler, futbol sahasından büyük rezidanslar, malikaneler, mücevherler, saatlar, egzotik seyâhatler... 330 milyonluk yatlar, 160 bin dolarlık kürk, 3480 dolara 12 gömlek, 1559 dolara12’lik şampanya kolisi, 167 500 dolara iki tüfek, bir striptiz barında bir gecede harcanan 241 000 dolar, 5000 dolara bir takım elbise, 1.2 milyon dolara bir otomobil, bir kulübe üyelik için ödenen 50 000 dolar aidat... Yakın tarihte gazetelere yansıyan bir habere göre Türkiye’ye de ithal edilen dünyanın en pahalı spor otomobili ‘Bugatti Veyron 16-4’ 2.4 milyon avroya satılacakmış... Arabanın marifetini merak mı ediyorsunuz: 300 km hıza 16.8 saniyede ulaşıyormuş... sizce değmez mi? Âzamî hız sınırının 110 kilometre olduğu bir ülkeye 300 km’ye 16.8 saniyede ulaşan bir otomobil neden ithal edilir... Elbette söz konusu olan sadece küresel oligarşinin [zenginler enternasyonalinin] neden olduğu beşeri ve ekolojik kötüleşme değil.

Ünlü Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen’in yüzyıl kadar önce isabetli bir şekilde gösterdiği gibi, küresel oligarşinin ikinci, üçüncü sınıf zenginler ve orta sınıflar tarafından taklit edilmesi, sosyal ve ekolojik yıkımın asıl nedenini oluşturuyor. Her kesim kendine yakın olan bir üsttekini taklit ettiğinde, küresel oligarşinin tüketim alışkınlığı geniş bir orta sınıf tarafından taklit edildiğinde, tahribat derinleşiyor, toplumsal ve ekolojik tablo kararıyor. Aslında sadece küresel oligarşinin anlamsız, mantıksız ve kabul edilemez tüketimi değil, dünyanın %20’sini oluşturan ama beşeri ve doğal kaynakların %80’ini tüketen emperyalist ülkelerin hayat standardı da yeryüzünün lânetlileri tarafından hem taklit edilebilir değil hem de zaten arzulanır birşey de değil. ABD’de dört kişiye üç otomobil düşüyor. Aynı şey Çin'de de gerçekleşse, bu 1.1 milyar otomobil demek... Oysa bu gün dünyadaki toplam otomobil sayısı 800 milyon. Eğer Çin de ABD’deki oranda otomobile sahip olursa, günde 99 milyon varil petrol gerekecek... Oysa tüm dünya’da üretilen günde 82 milyon varil...

Şimdilerde çıkarları, özlemleri, zevkleri, tüketim alışkanlıkları ortak bir küresel oligarşi oluşmuş durumda. Dünya tüm ülkelerin dolar milyarderlerinin ve milyonerlerinin dünyası haline geldi. Buna bir tür zenginler enternasyonali de diyebilirsiniz. Dalga dalga dünyanın her yerindeki elitler ve orta sınıflar tarafından taklit edilen bir küresel azınlık... Şimdilik bu küresel oligarşinin çıkarı herkesin çıkarı olarak sunulmak isteniyor. Bir insanın değerinin sahip olduğu tüketim malları miktarıyla, sadece maddi zenginlikle ölçüldüğü bir insanlık toplumu mümkün ve sürdürülebilir değildir.

Bir insanın sahip olduğu şeylerin miktarı arttıkça refahının, mutluluğunun da arttığına dair düşünce saçmadır. Daha çok şeye sahip olmak mutluluğun garantisi değildir ama tersini iddia etmek mümkündür.

Kapitalizmle birlikte her türlü değer ölçüsü de yok oldu, insânî değerler aşındı. İnsanlar durup düşünmeye vakit bulamadan mahşeri bir yarışa zorlanıyorlar. İnsanlığın ve doğanın durumu burjuva akıl hocalarının resmetmek için zorlandıklarından çok farklı ve kritik eşiğe doğru koşar adım yaklaşıyor. O zaman bu kör gidişi vakitlice durdurup tersine çevirmek gerekiyor. Velhasıl yeni bir paradigmaya ihtiyaç var...

*Fikret Başkaya; www.ozguruniversite.org

14 Eylül 2008

"İhlâl" ve Sanatta Nesneleştirme

“İHLAL” ve SANATTA NESNELEŞTİRME
Atalay GİRGİN*

Sanat, bir nesneleştirme etkinliğidir. Nesneleştirmenin olmadığı bir yerde, sanat dahil, hiçbir etkinlik gerçekleştirilemeyeceği gibi, varolanlar evrenine katılabilecek hiçbir ürün de yaratılamaz. Ancak sanat, herhangi bir nesneleştirme etkinliğine de indirgenemez; öte yandan sanatın farklı alanlarındaki nesneleştirme etkinlikleri de birbirine...

Sanatın içerisinde yer alan tekil etkinlik türlerinin her birinde, onların kendilerine özgü nesneleştirme biçimleriyle, varolanlar dünyasına katılan yeni varolanlar yaratılır. Örneğin; edebiyatın, neredeyse her türünde, esas olarak anlama ve yeniden anlamlandırmalara, çağrışımsal, betimsel, imgesel anlatımlara dayalı olarak yeni varolanlar yaratılırken; görsel sanatlarda, sanatçının görme biçiminden hareketle, anlamın ve mesajın, gösterme biçimlerindeki farklılıklarla dışavurulduğu yeni varolanlar konulur ortaya...

İşte “İhlâl” de, teknik olarak Marlene Dumas’tan etkilenme izleri taşısa da, gösterme biçimindeki farklılıkla, kendi alanında bir nesneleştirme etkinliği olarak gerçekleşmiştir. “İhlâl” ne mi?

“İhlal”; ressam Arzu Başaran’ın resim sergisinin adı. Ama aynı zamanda o, serginin kendi bütünselliğinde bir nesnenin adı... Estetik bir nesnenin, estetik bir realitenin...

Platon’un “ideal devlet”inden, başta sanatçısı olmak üzere, tüm ilgililerini kovdurtabilecek bir etkinlik olan “İhlal”, başlangıcından itibaren, hem haber hem de köşe yazıları düzeyinde, özellikle günlük gazetelerde geniş yer buldu. Nesneleştirilip, nesne olarak sunuldu; haber ya da değerlendirme düzeyinde...

Arzu Başaran’ın, bir sanatçı duyarlılığı ve yaratıcılığıyla nesneleştirip, bir nesne, estetik bir nesne olarak alımlayıcı için ortaya koyduğu yapıtlarını içeren sergisini ve onun temasını, birçok köşe yazarı ve gazeteci, kendi bulunduğu yerden, kendi bakışına, görme ve anlama, anlamlandırma ve gösterme biçimine göre nesneleştirerek, yeni nesneler ürettiler okuyucuları için.

Ancak “İhlal”in, özellikle gazeteci alımlayıcılarınca nesneleştirilmesine ve sonrasında da okuyucularına bir nesne olarak sunuluşuna damgasını vuran başat unsur, köşe yazılarından haberlere dek; genelde estetik değerler ve değerlendirmeler içeren estetik yargılar değildi. Neden? Muhtemeldir ki, sergiyi ziyaret eden diğer alımlayıcılar için de geçerlidir bu durum ve akabinde aynı soru... Yani “Neden?..”

Oysa, genelde kabul gören yaklaşıma göre, her sanat eseri ya da aynı türden tek tek sanat eserlerini içeren bir sanatsal etkinlik, estetik bir değerlendirmeyi ve estetik yargıları gerektirir. Bu yargılar, estetik açıdan hangi değerleri içerirse içersin, üzerinde tartışılır olsa bile, yadırganmaz. Çünkü bilinir ki, estetik yargılar özneldir. Hem sanatçı hem de alımlayıcı (izleyici/dinleyici/okur v.b) için geçerlidir bu...

Sanatçının, yaşadıklarını ya da gerçeklikleri anlamlandırışı, onun kendi bireyselliğinin düşünsel dehlizlerinde gerçekleşir. Bu anlamlandırma yaşantılara, nesnesine ya da gerçekliğe nedenli uygun olmaya, onu nedenli “tam” ve “doğru” aktarmaya çalışırsa çalışsın, bunu bildiriş biçiminden, geneldeki üslubuna ve imleyişine kadar birçok alanda, kaçınılmaz bir biçimde sanatçının öznelliğidir arz-ı endam eyleyen... Çünkü bunu karakterize eden, sanatçının, an’ın ya da geçmiş yaşantıların kendisinde bıraktığı izleri, imgeleri, tasnif edip, gerektiğinde yeniden anlamlandırıp tasarımlayarak, bildirim haline dönüştürme, dışsallaştırma sürecindeki düşsel ve düşünsel halet-i ruhiyesidir. Ki bunun bildirim boyutu aslında, hem özel olarak sanatta hem de genelde, görme ve gösterme biçimiyle birlikte nesneleştirme konusudur.

