08 Nisan 2018

Nereye Gitti Bu Öğretmenler?


Nereye Gitti Bu Öğretmenler?

Atalay Girgin*

Öğretmenlik ve öğretmenler… Hakkında doğrularla yanlışların bu denli çok konuşulduğu kaç alan, kaç meslek vardır? Hem de yanlışların doğruymuş gibi telaffuz edildiği… Doğruların ise telaffuz edilmesinden hoşlanılmadığı…

Düşünün bir kez: Her ikisi üzerine de ilgili ilgisiz, yetkili yetkisiz, neredeyse herkesin söyleyecek bir sözü vardır. Kimileri ne denli meşakkatli bir iş yapıp ne denli az kazandığından dem vurur öğretmenlerin.

Oysa öğretmenlik ne ücreti az diye yapılmayacak ne de parası çok ya da “Hiç yoktan iyidir. İdare eder” denilerek kapılanılacak bir iştir.

Devlet ricali içindeyse sıfatına, statüsüne, makamına ve oturduğu koltuğun ardına sığınan birileri de  “laf söyledi bal kabağı” misali az çalışıp çok tatil yaptığından söz edip, bir biçimde öğretmenlere verilen paranın fazla olduğunu ima eder. Öğretmenlerin hangi koşullar altında çalıştığını düşünmeden… Ve iş gelip ekonomiye düğümleniverir.

Peki; işin aslı öyle midir? Her şey bu denli basit ve bu denli ekonomiye, alınan ya da verilen ücrete mi endekslidir?


Bu sorulara verilecek yanıt, nereden, nereye, neden, nasıl ve niçin baktığınıza bağlı olarak değişir. Bundan dolayı öğretmene ve öğretmenliğe ilişkin sorunlara dair ortaya konulacak açılımların ve yaklaşımların basitçe geçiştirilmesi söz konusu değildir. Çünkü öğretmen ve öğretmenlik sorunu tek yönlü tek boyutlu ele alınıp değerlendirilebilecek, dahası salt ekonomiye, çalışma süresine indirgenebilecek kadar basit değildir. Aksine siyasal ve ideolojik boyutu ve işlevi olan karmaşık bir sorundur.

Siyasal ve İdeolojik Bir Meslek

Öğretmenliğin ve öğretmenin, siyasal ve ideolojik niteliği ve işlevinin dile getirilmesi, genellikle hoş karşılanmaz. Özellikle siyasal iktidarlar, eğitimin ve okulun siyasal-ideolojik işlevini gözlerden saklamaya çalışanlar, bu hakikatin uluorta konuşulmasını istemezler. Çünkü aileler ve öğrencilerin, hatta asıl olarak da öğretmenlerin bu hakikati bilmesini istemezler. Çünkü bunu yapmak, “arı kovanına çomak sokmak”tır.

Ne yazık ki öğretmenlerin bile büyük bir çoğunluğu, yaptıkları işin siyasal ve ideolojik işlevini düşünmez, sorgulamaz. Kendilerine sorulduğunda, “Ben yalnızca matematik öğretiyorum, fizik, kimya, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe ya da benzeri bir şeyler öğretiyorum. Bunun ne siyasal-ideolojik işlevi olacak ki…” der geçer.

Aslında bu yaklaşımıyla günümüz öğretmeni, içerisinde bulunduğu sistematik eğitim gerçekliğinden de bir parçası olduğu toplumsal gerçeklikten de ne denli uzak olduğunu sergiler. Dünya gerçekliğine olan uzaklığındansa hiç söz etmeye gerek yok!

Ancak, öğretmenler ne denli bu gerçeklikten uzak olurlarsa olsunlar, ona dair algıları ne denli parçalı ve yanılsamalı olursa olsun, söz konusu toplumsal gerçeklikte yaşananlar gelir ve onları bulur. Hele hele kendilerinin de bağışık olmadığı (örneğin; öğrencisine cinsel taciz ve tecavüzde bulunan, bu olayları görmezlikten gelen, hatta yalanlarla korumaya çalışan öğretmenler, idareciler, vb.) toplumsal gerçekliğin tüm boyutlarında yaşanan çözülme ve kendini değer erozyonunda gösteren kültürel çürümeden kaçışları yoktur. Bazen sokakta karşılarına çıkar, bazen okul koridorlarında, bir bakmışsınız Çorlu’da yaşanan olayda olduğu gibi bazen sınıfta…

Bu olay sonrası ortaya çıkan tepkiler öğretmenlerin, kendilerine ilişkin yukarıda yazılan tespitlerin ne denli isabetli olduğunu bir kez daha sergilemelerine vesile olmuştur.

Düşünün bir kez: Sosyal medya kanalları aracılığıyla duygu ve düşüncelerini paylaşan öğretmenlerin büyük bir bölümü “İtibar-itibarsızlaşma-itibarsızlaştırılma” kavramlarına sarılmışlardır. Hızını alamayan birileri imza kampanyalarına girişmiş, twiter üzerinden gündem oluşturmaya çalışılmış ve sonunda iş, öğretmene ve öğretmenliğe itibarı düzenleyen bir yasa maddesi talebine kadar gelmiştir.

Yasayla İmzayla İtibar Olmaz

Günümüz öğretmeni, içerisinde yaşadığı toplumsal gerçeklikten kopmamış olsa, bu gerçekliği parçalı bir biçimde ve yanılsamalı siyasal ideolojik kabullerle algılamaya çalışmamış olsaydı “itibar-itibarsızlaşma ve itibarsızlaştırılma” gibi bir değersizlik inancından hareket etmezdi. Dahası, bir sorun olarak algıladığı ve bilincine içselleştirdiği bu itibar/itibarsızlık/itibarsızlaştırılma yanılsamasının nedenlerini değişen toplumsal-siyasal koşullarla birlikte değerlendirmeye yönelirdi.

Ancak bunu başaramayan günümüz öğretmeni, yanılsamalı ve eksik bir kavrayışla bilincine içselleşmiş ve değersizlik inancıyla pekişmiş itibarsızlık algısını yine palyatif ve hiçbir etkisi ve işlevi olmayan yol ve yöntemlerle aşmaya yeltenmektedir. Başkalarından medet ummaktadır.

Medet umduğu o başkalarıysa, bu toplumda bile güvenilirlik endeksinin en alt sıralarında kendilerine yer bulabilen politikacılardır. Bununla tam bir tezatlık içerisindeki durumsa, medet umulan bu zatların itibar ve forsları ise tavan yapmakta… Acaba “itibar yasası” talep eden ‘öğretmenler’in arayıp da bulamadığı itibar bu mudur? Eğer buysa, bu ne yaman çelişkidir?

Acaba hangi öğretmen ister bunu? Hangi öğretmen hem güvenilmez hem de itibarlı olmak ister aynı zamanda? Ne yazık ki bu hem bir gaflet hem de bir çaresizliktir.

Bu çaresizlik içinde, seksen milyon imza da toplansa, öğretmenliğe ve “şu” diye gösterilen, öğretmen sıfatını, statüsünü taşıyan kişiye olduğundan daha fazla değer kazandırılamayacağını düşünememektedir. Keza hiçbir yasayla da öğretmenliğe ve o işi yapan sıfatı öğretmen olan kişiye değer ve itibar tanımlamanın hükmünün olmadığının da farkında değildir.

Oysa öğretmenler bunu bilir! Ne yazık ki memur ve memurlaştırılan ‘öğretmenler’ bilmez.

İşte bundan dolayı soruyorum: Nereye gitti bu öğretmenler?

Sahi; nereye ve neden gitti bu öğretmenler? Her geçen gün sayıları nasıl azaldı? Nasıl oldu da sessiz sedasız sırra kadem bastılar?

Peki; dönerler mi, dönebilirler mi yakın bir gelecekte gittikleri yerden?
Ya da “Minerva’nın baykuşu gibi” dönmeli mi sürgününden? Peki; nasıl?


Hiç yorum yok: