20 Aralık 2015

SEN SUSUYORSUN, ÇÜNKÜ...



Sen Susuyorsun, Çünkü…*

Mahmut Alınak


Seni Cizre, Silopi, Nusaybin, Diyarbakır Sur, Şırnak ve Dargeçit halkıyla empati kurmaya çağırmayacağım. Çünkü sen ölmüşsün. Bu düzen sana makam ve rahat bir hayat vererek ruhunu esir almış, öldürmüş seni. Ölmüş bir ruh gömüldüğü mezarda dışarıdaki seslere sağırdır.

Sevgili okur, bu sözlerim sana değil, siyasetçileredir.

Bu gece içime taş gibi oturan bir utanç ve suçluluk duygusuyla Silopi'li bir tanıdığımı aradım. Söze nasıl başlayacağımı bilemez bir telaşla, 'Durumunuz nasıl?' diye sordum. Yorgun, yaralı bir sesle, "Vallah perişanız," dedi. Evinin güvende olup olmadığını merak ettiğimi söyledim. "Evim savaşın tam ortasında, top atışlarından başımızı dışarı çıkaramıyoruz" dedi. Ne diyeceğimi bilemedim, aramıza giren tedirgin bir sessizlikten sonra bana telefonda silah seslerini dinletti.
Toplar vahşi gümbürtülerle kim bilir hangi binanın alnında patlarken, makineli tüfekler takırdayarak meçhul hedeflere hışım gibi mermi yağdırıyorlardı. Silah sesleriyle sarsılarak telefonun başında donup kaldım. Nefesimi tutmuş, geceyi cehenneme çeviren patlamaları dinliyordum. İçimde uğuldayan bir çırpınmayla Silopi'ye gitmek istediğimi söyledim. "Gelirsen misafirimiz olursun; ama yardım için geleceksen boşuna gelme" dedi.

Geceyi kalbimde yıldırımlar gibi patlayan o top atışları ve makineli tüfek takırtılarıyla isyanla dolarak geçirdim.

Telefonda dinlediğim sesler ölümün hoyrat sesiydi, devletin şoför koltuğuna oturan AKP'nin halka karşı ilân ettiği savaşın sesi… 

BU SAVAŞ İLÂNINI NEDEN BİR DEVRİM FIRSATINA DÖNÜŞTÜRMÜYORSUN

Ey mikrofon gerillası siyasetçi, AKP savaş ilân ederken, peki sen neden alternatif olarak halkın önüne geçip ÖZGÜRLÜK ÇAĞRISI yapmıyorsun? Neden bu düzenle bir türlü restleşmiyorsun, neden?! Bu savaş ilânını neden bir devrim fırsatına dönüştürmüyorsun? Neden devletin savaş çarkını durduracak projeler oluşturmuyorsun?

Ey kürsü kahramanı siyasetçi, devlet seni iyi tanıyor ve senin neyi yapmayacağını çok iyi biliyor. Şehirleri yakıp yıkma ve katliam yapma cesaretini aslında senden alıyor. Yoksa Tayyip Erdoğan bu savaş ilânının kendi iktidarının sonu olduğunu bilse böyle kanlı bir yola girer miydi?

Ey demagog siyasetçi, neden susuyorsun? Susuyorsun çünkü… Beslendiğin bu düzenin ölümcül yaralar almasını istemiyorsun, çünkü bu düzenle esastan bir çelişkin yok. Kaçak güreşerek bu düzenle boğuşmayı gençlere bırakıyorsun. Böylece kan dökülerek açılacak meydanlara şatafatlı kürsüler kurup özgürlük nutukları atmayı hesaplıyorsun.

Süslü sözlerle hendekleri savunan gençleri kutluyorsun. Bak, o hendeklerin ardında boy boy gençler ölüyor! Direnişe çağırdığın o gençler başlarına yağdırılan bombalarla paramparça edilerek öldürülürken, peki sen neredesin ey siyasetçi? Madem o gençleri hendeklerde direnmeye çağırıyorsun, neden sen de orada değilsin? O hendeklerde can veren gençlerden biri senin çocuğun olsaydı, acaba yine böyle rahat nutuk atar mıydın? Tayyip Erdoğan şehit edebiyatıyla yoksulun asker çocuğunu savaşa gönderirken, oğlu Bilâl para denizinde saltanat hayatı sürüyor. Direniş çağrısı yapıp kenara çekilen sen ey siyasetçi, bu konuda Tayyip Erdoğan'la farkın ne, onu söyle!

Nedense her direniş çağrın mutlaka ölümle sonuçlanıyor, ama sen ortada yoksun.
Gel bize bir iyilik yap ve halkın bu düzene karşı gelişmiş olan haklı tepkisini düzenin kokuşmuş bataklıklarında çürütmekten vazgeç. Dizginleri kastığın artık yeter!

Bak, şehirler katlediliyor; insanlar ölüyor, gençler, kadınlar, çocuklar kurşunlanıyor. Bu ölüm filmini sonlandıracak bir projen var mı?

Yoksa, peki bu sahnede işin ne?



* http://odatv.com/sen-susuyorsun-cunku...-1912151200.html  Mahmut Alınak'ın bu yazısı odatv.com'dan alınmıştır.

ASLOLAN KUTSALLIKSA...



Aslolan kutsallıksa ölmek ve öldürmek teferruattır!

                                         ATALAY GİRGİN 

İnsan için ölmek ve öldürmek, bireysel ve toplumsal anlamda, varlığını armağan etme anlayışının ve kültürünün bilinç kılınmasının ifadesidir. Varlığını armağan ederek ya da ötekinin varlığını ortadan kaldırarak, kendisine ya da kendisi gibi olanlara yaşam alanı yaratmanın, varolan yaşam alanını korumanın ifadesi...

İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, doğayı yer altı ve yer üstü varlıklarıyla birlikte, kendi üretim, tüketim ve bölüşüm zincirine eklemleme ve bunun sürekliliğini sağlama eylemliliği ile birikimsel bir zenginlik yaratma başarısını gösterebilmiştir. Ki günümüzde, bilim ve teknolojinin sağladığı olanakları da kullanarak, bu üretim zincirine, evrendeki başka gezegenleri de eklemlemenin arifesindedir.

Yeryüzünde çoğalan insan nüfusunun, şu ya da bu oranda yaşamda kalma süreci bu sayede olanaklı kılınmıştır. Eğer ki doğa, insanın üretim zincirine eklemlenmeksizin onbinlerce yıl önceki ekosistemiyle kalsaydı, yeryüzünde insan sayısı asla bugünkü düzeyine ulaşamazdı. Maddi ve manevi boyutuyla kültür (bilim, sanat, teknoloji, ahlak, hukuk, din, eğitim, ulaşım, v.b gibi) bu denli gelişemezdi.

Ne var ki yukarıdaki sözler, insanın, insanlığın tarihsel toplumsal gerçekliğine ilişkin, çizilebilecek bir tablonun ilk eskizlerine vurulan genel çizgilerden öte, doğru ya da yanlış, olumlu ya da olumsuz herhangi bir değer taşımıyor. Çünkü bu tablonun genel çizgileri, bugün olduğu gibi, dün de aynı insan toplumları içinde bile elbirliğiyle, eşitlik ve adalet içinde gerçekleşmemiştir.

Aynı toplum içinde bile yapılan iş, herkes için aynı anlama ve aynı değere sahip olmamıştır, tıpkı bugünkü gibi. Keza varolan ya da biriken zenginlik de... Tarihsel toplumsal gerçekliğin bu boyutunu da dikkate almaya başladığımızda, olumluluk ya da olumsuzluk atfedilen değerlerle, anlamlandırmalarla karşılaşırız. Gerçekliğe bağlı ya da gerçekliğe aşkın düşsel, düşünsel temelli amaçlar ve amaçsızlıklarla... Dahası bu doğrultudaki eylemlilik ve eylemsizliklerle de...

Dünya hiçbir çağda, her insan için aynı büyüklüğe, aynı değere, aynı anlama sahip değildir. Bu tarihsel ve güncel anlamda, onun üzerinde varolan zenginlikler için de geçerlidir.

Değişen doğal ve toplumsal koşullarda varlığını koruma ve sürekliliğini sağlama eylemliliğine girişen insan toplumlarının, kendilerine yeni yaşam alanları arayışı ya da yaşadıkları alanların ötesinde üretim zincirine eklemleyebilecekleri yer üstü ve yer altı kaynaklarına ulaşma isteği, başka insan toplumlarının varlıklarına bir tehdit olmuş ya da tehdit olarak algılanmıştır. Bu tehdit ya da tehdit algılaması karşısında insanların varlıklarını korumak için yapacağı en önemli şey, bedenlerini ortaya koymaktır ki bunun adı ölmek ya da öldürmektir. Gelenler için de geçerlidir aynı davranış...

