06 Ekim 2015

Öğretmen Sorunları...



Öğretmen Sorunları Maaşa İndirgenemez
Atalay Girgin*
 (BİRGÜN Gazetesi'nde 6 Ekim 2015'de yayımlanan yazının tam metni)
Öğretmenin, öğretmenliğin ve eğitimin sorunlarına ilişkin, çözüm diye ileri sürülecek ve gerçekleştirilecek her şey durduğunuz, baktığınız ve yapmak istediğiniz, olmasını arzuladığınız şeylere göre yeni sorunlar ve yeni çatışma alanları yaratır. Çünkü eğitim alanı ve öğretmenlik, maaşa indirgenemeyecek denli önemli ve asli olarak “Nasıl bir toplum, nasıl bir insan istiyoruz?” sorusuna yanıt veren siyasal ve ideolojik aktörlerin açık ya da örtük mücadele alanıdır. Hangi şatafatlı ve hamasi sözlerle süslenirse süslensin, öğretmen bu alanda cepheye sürülen, farkında olsun ya da olmasın, cephanesi ‘bilgi’ adlı ideoloji olan bir neferdir. Bu gerçekliği ve hakikati dikkate alarak şu iki temel ve genel belirlemenin altını çizmek gerekir:

Birincisi, Dünyada ve Türkiye’de içerisinde yaşanılan toplumsal gerçeklik, ekonomik, sosyal, siyasal ve sınıfsal boyutlarıyla algılanıp anlamlandırılmadan öğretmen ve öğretmenliğin sorunları, öncelik hangisine verilirse verilsin, salt maddeler halinde sıralanmakla herkes için ortaya konulamaz. İkincisi, ulusal ya da uluslararası düzeyde, mevcut sendikaların, kendi siyasal ve ideolojik seçim ve önceliklerine göre belirledikleri sorun ve taleplerle de mevcut koşullar içerisinde bu iş çözülemez. Çünkü sıralama nasıl olursa olsun, toplumsal, siyasal ve ideolojik anlamda taraflardan birilerinin çözümü diğerlerinin katmerleşen sorunu olacaktır ve olmaktadır da… Bundan, açıkça mücadele etmenin dışında, kaçış yoktur. Ancak hem toplumsal gerçeklik hem de mücadeleden kaçış, yanılsamalı bir biçimde tüm diğer sorun ve temel farklılıkların üzerine şal örtüp ötelercesine, öğretmenleri ekonomik sorun ekseninde ortaklaştırmaktadır. Birbirine taban tabana zıt anlayışlara sahip sendikaları bile aynı masada buluşturan, neredeyse tek sorun ekonomidir.

Buna bağlı olarak; günümüzde öğretmen, yaşadığı nesnel ve öznel sorunların da etkisiyle, sembolik günlerde dile getirilen düşünce, talep, vaat ve temennilerle, kadük ve kısır bir sendikal mücadele arasına sıkışmıştır. Bu durum, bireysel ya da grupsal anlamda, neredeyse öğretmenlerin genelinin ekonomik talep ve sorunlara, beklentilere yoğunlaşmasına neden olmuştur. Örneğin, her yıl yüzde kaç zam alınacağı, ek ders ücretlerinin, eğitim öğretim ödeneğinin ne kadar olacağı, maaşının ne kadar artacağı, öte yandan bazı özlük sorunlar, vb. bunlardan birkaçıdır.

Bu örnekleri ne denli çoğaltırsak çoğaltalım, öğretmenlerin de bir parçası olduğu işçi sınıfının genel talep ve sorunları (işsizlik, pahalılık, sigortasız, sendikasız, sosyal güvencesiz çalışma, asgari ücretin altında işçi çalıştırma, iş güvencesi, vb) bunların arasında kendisine hatırı sayılır bir yer bulamaz. Çünkü öğretmenlerin ve sendikaların bir kısmı kendisini doğrudan işçi sınıfının bir parçası olarak görmezken, kendisini kamu emekçisi diye niteleyerek sınıfla ilişkisini deklare edenler de memurluğu yitirmek istemez. Ekonomik sorunun yanı sıra yitirilmek istenmeyen memurluk da ortak bir payda olarak öne çıkar. Memurdan öğretmen, öğretmenden memur olamayacağı hakikati bilinç düzeyine bile getirilmez. Bunu düşünüp dert edinenler de bireysel olarak fazla bir şey yapamaz.

