29 Eylül 2009

ÖĞRETMENLİK : İş midir, yoksa çalışma mı?

ÖĞRETMENLİK : İŞ MİDİR YOKSA ÇALIŞMA MI?

Atalay GİRGİN

Öğretmenlik iş midir? Yoksa çalışma mıdır? Her iş çalışma mıdır? Her çalışma iş midir? “Öğretmenlerin sorunları” denildiğinde, öğretmenler ve öğretmen sendikaları, öğretmenliği bir iş olarak mı görmektedirler yoksa bir çalışma mı? Öğretmenlik bir işe indirgenebilir mi? Ya da içerisinde yaşadığımız koşullarda, öğretmenlik çalışma kılınabilir mi? Öğretmenlik nedir? İş nedir? Çalışma nedir?

Soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama gerek yok şimdilik. Tek tek bu soruların doğrudan yanıtlarına yönelmek yerine de, başlığın içerdiği kavramlarla başlamak gerek.

Öğretmenlik, iş ve çalışma... Bu üç kavram birbirine indirgenemez. Ama birbirleriyle ilişkilendirilebilir.

Çalışma ve İş
Bu kavramların içerisinden özellikle son ikisi, yani iş ve çalışma, yakınî bir anlam bağlamında, günümüzde sık sık birbirine indirgenerek ya da birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Oysa neliği ve gerçekliği açısından ele alındığında bu kullanım yanlıştır. Çünkü, sabahtan akşama çalışan ama bunun sonunda satılabilen, herhangi bir meta ya da değişim değeri olan bir şey üretmeyen/üretmemiş sayılan insan, örneğin “ev kadınları” gibi, “işsiz” ve “çalışmayan” sayılmaktadır. Bunun temel nedeni, çalışan kişinin, işgücünü satamıyor ya da onu, pazarda alınıp satılabilen bir malın ya da üretilip tüketilebilen bir hizmetin içerisine, sözüm ona ‘ekonomik bir değer’ olarak katamıyor/katmıyor oluşudur. Ancak bu kişinin hiçbir değer üretmediğini söylemek mümkün müdür?

Dolayısıyla, bir insanın severek, kendini gerçekleştirerek yaptığı herhangi bir alandaki çalışma, karşılığında bir ücret getirmiyorsa, “iş” olarak görülmemektedir. İş, karşılığında ücret alınarak, işgücünü bir mal ya da hizmetin üretimine koşabilmek olarak değerlendirilmektedir ki burada, kişinin bunu severek yapıp yapmamasının ya da kendini gerçekleştirip gerçekleştirmiyor olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemi olan tek şey, sonunda, alınıp satılabilen, yani metalaştırılabilen bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Çünkü bu bir çalışma değildir; İŞ’tir... İşgücünüzü; bilginizi, becerinizi bir ücret karşılığında o mal ya da hizmetin üretimine katmanıza indirgenen bir İŞ... Bu anlamda, insan, farkında olsun ya da olmasın, İŞ’te, işgücünün dışında paranteze alınan bir varlık haline gelir.

Kapitalizmi 'krizden kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak...

Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil,
kapitalizmden kurtulmak...

Fikret Başkaya*

Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler, köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu ‘derenin intikamıdır’ dendi, sorumlular hesap versin dendi, ‘muhalif’ olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı, bu arada kendi etiğine ve varlık nedenine külliyen yabancılaşmış, felaketi sansasyona çevirmeyi marifet sayan medyaya da iş çıktı... Elbette her zaman olduğu gibi ‘konunun uzmanları’ da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse ‘bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var’ demedi... Eğer öyle diyecek olsalar ‘konunun uzmanı’ sayılıp, ‘değerli görüşlerini’ sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?

Rahatsız edici bir şey de, bunun sanki bir ilkmiş gibi sunulmasıydı... Eğer sorunun kaynağına inilmiş, gerektiği gibi tartışılmış, vaktiyle adıyla çağrılmış olsaydı, bu felaketin öncekilerin daha büyük ölçekte tekrarı olduğu anlaşılırdı. Yedi emekçi kadın ‘tek kapılı’ servis aracında can verdi. Daha önce başka kadınlar da çalıştıkları fabrika’da, işyerlerinde diri diri yanmışlar, ekmek parası kazanırken hayatlarından olmuşlardı... Son dönemde sayıları ve kapsamları hızla artan ‘felâketlerin’ gerisinde iklim değişikliği, atmosferin ısınması denilen var. İklim değişikliğinin gerisinde de kapitalizm var. Aslında söz konusu olan ‘doğal felâket’ değil, sosyal felâket... Sel, su baskınları, fırtına, kasırga, kuraklık, vb. elbette doğal nedenlere dayanıyor. Her zaman vardı ve olmaya devam edecek ama kapitalizmin tarih sahnesine çıkıp herşeyi kendi mantığına bağımlı hale getirip dejenere ettiği dönemde, özellikle de son 50 – 60 yılda doğal felâketler de artık doğal felâket olmaktan çıktı... Şimdilerde söz konusu olanın gerisinde kapitalizm ve onun kör mantığı yatıyor. İnsanları 15 milyonluk kentlerde toplayan da, dere yataklarına ev ve fabrika kurduran da, işçileri diri diri yakan da kapitalizm. Velhasıl kapitalizm öldürüyor...

Kapitalizm başka türlü yapamaz

Kapitalizm koşullarında üretim, insan ihtiyaçlarını karşılamak için değil kâr etmek, kârı büyütmek için yapılıyor. İnsan ihtiyaçlarının tahmin edilmesi, kâr etmenin bir türevidir sadece. Her kapitalist daha çok kâr etmek ve her seferinde daha çok üretmek, elde ettiği artı-değeri [kârı] yeniden yatırmak, sermayeye dönüştürmek, sermayesini büyütmek, ileriye doğru kaçmak zorundadır. Canlı olanı ölü şeyler, nesneler haline getirmek zorundadır... Her bir tekil kapitalistin ayakta kalabilmek için vahşi rekâbet ortamında daha ucuza üretmesi gerekiyor. Artı değeri yaratan da canlı emek [işçi] olduğuna göre, işçiyi daha çok sömürmesi, doğal çevreyi daha çok yağmalaması gerekiyor. Kapitalistin gözünde insan üretim sürecine sokulan diğer araçlar [makina, bina, ham ve ara-malı, vb.] gibi bir şeydir... Onu insan olarak görmez, görmesi mümkün değildir. Görseydi kapitalist olmazdı...

Kapitalizmin bir başka özelliği de ahlak dışı [amoral] oluşudur. Daha fazla üretmek, daha ucuza üretmek de, ancak daha fazla tüketildiğinde mümkündür ve daha fazla üretim, daha fazla tüketim de, daha fazla tahrip etmek, kirletmek, yok etmek demektir. Oysa doğanın kaynakları da her şey gibi sonludur. Doğadan alınan ve atık olarak doğaya dönen belirli bir sınırı geçtiğinde, doğanın kendini yenilemesi imkânsız hale geliyor. Doğanın dengesi bozuluyor ve belirli bir eşik aşıldığında doğal ve sosyal sorunlar birbirini besler- azdırır hale geliyor. Nitekim 1960 yılında insanlık doğanın biyolojik kapasitesinin yarısını kullanırken, 2003 yılında artık söz konusu kapasitenin %20 fazlasını [1.2’sini] kullanıyordu. Bunun anlamı, insanlığın gezegenin ürettiği ekolojik kaynaklardan fazlasını tükettiğidir. Doğanın kendini yenilemesine zaman bırakmamak demektir. Aslında iklim değişikliği, atmosferin ısınması, ekosistemin kirlenmesinden-bozulmasından ve biyolojik çeşitliğin hızla yok olmasından bağımsız değil. Atmosfere atılan ve sera etkisi yaratan gazlarının %20’si ormansızlaşmadan kaynaklanıyor.

İşte şimdilerde ortaya çıkan insanlık krizi, kapitalizmin bu kör mantığının ve işleyişinin sonucu. Velhasıl doğal ile sosyal [‘insânî ] kökenli sorunlar her seferinde daha büyük ölçekte tezahür ediyor. Kapitalist büyüme ki, sermayenin büyümesi denmesi gerekirken ekonomik büyüme deniyor, sorunları giderek büyütüyor ama sorunların daha çok ekonomik büyümeyle aşılacağına dair de sefil bir anlayış hâkim. Bir ulusal ekonomi yılda ortalama %3 oranında büyürse, GSMH denilen 23 yılda ikiye katlanıyor, yılda ortalama %5 oranında büyürse 14 yılda ikiye katlanıyor... Sadece büyümeye, daha çok büyümeye endekslenmiş bir gidişat nereye çıkar ve ne anlama gelir?.. Emperyalist ülkelerin [ABD, Almanya, İngiltere, Japonya, Fransa...] hâlâ büyümeye ihtiyaçları var mı? Şimdilerde Güney denilen ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ de onları taklit etmeli mi? Taklit edebilirler mi, eğer edebilirlerse nasıl bir manzara ortaya çıkar? Ormansızlaşma, çölleşme, sera gazı emisyonu, her tarafın otoyola çevrilip - astvaltlanması, her tarafı otomobillerin kaplaması, türlerin yok olması, çevrenin kirlenmesi... daha nereye kadar?

Kapitalist yaptığının insânî, sosyal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değildir. İlgilenmesi mümkün değildir, aksı halde kapitalist olmazdı... Kapitalist, doğayı sınırsız yağmalanır, insanı sınırsız sömürülür birer kaynak olarak görür, görmek zorundadır... Bu vesileyle ünlü Akreple Kurbağa masalını hatırlamak yaralı olabilir: Akrep, Kurbağa’ya sırtında nehri geçirmesini ister. Kurbağa önce reddeder. ‘seni sırtıma alayım sonra da beni sok... yok öyle şey...’ der. Fakat, akrebin ısrarı karşısında dayanamayıp sonunda kabul eder. Akrebi sırtına bindirip nehre dalar. Tam nehrin ortasına vardıklarında akrep kurbağayı sokar. Kurbağa başını çevirip, “niye yaptın, ikimizi birden niye öldürüyorsun” dediğinde, akrep, ‘başka türlü yapamazdım, bu benim tabiatım’ der. Aslında kapitalizm de başka türlü yapamaz...

Geçtiğimiz Haziran [2009] ayında BM’nin ‘felaketler riskinin azaltılmasına’ dair raporu, çevre bozulması, atmosferin ısınması, anarşik kentleşmenin dünyanın bazı bölgelerinde felâket riskinin nasıl artırmakta olduğuna dair fikir veriyor: 1975-2008 aralığında 8866 doğal felâket sonucu 2 milyon 284 bin insan hayatını kaybetmiş. Son 30 yılda fırtına ve su baskınlarından zarar gören insan sayısı da 740 milyondan 2.5 milyara yükselmiş. Sadece geçen yıl 300 doğal felakette 236 bin insan hayatını kaybetmiş, 200 milyon insan da doğrudan etkilenmiş... Ölenlerin ve zarar görenlerin daha çok yoksul ülkelerin yoksulları olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur... İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı ekolojik ve ekonomik sorunlar yüzünden ölenlerin sayısı hızla artıyor. Dünya’da doğal felaket denilenin sonucu daha şimdiden yılda 300 bin insan hayatını kaybediyor ve bunun yarıdan fazlası açlıktan ve ‘kötü beslenmeden’, kaynaklanıyor. İklim değişikliği, atmosferin ısınması, hastalıkların yayılmasını hızlandırıyor. Halen 10 milyon yeni sıtma vakası tespit edildiği, bunların 3 milyonunun bir yılda öldüğü bildiriliyor. İklim değişikliği sonucu hava sıcaklığının artması, tarımsal üretimi, suya erişimi zorlaştırıyor ve açlığı, yoksulluğu ve sefaleti derinleştiriyor. Fırtına, kasırga ve sel doğrudan 325 milyon insanı etkiliyor ki, bu dünya nüfusunun yirmide biri demek.

Bu yazı yazılırken Filipinleri vuran Ketsana tropik fırtınasında 100 den fazla insanın öldüğü, onlarcasının ‘kaybolduğu’ ve yüz binlercesinin etkilendiği bildiriliyordu... Sorunun asıl kaynağında emperyalist ülkelerin aşırı üretimi, şımarık tüketimi var ve asıl felaket kapitalizmin kendisi ama onlar suçu ‘Üçüncü Dünya’nın yoksullarına atıyor. Emperyalist dünya’da kişi başına kullanılan ortalama enerji, Üçüncü Dünya’dakinin 11 katı olduğu bilindiği halde... Doğaya karışan karbon gazlarının %24’i ABD’den %10’u da AB’den kaynaklandığı halde... Şimdilerde yağma ve talanı ‘görünmez’ kılmak için kapitalizmi yeşile boyama modası gündemde. Sürdürülebilir Kalkınma söylemi ahmakları aldatmak için peydahlandı. Eski olanı yeniymiş gibi sunma işlevi görüyor. Kalkınma diye bir şey mi var da, önüne sürdürülebilir sıfatı ekleniyor? Kapitalizm kâr etmek için kirletiyor, bozuyor, yok ediyor. Sonra sıra kâr etmek için temizlemeye geliyor.

Kural kirletirken de temizlerken de, bozarken de tamir ederken de hep aynı: kâr etmek. Kapitalist patron şehrin içme suyunu kâr etmek için kirletir, aksi halde ilave harcamalar yapması gerekir ki, bu kâr oranını düşürür. Sonra da şehrin içme suyunu ‘temizleyerek’ kâr eder. Sürdürülebilir kalkınma söylemi en iyi koşullarda: “ilerde daha fazla kirletmek için şimdi biraz az kirlet” demeye gelebilir ama bu mümkün değil. Küresel plütokrasinin sloganı şöyle: kapitalizmi kurtarmak için gezegeni ve insanlığı feda et... Doğrusu, insanlığı ve gezegeni kurtarmak için kapitalizmi öldür... olabilir. ‘Bu terazi bu sikleti çekmez, üretim kısılmalı, üretimin kompozisyonu değişmeli, tüketim çılgınlığına son verilmeli’ dediğinizde, cevap: ‘tam tersine bu sorunlar üretimi artırarak aşılabilir... oluyor. Karşınıza hemen bilim ve teknoloji taifesiyle, bu dünyanın gerçekliğine külliyen yabancılaşmış, bilimi kendinden menkûl, yangına körükle gitmeyi adet edinmiş ‘ekonomi bilimi’ ulemasını çıkarıyorlar.

Sakızcı, simitçi, oyuncakçı, çiçekçi...

Kapitalist krizden çıkmak için ‘dahiyane’ kampanyalar geliştiriyorlar. Önce “Kriz varsa çaresi de var” kampanyası, şimdilerde de ‘alın verin ekonomiye can verin’ kampanyası... Doğrusu şu reklâmcıların muhayyile gücüne ve yaratıcılığına hayran olmamak mümkün değil... İnsanın, ‘bu kadar yaratıcılık ancak reklâmcıda olur’ diyesi geliyor. Tabii buradan bir şey daha öğreniyoruz: meğer krizden çıkışın yolu reklâmcıdan geçiyormuş... Reklamcılar ‘ekonomi aleminin’ duayenlerini aktör ve aktris olarak kullanmış. Biri ekonomi profesörü ve sakız satıyor: “ Bu sakız her türlü ekonomik krizi sakinleştirir” diyor. Nobel ödül jürisine duyurulur... İkincisi, emekli bankacı, simit satıyor: “Sıcacık paranın dolaştığı canlı bir ekonomi için sıcacık bir simit alın” diyor; Üçüncüsü de emekli bankacı, oyuncak satıyor: “Bu oyuncak sadece çocukları değil, ekonomiyi de sevindirir” diyor; nihayet, dördüncüsü ekonomi yorumcusu bir bayan gazeteci, çiçek satıyor: “ Gül gibi bir ekonomi için siz de çiçek alın” diyor. Her biri satış işlemi gerçekleştikten sonra neler olabileceğini, ileriye ve geriye doğru doğru [en amont et en aval] nasıl kümülatif bir genişleme ortaya çıkacağını da ‘veciz’ bir şekilde anlatıyorlar... İşte ‘uzman’ böyle zamanlar için gerekli... Lâkin sadece Türkiye kapitalizmini krizden çıkarmak yetmez, bu kampanyanın küreselleştirilmesi pek faydalı olur... Ulusal egoizmin âlemi yok... Reklâmın dilinde dikkat çeken bir husus da, ‘ekonominin’ irade sahibi bir varlık olarak görülmesi... Öyle bir ekonomi ki, seviniyor, sakinleşiyor... Kapitalizmle çiçek arasında ilişki kurmak gibi bir garâbet de var tabii... Bu durum entellektüel düzey hakkında da bir fikir vermiyor mu? Kapitalizmle çiçeğin yan yana getirilmesi abes değil mi? Sadede gelirsek, sakızcıya, simitçiye, oyuncakçıya, çiçekçiye bakarak, ekonomi bilimi denilip üniversitelerde okutulanın sefil halleri hakkında fikir edinebilirsiniz...

Kapitalizm krizde olmadığı zamanda da yoksulluk ve sefalet üreten bir makinadır. Başka türlü yapamaz... Kriz dönemlerinde durum daha da kötüleşir. Fakat bizim sakızcı, simitçi, oyuncakçı ve çiçekçi esnafı hesabı yanlış yapıyor: sanıyorlar ki, hitabettikleri kitle harcamaktan kaçıyor. Eskilerin deyimiyle iddihar ediyor... Kim bilir, belki yaklaşık dört kişiden birinin işsiz olduğu, milyonlarca insanın asgari ücretin altında, ekseri sigortasız ve işgüvenliğinin mevzubahis olmadığı koşullarda çalıştığı, her an işini de kaybetme korkusuyla ‘yaşadığı’, gelir dağılımının ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilir olduğu bir ülkede yaşadıklarından habersizdirler... Bu ‘esnaf taifesi’ insanlarla alay etmiyorsa ne yapmak istiyor? Eğer tutarlı olmak istiyorlarsa, kime hitap edeceklerini de bilmeleri gerekirdi. Simit, oyuncak ve sakız müşterilerine değil de, lüks otomobil, yat, helikopter, cip, havuzlu 550 metre kare ev, mücevher, yurt dışı gezileri, v.b... satın alabilir durumda olanlara hitap etmeleri akla daha uygundur ama onlar nasıl hareket edeceklerini, neyi, ne zaman satın alacaklarını çok iyi bilirler. Reklâmcıların tavsiyelerine ihtiyaçları yoktur.

O hâlda büyük sermayenin bu çığırtkanlarının yaptıkları ne anlama geliyor? Neden bu zahmete katlanıyorlar? Acaba bu reklam karşılığında aldıkları parayı hemen harcayarak, sözünü ettikleri kümülatif genişlemeyi yaratabilirler mi dersiniz? Belli ki ortada harcanması gereken ve harcanmasında hepsinin çıkarı olan bir para var ve reklâm o amaç için kurgulanmış... Aksi halde yaptıklarının hiçbir, mantıkî, etik, pratik değeri ve gerçek dünyada reel bir karşılığı yok... Şeyleri adıyla çağırmadığınız zaman yalan söylemiş olursunuz ve insanların yalandan başka şeylere ihtiyacı var. Sorun rica ile çözülür mahiyette değil, doğrudan sınıfsal çıkarları, kapitalizmin mantığını angaje ediyor. Kaldı ki krizden çıkmak da çözüm değil... Bu insanların ‘krizsiz kapitalizme’ razı oldukları anlamına gelir ve kapitalizmin krizlisiyle krizsizi arasında kayda değer bir fark yoktur... Bunu düşünme yeteneği dumura uğramış burjuva iktisatçıları bilmez ama kapitalist sömürüye maruz işçiler, işsizler, dışlanmışlar ve yeryüzünün lânetlileri bilir...

Kapitalizmden çıkmak...

Ekonomik, sosyal, ekolojik, etik velhasıl insanlık krizi bu rotada devam ederse, vakitlice aracın yönü değiştirilmezse, insanlığın da bir geleceği olmayabilir. Kapitalizmin beş yüzyıllık tarihi insanlığı uçurumun eşiğine getirmiş durumda. İlerlemeci, modernleşmeci, kalkınmacı paradigma iflas etmiş bulunuyor. Bu aşamadan sonra ölüyü, giydirip-kuşandırıp koltuğa oturtarak diriymiş gibi göstermenin bir âlemi ve kıymet-i harbiyesi yok. Dünyanın yoksullarına, yeryüzünün lânetlilerine gösterilen yolun sonu yok. Dünyanın geri kalanının da emperyalist ülkeler gibi ‘zengin’ olması mümkün değil. Kaldı ki, insanlığın yeni bir zenginlik tanımına, daha doğrusu zenginlik diye bir kelimenin sözlüklerde yer almadığı bir dünya yaratmaya ihtiyacı var. Sürekli toplumsal sorunlar yaratan, doğa tahribatını derinleştiren, yaşamı anlamsızlaştıran kapitalist barbarlığın artık ‘büyük insanlığa’ teklif edeceği bir şeyi yok. Öyleyse ve vakitlice aracı, aracın direksiyonundakini ve aracın istikametini değiştirmekten başka seçenek yok ve bu imkânsız değil... Velhasıl sorun kapitalizmi kurtarmakla değil, kapitalizmden kurtulmakla ilgili ...

31 Ağustos 2009

Liberalizm, Kapitalizm ve Sol

Liberalizm, Kapitalizm ve Sol

Fikret Başkaya*

Son dönemde, özellikle de neoliberal çılgınlığın ideolojik alanı kuşatıp, alternatifsiz tek düşünce olarak sunulduğu koşullarda, zaten geçerli olan kafa karışıklığı daha da büyüdü. Esas itibariyle bir sistem olan kapitalizmle bir düşünce akımı olan liberalizm bir ve aynı şey sayılır hale geldi. Oysa bazı kesişme alanları olmakla birlikte kapitalizm ve liberalizm kavramları aynı içeriğe sahip değildir.

Liberalizm, insanlık tarihinde bir dönüm noktası, müthiş bir entellektüel devrim olan Aydınlık Felsefesinin sonucunda ortaya çıkan bir düşünce akımıydı. Entellektüel bir devrim olan Aydınlık Felsefesi insan özgürlüğünü amaç, aklı da araç sayıyordu. Liberalizm de, esas itibariyle iki bileşenden oluşuyordu: İnsanı merkeze alan, insanın eşit ve özgür olduğunu ilân eden politik felsefe ve mülkiyeti esas alan ekonomik doktrin.

Politik bir felsefe olan liberalizmin ekonomik doktrin olan liberalizme önceliği vardı. Ekonomik liberalizm kapitalizmin bir sistem olarak sahneye çıkıp kendini dayattığı koşullarda formüle edilmişti. Bir politik felsefe olan liberalizmse aydınlıklar [lumières] yüzyılı da denilen XVII yüzyılın hemen sonrasında ortaya çıkmıştı. Ekonomik doktrin olarak liberalizm özel mülkiyeti ‘doğal bir hak’ sayıyordu ve bireylerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmeleriyle kollektif çıkara ulaşılacağını öngörüyordu. Başka türlü ifade edersek, teker teker kendi çıkarları peşinde koşan bireylerin, kollektif çıkarı gerçekleştireceği varsayılıyordu. Bu daha sonra görünmez el metaforunda ifadesini bulacak ve zihinlere yerleşip bıktırıcı bir tekerlemeye dönüşecekti. Fakat bir ekonomik doktrin olarak liberalizm aynı zamanda kapitalizme dair bir söylemdi. Buna göre piyasanın işleyişine hiçbir şey engel olmamalı, devlet de oyunun kurallarına riayet edilmesini sağlayacak kadar müdahale etmeli, kurallara uymayanları cezalandırmalıdır.

Büyük Fransız Devrimi’nin üç sloganı: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, modernite devriminin ve aydınlanmanın tezahürüydü. Sol hareket de modernitenin ve aydınlanmanın doğal mirasçısı ve devamı olarak sahneye çıkmıştı. Sosyalizm, Fransız Devrim’inin üç sloganında ifadesini bulan amaçların gerçekleşmesi ve insanın her türlü yabancılaşmadan arınarak özgürleşmesi [emansipasyon], kendini bütünüyle gerçekleştirmesi perspektifiydi. Sosyalizm, hem politik felsefe olan, bireysel özürlüğü önemseyen politik liberalizmin mirasçısı, hem de onu eleştirip aşmak zorunda olan bir politik-entellektüel akımdı. Zira, Politik felsefe olarak liberalizm insanı merkeze alıp, insan özgürlüğüne vurgu yapmakla birlikte, özgürlüğü bir amaç [finalité] olarak görmüyordu... Bir araç olarak görüyordu ve yaklaşım kabaca şöyleydi: eğer insan [birey] kilise [din], gelenek ve hükümdar [prens] üçlüsünün [ Eski Rejimin] tahakkümünden kurtulursa, özgürleşmesinin, kendini gerçekleştirmesinin önü açılacaktır... Politik liberalizm eğer insanın hareketi engellenmez ve akıl galip gelirse, özel girişimin önü açılırsa, adaletin ve genel çıkarın gerçekleşeceğini öngörüyordu.

Oysa, özel mülkiyetin kutsandığı, rekabetin yüceltildiği kapitalizm koşullarında ne insan özgürlüğünün gerçekleşmesi, ne de genel çıkarın tecellisi mümkün olabilirdi ki, işte XIX’uncu yüzyılda sahneye çıkan sosyalist felsefe ve sosyalist hareket, liberalizmin bu vaatlerinin boşa çıktığının anlaşıldığı koşullarda, ona bir tepki olarak doğdu, ayıbı teşhir etti... Bireyin, Eski Rejimin, eski düzenin densin kısıtlarından kurtulması gerekliydi ama yeterli değildi. Ücretli kölelik düzeninden başka bir şey olmayan kapitalizm koşullarında liberalizmin vaat ettiği özgürlüğün gerçekleşmesi mümkün değildi. Kapitalizm, özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği gerçekleştirmeyi hedef alan perspektifin içinin bütünüyle boşaltılması demekti.

Nitekim, özel mülkiyetin ve prodüktivizmin kutsandığı, özgürlüğün girişim [teşebbüs] ‘özgürlüğü’ [sömürme, yağmalama ve talan özgürlüğü], eşitliğin yasalar karşısında ‘biçimsel eşitlik’ sayıldığı, onun dahî bir retorik olmanın ötesine geçemediği koşullarda, kardeşlikten [fraternité] söz etmek abesti [zira, rekabetin ve bireysel egoizmin kutsandığı koşullarda artık dayanışma diye bir şey mümkün değildir]. Her türlü sosyal bağdan kopmuş, her türlü koruma ve sosyal güvenceden yoksun, emeğini satmadığı zaman aç, kaderi sermayenin insafına terkedilmiş, ekonomik planda özerk olmayan, meta denizinde boğulmamak için sürekli debelenen bireyin özgürlüğünden, oradan hareketle de toplumsal refahtan söz edilebilir miydi?

Böylesi bir ortamda tarih sahnesine çıkan, aydınlanmanın ve modernitenın mirasçısı ve devamı olan sosyalist eleştiri ve sosyalist hareket bir tür ikinci düşünsel-entellektüel devrimdi. Aydınlanmanın vaatlerini ve Büyük Fransız Devrim’inin üç sloganının da [libérte, égalité, fraternité] somutlananı nihai hedefe taşımayı vaat ediyordu. Sorun bireyi özgürleştirerek [ o sayede] ‘iyi toplumu’ yaratmak değil, tam tersine, bireylerin özgürlüğünü ayağı yere sağlam basan dayanışmacı bir toplumsal düzen kurarak tesis etmekti... Velhasıl sosyalizm politik felsefe olan liberalizmin içeriğinin ters-yüz edilmesiydi. Başka türlü ifade etmek istersek, sosyalizm, bir bireysel özgürleşme [emansipasyon] felsefesiydi ama bunu bireyi yalnızlaştıran liberal felsefenin aksine, toplumsal dayanışmayı, toplumsal bağları güçlendirerek gerçekleştirmeyi vaat ediyordu...

O halde kritik sorun ne idi? Sol bireysel özgürlükle ilgili nasıl bir tutum benimsemeliydi? Sol ekonomik liberalizme karşı çıktığı gibi politik liberalizme de karşı çıkmalı mıydı? Eğer bizdeki özgürlüğün karşılığı libérté ise, sol anti-libéral olamazdı ama bu onun asla liberal olduğu, liberalizmle uzlaştığı anlamına gelmezdi. Tarihsel sol sözünü ettiğimiz ince çizgi üzerinde yürüyemedi ve liberalizme karşı çıkarken özgürlüğü [libérté] önemsemedi. Bireysel özgürlüğün önemini kavramakta sınıfta kaldı. Öyle ki, solun bu talihsiz tavrı çocuğu leğendeki kirli su ile birlikte atmak gibi bir şeydi. Buna başka olumsuzluklar ve yanlışlar da eklenince iflas kaçınılmazdı. Ekonomik liberaller gibi sol da ekonomik büyümeyi [prodüktivizmi] esas aldı ve maddi zenginleşmeyle tüm sorunların çözüleceğine dair burjuva saplantısına ortak oldu... Sosyal sorunların çözümünün maddi zenginlikten geçtiğini ve maddi zenginliğe giden yolun ve araçların değiştirilmesiyle sorunların çözüleceği beklentisi tam bir hata idi... Bu ‘biz yaparsak iyi yaparız’ demekten ibaretti ve sonucun hüsrân olması kaçınılmazdı.

Tarihsel solun bu tür zaaflarının ve yanlışlarının, teorik, ideolojik, pratik ve entellektüel planda azgelişmiş Türkiye toplumunda daha derin olarak yaşanması kaçınılmazdı. Zira, Türkiye’de bir aydınlanma ve modernite devrimi yaşanmamıştı. Eski rejimle ve onun ‘geleneksel’ ideolojisiyle bir hesaplaşma hiçbir zaman söz konusu olmamış, ‘kopuş’ gerçekleşmemişti... Eleştiri bilinci, kültürü ve üslûbu gelişmemişti [bugün de gelişmiş değildir]. Böyle bir durumun, bizzat aydınlanma ve modernite’nin devamı ve mirasçısı olan sosyalist düşüncenin algılanışı ve özümlenişi bakımından sorunlar yaratması kaçınılmazdı.

Türkiye’deki sol hareket, Avrupa solu’nun zaaflarını ve yanlışlarını miras aldığı gibi, yegâne referansı da sosyalizmin teorik ve pratik planda inkârı demek olan Stalinizmdi. Oysa Stalinistse sosyalist değildir denecektir. Sol hareket Sovyetler Birliğinde geçerli olanı tartışmasız sosyalizmin tecellisi saydı. Sovyet devrimine ve devrim sonrasına dair bildiği, Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi tarih ve resmi ideolojiye dayandı... Devrimi, rejimin kendisiyle özdeş saymak gibi bir aymazlıktan bir türlü yakayı kurtaramadı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından bile hâlâ orada ‘yaşanın’ sosyalizm olduğuna inananların varlığı ibret verici. Sadece ibret verici de değil aynı zamanda rahatsız edici... Kolayca iki şey birbirine karıştırıldı ve karıştırmak işlerine geliyordu: Birincisi Sovyet Devrimi insanlık tarihinin tartışmasız en önemli olaylarından, şanlı insanlık tarihinin kritik ‘emansipasyon’ aşamalarından biriydi; ikincisi, devrimden kısa bir süre sonra devrim rotadan çıktı ve başlangıçtaki amaca yabancılaştı. İç Savaş’ın sona erdiği 1921 sonunda ortada ne Sovyetler ne de Bolşevik Parti diye reel bir şey kalmıştı. Moshe Lewin’in dediği gibi, “Sovyet devleti sosyalist değildi ama Ekim Devrimi’ni yapanlar sosyalistti.”

Elbette bu, devrimin karşı karşıya geldiği sayısız iç ve dış sorunları ve olumsuzlukları, emperyalist kuşatmayı, vb. hafife almak anlamına gelmezdi ama, bunlar sosyalizmin gerçekleşmeyişinin gerekçesi de olamazdı. Lenin durumun farkındaydı ve yeni bir perspektif önermeye hazırlanırken önce hastalandı sonra da öldü. Yaşasaydı olayların seyrini değiştirebilir miydi? Bu ‘tarihte bireyin rolünü’ angaje eden bir soru ve soruya olumlu cevap vermek pek mümkün değil... O aşamadan sonra Lenin’in rotayı değiştirmesi belki imkânsız değildi ama çok zayıf bir olasılıktı... Retorik sosyalist olsa da realite çok farklıydı ve sosyalizm düşmanı gerici bürokrasi çoktan yerleşmişti... Lenin’in ölümünden sonra Bolşevik Parti artık Bolşevik parti değildi. Stalinist otokrasinin bir iktidar aracına dönüşmüştü. Söylemle gerçek durum arasında büyük bir uçurum vardı. Sovyetler Birliği sosyalist değildi ama Stalinist rejim Sovyetler Birliğini dünya siyasetinin başlıca aktörlerinden biri haline getirmeyi başarmıştı. Bu durum rejimin prestijini artırırken, soldan eleştiri konusu yapılmasını da engellemiş, değilse zorlaştırmıştı... Elbette Sovyet Sisteminin niteliği, neden ve nasıl çöktüğü ciddi bir tarihsel-sosyal-entellektüel eleştiriyi hak ediyor ama rejimin bir otokrasi olduğu ve hiçbir zaman özgürlük diye bir kaygısı olmadığı, özgürlüğün kırıntısına bile yaşama şansı tanımadığı, velhasıl o tarakta bezi olmadığı kesindi...

Oysa özgürlük, demokrasi ve sosyalizm özdeş olmasalar da akraba kavramlardır ve aynı aileye mensupturlar... Özgürlüğün ve demokrasinin olmadığı yerde sosyalizm mümkün değildir. Tabii bunun tersi de aynı derecede doğrudur: sosyalizasyon yoksa özgürlük ve demokrasi kavramlarının içi boştur. Birinin gelişip- serpilmesi diğerinin gelişilip, olgunlaşmasının da koşuludur. Bu temel gerçeğin farkında olmayanların inandırıcı olmaları da, bir şeyleri başarmaları da asla mümkün değildir...

Türkiye’de sol hareketin adına lâyık olabilmesi için iki şey yapması gerekiyor: Birincisi, tarihsel solun ve kendi geçmişinin radikal bir eleştirisini yapmak; ikincisi de realiteyi anlamak üzere içine sürüklendiği atâletten kurtulmak. Toplumsal sorunların bilince çıkarılabilmesi için yeni, farklı, orijinal yöntemler keşfetmek, günlük yaşamın farklı veçhelerini tartışıp-tartıştırmayı başarmak, söyledikleriyle yaptıkları arasındaki tutarlılık konusunda ikna edici, inandırıcı olmak... Sosyalizm demek aynı zamanda eleştiri demektir ama bizdeki solun o tarakta bezi yok gibi. İktidarı alırlarsa, direksiyona kendileri geçerlerse, sorunun ilelebet çözüleceğini sanıyorlar. Bu yaklaşım sosyalizme özgü bir anlayışı temsil etmez. Son tahlilde bu, biz de aslında aynı zemin üzerindeyiz demeye gelir... Eğer ‘reel sosyalizmler’ de denilen tarihsel deneyleri eleştirel bir tarzda değerlendirebilselerdi, aracın direksiyonuna kendileri geçtiğinde hedefe ulaşılacağını düşünmezlerdi. Dünyayı anlamadan onu değiştirmek mümkün değildir ve dünyayı anlamanın yolu radikal eleştiriden geçiyor.

Solun kitlelerin gözünde bir çekim merkezi olamamasının asıl nedeni yeteri kadar radikal olamamakla, farklı olduğuna kitleleri ikna edememekle ilgili. Kaldı ki, bizdeki sol hareket radikallikten başka şeyi anlıyor. Onlara göre radikal olmak, iktidarı silahlı mücadeleyle [zorla] ele geçirmek üzere gizli örgüt kurmaktan ibaret... Zaten bu yüzden de sadece iktidarı hedef alıyor ve gözü başka bir şey görmüyor. Elbette iktidar el değiştirmeden süreci farklı yöne çevirmek mümkün değildir ama bu kafayla iktidarı almak dahi mümkün değildir.

Sol retorik bir yana bırakılırsa, sol örgütlerin iç işleyişi burjuva örgütlerdekinden farksız. Kendi içinde demokrasiyi, gayri hiyerarşik, eşitlikçi ilişkileri bir yaşam tarzına dönüştürememiş, eleştirel bilinci gelişmemiş, daha da ötede eleştiriyi yasaklayan örgütlerin farklı bir şeyin taşıyıcısı olmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar sosyalizme, komünizme, sınıfsız topluma gönderme yapsınlar, bu tür bürokratik yapıların kendi kendilerini yeniden üretmeleri bile problemlidir. Kaldı ki, bürokrasinin olduğu yerde bırakın canlı, verimli, ufuk açıcı tartışmayı, canlı hiçbir şeyin yaşaması mümkün değildir. Bürokrasi demek statüko ve statükonun korunması demektir... Bir zamanlar solcu olduğunu sanan/sanılanların şimdilerde ‘ulusalcılığa’ iltica etmesi, bürokratik yapıların nereye varacağının ibret verici bir göstergesidir...

İnsanlık içine sürüklendiği kepazeliğe razı olmayacak, olmaması gerekiyor... Kepazelikten kurtulmanın yolu da radikal eleştiriden geçiyor... Öyleyse insanlığın kurtuluşu onun eleştiri ve örgütlenme yeteneğine ve kapasitesine indirgenmiş demektir...
· http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=1935816321865746818#_ednref1

21 Ağustos 2009

"Kürt Sorunu" Felsefecilerin de Sorunudur!

“Kürt sorunu” felsefecilerin de sorunudur!

Atalay GİRGİN*

Ahmet İnam’ın , Akşam gazetesinde, “Derin bir kök sorunun parçası olarak Kürt sorunu”1 başlıklı bir köşe yazısı yayımlandı. Daha başlığı okur okumaz sevindim. Yazının içeriğinde neler denilip denilmediğinden bağımsız bir duygulanım durumuydu bu. Çünkü bu sorun, çok yönlü ve çok boyutlu konumuyla Türkiye’de yaşayan her insan gibi, felsefecilerin de sorunuydu. Sayın İnam’ın bu yazıyla attığı adım, felsefeciler açısından ne denli geç kalmış bir adım olsa da önemliydi. Bundan dolayı, “Darısı diğer felsefecilerin başına! Umarım gerisi gelir” diye düşündüm. Ve yıllar önce, 2004 sonu - 2005 başında yazdığım bir makaleyi anımsadım :

Memurlaş(tırıl)an ‘felsefeci’ler

“Felsefeciden Memur, Memurdan ‘Felsefeci’ Yaratılan Türkiye’de Felsefenin Yeri” başlığını taşıyan bu yazıda, “Memurlaş(tırıl)an felsefeci, memurluğu sürecince, içerisinde yaşadığı toplumsal gerçekliğin sorunlarını genellikle ya görmezden gelir ya da kendi konumuna halel getirmeyecek türden, “etliye sütlüye” bulaşmayan yanıtlarla geçiştirir. Olup biten ya da yaşanan sorunları neliği (ve gerçekliği) açısından konu edinip, eleştirel bir biçimde sormaya, sorgulamaya, yanıtlar üretmeye yelten(e)mez. Örneğin : Türkiye sınırları içerisinde yaşanan ve onbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanan ve halen varlığı devam eden ve devletin ileri gelen temsilcilerince de tanınması gerektiği söylenen “Kürt realitesi”ne ve bunun sorunlarına, çözüm yollarına ilişkin, toplumbilimcilerden iktisatçılara, siyaset bilimcilere dek farklı alanlardan birçok akademisyen olumlu ya da olumsuz görüş beyanında bulunmasına rağmen, iktidarın akademisinde yer alan felsefecilerden kayda değer açıklama ve çalışmalar yapılmamıştır. Ki bu, siyasal, toplumsal, kültürel, v.b boyutları olan bir sorundur. Bu noktada, kayda değer bir açıklama ya da çalışmanın yapılmamış olmasını, toplum felsefesi, kültür felsefesi, siyaset felsefesi alanlarında çalışma yapan felsefecilerin yokluğuna mı bağlamak gerek, yoksa bu alanlardaki ya da farklı alanlardaki felsefecilerin bu sorunu görmediklerine, bilmediklerine mi? Hangisi?

Elbette ki ikisi de değil. Bunun asıl nedeni, varolan felsefecilerin, nerdeyse genelinin memur ya da memurlaş(tırıl)mış felsefeciler oluşunda saklıdır; ve bunların da, kimin işgüderi olduklarını unutmadan, kendi konumlarının gereği olarak, neyi görüp görmeyeceklerini, neyi konu edinip edinmeyeceklerini bilerek davranmalarında... Ve bu bir giz değildir. Akıl ve bilinç, bir kez birilerinin ya da bir şeylerin ipoteğine verilmeye ya da hizmetine koşulmaya dursun, o andan itibaren, düşünce, söylem ve davranışların icazet sınırı da şekillenmeye başlar ki felsefeciler herkesten daha çok farkındadır bunun.”2 demiştim.

Çeyrek yüzyıl “dut yemiş bülbül”ler

“Kürt sorunu”, daha öncesi itibariyle 100 yılı geride bırakan bir sorun olmasına rağmen, konumuz açısından 1980’in ilk yarısının sonundan itibaren 1990 ve 2000’li yıllarda da toplumun can alıcı birincil gündemlerinden biriydi. Keza hâlâ başat önemini sürdürmektedir. Bu yıllar boyunca, iktidarın akademisinde akademinin iktidarıyla eylemeyi bir bilinç hali olarak içselleştiren felsefecilerin geneli, bu sorunla ilgili nerdeyse kayda değer hiçbir şey üretmemişler ve yapmamışlardır. Yapmaya yeltenenler de sağından solundan dolaşarak, “kaçak güreş”meyi seçmişlerdir. Sanki “Felsefenin görevi, adeta, feleğin dalgınlığı kargaşanın berisinde yol almamıza ses çıkarmadıkça bizi korumak ve bu kargaşaya dalmak zorunda kalır kalmaz da bizi terk etmektir”3 diyen Cioran’ı haklı kılmak istercesine, sorun toplumda tüm yakıcılığıyla varlığını sürdürürken “dut yemiş bülbül” misali susmuştur felsefecilerin, özellikle de iktidarın akademisindeki felsefecilerin geneli.

Bu dönemlerde dünyadaki değişik sorunlar üzerine yazanlar da olmuştur, Irak’taki savaşa ve orada ölen çocuklara ilişkin… Filistin’de Lübnan’da olup bitenlere dair yazanlar da… Keza siyaset ontolojisi açısından miadını dolduran, paradigması çoktan iflas etmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefi temelleri üzerine yazanlar da olmuştur. Ne var ki ne öncekiler ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘kuruluş’ döneminde siyasal ve ideolojik söylem anlamında veri olan, ancak değişen toplumsal, bölgesel ve dünya gerçekliği karşısında, artık, yalnızca birer dogmaya dönüşen resmi kabullerle, onun felsefi temellerinin izini sürüp ortaya koymaya çalışanlar, “Kürt sorunu”nu, bütünselliği bir yana, ne toplum felsefesi açısından, ne de siyaset felsefesi ve kültür felsefesi açısından ele almaya, sorup sorgulamaya yeltenmişlerdir.

Ötelerdeki sorunlarla ve felsefi teorik konularla uğraşmaktan gözlerinin önünde olup biten ve yaşanan “Kürt sorunu”na gelmeyi bir türlü başaramamışlardır; çünkü içerisinde yaşadıkları toplumu ve burada olup bitenleri görüp algılayamayacak denli ‘meşguldürler’. İşte Ahmet İnam’ın, tanınan, bilinen bir felsefeci olarak, tirajı 100 bini geçen bir gazetede ve dahası izleyememiş olsam da bir televizyonda adıyla sanıyla “Kürt sorunu”na ilişkin düşüncelerini dile getirmesi, önermelerinin belirlemelerinin içeriği bir yana, bunlardan dolayı da oldukça önemlidir (ki buna biraz sonra değineceğim).

Ancak bunlara rağmen, 1983 yılında yazıp söyledikleriyle ayrı tutulması ve saygıyla anılması gereken bir felsefecimiz var: Nermi Uygur. Onunla ilgili başlığı açmadan önce, burada da kullandığım için, bir nevi dipnot yerine, bu konuya, yani siyaset ontolojisine kısaca değinip geçeyim:

Siyaset Ontolojisine İlişkin ya da Siyaset Ontolojisi Nedir?

Bir çok kişi, daha önceleri de birkaç yazımda kavramsal olarak yer verdiğim “Siyaset ontolojisi”nin “ne” olduğunu merak ederek sorup öğrenmeye çalışırken, akademinin iktidarıyla hem de felsefe gibi bir alanda “skolastik” bir biçimde terbiye edilmiş bazıları da, sorup sorgulamak, düşünmek yerine, çok bilgiç bir edayla, “böyle bir şey yoktur” hükmünü veriyor. Her şeyi konu edinebilir, her şeyi sorgulayabilir olanlar, kendilerine sunulan kabulleri aynı rahatlıkla sorgulamaya ya da bu kabuller dışına çıkmaya yanaş(a)mıyorlar nedense.

Oysa siyaset ontolojisi, siyaset felsefesinin üzerinde yükselmesi gereken bir alandır. Yani siyaset felsefesinin ontik zeminidir, temelidir. Mevcut haliyle siyaset felsefesi, ontolojik olana bulaşmaksızın, temel kavramlar olarak belirlenen kavramlar ve bunlar arasındaki ilişkiler üzerine sorma, sorgulama, eleştirel akıl yürütmeler, çıkarımlar ortaya koymakla ilgilenen, dolayısıyla ontolojik olandan bağımsız bir biçimde siyaset epistemolojisi yapılmaktan öte geçmeyen bir alandır.

Bunun yanı sıra, bir de hem akademide hem de liselerde öğrencilere belletilen / belletilmeye çalışılan, “siyaset felsefesi olanı olması gereken açısından ele alır” diyen bir önerme var ki akıllara ziyandır. Çünkü bir şeyi, örneğin devleti, birilerinin “olması gereken açısından ele al”abilmesi için, öncesinde “olması gereken devlet”e ya da “ideal devlet”e, en azından düşsel düşünsel anlamda epistemolojik olarak sahip olması gerekir ki bu açıdan olanı değerlendirebilsin. Oysa böyle bir şey, eğer ki Platon’un 5040 kişilik “İdeal devleti” ya da Farabi’nin “El-Medinetü’l- Fazıla”sı ya da bunlar gibi ütopyalar kastedilmiyorsa, kimsenin elinde yoktur. Zaten “olması gereken”den kastedilen bunlarsa sonuç daha da vahimdir.

Bağımsız bir yazı konusu olan bu sorunu daha fazla uzatmadan ve şimdilik kısaca belirteyim : Siyaset ontolojisi, bütün siyasal yapıları konu edinen bir felsefe dalıdır. Siyaset ontolojisi, siyasal yapıları, toplumsal ve kültürel anlamıyla hem bir var olan hem de varolanlara katılan “yeni varolanlar” olarak, fiili ve potansiyel anlamda ortaya çıkışları, değişip dönüşmeleri, varlıktan gidişleri açısından sorup sorgulayan, eleştirel bir biçimde konu edinip araştıran, inceleyen ve bunun bilgisini ortaya koyan bir felsefe alanıdır. Siyaset felsefecisini, kavramların genelliği ardına saklanıp “İsa’ya da Musa’ya da” değmeyen, yaşadığı coğrafyaya göre “Muhammed’in” ise yakınından bile geçmeyen, genellik zırhına bürünmüş önermelerle vaziyeti idare etmekten kurtaracak ve “şu” diye gösterilen varlığa, daha doğrusu siyasal varlığa, yapıya ilişkin felsefi düşünce üretmeye yöneltecek olan bir felsefe dalıdır siyaset ontolojisi. Bu konu, yani siyaset felsefesinin ontolojik temeli, genelde felsefecilerin, özelde ise tüm siyaset felsefecilerinin problem edinmesi gereken bir konudur. Şimdilik bu kadar. Gelelim “Kürt sorunu” açısından Nermi Uygur’un önemine :

Çokkültürcü bir “Türk Felsefe”ci ve çokkültürlü eğitim

Nermi Uygur, kitaplarından bildiğim kadarıyla ki yanılıyorsam bilenler düzeltebilir, adıyla sanıyla “Kürt sorunu”na ilişkin bağımsız bir yazı kaleme almamıştır. Bundan dolayı, “Nermi Uygur’la “Kürt sorunu”nun ne ilişkisi var ki” diyen birileri, haklı olarak ortaya çıkabilir elbette. Ancak Uygur’un, erken denilebilecek bir dönemde, 1983 yılında ortaya koyduğu eğitim ve anadilde eğitime ilişkin yaklaşım ve anlayış, o tarih itibariyle bu sorunla dolaylı ama günümüz açısından ise doğrudan ilişkilidir. Çünkü günümüzde bile Uygur’un ifade ettiği açıklıkta sorunu ortaya koyup tartışanlar, parmakla gösterilecek kadar azdır. Ki bu yazıyı kaleme almamın vesilesi olan Ahmet İnam, ilgili yazısında bunun yakınından bile geçmiyor.

“Kürt sorunu”nun “açılım”dan çözüme yönelebilmesinde temel kabul noktasından sonra öne çıkan iki nirengi noktası vardır : Temel kabul noktası; bir arada yaşama iradesinin, tüm taraflarca gönüllülük koşullarında güvensizliğe ve kuşkuya yer bırakmayacak denli açıkça ortaya konulmasıdır. Ki taraflar, en azından taraflardan birinin önemli bir kesimi diyelim, daha başlangıç olan bu temel kabul noktasında olabildiğince güvenmez ve paranoyaya varacak denli kuşkucu, hesapçı ve yadsıyıcı davranmaktadır. Diğer tarafın bu konudaki beyanlarını bile dikkate almaya yanaşmayan ve uzlaşı bir yana, diyaloga bile kapalı bir tavır sergilemektedir. Bu açıdan bakıldığında “açılım” daha “toplumsal mutabakat” bir yana egemen “siyasal mutabakat” arayışı aşamasında bile kadüktür ve temel kabul noktasına bile erişememiştir. Bu çift yönlü güvensizlik ve çok aktörlü arayış ortamında da “açılım”dan asli ve kalıcı bir çözüme erişmek, mucize kabilinden bir hayaldir. Ancak konumuz bağlamında bizi ilgilendiren şudur : Buna, yani temel kabule erişmeye bağlı olarak başat öneme sahip iki nirengi noktasından biri “anayasal vatandaşlık / yurttaşlık”, diğeri ise eğitim, anadilde eğitimdir. Bunları taçlandıracak adım ise genel bir “siyasal af”tır.

İşte Nermi Uygur’u diğer felsefecilerden ayrı tutmaya neden olan ve hem son çeyrek yüzyılın hem de günümüzün sıcak gündem maddesi “Kürt sorunu”na bağlayan da budur. Yani eğitim, çokkültürlü, çokdilli, anadilde eğitim.

Nermi Uygur, o yıllarda, yani günümüzden çeyrek yüzyıl önce, “çokkültürlü, çokdilli, anadilde eğitimi” öneren ilk, belki de tek “Türk felsefe”cidir. Felsefi düşüncenin ve bilginin genelliği prensibini dikkate almayan ya da bu konuda unutuveren birileri, “Uygur, eğitime ilişkin bu öneriyi başka bir yerde başka bir bağlamda yapmıştı” gibi bir itirazda bulunabilir. Ancak bunun herhangi bir hükmü yoktur. Çünkü Uygur’u bu öneriye ulaştıran temel hareket noktası şudur : Tarihsel ve toplumsal anlamda veri olan “tüm yeryüzünü kuşatan çokkültürlülük”4 gerçekliği.

“Çokkültürlü, çokdilli eğitim” önerisini bu gerçeklik üzerine bina eder Uygur. Ve der ki, “çokkültürlü eğitimbilim o saygıdeğer, geleneksel tekkültürlü eğitimbilimin yerini almalıdır.” Ona göre, “Çokkültürlü eğitimbilimin en önemli kesiti dildir, her şeyden önce anadil ile yabancı dil”. Uygur, “Anadil sorunu yeni eğitimbilimde ilk yeri işgal eder” diye yazar. Nedenini ise şöyle açıklar : Hiçbir kültür gücü, önemce, insanın anadilini öğrenmesiyle, anadilde gelişip serpilmesiyle, anadilde gelişmesiyle aynı düzeye konamaz.

Bu konuyu, yani Uygur’un eğitim anlayışını, “Öğretmen; düzenin duvarındaki tuğla” adlı kitapta da ele aldığım için daha fazla uzatmayıp burada keseceğim. Ancak Uygur’un bu görüşlerinin yer aldığı bildiriyi sunduğu tarih 1983’tür. Bu bildirinin de içerisinde yer aldığı “Kültür Kuramı”nın ilk yayımlanış tarihi ise 1984. Bundan dolayı, “Kürt sorunu” üzerine düşünce beyan etmeye girişen ve bunu bütünselliği içerisinde değerlendirip enine boyuna ele almaya yeltenen, diğer alanlardan gelen görüş sahipleri bir yana, hiçbir felsefecinin Uygur’u anmadan geçmeye hakkı yoktur. Özellikle eğitim konusunda da Uygur’dan daha geri düşmeye… Çünkü Uygur ve söyledikleri, felsefeciler açısından bir eşiktir, geri dönülmemesi gereken bir eşik...

Ahmet İnam’ın “Kürt sorunu”na yaklaşımı

“Kürt sorunu”, Türkiye toplumsal yaşamının, tarihsel ve güncel anlamıyla, yaşana gelen ve yaşanmakta olan somut bir sorunudur. Ahmet İnam, söz konusu yazısında, bu sorunu, bir “KÖK SORUN”, hatta “derin bir kök sorunun parçası” olarak belirliyor. Bu belirleme, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil dersiniz, kabul edersiniz ya da kabul etmezsiniz ama, özgün bir yaklaşımdır, en azından nev-i şahsına münhasır bir yaklaşım.. “Bir ülkenin kök sorunu o ülkenin tarihinde bulunan, toplumsal bilinç dışının içine yerleşmiş, onu sürekli tedirgin eden sorunlara verdiğim bir addır.” diyen İnam, “Onu anlayabilmek, teşhis edebilmek, yorumlayabilmek; sorun derinlerde ve çok boyutlu olduğu için; sosyal bilimlerin, ekonominin, siyasal bilimlerin, terör bilimlerinin, kültür bilimlerinin, toplumsal psikiyatrinin, tarih biliminin ve felsefenin ışığını gerektirir.” tespitini yapıyor.

Konu edinilen şeye ilişkin düşünce ve bilgi üretmeye yönelebilmek açısından adlandırmak önemlidir. Çünkü adlandırmak, adlandıran için bir varolanı, varolanların sonsuz ve sınırsızlığı içinden alıp onu bilginin ve buna bağlı olarak da değerin ve eylemin konusu olan nesneler evrenine katmaktır; yani bir başka deyişle özneliğin, özneleşmenin göstergesidir. Ancak adlandırmak önemli olsa da yeterli değildir. Bundan dolayı, adlandırmadan tanımlamaya, belirlemeye doğru yönelmek ve o şeyi neliği ve gerçekliği temelinde, olabildiğince bütünsel olarak kavrayıp anlamaya ve yorumlayıp anlamlandırmaya geçebilmek gerekir. Nelik ve gerçeklik ilişkisi, genel ve özel bağlamında “şu” diye gösterilenle bağ kurulabilmesini de gerektirir. Çünkü etik ve/ya estetik boyutuyla değer “şu” diye gösterilebilen(ler)in bilgisi temelinde olanaklıdır ki genel ve özel bağlamında ortaya konan her bilgi şu ya da bu ölçüde davranışı koşullayan bir değer barındırır içinde, açık ya da gizil bir biçimde.

İnam’ın yazdıklarını genel ve özel bağlamında ele aldığımızda şunu fark ediyoruz : İnam, adlandırmadan hareketle belirlemesini yaptıktan sonra, bir “kök sorun”un parçası olarak nitelediği “Kürt sorunu”nu neliği ve gerçekliği temelinde “anlayabilmek, teşhis edebilmek, yorumlayabilmek” için, “sosyal bilimlerin, ekonominin, siyasal bilimlerin, terör bilimlerinin, kültür bilimlerinin, toplumsal psikiyatrinin, tarih biliminin ve felsefenin ışığını”n gerekli olduğunu yazıyor.

Toplumsal psikiyatri alanında bu soruna ilişkin kapsamlı çalışmalar yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ancak İnam’ın belirttiği bilim alanlarının genelinde bazen bireysel düzeyde, bazen sponsor olan çeşitli sivil kuruluşlarca farklı gruplara yaptırılan ve genellikle akademisyenlerin denetiminde çalışmalar ortaya kondu. Ama felsefe hariç… Yapılmış olan çalışmaları eksik, taraflı ya da peşinen kabul edilen bir önermeyi, varsayımı doğrulamaya dönük olarak elde ettiği verileri yorumlamıştır diyerek eleştirmek mümkün olabilir elbette. Bu ayrı bir şeydir. Bunu paranteze aldığımızda, birçok bilim alanında hem de akademik düzeyde, soruna, karınca kararınca ışık tutan ya da ışık tutmaya çalışan araştırmalar yapıldığını söylemek gerekir.

Eksik olan “felsefenin ışığı”dır. Bu ışığı sorunun üzerine yöneltmesi ve düşürmesi gerekenler ise felsefecilerdir. Elbette ki bu da, düşe yatarak ya da kukumav kuşları gibi salt kendi kendine düşünerek gerçekleşmez. Diğer alanlarda ortaya konan hem kuramsal yaklaşım ve bilgilerin hem de araştırma sonucu elde edilen ampirik verilerin değerlendirilmesi ve bunların olabildiğince bütünsel bir biçimde çok yönlü ve çok boyutlu olarak, nelik ve gerçeklik bağlantısı yitirilmeksizin kavranıp anlaşılabilmesi ve yeniden anlamlandırılmasıyla olanaklıdır. Bu anlamda aslında felsefecilerin sorunu kavrayıp anlamlandırabilmeleri ve çözümler üretebilmeleri açısından, neredeyse tüm veriler mevcuttur, hazırdır. Eksik olan, hazır olmayan ise, ne yazık ki felsefecilerdir. (Bunun nedenlerini “Öğretmen; düzenin duvarındaki tuğla” adlı kitabın içerisinde yer alan “Felsefeciden memur, memurdan ‘felsefeci’ yaratılan Türkiye’de felsefenin yeri” başlıklı makalede belirtim. Tekrar etmeyeceğim.)

İşte bu noktada, eksik ya da fazla, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, ne denirse densin, Sayın İnam bir adım atmıştır. Sorunun değişik yönlerine dikkat çekmeye çalışmış ve “sığ, ucuz, kolay, geçici, kandırıcı sözde çözümler”e yönelmemek gerektiğini belirtmiştir. “Bu sorun yumağının içindeki insanlar kendi yandaşlarına da karşıda düşman gördüklerine de tam güven duymamaktadır.” diyerek “güven”, “güvensizlik” olgusuna dikkat çekmiştir ki bu daha somut yaşamsal sorunların yanında hafif kalsa da en küçük bir olumsuzlukta “ötekileştirme”yi körükleyen, ayrımcılığı tetikleyen ve besleyen önemli bir duygusal unsurdur. Kendi deneyimlerimden bildiğim için rahatlıkla söyleyip yazabiliyorum : Türk öğrencilerin yoğun olduğu okullarda ve sınıflarda, Kürt öğrencilerin ötelenmesine, dışlanmasına engel olmak istediğinde hemen “PKK”lı olarak etiketlenirken; Kürt öğrencilerin yoğun olduğu okullarda, Türk öğrencilerin ötelenip dışlanmasına engel olmaya çalıştığında da “Türk öğretmen”, “Türk milliyetçisi öğretmen” olarak damgalanmaktan kurtulamıyorsun. Oysa her iki okulda da yaklaşımın ilkesel ve etik ama güvensizlikle beslenen ötekini algılamanın ve anlamlandırmanın bir bilinç hali olarak insanlara içselleştiği yerde bunun her hangi bir hükmü yok oradaki insanlar için. Bundan dolayı, İnam’ın dikkat çektiği ve “duygusal hazırlık yapmak gerekir” dediği “güven”, “güvensizlik” olgusu, üzerinden atlanıp geçilemeyecek denli önemlidir.

Ancak İnam, ortada duran ve acilen çözüm bekleyen onca yaşamsal soruna rağmen, “Bunun için insanımızın ekonomik sıkıntısını giderip, geleceğe umutla bakabileceği güven ortamını ne denli zor olsa da adım adım sağlamak gerekiyor.” diyerek, sorunun çözümünü geleceğe erteliyor. Oysa sorun hem dünün hem şimdinin sorunu, dündeki ‘çözüm’ denilenlerin çözümsüzlüğü ve dolayısıyla sorunu süreklileştirdikleri bariz bir biçimde açığa çıktı. Dolayısıyla şimdinin toplumsal ve yaşamsal sorununa gelecekte değil, şimdi çözüm üretme ve uygulama iradesini ortaya koymak gerek. Ancak İnam, kendi sözleriyle “acil çözüm bekleyen somut, yaşamla ilgili sorunların” olduğunu bilmesine rağmen, buna yanaşmıyor. Neden?

Elbette bunun felsefeci İnam açısından temel bir nedeni var. İnam bu yazıya konu olan yazısından kısa bir süre önce, “Felsefe soyut düşüncelerle uğraşır ama yaşamın somut sorunlarına yanıt vermez.”5 diye yazmıştı. Felsefenin, “yaşamın somut sorunlarına yanıt verme”yeceği kabulünden hareket eden ya da felsefeyi böyle değerlendiren İnam’dan bu konuda bir öneri beklemenin de hükmü yoktur. Cioran’ı anımsamamak ne mümkün…

İnam, “felsefenin ışığını”, toplumsal ve yaşamsal öneme sahip “Kürt sorunu”na ilişkin çözümsel öneriler üretmeye yöneltmiyor. Ama uzun zamandır unutulan ya da dillendirilmeyen bir noktanın altını çiziyor, bir anlamda binlerce yıl öncesinden süzülüp gelen değer ve değerler alanına işaret ediyor : Anadolu. Bundan dolayı, sorun, “Anadolu'da gönlünü yaşayabilecek, kendini gerçekleştirebilecek insanın sorunudur. Anadolu sorunudur. Anadolu insanının sorunudur.” diyor.

Neredeyse her kesimden insanın, güncele ve görünene endeksli düşündüğü, inşa edilmiş siyasal ve ideolojik kimlikler üzerinden yaklaştığı bir dönemde İnam, üzerinde binlerce yıldan beri yaşanan, değerler üretilen ve bunlarla nesilden nesile yeni kuşakların etkilendiği, biçimlendirildiği bir alanı hem kültürel hem de düşünsel zenginliği anlamında dünden şimdiye ve yarına taşıyabilirlik açısından soruna bağlıyor. Ve diyor ki , “Anadolu insanının gönlünün olanca zenginliği ile inşa edebileceği, üstünde insan olma onuru ve sevinci duyulabilir Anadolu toprakları oluşturma projesinin yılmaz savunucuları olmak için düşünce üretmeliyiz.”
Bu toz duman içinde ve acil çözüm bekleyen yaşamsal sorunlar ortamında ne denli dikkate alınır bilemiyorum. Ama kulağa hoş geliyor : Üstünde insan olma onuru ve sevinci duyulabilir Anadolu toprakları oluşturma projesinin yılmaz savunucuları olmak6

Son söz : Bu türden ve şimdilik salt düşünsel projelerin yanı sıra, felsefecilerin, “Kürt sorunu”nun çözümüne “felsefenin ışığını” düşürebilmesi gerek… Uygur’u unutmadan ve İnam’ın attığı adımın devamını getirip onu da aşarak… Çünkü “Kürt sorunu” felsefecilerin de sorunudur. Ama emekliliği garantiledikten sonra ya da kendini garantiye aldıktan sonra sorun edinecekleri bir sorun hiç değildir. Tüm toplumsal sorunlar gibi…

· Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Akşam Gazetesi, 6/8/2009, http://www.aksam.com.tr/2009/08/18/yazar/13800/ahmet_inam/.
2 Atalay Girgin, Öğretmen; düzenin duvarındaki tuğla, sy 112, Algıyayın, Nisan 2009.
3 E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, sy, 50, Metis yayınları, Ocak 2000.
4 Nermi Uygur, Kültür Kuramı, sy. 28, Yapı Kredi Yayınları, Ağustos 1996. Şu andan itibaren tırnak işareti içerisinde ve iki noktadan sonra Uygur’a atfedilen tüm sözler bu kitabın “Dil, Kültür ve Eğitim” başlıklı makaleden alıntıdır.
5 Ahmet İnam, , Felsefede mizah mizahta felsefe, Akşam Gazetesi, 23.7.2009, http://www.aksam.com.tr/2009/08/18/yazar/13620/ahmet_inam/
6 Bu yazı, Ahmet İnam’la bir polemik ya da tartışma kaygısıyla yazılmadı. Böyle bir şey yapılamayacağı için değil. Aksine bu yapılabilirdi, sorgulayıcı, eleştirel, hatta yadsıyıcı bir yaklaşım da sergilenebilirdi. Sayın İnam da eleştirel bir değerlendirmeyi felsefenin neliği gereği, olgunlukla karşılardı ki bundan kuşkum da yok. Ancak baştan beri belirttiğim gibi, felsefecilerin özelde “Kürt sorunu” genelde ise tüm toplumsal sorunlar karşısında susmamaları ve bunları kendilerine konu edinip, düşünceler üretmeye yönelebilmelerini hem kendileri hem de felsefe açısından önemli ve gerekli gördüğüm için şimdilik yalnızca belirlemelerle yetindim.

14 Ağustos 2009

"Kürt sorunu"nu "paradigmalar tahterevallisi"nin figüranları çözemez!

“Kürt sorunu”nu “paradigmalar tahterevallisi”nin figüranları çözemez!

Atalay GİRGİN*

Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca paradigması iflas1 etmiş bir devlet değildir. Aynı zamanda siyaset ontolojisi açısından da miadını doldurmuş bir devlettir. Miadını doldurmuşluğunun en bariz örneklerinden biri ve en önemlisi, kendi iradesiyle, değişen Türkiye toplumunun, bölgenin ve dünyanın gerçekliğine uygun yeni bir paradigma belirleyemeyip uluslararası aktörlerce “paradigmalar tahterevallisi”2ne çıkarılmış olmasıdır.

Aktörler ve Türkiye’ye biçilip dikilmeye ve giydirilmeye çalışılan paradigma uluslararasılık patentini taşıyor olsa da, bu tahterevallinin sözüm ona başrol oyuncusuymuş gibi arz-ı endam eyleyen figüranları yerlidir. Hatta yeni paradigmanın ya da ‘kostüm’ün malzemeleri bile hem Türkiye’ye hem de bölgeye ait olması anlamında yerli… Ama ‘terziler’ ya da tasarlayıp yazanlar için geçerli değil bu hüküm… Uluslararası aktörlerin bölgesel çıkarlarını maksimize etmek için imal edilip servis edilen ve Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan bir paradigma sorunu ortadan kaldırmaya kadir değildir.

Bundan dolayı, “Kürt sorunu”nda çözüm, “Paradigmalar tahterevallisi”nin “figüranlar”ının, yani ne adına ‘Ergenekon’ denilenin ne de ‘Ergenekon’un paketlenme ihalesinin taşeronluğunu yapanların başaracağı bir şey değildir. Çünkü figüranlar, yaşamın her alanında suflörün verdiği suflelerle konuşur ve düşünüyormuş gibi yapar. Bir yanda yıllardır bilincine kazınmış ve yaşamın gerçekliği tarafından aşılmış olsa da dogmalaşmış kabuller vardır, diğer yanda ise uluslararası “efendilerin” çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda çerçevesi çizilip hazırlanan paradigmanın tekstleri.

Kendi paradigmalarını, değişen toplumsal, bölgesel ve dünya gerçekliğine göre belirleyemeyen ve bu doğrultuda sorunlarına çözüm üretemeyen devletler, “paradigmalar tahterevallisi”ne çıkarılır. Tahterevallinin uçlarında oturan ve fonda esas “oğlan” ya da esas “kız”larmış gibi görünenler her daim figüranlardır. Çünkü önce figüranlar düşer, önce onlar düşürülür; önce onlar dövüştürülür ve önce onlar miadını doldurup terk-i diyar eyler sahneyi…

Ve onlar, asla paradigmanın tamamını ve yol haritasını göremedikleri için, “efendiler”in suflöründen sufleler gelmediğinde ne diyeceklerini şaşırıverirler. Bir gün “açılım”, “çözüm”, “kardeşiz” diyenler bir bakmışsınız bir başka gün “ya sev ya terk et” noktasına gelivermişler. Ya da tüm hesapçılılıklarıyla, pazardan bir malı daha ucuza almanın ya da daha fazla ne koparabiliriz fırsatçılığının peşine düşmüşler. Oysa iki yaklaşım da “açılım”dan “çözüm”e ulaştırmaz Türkiye’yi… Palyatif ve günü idare eden adımlarla oyalar ve toplumsal anlamda, hem fiili hem de potansiyel enerjisini bile heba eder.

“Kürt sorunu”nu “şahinler” çözer

Bundan dolayıdır ki, “Kürt sorunu” sufle bekleyen figüranlarla çözülmez. Abdullah Öcalan’ın ısrarla “Ne AB’nin çözümü ne de ABD’nin çözümü” deyişinin bir anlamı olmalı. Hele hele AB’nin ve ABD’nin dışında çözüm arayan ve onlardan bağımsız olan ya da bağımsız olduğunu söyleyenler açısından. Eğer söz konusu söylem, figüranlığın farklı türden bir tezahürü değilse, bu sorunun çözümü, figüranlaşmayan, kendi aklıyla düşünen, kendi sorunlarını kendi gücü ve olanaklarıyla çözme iradesine ve değişen Türkiye, bölge ve dünyaya ilişkin siyasal, toplumsal, kültürel,vb. düşünsel ufuk genişliğine, derinliğine sahip olan “şahinler”in ve “güvercinler”in işidir.

Sorunun bedelini ödeyenler, göğüsleyenler, çözümün ödülünü olgunlukla sindirmeyi de bilirler. Acılarını ve yitirdiklerinin anısını yüreklerine gömmeyi bildikleri gibi, baltalarını da toprağa gömmeyi ya da “asar-ı atika müzesi”ne kaldırmayı da bilirler. “Şahinler”in çözümü daha sağlam ve daha kalıcıdır. Çünkü “şahinler” ötekinden önce kendine güvenir. Karşısındakine güveni kendine güveninden kaynaklanır. Çünkü “şahinler” ötekinin sözüne, kendi sözünün sahibi olmayı bildiği için itimat eder. Ne “al takke ver külah” tarzında pazarlık ne de “kayıkçı kavgası” yapar.

İşte bu noktada, ihtiyacı en çok hissedilenler, mevcut durumu korumaya çalışan, yani çözümsüzlüğü ‘yönetilebilir bir çözüm’ kılma akl-ı evvelliğine başvuran, sözlerinin keskinliğine sığınarak vazıyeti idare eden, siyasal miyoplukla malül, moda bir deyişle, “çakma şahinler” değildir. “Çakma şahinler” ya da “çakma güvercinler”, “paradigmalar tahterevallisi”ne çıkabilmek için, şu ya da bu “efendi”nin lütfuna mazhar olmayı bekleyen figüran adaylarıdır. Çünkü onlar, hizmet etmek için sıra bekledikleri, kapitalist sömürü düzeninin evlatlarıdır.

“Kürt açılımı” başlığı altında gündemin sıcak maddesi haline gelen ve kimi beklentilerin yüksek perdeden dile getirilmeye başlandığı “Kürt sorunu”, sözüm ona “şahince” sözler söyleyenlerin “çakma şahin” mi yoksa gerçek birer “şahin” mi olduklarının da görüleceği bir mihenk taşıdır. Bu her iki tarafın siyasal figürleri için de geçerlidir.

Görülecektir. Kimler “kendi sorunumuzu kendimiz çözer, kendi paradigmamızı kendimiz belirleriz” diyen kalıcı ve sağlam bir çözüm sürecinin aktörü olacak? Kimler, tüm keskin ve yüksek perdeden hamaset nutuklarının ardında, figüranlar aracılığıyla uygulanmak istenen ve imal edilmiş uluslararası bir paradigmanın parçası olarak servis edilen projenin payandası ya da istepnesi, birer “çakma şahin”, “çakma güvercin” haliyle arz-ı endam eyleyecek? Ancak bunlar olup biterken, imal edilmiş palyatif tedbirlerle çözüm ötelenir ve zaman geçerken bedeli Türküyle Kürtüyle Türkiye insanı ödeyecek… İyi de ne zamana kadar?

Çözüm yolunun üç eşiği

Oysa sorunun çözümünün, “siyasal af”la taçlandırılması gereken, biri temel kabul, ikisi de buna bağlı nirengi noktası olmak üzere üç ana unsuru epeydir dillendirildiği için biliniyor : Temel kabul; bir arada yaşama iradesinin, tüm taraflarca gönüllülük koşullarında güvensizliğe ve kuşkuya yer bırakmayacak denli açıkça ortaya konulmasıdır. İki nirengi noktasından biri “anayasal vatandaşlık / yurttaşlık”, diğeri ise eğitim, anadilde eğitimdir. Gerisi teferruattır. Ama teferruat önemsizliğin ya da değersizliğin ifadesi değildir. Buyurun! İşte “sorun bizim sorunumuz, çözüm bizim çözümümüz”, “Ne AB’nin çözümü ne de ABD’nin çözümü” diyen, inisiyatifi figüranların ve “efendiler”inin elinden almak isteyenler için “şahin”liğin er meydanı…

“Kürt sorunu”nun çözüme ulaşma biçimi ve bunun içeriği, istese de istemese de herkesi ve her şeyi değiştirecek ya da değişime zorlayacaktır. Bu süreç bazı sorunları bertaraf ederken, yeni sorun ve tehdit unsurlarını; fiili ve potansiyel anlamda yeni olasılıkları ve dinamikleri de beraberinde getirecektir. Çünkü sorunun çözümü, insanın insanı sömürüsüne dayanan, temel meziyetlerinden biri ve en önemlisi insan dahil her şeyi metalaştırıp pazara sunma olan kapitalist sömürü düzeninin egemenliğinde ve onun sınırları içerisinde aranmaktadır. Ve öyle görünüyor ki bu sınırlar ve koşullar içerisinde de gerçekleşme potansiyeli taşımaktadır. Şimdilik ve yakın vadede başka bir seçenek de görünmüyor ufukta…

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Yıllar önce Fikret Başkaya’nın, “Paradigmanın İflası” adlı yapıtıyla dile getirdiği bu durum, günümüzde bir çok farklı kesim ve kişi tarafından sık sık telaffuz edilmekte ve gerçekliğin ifadesi olarak bir nevi genel kabul görmektedir.
2 Paradigmalar tahterevallisinden düşen bir figüran : ‘Ergenekon’, 12 Temmuz 2008 Radikal Gazetesi ya da aynı tarihli, http://atalaygirgin.blogspot.com.

08 Ağustos 2009

3G sizi mutlu eder mi..?

3 G sizi mutlu eder mi...?

Fikret Başkaya*

Teknoloji hârikalar yaratıyor ve her teknik ilerleme insanlık fotoğrafını daha çok karartıyor. Ve insanlara şimdilik sabrederler, ilerlemenin ‘geçici olumsuzluklarına’ katlanırlarsa, ilerde dünya cennetinde yaşayacakları söyleniyor... Onlara gösterilen madalyonun sadece bir yüzü... İlerlemenin ve onun bir aracı olan teknolojik harikaların neyi yaptığına odaklanınca, neyi bozduğu gözden kaçıyor. Oysa bilimsel-entellektüel faaliyet, ancak insâni-toplumsal olayları ve süreçleri çelişik karekterleri, antinomik bütünlükleri itibariyle kavradığında bir kıymet-i harbiyeye sahip olabilir. Halk arasında ‘ilerlemeye karşı çıkılamaz’ düşüncesi geçerli. Böyle bir şey söylemek, sermayeye ve devlete karşı çıkılamaz demeye gelir. Zira, kendinden menkûl ilerleme denilenin gerisinde bu ikisi var. Ancak bu ikisi varsa bilimsel-teknik ilerleme mümkün...

Eğer ilerlemenin gerisinde devlet ve sermaye varsa, egemen olmanın ve kâr etmenin hizmetindeki ‘modern teknolojinin’ tarafsızlığından söz etmek abestir... Asıl kafa karışıklığı yaratan şey de, bir meta uygarlığı, tam bir sömürü metabolizması ve/veya ölü-emek uygarlığı olan, eşyayı onu üreten insandan mûteber sayan, mantığı ve özü itibariyle de amoral [ahlâk dışı] olan kapitalist çağın ‘modern teknolojisinin’, kapitalizm öncesi dönemin zanaatlarıyla bir ve aynı şey sayılmasıyla ilgili. Oysa, kapitalizm öncesi dönemin uygarlıklarında geçerli zanaatlar sömürünün ve kâr etmenin, meta üretiminin hizmetinde değildi, farklı kaygıların ve ihtiyaçların hizmetindeydi; o teknolojiler kullanım değeri üretmenin hizmetindeydi. Söz konusu toplumsal formasyonlarda ekonomi topluma içkindi, onda içerilmişti [mündemiçti] ve ona tabi idi...

Kapitalizmle birlikte bu ilişkinin yönü ve mahiyeti değişti. Ekonomi toplumun öteki veçhelerinden bağımsızlaştı ve onları kendi mantığına tâbi kıldı. Şimdilerde teknolojinin dizginlerinden boşanıp, tam bir kâbusa dönüşmesinin gerisinde işte bu terslik var... Egemen elite ve bir bütün olarak ayrıcalıklı sınıflara mensup olan yeryüzünün efendileri cephesinin, teknolojik ilerlemeyi yüceltmesi anlaşılır bir şey, zira modern teknoloji onların dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yağmalamak demek. Bu yüzden her yeniliği, her teknik ilerlemeyi mutlaka olumlu bir şey sayıp-yücelteceklerdir. Daha rafine ve ‘hümanist’ olanlarıysa, bazı olumsuzluklar söz konusu olsa da, bunun kimi reformlarla, iyileştirmelerle aşılacağını düşünüyorlar. Çünkü, kapitalizmin ameliyat edilemezliğinin farkında değiller... Kapitalist patronlar işçilere daha ‘iyi’ ücret öderse, iş güvenliğine riayet edilirse, kamusal kaynaklar silaha değil, eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, kültüre harcanırsa, ekolojik gereklere uyulursa, Üçüncü Dünya’dan ithal edilen tarım ürünlerine, enerji ve madenlere daha ‘adil’ bir fiyat biçilirse, ilerlemenin olumsuzluklarının törpüleneceğini sanıyorlar...

Soru doğru sorulmalı

Eğer soru sorma aşamasında hata yaparsanız, vereceğiniz cevapların bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Doğru soru şu olabilir: Neden Afrika’nın Asya’nın Latin Amerika’nın köylüleri emperyalist dünyanın ihtiyaç duyduğu şeyleri [kahve. kakao, çay, enerji, maden, vb.] üretip ihraç ediyor da kendi ihtiyacı olan şeyleri üretmiyor? Hümanist-rafine aydınların sorması gereken asıl soru, neden birileri [azınlık] zengin ve başkaları [çoğunluk] yoksulluk ve sefalet içinde? Neden dünya toplumları şimdilerde Kuzey/ Güney diye bölünmüş durumda? Neden Güneyin zenginliğine Kuzey el koyuyor ve Kuzeyde bir Güney, Güneyde de bir Kuzey var ve neden başka türlü olması mümkün değil?

Eski dönemlerin zanaatlarıyla bu günün teknolojileri aynı şey değil. Kapitalizmin ürettiği teknoloji, geleneksel zanaatların iyileştirilmiş - geliştirilmiş bir versiyonu değil. Su ile çalışan değirmenle, nükleer santral aynı şey değil. Arada sadece nicelik değil, nitelik farkı da var... Ünlü Alman filozof Martin Heidegger bu yüzden hidro-elektrik santralle, rüzgar değirmeni arasındaki nitelik farkına gönderme yapıyordu...

Kapitalizm çağında, kâr etmenin hizmetindeki teknoloji demek, her seferinde daha çok üretmenin hizmetinde olmak demektir ki, bir başına bir varlığı söz konusu değildir, başka amaçlara eklemlenmiş durumdadır... Bir yere kurulan 20 adet yel değirmeniyle, bir veya birkaç nehir vadisine kurulmuş 20 barajı aynı şey saymak, sorunu anlamak istememek demektir. 20 adet barajın orada yaşayan insanlar, doğal çevre, tarihsel miras, iklim, vb. alanında ortaya çıkardığı sayısız olumsuzluklarla 20 yel değirmenin ortaya çıkardığı durumu bir ve aynı şey saymak mümkün değildir.

Teknoloji yansız mıdır?

Soruyu şöyle de formüle edebiliriz: bölgeye kurulan 20 yel değirmeni, o bölgenin insanlarını göçe zorlar mı? O bölgedeki tarihi yok eder mi? Toprağın kimyasal yapısını bozar mı? Havanın nem oranını değiştirir mi? Hava sıcaklığını artırır mı?.. Bu konuda sorular sormaya kalktığınızda cevap hazır: ilerlemeye karşı mısın? İlerlemede, gelişmede ne kötülük var, elektriği bırakıp muma, çıraya mı dönmemizi istiyorsun? Söylenen kabaca şöyle: Kötü olan teknoloji değil, onun nasıl kullanıldığıdır. Teknoloji basit bir araçtır ve mutlaka yararlıdır... Onu iyi amaçlar için de, kötü amaçlar için de kullanabilirsin, zira, teknoloji yansızdır [nötr]. Teknolojinin yansızlığı [nötre oluşu] da başlıca iki gerekçeye dayandırılıyor:

Birincisi, teknolojiyi herkes kullanıyor; İkincisi, teknolojileri geliştirmek üzere kullanılan tüm bilimler de etik olarak yansızdır [nötr]... Velhasıl, sorun teknoloji ve teknik bilimle ilgili değildir... Bu yaklaşım halk dilinde at sahibine göre kişner özdeyişiyle ifade edilene gönderme yapıyor ama gözden kaçan bir husus var: Özdeyiş, atın huysuz olabileceği, yaramaz olabileceği ihtimalini dikkate almıyor.

Kapitalizmin ürettiği ‘modern teknoloji’ insanı insanlıktan çıkarmadan ve doğa tahribatını derinleştirmeden yol alamıyor. Her seferinde daha ileri teknoloji demek, daha büyük insânî, sosyal ve ekolojik kötülük demektir. Kapitalist kültür önce insanları soru soramaz hâle getiriyor, sonra da her türlü kepazeliği ilerleme, kalkınma, vb. olarak dayatmayı başarıyor. Haklı olarak, ünlü Hintli kadın yazar Arundhati Roy buna “kalkınma adına ilân edilmiş sivil savaş“ diyordu...

Harikalar yaratan ileri teknoloji neyi amaçlıyor, neyin hizmetinde, ne tür sonuçlar ortaya çıkarıyor?.. Sorun sadece, Atom bombası, kara mayınları, nükleer, kimyasal-biyolojik silahlar, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla [GDO], vb. ilgili değil. Kapitalist üretim bir bütün olarak canlı olan her şeye düşmandır... Öyleyse tarafsız, yansız bilim ve teknoloji, bilimin evrenselliği türü safsatasından yakayı kurtarmak gerekiyor. Teknolojik ilerlemeyle, çözülmesi gereken sorunlar arasındaki ilişkinin tersliği gözden kaçıyor. Onca öğünülen, hârikalar yarattığı söylenen modern teknoloji sorunları çözmenin bir aracı değil, tam tersine bizzat sorunun kendisi...

Dev adımlarla ilerleyen ‘modern teknolojiyle’ birlikte başka şeyler de ilerliyor: yoksulluk, açlık, sefalet, doğal çevre tahribatı, hızla yok olan biyolojik-kültürel çeşitlilik, anlam kaybı, sayısız insâni yabancılaşmalar... Kapitalist sömürünün hizmetindeki teknolojik ilerlemeyi ancak düşünme yeteneği dumura uğramış olanlar olumlayabilir... Zira, kapitalizmin mantığı sömürücüdür- sömürgeleştiricidir- merkezileştiricidir, metalaştırıcıdır... Toplumu ve doğayı sadece sömürülebilir bir rezerv olarak gören bir üretim tarzının ‘büyük insanlığa teklif edeceği bir şey olabilir mi? Kendisi sorun olan kapitalist teknoloji sorunların çözümünü temsil edebilir mi?

Marksist sol, teknoloji eleştirisi konusunda sınıfta kaldı

Marksist sol teknolojik ilerlemeyi hiçbir zaman kapsamlı-tutarlı-bütünlüklü bir eleştiriye tâbi tutmadı. Marx, diyalektik yönteminin bir gereği olarak, teknolojinin çelişik niteliğinin farkındaydı. Çeşitli eserlerinde bu soruna değinmekle birlikte bütünlüklü bir teknoloji eleştirisi yapmadı. Bazı yazılarında üretici güçlerin gelişmesine yaptığı abartılı vurgu onun teknoloji eleştirisinin görmezden gelinmesine neden oldu. Komünist Manifesto’da burjuvazinin ilerletici rolüne dair söyledikleri ve eserlerindeki başka bazı ifadeler, kapitalist teknolojinin tek yanlı olumlanması olarak anlaşıldı. Özellikle Komünist Manifesto’da burjuva teknolojisine coşkulu bir övgü yapılıyor ve şöyle deniyordu:

“Burjuvazi, yüz yılı ancak bulan sınıf egemenliği süresinde, daha önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretim güçleri oluşturdu. Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları —daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!”


Dikkat edilirse, yukarıdaki alıntıda burjuva teknolojisinin bir veçhesi sorun ediliyor ve sadece yapılandan söz konusu ediliyor. Madalyonun öteki yüzüne, yıkılana dair bir şey söylenmiyor... Fakat Marx başka yerlerde bu eksikliği kısmen giderici tespitler yapıyor. Mesela büyük sanayide işçinin durumuyla ilgili yazdıkları, onun sorunun çelişik karakterinin farkında olduğunu açıkça gösteriyor. Yoğun makine kullanımıyla işin [çalışmanın] özerkliğini ve çekiciliğini bütünüyle kaybettiğinden, ve proleterin makinenin basit bir uzantısı haline geldiğinden, çalışmanın itici- geriletici [repoussant] hale geldiğinden söz ediyor. Marx, sadece insana verilen zararlara değil, doğaya verilen zararlara da dikkat çekmişti. Ünlü eseri Kapital’de şunları yazıyor:

“ Üstelik, kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatının değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman için toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir”... “Kapitalist üretim, bu nedenle teknolojiyi değiştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir.”

Marx başka eserlerinde de teknolojik ilerlemeye benzer eleştiriler yöneltiyor ama o esas itibariyle teknolojinin kendisine değil, onun kapitalist sistem tarafından kullanılış biçimine itiraz ediyordu... Oysa bizzat kapitalizmin ürettiği teknolojinin tartışma konusu yapılması gerekirdi... Her şeye rağmen Marx’ın eserlerinde tutarlı bir teknoloji eleştirisine başlangıç teşkil edebilecek unsurlar mevcuttu.

Fakat, XIX’uncu yüzyılın sonundan itibaren ‘marksist sol’ bu bahsi tümden kapattı. II. ve III. Enternasyonallerin kaba marksizmi, hiçbir zaman kapitalizmin ürettiği ‘modern teknolojiyi’ tartışma konusu yapmadı. Marx sonrası sol teknoloji konusunda geçerli pozitivist ve iyimser yaklaşımı benimsemekle yetindi... Teknoloji yansızdır, önemli olan kimin tarafından kullanıldığıdır şeklindeki kaba yaklaşım II. ve III. Enternasyonal marksizminin de yaklaşımıydı. Oysa, insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiğinde doğanın insanlık toplumu tarafından sömürülmesinin sona ereceğine dair kaba yaklaşım sakattı. Zira, doğa pozitivist felsefe tarafından sınırsız kullanılabilir bir rezerv ve ticaret [alım-satım] konusu bir meta olarak görülüyordu. Marx sonrası marksizm de bu yaklaşımı benimseyip, rotadan çıkmıştı...

Marksizmin kendi varlık nedenine yabancılaşıp, eleştirel-devrimci özünden arındırılarak, sendika, parti, ve devlet bürokrasilerini meşrulaştırma aracı haline geldiği koşullarda, artık burjuva teknolojisinin eleştirisi de dahil hiçbir sorunla ilgili eleştiri ve açılım mümkün olmayacaktı... Böylesi bir ortamda kapitalizmin ürettiği teknolojinin tahribatına dikkat çekenler, ya marksist olmayan düşünürler, ya da iki enternasyonalden bağımsız hareket edebilen, “resmi marksizmden” uzak durabilen marksist teorisyenler olacaktı: Martin Heidegger, Walter Benjamin [ekolojik muhalefetin ve anti- nükleer hareketin habercisi], Franfurt Okulu’nun ünlü düşünürleri [Theodore Adorno, Horkheimer, Herbert Marcuse, Habermas...], Jacques Ellul, Ivan Illich, Charbonneaux, vb.

Kapitalizmin ürettiği - kapitalizmi üreten teknolojiye karşı çıkmadan kapitalizme karşı çıkmak mümkün değildir...

Tutarlı bir teknoloji eleştirisi, öncelikle teknolojinin yansızlığı [nötr] safsatasından kurtulmaktan geçiyor. “Silahlar insanları öldürmez, insanlar insanları öldürür” türü genel geçer kabullerden uzak durmayı gerektiriyor. Zira, kapitalist teknoloji araç- amaç bütünlüğünü ortadan kaldırmış durumda. Modern toplumların tam bir anlam kaybı, manipülasyon ve rasyonalize edilmiş şiddet sarmalına kapılmış olmalarının gerisinde, sözünü ettiğimiz amaç- araç bütünlüğünün ters-yüz olması gerçeği yatıyor. Etik ve estetik kaygılara ve gereklere yabancılaşma, başlıca sorunlardan birini oluşturuyor.

Yunan kökenli ünlü Fransız düşünür Cornelius Costariadis, son söyleşilerinden birinde, “kapitalist toplumun uçuruma koştuğunu, zira hiçbir şekilde kendini sınırlayamadığını” söylemişti... “ Gerçekten özgür ve özerk toplum kendini sınırlamasını bilmek zorundadır, yapılmaması gereken şeyler olduğunu bilmek durumundadır, dahası yapmaya teşebbüs dahî edilmeyecek, arzu edilmemesi gereken şeyler olduğunu bilmelidir” derken, kapitalist teknik bilimin neden olduğu tehlikeye dikkat çekiyordu.


Eğer teknolojik gelişmeye [progrès technique] çelişik karekteri itibariyle yaklaşılır, sadece yaptığı değil, yıktığı da göz ününe alınırsa, ortaya çıkacak sonucun egemen burjuva düşüncesinin sunduğu gibi olmadığı, bir tür sıfır toplamlı oyuna benzediği görülecektir... Eğer bir kalorilik gıda maddesi üretmek için dokuz kalori enerji harcıyorsanız, ortalıkta üretilmiş ilave birşey de yok demektir ama insanlar üretilenin nasıl, ne pahasına üretildiğiyle, üretilenin doğa ve topluma neye mâlolduğuyla ilgilenmeme eğilimindedirler...

Ne demek istediğimize açıklık getirmek üzere bir-iki örnek şöyle olabilir. ‘Geleneksel’ teknoloji olan bin dokuma tezgahıyla bin aile onbin metre kumaş üretirken, yeni [ileri] kapitalist teknolojinin devreye girmesiyle yüz işçinin çalıştığı fabrikada yüzbin metre kumaş üretilmesi, ilk bakışta olumlu bir şey, büyük bir ilerlemeymiş gibi görünebilir. Oysa, bu durum dokuzyüz ailenin bir gelirden yoksun olması, gelir dağılımının kapitalist patron lehine bozulması, doğal çevre tahribatının artması gibi sonuçlar da ortaya çıkarma istidâdı taşımaktadır. Dolayısıyla resim işsiz kalanlar tarafından, doğal çevre tarafından farklı, yüksek kârlar elde etme olanağına kavuşan kapitalistler tarafından farklı görülecektir...

Bir günlük gazete, olumlayarak, bir hipermarketler zincirinin yetmiş yeni şube açacağını ve bunlarda üç bin kişi istihdam edeceğini yazdığında, resmin sadece bir kısmını göstermiş olur. Resmin tamamını görmek için kaç küçük esnafın iflasa sürükleneceğine, büyük marketlerin neden olacağı enerji israfına ve çalışanların ne tür koşullarda çalıştığına, vb. da gönderme yapmak gerekirdi...

Egemen cephe tarafından mutlaka olumlu sayılan, bolluğun, özgürlüğün, ilerlemenin, kalkınmanın vazgeçilmezi sayılan ileri teknoloji, karşı taraftakiler tarafından kolaylıkla, kölelik, güvensizlik, dışlanma, sosyal kriz, doğa tahribatı, Üçüncü, Dünya’nın yıkımı, vb. olarak görülebilir... Tıp teknolojisindeki bazı gelişmeler ortalama insan ömrünü uzatmayı başardı ama başka bazı ilerlemeler de bir dizi ‘modern hastalığın’ ortaya çıkmasına neden oldu. Kanser, diabet, obezite, vb. ortalama yaşam beklentisini ters yöne çekme potansiyeli taşıyor... Savaşlarda ölen insan sayısındaki devasa artış ‘ileri teknolojinin’ eseri. Son yüzyılda trafik kazalarında ölen insan sayısı II. Dünya Savaşında ölenlerden daha fazla...

Bir tür katliam halini alan bu ölümler neden tartışılıp-gereği yapılmıyor? Yapılmaz zira, orada yüksek çıkarlar var: otomotiv endüstrisinin, büyük petrol kartellerinin, oto-yol yapan büyük inşaat firmalarının baronları devasa kârlar elde ettikleri için... Üretilen her araba doğacak her çocuğa karşıyken bu saçmalığı bir ilerleme ve refah unsuru saymak niye... İş kazalarında ölenler milyonlarla, yaralananlar da yüz milyonlarla ifade ediliyor ve kimse gerçek rakamı bilmiyor. Zira, ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıptır denmiştir.

“Darısı G4”e…?

Şimdilerde teknoloji harikası olarak sunulan G3 gündemde... Reklamcılar ve reklamcıların hizmetindeki “sanatçılar” bu amaç için seferber olmuş durumda... Bunun iletişim alanında bir mucize olduğu söyleniyor. Artık herkes G2’sini çöpe atıp sevgili G3’üne kavuşabilir. Bu saçmalığın bir ilerleme sayılması abes değil mi? İnsanlara önce ihtiyaçları olmayan bir şey satılıp, ihtiyaç haline getiriliyor, sonra da satılan şey sürekli yenileniyor. İnsanlar yeniye sahip olmak için çırpınıp duruyor ve yeniye sahip olduğunda mutlu olacağını sanıyor. Oysa ihtiyaçları olmayan lüzûmsuz bir nesnenin peşinde koştuklarının farkında değiller. Gerçekten cep telefonu diye bir şeye ihtiyacınız olduğuna inanıyor musunuz? Böyle bir araç belki bazı meslek insanları için gerekli olabilir: mesela ücra bir köyde sağlık ocağında çalışan doktor, ebe, hemşire, orman koruma memuru, çokuluslu bir şirketin yöneticisi, ‘emniyet müdürü, Afganistan’da ‘barışı tesis etmekte olan’ Amerikalı general, açık denizde balık avlayanlar, vb. ama benim gibi evinde ve işyerinde zaten telefonu olan biri neden cep telefonu alsın? Benim cep telefonum yok, bu güne kadar hiçbir iletişim sıkıntısı çekmedim. Evde telefon olmadığı zamanlarda da bir iletişim sorunum olmadı. Yararlı olmayan ama zararlı ve lüzumsuz olan bir şeye sahip olmak niye?

Sebebi çok açık: birilerinin kâr etmesi gerekiyor... Bir an önce G3 edinmek için sabırsızlananların bilmesi gereken bir şey var: Sizin ne G’1’e, ne G2’ye ne de G3’e ihtiyacınız yok. Ama cebinizde taşıdığınız lûzumsuz küçük şeyin hayatınızı tehlikeye atma riski yüksek... Telefonla mutlu da olamazsınız, zira maddi şeylerle mutlu olunmaz üstelik bir de lüzûmsuzsa... Aksi halde darısı G4’e denecektir...

· http://www.ozguruniversite.org

27 Temmuz 2009

Eğitimde Radikal Değişim Zamanıdır!

Eğitimde Radikal Değişim Zamanıdır

Atalay GİRGİN*

ÖSS sonucunda yaklaşık 30 bin öğrencinin “sıfır çekmesi”nin açıklanmasıyla birlikte ilgili ilgisiz birçok kişi, hem genel olarak eğitim hem de asıl olarak ilk ve orta öğretim üzerine konuşmaya, görüş beyan etmeye başladı. Sanki bu durum hiç bilinmiyormuş gibi, kimi “eğitimin sefaletinden”, kimi “ilk ve orta öğretimde eğitimin iflas”ından dem vurdu. YÖK Başkanı da, sorumlu olarak başında bulunduğu üniversitelerin ne halde bulunduğuna bakmaksızın, bu sonuçları “ortaöğretimde bir zafiyetin işareti” olarak değerlendirdi.

Açıklamaları okuyup da “bu insanlar başka bir ülkede, başka bir toplumda mı yaşıyorlardı?” dememek elde değil. Dahası, söz konusu değerlendirmeleri, açıklamaları yapanların, soruna ilişkin etkili çözüm önerileri üretip uygulamalarını beklemek de... Çünkü bu insanların bir çoğu yıllarca hem karar alma hem de uygulama açısından etkili olan kurum ve kurullarda yer aldılar ve bir kısmı da hala böylesi konumdalar. Etkili ve yetkili oldukları dönemlerde bu konuda kayda değer bir icraat yapmayanların, mevcut anlayış ve bakış açılarını koruyor olmalarına rağmen yaptıkları figan feryat açıklamaların da herhangi bir kıymet-i harbiyesi kalmıyor bundan dolayı. Aslında söylenenler körün fiili tarifinden daha öte bir değer de taşımıyor.

Oysa eğitimin hal-i pür mealini, içler acısı halini görmek için ÖSS sonuçlarının açıklanmasını beklemek gerekmiyordu. Fiilen şu ya da bu ölçüde eğitim öğretim sürecinin içinde yer alan, neliği ve gerçekliğiyle eğitim üzerine düşünen, soran sorgulayan insanlar, bu durumu yıllardır görmekte ve dillendirmekteydi. Tevazuya gerek yok, bu satırların yazarı da bunlardan biridir. “Öğretmen ; düzenin duvarındaki tuğla” adlı kitabımda, mevcut durumuyla eğitimin asıl olarak neye hizmet ettiğini ve niçin yapıldığını belirttim defalarca. Keza mevcut durumu görmek için ÖSS sonuçlarını beklemeyen başkaları da vardı. Bu insanların hepsine değinmeyeceğim ama birini de belirtmeden geçmeyeceğim : Fikret başkaya.

Yıllardır, birçok konunun yanı sıra, eğitime ilişkin de sorgulamalar yapan, eleştirel yaklaşımıyla düşünceler ve öneriler üreten Fikret Başkaya, ÖSS öncesi yazdığı “Sınav sanayi ya da eğitimin sefaleti” başlıklı makalesinin daha ilk paragrafında, “Türkiye’de en hızlı gelişen sektörlerden biri ‘sınav sanayii’...” saptamasını yaptıktan sonra ekliyor : “Fakat gözden kaçan çelişik bir durum var: sınav sanayii sektörü hızla gelişirken eğitim sistemi çöküyor”1. Birilerinin bilmezlikten göremezlikten geldiği, ÖSS sonuçlarının ardından fark etmiş gibi yaptıkları durumu belirtmekle yetinmiyor Başkaya. Aynı zamanda soruyor : Buraya nereden ve nasıl gelindi? Sorunun yanıtını, sistemin işleyişinden, eğitimin metalaştırılma sürecine, öğretmenlerin işlevinden dershanelere, vb.’ye dek değişik açılardan ortaya koyuyor yazıda.


Eğitimin mevcut durumunu toplumsal bir sorun olarak algılayan Başkaya, “Eğitim bir haktır” dedikten sonra, olacakları öngörürcesine “Yarın yine ÖSS yapılacak. Bir ay kadar sonra sonuçlar açıklandığında televizyonlar ve gazeteler ‘en başarılı’ üç öğrencinin başarısının sırrı üzerine yazılar yayınlayacak canlı yayınlar yapılacak, ‘uzmanlar’ da derin tahliller yapacak, özel üniversiteler birincileri kapmak için yarışacak, bu vesileyle özel dershaneler şampiyon çıkarmakla öğünecek, lâkin geleceği kararan milyonlarca genç insanın ve ailelerinin kaderi asla tartışma konusu yapılmayacak...” sözleriyle noktalıyor yazısını.

Başkaya’nın noktayı koyduğu yerden başlamak gerek. Bu tablonun önümüzdeki yıllarda da yinelenmemesi için, hem yaklaşım hem de uygulamalar bazında ve zaman geçirmeksizin kısmen radikal kısmen de reformist ve demokratik değişim ve dönüşüm için adımlar atmak gerek. Salt eleştirel bir yaklaşımla yetinmeyip öneriler üretmek de…. Çünkü bu toplumsal bir sorundur ve sonuçları yalnızca ÖSS ile sınırlı değildir. Aksine toplumsal yaşamın tüm alanlarıyla ilgilidir. Çözüm yolları ve buna ilişkin öneriler de, bundan dolayı, toplumsal öncelikler ve toplumsal yarar ekseninde belirlenmek zorundadır.

Buradan hareketle soruna öncelikle iki açıdan yaklaşmak gerek : Birincisi, yapılması gereken eğitimin neliği, işlevi, amacı ve içeriğinin ana hatlarıyla belirleneceği, genel kabuller ya da ilkeleri içeren kuramsal boyut. İkincisi, şu andan başlayarak hızla yapılması, uygulamaya konulması gereken pratik öneriler ve düzenlemeler boyutu2.

Değişime İlişkin Genel Kabuller ve ilkeler :