Nesneleştirmenin Kaçınılamazlığı

Sanattan bilime, dinden felsefeye dek, insanın hangi etkinlik alanında olursa olsun; betimleme, tanım, yargı, değer, v.b ifadeler içeren her bildirim nesneleştirilmiş olana ilişkindir. Nesneleştirilmemiş olan, “şey”liğiyle kaim olan hiçbir şeye ilişkin bildirimde bulunulamaz. Nesneleştirmek, özne konumuna haiz insanın ya da varlığın, her daim bir nesneyle, en azından düşsel, düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla olumlamanın ya da olumsuzlamanın olası farklı biçimlerini içeren bir ilişki kurmasını gerektirir. İster düşsel, düşünsel bir varlık olsun, isterse bilincimizden bağımsız olarak varolan gerçek bir varlık olsun, ilişki kurulmamış olan hiçbir şey nesneleştirilemez. Çünkü “Nesneleştirmek, bir varolana yönelmeye işaret eder.”1
Bu anlamda da, kalıtsal ve birikimsel düzeyde tüm insan başarımlarının ifadesi olan kültür, tarihsel ve güncel boyutuyla, zamanın ve mekanın dününde ve şimdisinde yer alan ve yalnızca insanın nesneleştirdiklerini ve diğerleri için bir nesne olarak ortaya koyduklarını ya da koyabildiklerini içerir. Ki onun içerisinde insan tarafından nesneleştirilmeyen, kendiliğinden nesneleşen, hiçbir şey yoktur. Çünkü, insan dahil, herhangi bir varlığın kendi başına, kendi kendine “nesneleşme”si söz konusu değildir. Dolayısıyla ortada bir “nesneleşme sorunu” ya da gerçekliği değil, bir nesneleştirme sorunu ve gerçekliği vardır.

Nesneleştirmek genelde, düşünen her canlı varlığın, özelde ise düşünen bir varlık olarak insanın, biyolojik anlamda yaşamını sürdürebilmesinin bile temel koşuludur. Bundan dolayı nesneleştirme kaçınılmazdır. Çünkü nesneleştiremediği sürece, biyolojik yaşamını bile sürdüremeyecek bir varlık olan insan, yeryüzündeki ve doğa karşısındaki tüm başarımını bu etkinliği ve yeteneğiyle gerçekleştirir. Dolayısıyla, nesneleştirmenin temelindeki koşul düşünmektir. Düşünme etkinliği ise bir nesneleştirme etkinliğidir; fiili ve potansiyel boyutuyla birlikte... Bu iki boyutuyla, insanın düşünmesinin ve dolayısıyla nesneleştirmesinin belirlenmiş bir sınırı yoktur. O her şeyi düşünebilme yeteneğiyle önce potansiyel sonra da gücü ve olanakları ölçüsünde fiilen nesneleştirerek, başkaları için nesne haline getirebilen, nesneler üretebilen bir varlıktır.

Nesneleştirmenin potansiyel boyutun dışına çıkmaması/çıkamaması, başka insanlar için bir nesne kılınmaması, onun görsel, yazınsal ya da dilsel boyutta dışsallaştırılmamış, bir düşünceye, bir davranışa dönüştürülmemiş olması demektir. Varlığın çok yönlü ve çok boyutlu oluşunun ya da insanın, onu düşünme, bilme, anlama, kavrama, anlamlandırma, açıklama ve onunla bir biçimde bağ kurma etkinliğinin çok farklı biçimlere bürünmesinin, nesneleştirmenin kuvveden fiile dönüşmesinde, birbirinden farklı ve değişik bilgi türlerini, bildirme etkinliklerini olanaklı kıldığı bir hakikattir. Ki dünden bugüne bilimsel, dinsel, sanatsal, felsefi, v.b düşünmeden, bilgiden, etkinlikten söz ediyorsak, bunun en önemli nedeni de budur.

Nesneleştirme Sorunu, Görme Biçimlerinin
Farklılığı Sorunudur


Sanattan siyasete, dinden bilime dek, hangi alanın damgasını taşırsa taşısın, hangi bilme ve bildirme etkinliği alanında olursa olsun, nesneleştirme, insanın, geçmişten bugüne, bulunduğu en küçük alandan başlayarak, tüm yeryüzünü, adım adım evreni, düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla üretim ve tüketim zincirine eklemleyerek; kendini var kılma, kendisi gibi olanları koruma, yaşatma, mutluluk ve refahını sağlama ve aynı zamanda da biçimlendirme eylemliğini içerir. Hem kendisi gibi olanlara hem de ötekine yöneliktir bu biçimlendirme eylemliliği... Bu ise, dünya-evrensel bir boyutta içerisinde yaşanılan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel v.b koşullarda, varolanın nesneleştirilmesinde farklı görme ve gösterme biçimlerinin ortaya çıkışının kaçınılamazlığına delalet eder. Ki bu, burada özel olarak üzerinde durmayacak olsam da, siyasal ve ideolojik bir sorundur. İktidar ve karşı-iktidar sorunudur; ölmenin ve öldürmenin meşruluğu sorunudur ve ilh...

Farklı görme ve gösterme biçimlerinin kaçınılmazlığı, aynı nesnelerin, aynı bilme ve bildirme etkinliği alanı açısından bile olsa, farklı kişiler tarafından, onların nereden, nasıl ve nereye, niçin baktıklarına bağlı bir biçimde çok değişik, hatta birbirine karşıt olabilecek düzeyde nesneleştirilmelerini de olanaklı kılar. İşte, yanılsamalı bir biçimde ifade edilen ve gerçeklik addedilen “nesneleşme” sorununun değil, aksine bir nesneleştirme sorununun varlığına delalet eden durumun nedeni de budur.

İnsan hem kendini hem de ötekileştirdiğini, zamanın ve mekanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir anında, salt düşünsellik düzeyinde kalarak ya da dışsallaştırarak nesneleştirebilen ve dolayısıyla ötekileştirdiğince de nesneleştirilebilen bir varlıktır. Ötekileştirilen ve görme biçimlerindeki farklılık girdiğinde işin içine, nesneleştir(il)me çetrefilleşir ve bir sorun olarak karşımıza çıkar. Ama bu, içerisinde yaşanılan toplumsal gerçeklik koşullarında ve ötekileştirdiklerimizce ötekileştirilebilir olduğumuz koşullarda da kaçınılmazdır.

“Görme Biçimleri” adlı kitabında John Berger, “Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi.
Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmanın iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman konuşma bu görme-görülme işlemini dile getirme çabasıdır. “Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz”ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, “onun her şeyi nasıl gördüğü”nü anlama çabanızdır”2 der. Bu “görme-görülme” ilişkisi en azından potansiyel düzeyde bir nesneleştirme ve nesneleştirildiğini bilmedir. Konuşma ise, nasıl görüldüğünüzü, bir başka deyişle öteki tarafından nasıl nesneleştirildiğinizi anlama çabası...

Nesneleştirilmenin sorun olarak görüldüğü, “nesneleştiriyor” diye ötekine ya da herhangi bir varlığa itiraz edilmeye, eleştiri yöneltilmeye başlandığı an, aslında yapılan nesneleştirmenin kendimizinkiyle uyuşmadığını, çeliştiğini, çatıştığını fark ettiğimiz andır. Bunun sorun olarak kavrandığı ve ardı sıra eleştirinin olabildiğince üst perdeden dile getirildiği, neredeyse yegâne nesneleştirme, insanın nesneleştirilişidir. Oysa her insan, bulunduğu yere, konuma, o an ki halet-i ruhiyesine ve ilişki biçimine göre, bazı anlarda nesneleştirmek kadar nesneleştirilmekten de haz alır. Örneğin, aşk ilişkisinde...

Aşk, özne/nesnelerin birbirlerini nesneleştirdikleri bir ilişkidir. Aşk’ın tarafları, birbirlerini olumlu değerler ve niteliklerle nesneleştirirler ve kimsenin itirazı, eleştirisi yoktur buna; hatta hoşlarına gider. Ancak, aşk’ın hükmünü tarih kılan bir terk ediş ya da terk ediliş ya da bir ihanet arz-ı endam eylemeye görsün, bu kez tarafların nesneleştirmeleri, en hafifinden birbirlerini rahatsız, huzursuz edecek denli acımasız, nefreti ve öfkeyi tetikleyen; geçmişte yaşanan ve birlikte ürettikleri, paylaştıkları tüm güzellikleri çiğneyip geçen, unutturuveren, bir boyut kazanır. Ki hiç kimse istemez, kabullenemez bu tür bir nesneleştirilmeyi... Çünkü neredeyse tüm olumsuz değer ve nitelikler yüklenir insana. Bu nesneleştirme, kişi olarak insanın değeri ve değerlerine aykırıdır.

Nesneleştirmenin, yukarıda ve örnekte belirtilenlerle birlikte, olumlu ve olumsuz anlamda değer ve nitelikler atfetmeyi içerdiğini kavradığımızda, “nesneleştirilmiş” olmaya itirazın, eleştirinin asıl nedenini de anlamak mümkün hale gelir. Sorunun, eleştirinin, asıl olarak insanın nesneleştirilişi temelinde dile getirilmekte oluşunu da dikkate aldığımızda, karşımıza ayan beyan çıkan şudur: Değer ve değerler sorunu. Bir başka deyişle sorun, yani “insanın nesneleştirilişine” eleştirinin, itirazın nedeni, “insanın değeri ve değerleri”3 sorunudur.

Ancak sorun, bu boyutta ve temelde ele alınıp değerlendirilmesi, tartışılması gerekirken, itiraz ve eleştiri, yanılsamalı bir biçimde, insanın önemli bir vasfı olan nesneleştirmeye ve nesneleştirilmeye yöneltilmiştir. Ki aslında yapılması gereken eleştiri ve itirazın, nesneleştirmeye ya da zamanın ve mekânın herhangi bir anında ve yerinde nesneleştirilişe değil; aksine bunun hem genel olarak “insanın değeri ve değerleri”ne, hem de özel olarak söz konusu edilen “a” ya da “b” bireyinin “değeri ve değerleri”ne uygun olup olmayışı temeli üzerinde yükselmesi ve ona yönelik olması gerekir.

Güzelin ve Çirkinin Ötesinde Bir “İhlal”
Söyleşilerinde “Çocukların nesneleştirilişi” gibi ifadeleri kullansa da, Arzu Başaran’ın “İhlal” adlı sergisini ete kemiğe büründüren, onun görme biçimine, değerlerine, düşüncelerine de bağlı olarak, genelde insanın, özelde ise çocuğun “değeri ve değerleri”ne aykırı bir biçimde nesneleştirilmiş oluşudur. Ve Başaran, bu noktada itirazını, eleştirisini, kendi görme ve gösterme biçimi ekseninde, farklı bir nesneleştirmeyle, alımlayıcılarının önüne, “İhlâl” adlı bir estetik nesne, estetik bir realite olarak koymuştur. Arzu Başaran, serginin başlığını “İhlâl” olarak belirleyiş gerekçesini, “Hem hak ihlalinin altını çizmek hem de sergiyi oluşturan resimlerin izleyicide bırakacağı huzursuzluk, rahatsızlık daha da önemlisi yüzleşmeyi sağlamak” diye belirtir. Aslında, Başaran’ın cümlesinin “hem de” ile başlayan ikinci kısmı da bir ihlâldir. Ama bu, “İhlâl”in ihlâlidir; alımlayıcısına yönelik, düşündüren, sorgulatan, huzursuz eden, vicdanen yüzleşmeye zorlayan bir ihlaldir.

Her nesneleştirme bir ihlâl olmasa da, her ihlâl, her koşulda bir nesneleştirmedir. An’da gerçekleşebileceği gibi, an’dan başlayarak, geçmişe de geleceğe de dönük olabilir. Bundan dolayı, genel de İhlâl; öznenin, ötekileştirdiğini ya da ötekiler için herhangi bir varolanı, kendi düşünceleri, inançları, ihtiyaçları, çıkarları, beklentileri, yaptığı iş ve amacı ekseninde, görme biçimiyle başlayan, gösterme biçimiyle şekillenen, tüketime, manipülâsyona ve/ya da yeniden üretime dönük “yeni” bir nesne olarak, görsel, düşünsel, duygusal, bedensel düzeyde ortaya koyuşu veyahut da onu tüketişiyle, kullanışıyla tamamlanan bir nesneleştirmedir. Ki öznenin, herhangi bir varolanı görüşünü, görme biçimini başat düzeyde etkileyen ise, düşünceleri ve inançlarıdır. “İhlâl”in ressamı Başaran için de geçerlidir bu... Keza Başaran’ın, bir insan ve bir sanatçı olarak “değeri ve değerleri”, gösterme biçimine de damgasını vurur, kaçınılmaz olarak...

“İhlal”in ihlalini güzelin ve çirkinin ötesinde, yani estetik değerler içeren estetik yargıların ve değerlendirmelerin ötesinde alımlamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya neden olan ise, onun konusu bağlamında çocuğun “değeri ve değerlerini”, eleştirel bir biçimde düşünsel ve duygusal olarak yeniden ürettirmeye; alımlayıcısını vicdanen yüzleşmeye, hesaplaşmaya zorlayarak, fark ettirmeye yönelik olmasıdır. Burada belirleyici öneme haiz olan ise Başaran’ın gösterme biçimidir. Sanatçının gösterme biçimini, herhangi bir insanın gösterme biçiminden ayırmak gerekir. Sanatçı, duyarlılığını ve yaratıcılığını herhangi bir işi yapabilme becerisiyle birleştirip, estetik bir ürünü, yaratıyı ortaya koyabilen insandır. Onun duyarlılığı görme biçiminde içselken, yaratıcılığı, anlamlandırışı, imleyişi, farklılığı, özgünlüğü, özellikle görsel ya da plastik sanatlarda, gösterme biçiminde dışsallaşır. Ki “İhlal” duyarlılığın ve yaratıcılığın, içerik ve biçim olarak bütünleştiği bir estetik etkinlik olarak alımlanır.

Arzu Başaran, genel olarak “İhlâl”de, özel olarak ise çizgi ve lekelerden oluşan tek tek resimleri ve desenlerinde, duyarlılığın ve yaratıcılığın, içerik ve biçimin bu bütünselliğini sağlarken; Platon’ca lanetlenebilecek, sanatçılığı yadsınabilecek bir eyleyişi gerçekleştirir. Onun resimlerindeki, desenlerindeki çocuklar, muhtemeldir ki, her şeyin bir ideasının yer aldığı Platon’un idealar dünyasındaki “çocuk ideası”ndan çok uzaktır. Başaran’ın çocukları kimi zaman ağızsız, gözsüz, burunsuzdur; kimi zaman dudaklarına bir tebessüm tutunmuşken, gözleri belirsiz olandır; kimi zaman, şiddetin izini taşıyan kırık dişleriyle, kanayan ağızlarıyla dururlar alımlayıcısının karşısında... Neredeyse hepsinde de yaralayan, kanatan bir hüznün, acının; yoksunluğun, “değeri ve değerleri” çiğnenmişliğin, yoksayılmışlığın dışavurumu...

Bu dışavurumun karşısında, ahlaki, sosyal ve insani olan ayağa kalkarken, estetik değerler ve yargılar paranteze alınır elbette. “İhlâl”in, salt güzelin ve çirkinin, salt iyinin ve kötünün, salt doğrunun ve yanlışın ötesinde olmasının da nedenidir bu... Çünkü Arzu Başaran, bir şeyi, önemli ama unutulan ya da anımsanmak istenmeyen bir şeyi anımsatır alımlayıcısına : Sosyalleştirdiğin her şeyden sorumlusun, hem de ömrünün sonuna dek4.

Sosyalleştirdiklerimiz ise çocuklar, çocuklar, çocuklar... Gözlerimizi, kendi gözlerimiz kılamadığımız sürece, “değeri ve değerleri”yle görüp kavrayamayacağımız çocuklar...

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Dr. Çetin Veysal, Nesneleşme ve Özgürleşme Sorunu Üzerine, sy.9, Tekağaç Yayınları, 2005.
2 John Berger, Görme Biçimleri, sy. 9, Metis Yayınları, 2003.
3 İoanna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu , 1998.
4 Bu ifadeyi İ. Kuçuradi’nin yazdığı şu satırlardan esinlenerek yazıyorum. İ. Kuçuradi, “Çağın Olayları Arasında” adlı kitabında şöyle der : Saint-Exupèry’nin Küçük Prens’ini okumuş olanlarınız, Küçük Prens’in tilkiyle evcilleştirme konusundaki konuşmasını anımsayacaklardır. “Evcilleştirmek ne demek?” diye inatla soran Küçük Prens’e tilki, “evcilleştirmek bağlar yaratmak demektir” diye karşılık verir ve bu bağların nasıl yaratıldığını anlattıktan sonra, şunu ekler : “ ama insanlar bu hakikatleri unuttu. Evcilleştirdiğin her şeyden sorumlusun, ömrünün sonuna dek.” Çağın Olayları Arasında, sy. 10, Ayraç Yayınevi, 1997.

06 Eylül 2008

Eğitim İşsizliğe Çare Midir?

EĞİTİM, İŞ, İŞSİZLİK VE ÇALIŞMA

Atalay GİRGİN

Eğitim ile iş arasında, neredeyse birebir bir bağlantı kurulur yıllardır. Oysa koskocaman bir yanılsamadır; aldatmacadır bu...

Eğitimin üç temel işlevini anımsamak ve bunlar üzerine, kısmen bile düşünmek yeterlidir bunun bir yanılsama olduğunu kavramak açısından. Eğitimin bu işlevleri siyasal, kültürel ve ekonomik olarak adlandırılır. Bunların içerisinde de başat unsur, öncelikle siyasal, yani aynı zamanda ideolojik olan işlevdir. Özellikle de genel anlamda sistematik eğitim sürecinin her kademesinde, açık ya da örtük bir biçimde belirleyici olan budur. Çünkü aslolan, çocuğun ya da bireyin siyasal ve ideolojik olarak , egemen olanlara ve onların çıkarlarına her düzeyde hizmet edecek doğrultuda biçimlendirilmesidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi sürecinde ise kültürel işlev, hem siyasal ve ideolojik davranışların “istendik” kılınmasını hem de üstünün bir biçimde cilalanıp örtülmesini kolaylaştır. Çünkü özellikle, tarih, edebiyat, din, ahlak, v.b alanlardan seçilen örnekler, siyasal işlevi koşullayıp pekiştirmeye yöneliktir.

Ekonomik işlevin ise, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya dönük olduğu söylense de, söylenenin aksine, bu işlevin genel sistematik eğitim sürecindeki asli rolü, egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen mevcut ya da yeni ekonomik politikaların, toplumun tabii olan sınıfları nezdinde yaygınlaştırılıp meşrulaştırılmasıdır. Buna ilişkin üzerinde düşünülmesi gereken Türkiye’den bir örnek: Yerli malı haftası... Yerli malı haftaları, neden, nasıl, niçin ve ne zaman ortaya çıktı? Dahası bu neden, nasıl, niçin ve ne zaman işlevsiz kılınmaya başladı? Hem birinci hem de ikinci sorunun yanıtını verirken, kimin için, kimin çıkarına, hatta hangi toplumsal sınıf ya da sınıfların çıkarına sorularını da eklemek gerek yanına... Bir soru daha: Ekonomik işlev, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya yönelik ise, eğitimle iş arasında doğrudan bir bağlantının kurulduğu bir dönemde, genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insan, hem de gerçeğe aykırı bir biçimde, neden kendinin vasıfsız olduğunu düşünür?

Yukarıdaki söylenenlerden de hareketle, eğitim ile iş arasındaki ilişki üzerine, üç noktada, gerçekliğe uygun bir tarzda hükmü ifade etmek gerek:

09 Ağustos 2008

'Marksizm'leri Tartıştırmaktan da Bir Şey Çıkmaz!

‘Marksizm’leri tartıştırmaktan da bir şey çıkmaz

Atalay GİRGİN

Türkiye’nin gündemi kılınan iki dava vardı. Biri Ak Parti’nin kapatılması, diğeri namı değer ‘Ergenekon’. İkisinden de umulanın aksine, tüm karşıt tarafların beklentilerine uygun bir şey çıkmayacaktı. Nitekim Ak Parti davasına ilişkin verilen kararın, kendisinden çok kararı alanları tartışmaya açık kılan ve şimdiden “acaba”ları ve bir dizi soruyu gündeme taşıyan matematik, mantık ve hukuk kurallarını alt üst eden niteliği1, bunun örneğidir.

‘Ergenekon’ için ise “bekleyip görelim” dense de, bir yandan mevcut gelişmeler ve sorunun hem salt hukuki olmayışı hem de arka plandaki çok yönlü ve çok boyutlu ‘ilişkiler’in derinliği ve fluluğu, basında yer alan çoğu magazinel haber ve yorumlara rağmen dava sürecinin kadükleşmeye başladığının göstergesidir. Diğer yandan ise, tüm adli vakalarına rağmen, asıl sorunun bir paradigmalar mücadelesi olması nedeniyle, tahterevallide kalan figüranın hem ayağının hem de kolunun sakatlandığı bugünkü koşullarda, düşürülen figüran ‘Ergenekon’u yok etme kararlılığını göstermesi, kendi başına olanaklı görünmemektedir. Çünkü tahterevallide kendi dengesini yitirmeden durabilmek için koltuk değneklerine ve desteğe ihtiyacı vardır. Yoksa kendisi de düşüverir, düşürülüverir. Figüranlara kıran girmedi ya…

Tıpkı Ak Parti ve ‘Ergenekon’ davaları gibi, ‘Marksizm’leri tartıştırmaktan da bir şey çıkmayacaktır. İkisinin de, şu anda farkında olunmasa da kazananı değil kaybedeni olacaktır. Çünkü her ikisi de sorunların doğru tespitine dayanan çözüm arayışları yerine, yanlış soruların peşinde ‘doğru’ yanıtların bulunabileceği yanılsamasına dayanmaktadır.

Nelik ve gerçeklik ilişkisinden bağımsız olarak, laiklik, özgürlük, demokrasi, darbe, sol liberalizm, ılımlı İslam, işçi sınıfı, devrim, ulusalcılık, küreselleşme, vb. gibi kavramlar havada uçuşturularak, insanlar kavramların ardında saf tutmaya yöneltilirken, aslında yaratılan, “birileri” için tam bir “bulanık suda balık avlama” mevsimidir. Bu ortamı yaratanların ilk “avlananlar” olup olmayacağı bir yana; bedelin, her geçen gün ağırlaştırılarak kimlere ödetildiği/ödetileceği belli : Toplumun ezilen sömürülen kesimleri. Ya avcılar…?

Gündeme ilişkin olanları, ilgilenenler, gördükleri ya da görmeleri istenen kadarıyla izliyor. Ama başlıktaki konu için geçerli değil bu. İşte bu konuya ilişkin Radikal İki sayfalarında tartışmanın başladığı dönemde, “‘Marksizm ile tartışmaya’ çağrının encamı nedir? Birincisi; aslında tartışmamaya çağrıdır; yarım kaldığı düşünülen bir hesabı, “benim ‘marksizm’im seninkini döver” edasıyla, tamamlama yaklaşımıdır. Nasıl olsa Marx bir taneyse de ‘marksizm’ çoktur. ‘Marksist’ ise takım takım, bölük bölük, kırmızısından yeşiline mavisine, gökkuşağı gibi renk renk; ama renkahenk değil. Hepsi bir kazana konulabilse –ki bu şimdilik mümkün değildir- ve 40 yıl kaynatılsa bir aşure tadı ve kıvamı bile elde edilemez. İkincisi; toplumsal-sınıfsal mücadele alanında siyasal ve yapısal bir güç olamamanın açmazını, masa başında, tezlerini, önermelerini dövüştürerek, referanslar ve mantıksal akıl yürütmeler üzerinden aşma, bir nevi rüştünü ispatlama girişimidir. “Yeşil”de sırra kadem basanların, “gri”de arz-ı endam eyleme çabası…” diye yazıp bırakmıştım. Ama “tartışmaya çağrı”nın da müsebbibi olan Sungur Savran’ın, 20 Temmuz tarihli Radikal İki’de “Küreselcilik, ulusalcılık, enternasyonalizm” başlıklı yeni bir yazısı yayımlandı.

Savran’ın yazısındaki iki nokta, yalnızca bir ay önce yazdıklarımı anımsatmadı. Aynı zamanda 12 Eylül sonrası zevahiri kurtarma gayretkeşliğindeki zevat-ı muhteremlerin bir vecizesini de anımsattı : “Kitlelerin üzerine ölü toprağı serpildi.” Sanki sınıflar mücadelesi tatil eylenmişti. Hal böyle olunca, ağızlarıyla kuş tutacak değillerdi ya…

Tıpkı onlar gibi, Savran da, farklı sözcüklerle, kendisinin de içinde bulunduğu “üçüncü doğrultu”nun, “şimdilik, sınıf mücadelesinin düşük olduğu bir dönemde sesini çok fazla duyuramıyor” olduğunu belirtiyor. Elbette bu “düşüklük”, nereden, neden, nasıl, nereye baktığınıza bağlı olarak değişir. Hatta sınıflar mücadelesinin düşüklüğü bir yana, bu alanda “yaprak kıpırdamadığını” bile iddia edebilirsiniz.

Ama bu iddiaların, gerçeklik karşısında herhangi bir hükmü de hakikâti de yoktur. Çünkü sınıflar mücadelesi, Türkiye’de ve Dünya’da, mücadelenin uluslararası karakterine uygun biçimde, bir saniye bile sektirmeksizin devam etmektedir. Çünkü ‘Küreselleşme’, “bir sınıf saldırısıdır”.

Türkiye gibi ülkelerde ise bu mücadele, kelimenin gerçek anlamında vahşice sürmektedir. Sendikasızlaştırmadan, sigortasız ve asgari ücretin altında işçi çalıştırmaya ve işten çıkarmalardan, işsizliğe ve pahalılığa dek her şey sınıf mücadelesinin ne denli yüksek düzeyde seyrettiğinin göstergeleridir. Gerisi, bu sürecin neresinde, nasıl ve ne ölçüde, toplumsal-sınıfsal bir siyasal yapı ve güç olarak yer alınıp alınmadığıyla ilgilidir. Eğer bu mücadelenin içindeyseniz ve orada nefes alıp veriyorsanız, bu alandan çıkmaya da, birilerini “Marksizm ile tartışmaya” çağırmaya da zamanınız yoktur. Dahası sınıflar mücadelesi içindeki konumunuzla yaptığınız ve söylediğiniz her şey hem bir seçenek hem de bir yanıttır zaten hem kendinize muarız kıldıklarınıza hem de fiili ve potansiyel kitleye...

Ama ne var ki, görünen köy için kılavuza hacet yok. Sınıflar mücadelesinin içinde bir güç olamayanlar, rüştlerine karineyi daima “gri”de ararlar. Söz konusu yazıdaki ikinci nokta da burada karşımıza çıkıyor. “Solda fikirler alanında verilen mücadelenin gerçekten bir şeyler öğrenilebilecek bir diyalog haline gelebilmesi”nden söz ediyor Savran. Başlangıçtaki tespiti doğrularcasına, “yeşil”in galebe çaldığı yerde hala “gri”den medet ummaktır bu.

Oysa sınıflar mücadelesinin bu denli çetin, işçi sınıfının bu denli bölünmüş ve dağınık olduğu ve sınıfın değişik kesimlerinin her gün yenildiği bir dönemde, ısrarla ve doğru bir biçimde sınıf vurgusu yapanların başkalarından önce kendilerine yöneltmeleri ve yanıtlamaları gereken doğru ve elzem sorular vardır: Mevcut koşullar içinde neden toplumsal-sınıfsal-siyasal anlamda maddi bir güç değiliz? Dünden bugüne neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz? Araçlarımız mı yanlıştı, söylem ve eylemlerimiz mi? Yoksa…

Elbette bunları yanıtlamaya yeltenmek en zor olanıdır. Çünkü insanların, ‘yapı’cıkların ya da ‘takım’ ve ‘bölük’lerin kendileriyle yüzleşmeleri, hatta varlık koşullarını sorgulamalarını gerektirir. İğneyi kendine batırmaktan çok “aynaya bakmayı”… Bunu yapamayanlar için süreci geciktirmenin yolu, başka sularda oyalanmaktır. Tıpkı ‘Marksizmler’i tartıştırmak gibi ya da “Çatı Partisi” türünden “herkese birer koltuk taksimatı” arayışları gibi… Ama bu ne çözümdür, ne de bir çıkar yol... Yalnızca sonu geciktirir.
Dolayısıyla çözüm, önkoşulsuz bir biçimde herkesin ve her kesimin yukarıdaki soruların yanıtını, yapmaya yönelmek iradesi ve kararlılığıyla ortaya koyabilmesinden geçer. Ki bunun da temel hareket noktası, “ama”ların ve “ancak”ların ardına sığınmadan sınıfın içerisinde ve onlarla birlikte nefes alıp vermek önkoşuluyla, bağımsız bir sınıf siyaseti ve örgütlenmesinin yaratılmasıdır. Bundan gayrısı, birilerinin kendi konumlarına uygun ‘politika yapma’ alan ve araçlarını arayışından ibarettir. Gerisi laf-ı güzâftır zaten...

http://atalaygirgin.blogspot.com/

1 Onursal Yargıtay Başkanı, Prof. Dr. Sami Selçuk’un hem Radikal’de yer alan, hem de Star gazetesindeki yazılarına bakılabilir.

06 Ağustos 2008

Genelkurmay Uyarısı, Devlet ve Yatak Odalarınıza ‘Göz-Kulak’ Olanlar

Genelkurmay Uyarısı, Devlet ve Yatak Odalarınıza ‘Göz-Kulak’ Olanlar

Atalay GİRGİN

Karşı-ütopyanın, bir başka deyişle korkutucu ütopyanın örnekleri arasında sayılan “1984” yazıldığında, yıl 1948’di. Yapıtın yazarı G. Orwell, içerisinde yaşadığı o günkü koşullardan hareketle, insanlığı nasıl bir geleceğin beklediğine işaret ediyordu. Daha internet yoktu.
Cep telefonları ve evlerimizin baş köşesine yerleştirdiğimiz LCD ekran televizyonlar yoktu. Dünyayı gözetleyen uydular da… Nerdeyse her meydana, her caddeye yerleştirilen ve sürekli insanları gözetleyen kameralar da yoktu. Bunlardan hareketle, “sürekli gözetleniyorsunuz, onlara gösterecek bir şeyiniz olsun”, diyen otomobil reklamı da…

Orwell; her evde televizyonun, her evde telefonun bile olmadığı bir dünyada, egemenlerin, kendilerine tabii kıldıkları insanlar üzerindeki denetimlerini, her geçen gün, teknolojiyi kullanarak nasıl yetkinleştirebileceklerini sezer ve anlatır yapıtında. “1984”, insanlığa 60 yıl öncesinden yapılmış bir uyarı gibidir. Kaçımız okudu; kaçımız anladı uyarıyı?

Ne var ki günümüz koşullarında Orwell’in anlattıkları ‘masal” gibi kalır. Çünkü teknolojinin gelişimi, tabir-i caizse, baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir. Bu teknolojiyi ve gelişimini kontrol eden egemenler, yalnızca kendi toplumlarını değil, aynı zamanda dünyanın diğer toplumlarını da kendi ihtiyaçları ve politikaları doğrultusunda denetlemeye, kontrol etmeye yönelmektedirler.

Elde edilen bilgi ve belgeler, o egemenlerin ve dünyanın her yerindeki yerli işbirlikçilerinin ihtiyaçlarına, taktik yönelişlerine, kamuoyunu yönlendirme isteklerine bağlı olarak, gerektiğinde birileri eliyle tüm medya araçları kullanılarak servis edilmekte; gerektiğinde şantaj malzemesine dönüştürülmektedir.

Dahası ötesi bunlar, gerektiğinde adı ‘trafik kazası’, ‘ansızın ölüm’, v.b olan siyasi cinayetler aracılığıyla, kendi çıkarlarının önünde engel görünen ‘düşman’ların ortadan kaldırılmasında kullanılmaktadır.

Farkında olun ya da olmayın, bugünkü teknolojinin kontrolünü elinde bulunduran dünyanın egemenleri ve onlarla içli dışlı çalışan her düzeydeki yerli işbirlikçileri için, yatak odalarınızın dört bir yanı sizden daha tanıdıktır; daha yakındır. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, sınır ötesi operasyonlar başladığında, PKK’lar için, “Biri bizi gözetliyor evinde gibiler” demişti.Kendilerinin de aynı evde olabileceğini düşünmeden, belki de düşünemeden… Oysa aslında, yalnız PKK’lar değil, bu satırları okuyan-okumayan herkes, hepimiz, kendimizi kendi evlerimizde sanıyor olsak da “Biri bizi gözetliyor evindeyiz”. Acaba bu kimin evi?

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın bu açıklamasının üzerinden bir yıl bile geçmeden, ayaklar suya erdi. Ve bir afiş hazırladı Genelkurmay . “Biliyor musunuz?” ana başlığını taşıyan bu afişte, “Cep Telefonunun Faydaları” kinayeli bir biçimde şöyle belirtiliyor : “Konuşmalarınız dinlenebilir, Yeriniz belirlenebilir, Hareketleriniz takip edilebilir, Mesajlarınız okunabilir, İstemediğiniz görüntüler kaydedilebilir, Bilgisayarınızdaki bilgiler alınabilir, Patlayıcı madde düzenekleri ateşlenebilir.” Dikkati çekilen yalnızca “cep telefonları”… Ya diğerleri..?

Genelkurmay’ın bile bu denli rahatsızlık duyar hale geldiği gelişmelerin egemen olduğu bir toplumda, devletin bağımsızlığından kim söz edebilir? “Paradigmalar tahterevallisinden düşen figüran : ‘Ergenekon’” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, paradigması bile iflas etmiş bir devlet ve onun ‘yöneticileri’ kendisine yeni bir paradigma belirleyebilir mi? Yoksa kendilerine servis edilen paradigmalar içinden birinin, gönüllü ya da gönülsüz ehven-i şer bir tercihle, uygulayıcısı, figüranı mı olur? Yanıt sizindir!...

Dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması temelinde, onun egemen sınıfları, dünyanın her metrekaresini, kendi ihtiyaçlarına denk düştüğü sürece yer altı ve yer altı kaynaklarıyla birlikte sömürüp tüketmektedir. İnsan dahildir buna…

Çünkü kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değildir. Aynı zamanda, sosyal, siyasal, kültürel, vb. bir sistemdir. Ki adına kapitalist sömürü düzeni denen bu sistem, binlerce yıl öncesinden gelen dinleri bile kendi ihtiyaçlarının ve egemenlik sürecinin payandalarına dönüştürmüştür.

Mevcut ekonomik, sosyal ve siyasal süreçlere eşlik eden teknolojik gelişmelerle birlikte de, yaklaşık 5-10’u dışındaki tüm devletleri, sözüm ona egemen oldukları toplumların “gece bekçisi” kılmıştır. “Gece bekçi”lerinin görevi, kendilerinden çok kendilerini görevli kılanların işgüderidir. Daha ötesi değil…

Hadi bilin bakalım, yatak odalarınızdaki “göz-kulak” kimindir, kimlerindir? Yatak odalarınızdaki “göz-kulak”ların efendileri kimlerdir? Ya da bırakın soruların yanıtını arayıp durmayı bir yana… ‘Gözleniyor’, dinlenip ‘kollanıyor’ olmanın rahatlığıyla girin odanıza ve ‘güvenlik’li bir biçimde güzel sahneler sunun “göz-kulak”lara ve efendilerine… Karar sizindir efendim!...

http://atalaygirgin.blogspot.com/

03 Ağustos 2008

Kuvveden fiile doğru öznesini arayan bir süreç : 'KÜRESELLEŞME'

Kuvveden Fiile Doğru Öznesini Arayan Bir Süreç:
“KÜRESELLEŞME”

Atalay GİRGİN

Gerçeklik addedilen ve adına “Globalizm/Küreselleşme” denilen bir yanılsama yaşanıyor. Bu yanılsama, salt düşünce, salt bilinç düzeyinde değil. Aynı zamanda bireylerin, irili ufaklı toplumsal çevre ve grupların davranışlarına da yön veren bir yanılsama. Ne gariptir ki hem küreselleşmeyi savunanlar hem de buna karşı çıkanlar, olmayan bir gerçekliğin yanında ve karşısında bir varoluş arıyorlar ve bununla temellendirmeye çalışıyorlar söylemlerini ve eylemlerini. Küreselleşmeye karşı olduklarını söyleyenler için, Don Kişot’un yeldeğirmenlerine karşı savaşından daha hazin, daha hüzün verici bir durum...

Birincileri anlamak mümkün... Onlar, küreselleşmenin faziletlerinden, güzelliklerinden dem vurarak, varolanı ve efendilerinin yönelişlerini meşrulaştırmaya, toplumun geniş kesimleri nezdinde kabullenilir kılmaya çalışıyorlar. Görevleri bu. Çünkü onlar, varolan düzenin, sermayenin ve burjuvazinin, her düzeydeki siyasal ve ideolojik temsilcileri...

İkincileri anlamaksa hem zor hem de kolay. Zorluğu, çok parçalı oluşları ve farklı saiklerden hareketle aynı reddiyede buluşuyor olmalarından kaynaklanıyor. Kolaylığı ise bunların neredeyse tamamının gerçekliği anlamaya, kavramaya çalışmak ve buradan hareketle varolanı değiştirmeye/dönüştürmeye yönelmek yerine, söylem ve eylem olarak kendini karşıtına göre konumlandırıyor oluşlarına dayanıyor. Oysa bu, reddiye tavrı içerisinde bulunanlardan kimilerinin de hiç hak etmedikleri halde, varlığını karşıtına yüklemeleri demek.

Dahası bu durum, birincilerin ideolojik etkisinin, ikincilerin bilincinde de karşılığını bularak, gerçekliğe bakışlarını ve değerlendirmelerini yönlendirip, biçimlendirdiğinin göstergesidir. Ve ikinciler, bu etki altında, önermeden gerçekliğe yöneliyorlar. Gerçeklikte, önermeyi doğru kılacak veriler arıyorlar. Aradıklarını bulmaları hiç de zor değil. Kolayca buluyorlar. Seçmecilik, varolana rağmen, kadirdir her zaman. Ama gerçeklik, ne yalnızca bu verilerden ibaret ne de bunların, egemen bakış açısıyla anlamlandırılıp sunulan bilgilerinden...

Öte yandan bu, bir kavramı ya da bir adı telaffuz etmekle onu gerçeklik addeden, var kabul eden, nominalist bir anlayıştır da. Bu idealist bir anlayıştır ve adını telaffuz ettiğiniz bir şey her zaman var değildir. Tıpkı, “Tek boynuzlu at” gibi... Bunu karikatürize ederek bugüne uyarlarsak, kapitalist sömürü düzeninin siyasal ve ideolojik temsilcileri, “Tek boynuzlu at iyidir, güzeldir, yararlıdır” diyorlar, diğerleri de “Tek boynuzlu at’a hayır”... İsterseniz önceki cümleyi, “Tek boynuzlu at”ın yerine “küreselleşme” kavramını koyarak da okuyabilirsiniz. Kısacası, “Tek boynuzlu at” ne kadar gerçekse, küreselleşme de o kadar gerçektir. Durum bundan ibarettir.

Varolan...

Bugün varolan küreselleşme ya da küresel bir düzenin kuruluşu değildir. Bugün yaşanan bir yeni fetih sürecidir.

Büyük İskender’in, Roma İmparatorluğu’nun, Emeviler’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun v.b. antik imparatorlukların bulundukları zaman ve mekanda, ekonomik artığa el koyma sürecini ve kendi nizamlarını ve kendi ihtiyaçlarına, çıkarlarına uygun düzenlemeleri, dünyanın bilinen ve ellerinin uzanabildiği, güçlerinin yettiği her yerde egemen kılma anlayışının bir benzeridir bugün yaşanan. Aynısı değil elbet. Bugün varolanla dün yaşanıp geçmiş olan arasında, analojik düzeyde, egemen ve belirleyici bir güç olmanın benzerlikleri vardır. Egemen ve belirleyici güç, nizam vermek ister hep. Osmanlı’nın da fethi sürdürebildiği koşullardaki “nizam-ı alem”i, aleme nizam verme anlayışının tezahürüdür. Elbette ki “babasının hayrına” değil.

Ekonomik artığa ekonomi dışı zor yoluyla elkonulan dönemlerin, çağların bu antik imparatorlukları, fethi fetihle finanse edebildikleri sürece büyümelerini ve buna bağlı bir biçimde de belirleyici egemen unsur olarak varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. Ne zaman ki fetih seferlerinden elleri boş dönmeye başlamıştır, işte o zaman, büyümeleri durmuş, diğerleri üstündeki egemenlikleri zedelenmiş ve içe dönüp, başarısız fethin bedelini de tebaalarına, reayalarına ödetmeye yöneldiklerinde, kendi olağan sömürü nizamları da bozulmaya, çözülmeye, çürümeye yüz tutmuştur. Bu kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlık, Osmanlı’yı, aleme nizam vermekten, birkaç kapitalist devletin etkisi ve yönlendiriciliği altında tanzim oluşa götürmüştür. Mukadderat işte! Tarihin cilvesi diyesi geliyor insanın ama, tarih cilve yapmaz ki...

Bugün Amerika Birleşik Devletleri(ABD) tarafından başlatılan yeni fetih sürecinin, kendisinden öncekilerden önemli ve öncelikli ayrım noktaları vardır: Bunlardan ilki; bu sürecin, kapitalizmin ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. boyutlarda dünyayı tek bir pazara dönüştürdüğü ve onun egemen tek toplumsal formasyonu olduğu koşullarda yaşanıyor olmasıdır. Bu dünya sistemini, yani kapitalizmi, kendisinden önceki toplumsal yapılardan ayıran temel özellik, ekonomik artığa ekonomin kendi işleyişi içinde el konuluşudur. Yine bu sistemin bir başka özelliği, krizlerini, dikey ya da yatay olarak genelleştirerek aşmasıdır. Krizin, yatay olarak genelleştirilmesine muhatap olan, her zaman çevre ülkelerken; dikey olarak genelleştirilmesine muhatap olan, toplumun işçileri, işsizleri, yoksul köylüleri ve küçük mülk sahipleridir. Merkezde böyle yaşanan krizin aşılması süreci, çevre ülkelerde her iki boyutuyla gerçekleşir. Çünkü, çevrenin çevresi yoktur ve kriz, kendi siyasal sınırları içinde yaşanır, her türlü araçla ve her türlü toplumsal tahribata rağmen ya aşılır ya da aşılır.

İkincisi, ortaya çıktığı andan itibaren, hangi siyasal egemenlik biçimine bürünmüş olursa olsun, egemen sınıf(lar)ın , toplumun diğer sınıfları üzerindeki tahakküm aracı, diktatörlüğü olan devletin, günümüzde, bilim ve teknolojinin sağladığı olanakları da kullanarak, kontrol, denetleme, cezalandırma işlevlerinde yetkinleşmiş olmasıdır. Ki ABD, bilim ve teknolojinin olanaklarını, hem söz konusu alanlarda hem de silah sanayi başta olmak üzere, üretim süreçlerinde uygulayıp kullanan devletlerin başında yer almaktadır. Ve bu avantajını, yalnızca kendi siyasal sınırları içerisinde kullanmakla kalmayıp, dünyanın diğer ülkeleri üzerinde de kullanmaya çalışmakta, diplomatik krizlere yol açan istisnai başarısızlık örneklerine rağmen, genelde başarılı da olmaktadır. Ama nereye kadar?

Üçüncüsü, kapitalist toplumun egemen sınıfı sermayenin ve burjuvazinin, kimilerine göre uluslararası, kimilerine göre ise üst düzeyde bir soyutlamayla, ulusüstü (transnasyonel), ulusötesi ya da ulusaşırı bir boyut ve nitelik kazanmasıdır. Ki bu, söz konusu sınıfın, hem mali alanda hem de sanayi üretimin örgütlenmesi alanında, nesnel olarak, ulus-devletin siyasal sınırlarını neredeyse her alanda aşarak, kendi gelişimi ve ihtiyaçları doğrultusunda bölgesel ve kıtasal siyasal oluşumlara yönelmesi ve bir biçimde bunu dayatıyor olmasıdır. 1970’li yıllarda, ithal ikameci gelişme ve sermaye birikim politikalarının, yerini ihracata dönük sermaye birikim biçimine bırakması ile belirginleşen bu süreç, öncelikle sermayenin hareketi ve ekonomik kararlar bazında, ulusu ve ulus-devleti, hem yerel ve bölgesel sermaye ve sanayi grupları, hem de siyasal ve sınıfsal muarızları için ardına saklanılamaz, üzerinde yükselinemez bir hale getirmektedir. Ki sermayenin hareketi ve ekonomik kararlar alanında yaşanan bu sürece, hızlı ya da tedrici bir biçimde, gecikmeli de olsa, siyasi ve askeri alanlar eşlik etmektedir.
Ne var ki, bir madalyonun bile en az iki yüzü varken; ekonomik, sosyal, siyasal süreçlerin tek yüzlü, tek boyutlu olması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, yukarıda kısaca ve üç noktada belirtilenler, varolan gerçekliğin bir boyutunda yer alan belirgin ve karakteristik unsurlardır ve varolan salt bunlardan ibaret değildir. Bu gerçekliğin bir başka boyutu daha vardır; çelişkilerin, gerilimlerin, fiili ve potansiyel çıkar çatışmalarının arz-ı endam eylediği.

Şimdilik ve bugün için, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanmasının en üstünde yer alan, kendisi de bir ulus-devlet olmayan, ABD’nin başlattığı yeni fetih sürecinin kavranmasını, anlamlandırılmasını da kolaylaştıracak olan önemli unsurlar vardır, madalyonun diğer yüzünde. Bunlardan ilki, öncelikle ABD adresli ulusötesi sermayenin ve sanayi gruplarının, bütünsel, bir başka deyişle “global/küresel” anlamda, kendi gelişimleri ve ihtiyaçlarıyla paralel bir hızla, hem karlarını maksimize edemeyişleri, hem de dünyanın farklı bölgelerindeki, ekonomik olarak kilit öneme sahip ve “Pazar” üzerinde de kar ve spekülatif amaçlı kullanılabilecek, petrol gibi kontrol niteliğine haiz, yer altı ve yerüstü kaynaklarına doğrudan ve güvenlikli bir biçimde el koyamayışlarıdır. Bu kesimlerin, ekonomik terimlerle konuşan IMF, Dünya Bankası, vb. örgütleri ve MAI çerçevesinde dayattıkları düzenlemeler, yukarıdaki amaçların gerçekleştirilmesine yetmemektedir. Tıpkı, dünyadaki egemen tek toplumsal formasyonun kapitalizm oluşunun yetmeyişi gibi... Bunun yanısıra, bir yandan Avrupa Birliği ve Japonya adresli sermaye ve sanayi grupları ile olan rekabet, öte yandan da Rusya, Çin, Hindistan, vb. gibi giderek güçlenen bölge devletlerinin varlığı, kaynakları elde etmek için, “Pazar”ın, “piyasa”nın o büyülü, o “görünmez eli”nin hikmetini beklemeyi de gereksiz bir zaman kaybı ve lüks kılmaktadır bu kesimler için; ve mevcut koşullarda geriye kalan seçenek, meşruluğunu güçten alan eylemdir: Fetih. Hangi çağda olursa olsun, fethi meşru kılan tek şey, fetih eylemine kalkışanın gücüdür.

Çelişki ve gerilimin ifadesi olan ikinci unsur, sermayenin hareketi ve sanayiinin örgütlenmesi bazında nesnel olarak aşılan, siyasi ve askeri alanlarda da aşındırılan ulus ve ulus-devlettir. Bu iki olgu, nesnel dayanağını yitirmekte oluşuna rağmen, öznel boyutta varlığını sürdürmekte, ulusötesi bir nitelik kazanan sermaye ve burjuvazinin yönelişleri karşısında, toplumun, hem varlığı kapitalist sömürü düzeninin sürmesine bağlı olan siyasal ve sınıfsal kesimleri hem de bu düzene karşı olduğunu söyleyen siyasal ve sınıfsal kesimleri için, yanılsamalı bir direnç noktası oluşturmaktadır. Her iki kesim de düşlerinde yarattıkları, rüyalarında gördükleri ve “vatan” deyip kutsallık, dokunulmazlık atfettikleri toprak parçasının üzerinde, gerçeklikte de iktidar olup, hüküm sürebileceklerini sanmaktadırlar. Oysa ne düş gerçeklikte ne de gerçeklik düşte var olabilir. Ancak bu acınası toplumsal ve siyasal şizofrenik bilinç hali, eylem olarak nihai sonuçlarına götürülebildiğinde, ulusötesi sermaye ve burjuvazinin amaçlarının gerçekleşmesini yıkıcı bir biçimde geciktirebileceği ve buna bağlı olarak, yeni fetih heveslilerinin de sahneye çıkmasını hızlandırabileceği gibi, fethi sürdüren güçler karşısında da yenilişi, yok oluşu, hüzünlü, dramatik ama, bir o denli de destansı bir kahramanlık yaratarak gerçekleşebilir. Kim bilir? Derler ya hani; “ummadık taş baş yarar.” Ki bu kapitalizmin şu an için varolan hem hiyerarşik yapılanmasını hem de hegemonik dengelerini alt üst edebilir. Dahası bu çok uzak bir olasılık da değildir.

Üçüncü unsur ise, bugün ABD’nin hegemonyasına susarak boyun eğen ya da boyun eğiyormuş gibi yapan ve çaresizlikten sadece vetolarla itirazını dile getiren, AB, Rusya, Çin, Hindistan gibi devletlerin, hatta Japonya’nın, kendi egemenlik alanlarına sıra geldiğinde, aynı tarzla yetinmeyecekleri de aşikardır. Dahası ABD’nin kendi hegemonya alanında bile fethi sürdüremez bir noktaya düşmesi durumunda da aynı tarzda davranmayacakları ve hızla ABD’ye rağmen fethe kalkışacakları da... Unutulmamalıdır ki, bu günkü hiyerarşik yapılanma ve varolan hegomonik durum kapitalizmin ilanihai geçerliliğe sahip, son ve değişmez halinin ifadesi değildir. Bu değişebilir; özellikle ABD’nin giriştiği fetih sürecinin duraklama da dahil olmak üzere herhangi bir biçimde kesintiye uğraması, yeni bir yapılanma ve hegemonya sürecini gecikmeden başlatacaktır. Ki bu dünya savaşı da dahil, yeni bir fetih ve hegomonya sürecini, tüm acıları ve yıkımlarıyla birlikte insanlığın gündemi kılabilir ve sömürü düzeni devam ettiği sürece kılacaktır da. Elbette ki, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalizme ve onun egemenlerine, toplumun ezilenleri, sömürülenleri itaat ettiği ve dünya evrensel düzeyde küresel bir düzeni kurmaya yeltenmediği sürece... Tek istisna bu yelteniş ve bunun başarısıdır.

Buraya kadar genel olarak ve kısaca belirtilen tüm unsurlar, dünya insanlığı için küresel bir düzenin varlığından çok, kapitalizmin gelişimine, bir soyutlama bazında sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarına bağlı bir biçimde içerisine girilen sürece ve bu süreçteki çelişki ve çatışmalara işaret etmektedir.

Şimdi, buradan hareketle şunların unutulmaması gerek:

Bir soyutlama olarak, sermayenin ve burjuvazinin varlığından söz etmek mümkün olsa da, gerçeklikte tüm dünya sermayesinin ve burjuvazisinin çıkarları çakışan, yekpare bir bütün olmadığı da bir hakikattir. Çünkü devlet anlamında, kendini farklı siyasal, askeri birimler altında örgütlemiş, çıkarları çelişen ve çatışan birbirlerinden farklı ulusötesi sermaye ve sanayi grupları vardır. Hem bu sermaye grupları arasındaki rekabete dayalı çelişki ve çatışma hem de kapitalizmin yağmacı, yıkıcı, sömürüye ve kara dayanan karakteristik özellikleri, kapitalizmin ve onun egemen sınıfının varlığı koşullarında küreselleşmenin, küresel bir düzenin, dünya-evrensel bir boyutta kurulmasını olanaksızlaştırmaktadır. Kapitalizmin bu koşullardaki varlığı bile böylesi bir düzenin inkarıdır zaten. Dolayısıyla, küreselleşmenin varolduğuna dair ileri sürülen nesnel ve öznel verilerin, bugün için, kapitalizm koşullarındaki varlığının ve etkisinin potansiyel olmaktan öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bunlar ancak, kapitalizmin dışında, yeni bir dünya- evrensel toplumsal yapının inşasına yöneliş sürecinde kuvveden fiile dönüştürülebilir.

Sermayenin, bilimsel ve teknolojik devrimin olanaklarının da etkisiyle, çok hızlı ve sınır tanımaz bir hareket yeteneğine sahip olduğu da hem bir gerçeklik hem de bir hakikattir. Ama herhangi bir alanda yatırıma yönelinceye dek. (Hız ve hızlılık görelidir. Ve sermaye hangi koşullarda olursa olsun, kullanılamaz kılınıncaya dek en hızlısıdır ekonomik araçların. Bugün teknolojinin sağladığı olanakların etkisiyle, daha önceki dönemlere göre daha hızlı olması, küreselleşmenin delili olamaz bundan dolayı.)

Bu hareketlilik ve hız yeteneği, sanayi üretimin örgütlenmesi alanında söz konusu değildir. Sanayi üretimini yapan şirketler ne denli ulusötesi olursa olsun, günümüzde bu üretimlerini ne denli farklı alanlarda yapıp örgütlemiş olurlarsa olsunlar, her koşulda belirli bir ya da birden fazla ulus-devletin siyasal ve coğrafi sınırları içinde hareket etmek zorundadırlar. Ki günümüzde yaşanan gerilimin bir yanını oluşturan bu durum, bölgesel kıtasal yeni siyasal devletlerle aşılmak istenmektedir. Bunlar bir nevi çağdaş imparatorluklardır. Bu yeni siyasal oluşumlar içinde, “ahı gitmiş vahı kalmış” eski ulus-devletlere biçilen rol, bulundukları coğrafyada düzenin “gece bekçiliği”dir.

Sermayenin ve burjuvazinin ekonomik gelişimine koşut olarak, ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri bir birim olarak ulus-devlet örgütlenmesinin yerine, ABD, AB gibi siyasal oluşumları dünyanın geri kalanında da inşa etme süreci başlamıştır. Bu kapitalizmin gelişimi ve onun egemen sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda, dünyanın geri kalanının örgütlenişinde bir kabuk değişimidir. Elbette ki bu değişim, ekonomik alanda atılan adımların, katedilen yolun, ona uygun siyasal bir örgütlenişle taçlandırılmasına yöneliktir. Ama asla bir küreselleşme ve küresel bir toplumsal yapının inşası değildir. Çünkü, toplumsal eşitsizliğe, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve insanın insanı sömürüsüne dayanan hiçbir sistem ve varlığı bunlara bağlı hiçbir sınıf, tüm insanlığı kapsayan ekonomik, sosyal, siyasal, vb. niteliklere haiz küresel bir düzeni kurmaya yetenekli değildir.

Son bir nokta daha: Kapitalizmin egemen sınıfı olan sermayenin ve burjuvazinin, hangi coğrafyada bulunursa bulunsun, hangi hız yeteneğine sahip olursa olsun, ne denli ulusötesi niteliğe bürünürse bürünsün, her zaman kendi devletine ihtiyacı vardır. Bu sınıf, tıpkı kendisinden önceki tüm egemen sınıflar gibi, devleti olmadan rüya bile göremez.

Küreselleşmenin varlığına ilişkin ileri sürülen kanıtların başında, bilimsel ve teknolojik devrim ve bunun üretim süreçlerinde, dahası iletişim alanında kullanımı yer almaktadır.
Oysa bilimsel ve teknolojik devrimin ortaya çıkardığı fiili ve potansiyel dinamikler, varolan koşullardan ve sınıf hakimiyeti ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirilip, küreselleşmenin kanıtı kılınamaz. Bunların kullanımı, daha önceki çağlarda olduğu gibi, günümüzde de sınıfsaldır. Dolayısıyla bunlar, egemen sınıfın, özellikle aynı alanlarda faaliyet gösteren kesimleri arasında, rekabetin ve pazarda daha fazla paya sahip olma kavgasının enstrümanları olarak hem kullanılmaktadır hem de kullanılacaktır. Bilimsel ve teknolojik devrim, yarattığı potansiyel olanaklar bir yana; fiilen, egemen olana, onun varlığını korumasına, geliştirip güçlendirmesine hizmet eder öncelikle. Bir başka deyişle bunlar, fiili anlamıyla, verili sınıfsal egemenlik koşullarında, siyasal ve ideolojik boyutuyla birlikte “maddi hayatın yeniden yeniden üretimi”nin, biçimsel farklılıklarla, hatta yeni biçimlerle devamını sağlayan araçlardır.

İnternet gibi, uydu teknolojisine dayanan iletişim araçlarının gelişimi, bir yanıyla, sermayenin dinamik karakterine koşut olarak, onun hareketinin, ulus-devlet sınırlarını ekonomik, hukuki, siyasi, vb. alanlarda fiilen tarumar eden bir hıza kavuşmasını sağlarken; bir başka boyutuyla da potansiyel olarak, hem insanın özgürleşmesinin hem de onun egemen güçlerce daha yetkin denetimi ve tahakküm altına alınmasının olanaklarını sunmaktadır.Ki bunlardan da egemen güçlerin denetim ve tahakkümü hızla kuvveden fiile doğru yol almaktadır. Biri Bizi Gözetliyor(BBG), bir TV programının adıdır. Ama günümüzde bile, insanlar günlük yaşantıları içinde fark etmeseler de birinin onları gözetlemesi bir anda potansiyelden fiiliyata dönüşebilmektedir. Ve bu ise TV’de gösterilen bir oyun değildir. Örneğin; ABD’nin Patriot Act 1 ve Patriot Act 2 adıyla toplumu denetlemeye yönelik uyguladığı teknolojik projelerin yanında, G. Orwell’ın “1984” adlı kitabında anlattıkları neredeyse masal kalacak. Ki bunların daha başlangıç olduğu da anımsanmalıdır. Dahası yalnızca ABD ile de sınırlı değildir bu uygulamalar...

Bilimsel ve teknolojik devrimin sağladığı olanaklar eşliğinde, kapitalizmin üretici güçleri hem teknik hem de insan boyutuyla geliştirdiği biliniyor. Keza üretimde robot kullanımından, otomasyona dek uygulamalara yer verildiği de... Sanayi üretimin, sermayenin hızına hiçbir zaman yetişemeyecek olsa da, -ister ulusötesi denilsin isterse ulusaşırı – farklı coğrafyalarda örgütlendiği de...

Öte yandan, bilimsel ve teknolojik devrimin mümkün kıldığı tüm potansiyel olanaklara rağmen, kapitalizm ve onun egemen sınıfının varlığı koşullarında, işsizliğin çığ gibi büyüdüğü, fiili ve potansiyel boyutuyla üretici güçlerin, özellikle de insan unsurunun çözülmeye, çürümeye, neredeyse barbarlığa doğru sürüklendiği de biliniyor. Yine bilimsel ve teknolojik devrimin üretim sürecine uygulanmasıyla, insanlığın, açlık, giyinme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, ulaşım, v.b. sorunlarının dünya evrensel bir boyutta çözümlenmesi mümkünken, dünyanın her yerinde bu olanaklardan yoksunlaşan insan sayısının her geçen gün arttığı da biliniyor. Dahası, köleliğin dünyanın her yerinde boy verip geliştiği de...

Köleliğin bile, kapitalist sömürü düzeninin egemenliğinde, tarih öncesinden günümüz dünyasına uzanarak, yeniden arz-ı endam eylediği, barbarlığa doğru gidişin habercisi olduğu bu çağ; insanlığın da şiddetin ve sömürünün, ekonomik, sosyal, siyasal, cinsel, dinsel, vb. her türünü tarihe gömerek, binlerce yıldır sürdürdüğü eşitlik, özgürlük ve adalet özlemini dünya-evrensel olarak ete kemiğe büründürmeye, kuvveden fiile dönüştürmeye, en yakın olduğu çağdır da...

Ama bunun öznesi ne olacak? Kim olacak?...