Oysa öğretmenlerin faaliyet gösterdiği eğitim alanındaki çalışma, ücret, maaş, ödenek, ek gösterge gibi, ekonomik sorun, talep ve beklentilerin başatlaştığı bir işe indirgenemez. Ekonomik sorun ve talepler önemli olsa da öğretmenlik, maaşının düşüklüğünden dolayı yapılmayacak ya da yüksekliğinden dolayı cansiperane yapılacak bir iş değildir. Aksine bile isteye, koşulların zorluklarına rağmen, bireysel ve toplumsal anlamda ve örgütlü bir biçimde yılmadan ve sabırla mücadeleyi gerektiren bir iştir. Çünkü eğitim, özellikle de okullarda yapılan sistematik eğitim, öğretmenin yanı sıra, asıl olarak yeni neslin, “Nasıl bir toplum nasıl bir insan istiyoruz?” sorusuna egemenlerin verdiği yanıtlar temelinde siyasal ve ideolojik açıdan biçimlendirilme, değiştirilip dönüştürülme faaliyetidir. Burada müfredattan başlayarak, öğrenciye davranış ya da kazanım adı altında aktarılması ve kavratılması istenen bilginin içeriği, siyasal ve ideolojik göndermeleri, değeri ve niteliği de sorundur. Bununla beraber okulda yapılmaması gerektiği halde yapılan, yapılması gerekip de yapılmayan/yapılamayan, her biri itirazı ve mücadeleyi gerektiren birçok sorun vardır.

Dolayısıyla eğitim alanında insanlığın ve toplumun hem bugününü hem de geleceğini ilgilendiren daha temel sorunlar dururken, öğretmenlerin ve sendikaların, sınıf mücadelesi açısından da bir türlü avantaja ve genel kazanımlara dönüştüremedikleri salt ekonomik soruna yönelmesi, bir yanıyla kafaları kuma gömmektir. Diğer yanıyla ve asıl vahim olanı da kapitalist sömürü düzeninin siyasal ve ideolojik temsilcilerince arzulanan insanı biçimlendirip yetiştirmek üzere mevziye sürülen öğretmenlerin, sistemin gönüllü ya da “gönülsüz ve fedai ‘meçhul asker’i” olmayı sineye çekmesi, düzenin duvarında tuğlaya dönüşmesidir. Ne yazık ki eğitim sendikalarının düzenledikleri mitinglerde, basın açıklamalarında söylenenler, dergilerinde, bildirilerinde, afişlerinde yazılanlar, keza öğretmenlerin bireysel olarak eş, dost, arkadaş sohbetlerinde ağızlarından dökülenler ne olursa olsun, okullarda fiilen yaşanan budur.

Türkiye’de işçi sınıfının sendikalılık düzeyi yerlerde sürünürken, onun bir parçası olan genelde kamu çalışanlarının, özelde ise öğretmenlerin sendikalaşma oranı, iki bin yılından günümüze zirve yapmıştır. Ancak bu yükseliş bırakın sınıf mücadelesi açısından gerçek bir örgütlenmeye, öğretmenin ve eğitimin asli sorunları karşısında bile fiili bir duruşa tekabül etmemektedir. Çünkü sendikalı olan kamu çalışanının aidatını bile devlet, yani işveren ödemektedir. Öğretmenlerin büyük bir bölümü örgütlenme ve mücadele bilinciyle aidatını kendi cebinden ödeyerek sendikalarını seçmemektedir. Aksine işim görülsün, yöneticilerle aram bozulmasın, istediğim yere tayinim çıkabilsin, vb bireysel kaygı ve düşüncelerle hareket etmekte, rüzgârın esişine göre yön tayin etmektedir.

Öğretmenlikle zerre kadar bağdaşmayacak ve günümüzde öğretmenin aczini de sözüm ona itibar sorununun sınırlarını da gösteren bu durum, asıl olarak eğitim sendikalarının, geçmişe göre daha fazla zenginleşmesine, kasalarının dolmasına neden olmakta, ancak mücadele güçlerini artırmamaktadır. Bu haliyle mevcut sendikaların, örgütlenme düzeyleri ve sahip oldukları anlayışla öğretmen sorunlarının çözümünde, siyasal iktidarın icazetini aşan düzeyde bir güç ve mücadele merkezi olması da beklenemez. Çünkü kasanın anahtarı siyasal iktidarın elindedir. Eğer herhangi bir iktidar, “Sendikalar üye aidatlarını üyelerinden kendileri toplamalıdır. Üye aidatını iki ay ödemeyen üyenin üyeliği düşer.” kararını verecek olsa, bugünkü sendikalı sayısı bir anda tuzla buz olur. Bu ayrıcalıklarını yitirmek istemeyen sendika yöneticilerinin ve önde gelen temsilci ve kadrolarının, sendikaları, fiili ya da potansiyel siyasal iktidarların yedeğine takmaları, bir tür sarı sendikacılık olan, icazet sendikacılığına soyunmaları kaçınılmazdır. Ne yazık ki mevcut kamu ve eğitim sendikalarının birçoğunun durumu da budur. Ne memurluktan vazgeçmeyi göze alabilirler ne de üye aidatlarını kendileri toplamayı… Dolayısıyla ham hayal görmeye gerek yok. Bu koşullar altında hem eğitimin ve öğretmenlerin hem de sınıfın temel sorunları ekseninde sendikal mücadele bir başka baharın işidir.

Oysa yaşanan toplumsal koşullar altında, öğretmenler ve eğitim sendikalarının tümü bile değil, yalnızca Eğitim-Sen ve üyeleri bile, kararlı bir biçimde okulu mücadele alanı olarak seçseler, “pedagojik olanı daha politik ve politik olanı da daha pedagojik yapma”1ya yönelseler, kısa bir sürede siyasal, ideolojik ve sınıfsal anlamda birçok şey değişmeye başlar. Bunun için yapılması gereken öncelikli iş, öğretmenin yalnızca sözde değil, fiiliyatta da içerisinde yaşadığı topluma, öğrenciye, veliye ve onun sorunlarına karşı toplumsal anlamda duyarlı olmayı seçmesi, karşısındaki öğrenciye toplumsal gerçekliği ve sorunlarını, nedenleriyle birlikte bütünsel olarak anlatması, göstermeye çalışmasıdır. Sistem öğretmenlik mesleğini ne denli dönüştürmeye çalışırsa çalışsın, öğretmenin ekonomik koşulları, çalışma zorlukları ne olursa olsun, bu yapılamayacak bir şey değildir. İçerisinde yaşadığı topluma ve onun sorunlarına karşı, hem vicdani hem etik boyutuyla sorumluluk bilincini taşıyan hiçbir öğretmen, adam sendeci bir tutumla kendi kabuğuna çekilip düzenin ve egemenlerinin kayıtsız, şartsız işgüderliğini, hizmetkârlığını seçemez ve seçmemelidir. Bunun gereklerini de öğretmenler, asıl olarak sınıfta, okulda yapmalı, sesini ve itirazını yükseltmelidir. Tasını tarağını toplayıp okulu terk etmemeli, adet sünnet yerini bulsun dercesine basın açıklamalarında, mitinglerde slogan atmaya, boy göstermeye indirgememelidir.

İşte, eğer öğretmenler ve eğitim sendikaları bunu başarabilirlerse, hem öğretmenin ve eğitimin sorunları, çözüm arayışları toplum nezdinde karşılığını bulup genelleşir, hem de yakınılıp duran itibar/itibarsızlık sorunu gerçek anlamda aşılır. Ve öğretmen, Henry A. Giroux’un dediği gibi, bulunduğu her ortamda toplum için “kamusal entelektüel”2e dönüşmeye başlayabilir. Aksi halde öğretmenler ve eğitim sendikaları, her 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde ya da resmi olarak kutlanan 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde aynı sorunları konuşup, sözüm ona methiyelerle bezeli benzer hamasi nutukları, bildirileri, mesajları dinlemeye devam eder. Yalan söylemeyin, doğru sözlü, dürüst, ahlaklı, ilkeli ve sözünüzün sahibi olun dedikleri öğrencilerin gözleri önünde, siyasal iktidara ve esen rüzgâra göre sendikalar arasında rüzgârgülü misali döner dururlar. Bu mevcut koşullar altında sorunlar ve onların çözümü de öğretmenlerin ve sendikaların itibarı da düzenin ve efendilerin icazeti ve ayaklarının dibindeki minderde işgal etmelerine izin verdikleri yer kadardır.

Bu makûs talihi değiştirmek ise egemenlerin işgüderi olmamayı seçen öğretmenlerin ve sendikaların sınıfta, okulda ete kemiğe bürünen, toplumsal, sınıfsal karşılığını bulan örgütlenme ve mücadeleleriyle mümkündür. Mücadele ederek haklar elde etmek yerine, ulufe ve icazet anlayışına sığınıp, hem de öğrencilerin önünde ilkesiz ve tutarsız bir biçimde rüzgârgülüne dönüşüp durmalarıyla değil. Sonuç olarak; sorun, düşük maaş, öğretmenlik mesleğinin dönüşmesi/dönüştürülmesi, itibar/itibarsızlaştırmadan ibaret değildir. Aksine asıl sorun, genel olarak öğretmenin kendisinde ve sendikalarının da sahip olduğu örgütlenme ve mücadele anlayışındadır.

   





  







* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com.tr
1 Eleştirel Pedagoji Dergisi, sayı 41, sf. 15.
2 Eleştirel Pedagoji Dergisi, sayı 41, sf. 12.

Hiç yorum yok: