05 Eylül 2013

RADYASYONLU OKULLAR AÇILIYOR!!!

Öğretmen ve Öğrencileri Bekleyen Kanserojen Tehlikesi: Radyasyonlu Okullar
Atalay Girgin*


İnsan hayatına ve sağlığına gösterilen hassasiyetin dinsel temelli ve saplantılı siyasal-ideolojik söylem ve düzenlemelerden, ekonomik ve askeri kaygılardan, manipülatif amaçlı kanunlardan öteye gitmediği toplumlarda, radyasyonlu okul gibi uygulamalar bir turnusol kâğıdı işlevi görür: İnsan hayatını ve sağlığını korumanın ilkesel olup olmadığını açığa çıkarıveren.

Kadını ve erkeğiyle, çocuğundan gencine ve yaşlısına toplumun her kesiminin sağlığını koruma görevinin olduğunu ileri sürerek, alkol ve sigara konusunda düzenlemelere girişenler, bu yaklaşımın kendileri için ilkesel bir değerinin olmadığını bir kez daha ortaya koymaktalar. Önceliklerini, insan hayatı ve sağlığını her koşulda koruma ilkesinin değil, dinsel temelli saplantılı / hastalıklı / yanılsamalı siyasal-ideolojik kabullerin belirlediğini sergilemekteler. Bunun en son ve tipik örneği; Fatih Projesi adı altında, şatafatlı bir biçimde kamuoyuna sunulan radyasyonlu sınıflar ve radyasyonlu okullardır. 


Radyasyonlu okullar, kamuoyunda ve basında Fatih Projesi adıyla bilinmekte, ne var ki adı telaffuz edilmemektedir. Buna bağlı olarak da akıllı tahta ve öğrencilere dağıtılacak olan tablet bilgisayarlar bağlamında, genellikle iktidar yandaşı kesimlere dağıtılan / dağıtılması olası rant haberleriyle gündeme gelmektedir. Ancak asıl can alıcı sorun gözardı edilmektedir. Bu sorun, ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki çocukların, ortaöğretimdeki gençlerin ve öğretmenlerin hayatı ve sağlığıdır. Söz konusu projenin uygulamaya geçmesiyle birlikte milyonlarca öğrenci ve yüzbinlerce öğretmen risk altına sokulacaktır. Ve bu tehlike artık kapıdadır.

Radyasyonlu okulların bu eğitim öğretim yılıyla birlikte hızla yaygınlaştırılacağı bilinmektedir. Her sınıfta bir akıllı tahta, en az otuz tablet bilgisayar olacaktır. Bunlar gün boyu, okulun türüne ve aşamasına göre 40-45 dakikalık süreler halinde 5-6-7-8 ders saati çalışacaktır. Bunun en basitinden, kısaca anlamı şudur: Sınıf ortamı Radyo Frekans (RF) radyasyonuyla kaplanacaktır. Yani her sınıf, birer RF radyasyonu alanına dönüşecektir.


Bu sınıflardaki öğrenciler ise doğrudan çocuklardır. Oysa ilköğretim birinci ve ikinci aşamadaki ve ortaöğretimdeki çocuklardan oluşacak sınıflarda RF radyasyonun özgül soğurulma oranı (SAR) üzerine, uzun erimli hiçbir çalışma yapılmamıştır. Ne sağlık bakanlığı başta olmak üzere devletin herhangi bir bilimsel kuruluşunun ne de uluslararası bilimsel kuruluşlardan herhangi birinin elinde bu konuda yapılmış ve olumlu referans oluşturacak bir çalışma vardır. Milli Eğitim Bakanlığı, hiçbir ölçüm yapılmamış, dolayısıyla ellerinde olumlu bir değer oluşturacak herhangi bir sonuç olmamasına rağmen, öğrencileri ve öğretmenleri RF radyasyonlu sınıflara mahkûm etmeye çalışmaktadır. Oysa böylesi bir uygulama, tabiri caizse öğrenci ve öğretmenleri, Nazilerin Yahudileri gaz odalarına kapatması gibi, RF radyasyonlu sınıflara kapatıp hastalanmalarını, ağır ağır ölmelerini ya da sakat kalmalarını beklemektir.

Sıfatına statüsüne, etkisine yetkisine bakılmaksızın, hangi hastalıklı zihnin ürünü olursa olsun, bu kabul edilebilecek bir durum değildir. Hiçbir velinin, çocuğunun bu sınıflarda ders görmesini isteyeceğine, öğretmen sıfatını hak eden hiçbir öğretmenin bu uygulamayı kabul edip öğrencileri bu sınıflara zorla sokacağına ihtimal verilemez. Elbette bunun iyi niyetli bir ifade ve temenni olduğunun da bilincindeyim. Çünkü her ülkenin her toplumun Hitleri de Hitlercikleri de onların karşısında “ölü yıkayıcının elindeki ölü kadar itaatkâr olmanın” erdemlerine inanan Eichmannları da vardır. Hele hele “yalnızca yasaların gereğini”1  yaptığını, hükümetin ve üstlerinin emirlerine uyduğunu söyleyerek kendisini savunmaya, masum göstermeye çalışacak Eichmanların sayısı hiç de azımsanmayacak denli çoktur. Bunu anlamak ve öğrenmek için de tarihin tozlu sayfalarında araştırma yapmaya, fazla ötelere gitmeye gerek yok. Baktığını gören, gördüğünü anlayabilenler için 12 Eylül’e, işkencehanelerdeki polislere, Mısır’da yaşananlara, Gezi olaylarında olup bitenlere göz ucuyla bakmak bile yeterli, arif olanlar için…

09 Temmuz 2013

BONAPARTINI ARAYAN ÜLKE: MISIR

Bonapartını Arayan Ülke: Mısır

Atalay Girgin*

Karl Marx ünlü eserlerinden biri olan “Lois Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nin daha giriş cümlelerinde şöyle der: Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi…

Mısır’da 2011 ve 2013 yılı Tahrir’inde gerçekleşenlerden ve kapısını araladıklarından hangisinin kimler için trajedi kimler için komedi olduğunu şimdiden söylemek kolay olmasa da, kısa dönemde gelişen olayların ve gelişme potansiyeli olan olayların hiç de iç açıcı olmadığı ortada. Bu durum, yalnızca Mursi taraftarı Müslüman Kardeşler ve onlara karşı 30 Haziran’da Tahrir Meydanı’nı doldurarak bugünkü gelişmelerin vesilesi yapılmış muhalefet için değil, keskin bir ayrışmanın yaşandığı tüm Mısır için geçerli. 

05 Temmuz 2013

Mısır: Devrimin İkinci Raundu...

Mısır: Devrimin ikinci raundu

Fikret Başkaya
                                                 
                                                            “ Karşı devrim devrimin kamçısıdır”
                                                                                                   Karl Marx

Birinci Tahrir devriminden yaklaşık iki yıl sonra ve Müslüman Kardeşler iktidarının birinci yıl dönümünde, işçi, emekçi, kadın, genç, çocuk, her yaştan 16-17 milyon insan, Mısır’ın tüm kentlerinde tekrar sokaklara döküldü. İki yıl önce Mubarek’i iktidardan kovduğu gibi, bu sefer de Amerikancı Müslüman Kardeşler iktidarına son verdi. Zira Mursi iktidarı Mubarek’in yolundan gidiyordu. Mısır halkı böylece özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi mücadelesinde kararlı olduğunu bir kere daha dosta-düşmana gösterdi. Müslüman Kardeşler 1928 yılında kurulduğundan beri, ilerleminin, özgürlüklerin, seküler değerlerin ve demokratikleşmenin karşısına dikildi. Başlarda İngiliz istihbaratı, 1950 sonrasında da Amerikalılar tarafından desteklendi, araçlaştırıldı ve kullanıldı. Hiç bir alternatif toplum projesine sahip değildir. Söyledikleri tek şey: Çözüm Islamdadır”...  Bu kafayla insanların yüz yüze geldiği sorunlar çözülebilir mi? İlk kurulduğu yıllarda Mısırda seküler, ilerici, ulusçu, demokrat, sosyalist, komünist ve anti-kolonyalist hareketlere karşı kullanıldı. İkinci emperyalist savaş sonrasında da ABD tarafından araçlaştırıldı. Dine gönderme yapsa da dinle ilgisi retorikten ibarettir. Neoliberal teokrasinin timsali olan bir siyasi hareketin Mısır halkına teklif edeceği bir şey olabilir miydi?

30 Haziran 2013

TEMSİLİ DEMOKRASİ...

Oligarşinin, oligarşi tarafından, oligarşi için iktidarı= Temsili Demokrasi [II]

Fikret Başkaya*

Demokrasi bahsinde gerçek durum tevatür edilenden farklı. Sanıldığı/inanıldığı gibi, asla “halkın, halk tarafından, halk için hükümeti“ söz konusu değil. Doğrusu “oligarşinin, oligarşi tarafından, oligarşi için iktidarı”. Genel iradenin [ milli iradenin] gerçekleşmesi diye bir şey söz konusu değil. Velhasıl insanların kaderi, seçilmiş temsilciler tarafından parlamentolarda, senatolarda, belediye meclislerinde tecelli etmiyor. Başka yerlerde başkaları tarafından belirleniyor. Seçimler, vekiller ve onlardan oluşan parlamentolar, seyirciyi aldatıp-oyalamaya yarıyor. Kaldı ki, geçerli durumda ekonomik alanın yönetimiyle, politik alanın yönetimi birbirlerinden ayrılmış durumda. Şimdilerde neoliberal küreselleşme çağında ekonomik alanın yönetimi münhasıran oligarşinin adamlarının etkinlik alanı. [orada kadınlar yok gibidir]  Şöyle bir işbölümü söz konusu: Ekonomik alanın yönetimi oligarşinin işi, politik alanda da insanlar oy vererek sürece dahil olduklarını sanıyorlar ama verdikleri oyun reel bir karşılığı yok... Profesyonel politikacılar aracılığıyla oligarşinin oyununa gelmenin ötesinde bir kıymet-i harbiyesi yok... Ekonomik yaşama ve esas itibariyle insanların kaderine yön verenler seçilmişlerin oluşturduğu parlamentolar değil.  Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, G8, G20,  gibi seçimle oluşmayan formel örgütler ve, Triletarel Commission, Bilderber Group, Dünya Ekonomik Forumu [Davos] gibi küresel oligarşinin formel olmayan dar örgütleri. Ve şöyle bir yönetim hiyerarşisi oluşmuş durumda: Oligarşinin doğrudan örgütlerinde [ Trileteral, Bilderberg, Davos...] , kapalı kapılar ardında alınan kararlar, yine seçilmemişlerden oluşan kurumlar tarafından [IMF, Dünya Bankası, DT, Avrupa Konseyi, vb.] formüle edilip, seçilmiş parlamentolardan çıkan hükümetlere tavsiye diliyor. Aslında dayatılıyor demek daha doğru. Bütün bu alanda yapılanı, olup- biteni meşrulaştırma işi de ekonomi biliminin timsâli iktisatcı taifesine ve bilimi kendinden menkul zevata ihale edilmiş durumda. Her kepazelik, her saçmalık, ne mene bir şeyse, ekonominin gereği safsatasına dayandırılıyor. Sanırsınız ki, orda geçerli olan doğa yasalarıdır...

O halde iki şey: Birincisi, geçerli siyaset yapma pratiğinde parlamentolar by-pass edilmiş durumda ve ikincisi, parlamentolar da zaten oligarşinin adamları tarafından dolduruluyor. Bu yüzden reel bir değeri ve karşılığı yok. Mâlum, kadınlar parti örgütlerinde ve parlamentolarda her yerdeki kadar var... Parlamentolara seçilebilmek, büyük harcamalar gerektiren seçim kampanyasını yürütebilmekle mümkün. Seçilebilmek için ya milyoner olmak ya da milyonerler/milyarderler tarafından desteklenmek, “cömert” bir sponsor bulmak gerekiyor. Aksi halde parlamentoya ancak “misafir’ olarak yaka kartıyla girilebilir. Milyonerler ve/veya onlar tarafından finanse edilen adamlar seçilince ne yapar? Kime hizmet eder? Fakat hepsi bu kadar değil. Devlet bürokrasisinin yükseklerindekiler, büyük sermaye gruplarının yöneticileri [CEO diyorlar] ve profesyonel politikacılar arasında yatay geçişler söz konusu. Bakıyorsunuz bir yüksek bürokrat bir sermaye grubunun CEO’su oluyor, oradan siyaset alanına geçip, bakan oluyor... Bir şirketin CEO’su bürokrasiye transfer oluyor, daha sonra onu parlamento üyesi veya bakan olarak görebilir siniz.. Bir başbakan, başbakanlığının sonunda bir büyük sermaye grubunun yönetimine dahil oluyor... Bizde sözünü ettiğim yatay geçişlere en iyi örnek Turgut Özal’dır. MESS  başkanlığından, “iş dünyasından”, önce  başbakanlık müşteşarlığına terfi etti, oradan Amerikancı Cunta’nın başbakan yardımcısı, sonra ANAP’ın başkanı ve başbakan ve nihayet, ne demekse “ sivil cumhurbaşkanı” oldu... Asıl ironi de herhalde Cuntanın başbakan yardımcısının demokrasinin timsali sayılmasıydı... Bu örnek size Türk demokrasisin çapı hakkında bir şeyler söylüyor mu?

Bir de lobiler var. ABD 2009’da lobilerin bütçesi 3.5 milyar dolar gibi astronomik bir düzeye ulaşmıştı... Avrupa parlamentosu söz konusu olduğunda da rakamlar her şeyi açıklıyor. Bürüksel’de 2600 büyük şirket hesabına çalışan 15 bin kadar lobici var. Parlamenter başına yaklaşık 20 lobici düşüyor... Durum böyleyken o parlamentodan çıkan yasaların, yapılan düzenlemelerin, alınan kararların neye benzediği, kime hizmet ettiği açık değil mi? Velhasıl seçimleri kazanan para... Ancak reklama [televizyon, gazete, afiş ilan, , vb.] daha çok harcayan rakiplerini altedip parlamentoya girebilir. “Batı demokrasinin” timsâli ABD’de, 2006 yılında Senota’ya seçilebilmek için 6.5 milyon dolar, Temsilciler Meclisi’ne seçilebilmek için de ortalama 1,1 milyon dolar harcama yapmak gerekiyordu... Özetlersek,  politika alanı milyarderlerin ve milyonerlerin etkinlik alanı haline gelmiş durumda. İngilterede 2010 yılında başbakan David Cameron hükümetindeki 23 bakandan 18’i milyonerdi... Sanılmasın ki, bu İngiltereye mahsus bir durumdur... Batı Avrupa’da, ABD’de, Japonya’da, Rusya’da, Hindistan’da, Brezilya’da... her yerde aynı şey geçerli. Politik kurumlar ve yapılar oligarşi tarafından kuşatılmış durumda. Ünlü Hintli yazar Arundhati Roy, kendi ülkesindeki durumla ilgili olarak şöyle diyordu: “ Milletvekillerinin çoğunluğu milyoner. Büyük şirketlerin desteği olmadan seçim kazanmanız mümkün değil. Hindistan’da seçim kampanyasının ABD’den daha pahalı olduğunu biliyor muydunuz?” [1]

Seçimler dört-beş yıllığına oligarşinin hesabına [tabii bal tutan parmağını yalar denmiştir] çalışacak bir ekibi yetkilendirmek demek. İstedikleri kanunları çıkarsınlar, istedikleri düzenlemeleri yapsınlar, bütçeyi, hazineyi, kamuya ait ne varsa yağmalatsınlar, yağmalasınlar diye... Sizin verdiğiniz  oya dayanarak istedikleri kanunları çıkarıyorlar ama ekseri kendi çıkardıkları kanunlara da uymazlar. Türkiye’de son on yılda ne tür kanunlar çıkarıldığı da, kanun ve yönetmeliklerin nasıl by-pass edildiği de az-çok ilgili herkesin mâlumudur... Kamuya ait ne varsa özelleştirildiğinde, paralı hale getirildiğinde, sermayeye peşkeş çekildiğinde, bunu nasıl savunup- kabullendiriyorlar? Aslında verilen oyların ne anlama geldiğini anlamak için bir hak talebinde bulunmak veya bir hükümet kararına karşı çıkmak yeter. “Oy verip-seçtin daha ne istiyorsun” derler. “Bu işin çözüm yeri parlamentodur” derler. Sandığı işaret ederler... Oysa parlamento tam da “o işin” çözülmemesi için vardır ama retorik farklıdır... Verdiğin oy sana biber gazı, cop, tazyikli su, gözaltı, işkence, katliam, hapis, işsizlik, açlık, çaresizlik, aşağılanma ... şeklinde döner... Sakın ola ki, bir hak talebinde bulunmaya, itiraz etmeye kalkma. Zira, oy verdiğin anda bütün haklarına elveda demişsin bir kere... İşte bunların demokrasisi böyle bir şey. Gezi Parkı’na bak anlarsın...

Oy alıp iktidar olduktan sonra artık her türlü utanmaz yağma ve talan, baskı, şiddet, işkence, katliam, düşmanlaştırma... mümkündür. Son yirmi-otuz yılda yapılan onca katliamın, onca siyasi cinayetin, yolsuzluğun hesabını veren var mı? Yok! Peki bu nasıl mümkün oluyor? Temsili demokrasi sayesinde, “hukuk devleti”  dedikleri sayesinde... Zira temsili demokrasi denilen, iktidar cephesini “sorumsuzlaştırıyor”... Geçerli işleyişte sorumluluk sulandırılıyor...Tüm hak arama yolları “hukuk devleti” denilen tarafından kapatılmış durumdadır... En fazla bir komisyon kurulur, komisyona havale edilip yavaşça kapatılır veya uzunca bir süre “bağımsız yargıda” süründürüldükten sonra “zaman aşımına” uğratılır... Hak talebi için her sokağa çıktığında, “izinsiz gösteri’ yapmakla, “kanunsuz eylem” yapmakla suçlanırsın, zira meydanlar ve sokaklar sana değil, oligarşiye aittir. Oysa demokrasinin doğduğu yer meydanlardır , Agora’dır... Demokrasi açık alanları varsayar... Halk oralardadır da ondan... Bu yüzden Gezi Parkı deneyimi son derecede önemli ve öğreticidir... Nelerin nasıl olabileceğine dair bir fikir veriyor... İzinli gösteri olur mu? O zaman gösterinin, itirazın, şikayetin, tepkinin ne gibi bir kiymet-i harbiyesi olabilir ki? Yaptığın eleştiri rejimi hedef alıyorsa, önce mahkemenin yolu görünür, sonra da hapisanenin... Neden? Demokrasinin bir gereği olarak... Gerçekten yurttaş olsaydın bu tür saçmalıklar, kepazelikler yaşanır mıydı? Seçenle seçilen arasında gerçekten bir temsil ilişkisi olsaydı, eleştiri düşmanlık ve hainlik sayılıp cezalandırılır mıydı? [ 1996’da Diyarbakır hapishanesinde devletin adamları 11 genç insanı başlarını demir çubukla ezerek hunharca öldürmüşlerdi. Ertesi gün bir yazı yazdım o vahşeti potesto etmek için. Hemen hakkımda dava açıldı, sonuç  9 ay hapis cezasıydı. Gerekçeyi merak mı ediyorsunuz? “Devletin manevi şahsiyetine hakaret...] Daha önce de defaaten yazdığım gibi, demokrasi yurttaşı varsayar ve oy sandığına gidip, dört-beş yılda bir oy atmakla, “herkes kanunlar karşısında eşittir” mavalıyla yurttaş olunmaz. Tebaya sen bu günden sonra artık yurttaşsın demekle yurttaş olunmaz! Yurttaş olmak demek, her şeyden önce politik sürecin, kamusal faaliyetin öznesi olmak demektir. Zaten Fransızca’da citoyen, [yurttaş] sitenin yani toplumun, kamunun [devletin] sorunlarıyla ilgili olan anlamındadır.

Alaturka demokrasi

Türkiye’de temsili demokrasiye geçiş [1946] halkın eylemi ve talebiyle gerçekleşmedi. Elbette bu halkın öyle bir talebi yoktu anlamında değildir. Seçme-seçilme ve genel oy hakkı mülk sahibi egemen sınıflardan mücadeleyle koparılıp-alınmadı. Aslında demokrasiye geçiş, egemenler cephesinin bundan sonra nasıl yöneteceğiz? sorusunun cevabı olarak gündeme gelmişti. Yönetilenlerin talebi ve dayatması sonucunda değil. Bu yüzden Türkiye’nin  demokrasi pratiği, başka bir çok yerde de olduğu gibi bir seçim ve temsil yanılsaması ve aldatmacası olmanın ötesine hiç bir zaman geçemedi. 1923-1946 döneminde iktidar olan CHP içinden Demokrat Parti çıkarıldı. Demokrasiye asıl ihtiyacı olanların örgütlenmesi, parti kurması yasaktı. Devletin istediği partilere izin vardı. O kadarı bile rejime çok geldiğinde, ölçünün aşıldığı, sınırın geçildiği düşünüldüğünde askeri darbelerle araç rayına oturtuldu... Rejim ekseri tek parti iktidarı olarak yola devam etti. Şimdilerde de aslında çok parti sistemi olsa da, reel olarak tek parti rejimi geçerli. 

Siyasi partiler ve seçim kanunları daha baştan seçimi ve temsili bir biçim olarak bile işlevsiz hale getiriyor. 2002 seçimlerinde AKP oyların %34’ünü aldı ama meclisteki sandalyeların %67’sine sahipti... İşte kaşarlanmış profesyonel politikacıların dillerinden düşmeyen “milli irade” böyle bir şey... Hem aldığın oyun iki katı milletvekili çıkaracaksın, hem de demokrasiden, “milli iradenin” tecellisinden söz edeceksin... Bu kepazelik neden hiç sorun edilmedi? Yüzde on [%10] barajı muhalefetin yolunu kapatırken hâlâ seçimin ve temsilin bir değeri, bir karşılığı olur muydu? Hem % 10 barajı olacak hem de oyların %50’sini aldım diye böbürleneceksin, demokrasiden, “milli iradeyi” temsil etmekten söz edeceksin... Bir de devlet bütçesinden en çok oy alan partiye bütçeden devasa  kaynak transferi yapılıyor. Bu da muhalefeti etkisizleştirmenin bir başka aracı...Tabii hepsi bu kadar değil. Sadece reel olarak tek parti iktidarı geçerli değil, o tek parti de bir kişinin, şefin partisi... Görüntünün ötesine geçilirse, asıl geçerli olanın “tek adam rejimi” olduğu görülecektir... Bunun demokrasiyle ne ilgilisi var? Aslında iki aşamalı bir işleyiş geçerli. Önce kimin milletvekili olacağına partinin şefi karar veriyor, sonra da seçimle halka onaylatılıyor... Aslında halk şefin işaret ettiğini “seçiyor”. Seçenle seçilen arasında biçimsel bir bağ bile yok... Bunun 1946 öncesinden elbette bir farkı var ama tevatür edildiği kadar değil... İşte demokrasinin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı sayılan oligarşinin hizmetindeki siyasi partiler böyle. Bizzat kendisi demokrasinin inkârı olan bu tür partiler ve anti-demokratik yöntemlerle oluşmuş bir parlamento söz konusuyken, hangi demokrasiden söz ediyorlar? Yargının ve medyanın sefil halleri ortadayken, rejimin ne olmadığı açık değil mi?   

Hakimiyet kayıtlı ve şartlı oligarşinindir...

Siz “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” lafına inanmayın. Çok sayıda kayıt ve şartla asgari demokrasinin kuyusuna kibrit suyu dökülmüştür. Sık sık milli iradeden söz edilir. Milli irade denilen oligarşinin iradesinden başka bir şey değildir... Eğer milli iradeden halkın politik süreci belirleyip, yön vermesi, kendi kaderine sahip çıkması kastediliyorsa, bundan büyük yalan olamaz. Aslında her şey halkı sürecin dışında tutmak üzere dizayn edilmiş durumdadır. Aksi halde bu kadar kolay sömürebilirler, yağmalayabilirler, ülkenin varını-yoğunu talan edebilirler, istedikleri zaman katliamlar yapabilirler, istikrarlı bir şekilde insanlık suçu işleyebilirler miydi?  Devlet aygıtının yükseklerindekiler, siyasetciler, Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar, oligarşiye dahil “sanatçı” tayfası, akademinin çok ünvanlı üyeleri... her ağızlarını açtıklarında Türkiye’nin “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğunu söylüyorlar. Tabii kısa bir cümleye üç yalanı sığdırmak da bir marifettir... Onlar böyle söylüyor, cunta anayasasında öyle yazıyor diye buna inanmamızı mı bekliyorlar? 

Aslında Türkiyedeki rejimin ve tüm rejimlerin “hukuk devleti” olduğu doğrudur. Zira, hukuku olmayan, asgari hukuk kurallarına dayanmayan bir devlet mümkün değildir. O zaman devlet diye bir şey de olmazdı... Hukuk devleti demek, sirke ekşidir demek gibi bir şeydir. Sirke ekşi olduğu için sirkedir. Devlet de hukuku var diye, bir hukuka dayanıyor diye devlettir. Fakat orada geçerli hukuk, mülk sahibi sınıflar [oligarşi] için, mülk sahibi sınıflar tarafından oluşturulmuş bir hukuk sistemidir. Asıl amaç mülk sahipleri sınıfını mülksüzleştirilmiş, “zararlı sınıflardan”  korumaktır. Burjuva devletinin varlık nedeni budur... Kapitalizm ve demokrasi, yan yana getirilmeleri caiz olmayan kavramlardır. Zira kapitalizm, böler, ayrıştırır, kutuplaştırır, oysa demokrasi sosyal eşitliği varsayar, dolayısıyla birleştiricidir... Hem iktidar oligarşiyle ait olamaya devam edecek ve hem de demokrasiden söz edilecek! Bu saçmalığa artık bir son vermek gerekmiyor mu? Uzun lafın kısası neden söz ettiğini bilmek önemlidir...
----------------------------------------------------------------------------
[1] Hervé Kempf, L’oligarchie ça suffit, vive la démocratie, Éditions du Seuil, Paris, 2012, p. 136, 137.




* Özgür Üniversite; http://www.ozguruniversite.org

14 Haziran 2013

İTİRAZ: SONLAR ve BAŞLANGIÇLAR...

Gezi Parkıyla başlayan itiraz: Sonlar ve başlangıçlar...

Fikret Başkaya*

31 Mayıs 2013’de Taksim Gezi parkında başlayıp dalga dalga yayılan eylemler bildik eylemlerden ve itirazlardan farklı. Olup-bitenler alışılmış olana benzemiyor. Herkes orada neler oluyor, bunlar kim, ne istiyorlar, buradan ne çıkar, bu nereye gider... türü sorular soruyor. İsyanın gerekçesi görünen-bilinen gerekçelerle sınırlı değil. Yağma ve talana, geçerli yaşam biçimine ve yönetim anlayışına, oligarşinin demokrasi oyununa, adım adım yaşamı yok eden neoliberal kapitalist saldırıya itiraz söz konusu. Bu niteliğinden ötürü de bir dönemin artık sonuna gelindiğini ima ediyor. Ve tabii yeni bir başlangıç, bir bilinç sıçraması anlamına da geliyor. Bu, son dönemde dünyanın başka yerlerinde neoliberal saldırıya ve burjuva yaşam biçimine, kapitalizme ve emperyalizme karşı yükselen itirazın bizim toprağımızdaki karşılığı. Elbette hiç bir halk hareketi, hiç bir devrim diğerine benzemez. Devrimi her zaman halk yapar, örgüt veya örgütler yapmaz. Zira örgütler mevcut olana itiraz etseler, onu aşma perspektifine sahip olsalar da,  son tahlilde verili zemin üzerinde varolurlar. Bu niteliklerinden ötürü de varolanda, geçerli olanda radikal bir kopuş yaratamazlar. Radikal dönüşümler her zaman derin ve yaygın halk hareketlerinin eseridir. O halde devrimi halk yapar, hiç bir devrim diğerine benzemez, devrimin ne zaman patlayacağı öngörülemez, devrim o süreci başlatanlar da dahil herkesi şaşırtır, ithal ve ihraç edilebilir de değildir. Bir başka şey de, her devrimin, her halk hareketinin kapsamı, yoğunluğu ve ortaya çıkardığı sonuçların farklı olmasıdır.
Böyle durumlarda en çok akla gelen soru: İyi de ne değişti? sorusudur. 

Herkes kendi kafasındakinin gerçekleşip-gerçekleşmediğine bakarak, hareketin başarısı hakkında hüküm verme eğilimindedir. Bu tür sorular soranlar, böylesi kaygılar taşıyanlar ekseri karşı tarafa bakarak böyle bir sonuca varırlar. Ekseri asıl bakılması gereken yere bakmazlar. İşte hükümet değişti mi? İktidar cephesinde ne değişti? Mülkiyet ilişkilerinde radikal bir değişiklik oldu mu? vb. Bu sorular elbette haklı, yerinde ve önemlidir ama aynı zamanda asıl bakılması gereken yeri ihmal etmekle de ilgilidir. Devrim söz konusu olduğunda asıl değişiklik, geniş halk kitlelerinin bilincinde ortaya çıkan kopuştur... O bir bilinç sıçraması ve kopuş ânıdır, yeni bir perspektife giden yolun aralanmasıdır... Bir başlangıçtır...Orada söz konusu olan bir silkinme, kopuş ve özgürleşme eylemidir... Bir kere o eşik aşılınca, artık yeni bir döneme girilmiştir ve uzunca bir zamana yayılan mücadeleler süreci başlamıştır. Fakat mücadele sürekli yükselen düz bir çizgi üzerinde yol almaz. Yükselişler-düşüşler, kısmî-zaferler ve yenilgiler, moral bozuklukları ve umudun yeniden yeşerdiği anlar birbirini izler... Bu yüzden devrim bir anda başlayıp-biten bir şey, anlık bir toplumsal olay değildir. Modern dönemin tarihi, söylemek istediğimin sayısız örnekleriyle doludur.

Gezegenin tarihi milyar, canlı yaşamın tarihi milyonlarla, “bilen ve yapan” anlamında insanın [ homo-sapiens] tarihi on binlerce yılla ifade ediliyor. İnsanlık uzun bir paleolitik dönemden [ avcılık ve toplayıcılık çağları] geçti. Neolitik devrimden bu yana da yaklaşık 10 bin yıl geride kaldı. Kapitalizmin tarihiyse en çok 500 yıl ve sanayi kapitalizminin tarihi de yaklaşık iki yüz yıl kadar. Demek ki, kapitalist çağ uzun insanlık tarihinde sadece küçük bir parantez... Velhasıl kapitalizm bu kadar kısa zamanda insanlığın ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmış durumda. Artık tartışmasız bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmış bulunuyor. Dolayısıyla, görünen ve afişe edilen gerekçelerden öte, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde kapitalizmin dayattığı boğucu ve yok edici yaşam tarzına, küresel oligarşinin kapsamlı saldırısına itiraz söz konusu. Şimdilerde Türkiye’nin sıradan insanları da bu kervana katılmakta... İnsanlar her zaman açıkça ifade edemeseler de, meramlarını açıkça ortaya koymasalar da, kritik bir eşiğe yaklaşılmakta olduğunu, egemen oligarşilerin ve akıl hocalarının dillerinden hiç düşmeyen, büyüme, kalkınma, ilerleme, herkese daha çok refah ve demokrasi söyleminin bir yutturmaca olduğunu, demokrasi denilenin son tahlilde kitleleri aldatmaya, oyalamaya yarayan bir sirk oyunu olduğunu, bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu seziyorlar. Başta oligarşinin hizmetindeki siyasi partiler olmak üzere, demokrasi oyununu, rejimi ve  kurumlarını sorgular hale geliyorlar. Artık burjuva düzeninin bu toplumun sıradan insanlarına, gençlerine, emekçi çoğunluğuna teklif edeceği bir şey yok. Ufukta görünenin “nurlu” olmadığını seziyorlar. Kapitalizmin sömürü, hiyerarşi ve kutuplaşma üreten yıkıcı bir sistem olduğunu açıkça ifade etmeseler de yaşadıklarıyla anlıyorlar - seziyorlar. Gerçek durumla egemenler cephesinin anlattığı hikaye arasındaki uyumsuzluğu fark ediyorlar...  

Olayların patlak verdiği günden beri öbek öbek “konunun uzmanları” olup-bitenlerle ilgili tahliller yapıyorlar ama bunların kaçı asıl sorunu tartışmaya yanaşıyor? Onca yazılan-çizilen, onca söylenenler arasında kapitalizm, emperyalizm, oligarşi, ekolojik yıkım, toplumsal eşitsizlik, açlık ve yoksulluk, zorbalık, baskı ve zulüm, burjuva uygarlığının ortaya çıkardığı “anlam kaybı”, aşınan doğal çevre, büyüme, kalkınma, ilerleme adına yok edilen gelecek, kirlenen su ve hava, hızla ısınan atmosfer, iklim değişikliği, şiddeti, kapsamı ve yoğunluğu artan doğal felaketler, yok olan canlı türleri... var mı? Ya da ne kadar var?

Aslında Gezi Parkıyla başlayan süreç bir dönemin sonunu ve yeni bir başlangıcı temsil ediyor. Türkiye’nin 200 yıllık “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” perspektifinin sonunu ve yeni bir paradigmaya açılan yolu işaret ediyor. Zira bir sürdürülemezlik tablosunun ortaya çıktığında şek şüphe yok... Bütün ışıklar kırmızıya dönmekte... İnsanlar artık kendilerine anlatılan hikayeyi dinlemek istemiyorlar. Kendi hikayelerini kendileri anlatmak istiyorlar. İtilip-kakılmak, aşağılanmak, horlanmak istemiyorlar... 

Sanıldığı gibi itiraz sadece hızla otoriterleşip tek adam rejimine, tuhaf bir polis devletine dönüşmekte olan, neoliberalizm şampiyonu, yeni- Osmanlıcı AKP hükümetine karşı değil. Her geçen gün geleceklerini daha çok karartan, yaşamı anlamsızlaştıran geçerli paradigmaya itiraz  ediyorlar. Bu yüzden sokaklardalar, bu yüzden rejimin kolluk güçlerine ve yalan cephesine karşı direniyorlar. Aslında önlerindeki asıl engelin bu rejimin polisi olmadığının da farkındalar... 33 yıllık 12 Eylül sonrası dönem artık kapanmakta... Son tahlilde bu bir haysiyet mücadelesidir ve insanlar belirli bir eşik aşıldığında artık “eskisi gibi yaşamak” istemiyorlar.



* Özgür Üniversite; http://www.ozguruniversite.org