İşte bu noktada, ölüm, kendinde bir şey olarak, bir canlı varlığın yaşamdan gitmesiyken; bir anda, ölümün, neden, nasıl, niçin gerçekleştiğine, insanın neden, niçin, nasıl öldüğüne, öldürdüğüne ya da öldürüldüğüne bağlı bir biçimde ekonomik, sosyal, siyasal bir nitelik kazanır. Yani toplumsal bir varlık olan insan için ölüm, ölmek ve öldürmek, bir soyutlama düzleminde, siyasaldır.

Bireysel anlamda, ölen insanın yakınları nedenli üzülse, acı çekse, ağıt yaksa da varolanı korumak ya da onun egemenliğini sürdürmek için eylemden ya da eylemsizlikten kaynaklanan ölümün siyasallığı gerçekliğini ve hakikatini değiştirmez bu...

Tarihsel ve güncel anlamıyla, eşitsizliğin ve adaletsizliğin veri olduğu koşullarda, varolma ve varlıkta kalma tercihi, ölmek ve öldürmekle, ölmeye ve öldürmeye hazır olmakla hayat bulur. Ki bu veri olan eşitsizliği ve adaletsizliği sürdürmenin de, onu değiştirme isteği ve eyleminin de gerekli koşuludur. Kendisi için ölmeye öldürmeye hazır, seferber edebileceği güçleri olmaksızın hiçbir egemen güç, ne varlığını ve birikimsel zenginliğini koruyabilir ne de onlara yenilerini ekleyebilir. Keza bunu değiştirmek isteyenler, bundan muzdarip olanlar için de geçerlidir bu...

Ne var ki, ölmeye öldürmeye gönderilenlerin büyük bir bölümü, bu gidişlerinin varolan eşitsizliği, adaletsizliği korumak ve varolanın egemenliğini sürdürmek için olduğunu bilmez ya da düşünmez. Onlar için bu gidiş bu görev kutsal kılınmıştır. Ölmek de öldürmek de bu kutsal adına meşrudur artık.

İnsanı, aklını ve bilincini paranteze almaya yönelten kutsal ve onun meşruluğu olmasa zaten, ölüme göndermek mümkün olmaz kimseyi... Ki burada ölümün siyasallığının üzeri örtülür, bilince çıkması engellenir kutsalla...

Oysa kendinde bir şey olarak, insandan bağımsız hiçbir kutsal varlık yoktur. Kutsalı yaratan da kutsallık atfedilen bir varlığın varolma haline son veren de insandır. Kutsal; birey olarak insanın ve kitlelerin bilinci üzerine çekilen kapkaranlık ideolojik bir örtüdür; bireyin düşünüşünü, söyleyişini, eyleyişini biçimlendiren ve yönlendiren... Kitleleri tahakküm altına alan, sormaya, sorgulamaya girişeni “günah keçisi”ne dönüştürüveren…

İlkel denilenler de dahil, varolan tüm dinler ve milliyetçilik başta olmak üzere, tüm ideolojiler kutsallar yaratır. Bu kutsal ya da kutsallık atfedilmiş varlık ekseninde de eylemeye, düşünmeye; ölmeye öldürmeye yöneltirler insanları.

Sonuçta birileri aynı kutsal adına öldürürken ve ölürken, geride kalanlar da aynı kutsal adına öldürdüğünü ve öldüğünü düşünürler onun... Siyasallıktan küçücük bir eser, küçücük bir kuşku bile yoktur ortada… Ölüm, ölmek ve öldürmek kutsallığın kundağına belenmiştir insanların bilincinde, bir bebek kadar masum, bir bebek kadar güzel, büyütülebilir artık... Nasılsa, öldürdükçe ‘kahraman’, öldükçe ‘şehit’ olunacaktır. Ehh… Ölmeyip yaralı kalırsan da ‘gazi’lik garantidir zaten…

Şimdi sormak gerek işte : Ölüm müdür kalleş olan? Yoksa onun kundağına belendiği KUTSAL mı…?

03 Aralık 2015

UYGARLIK KRİZİ



Fikret Başkaya: “Bu sıradan bir kriz değil, uygarlık krizidir”

Erol Anar, Özgür Üniversite Başkanı Doç. Dr. Fikret Başkaya ile “dunyalilar.org” adına bir söyleşi gerçekleştirdi. Fikret Başkaya, Erol Anar’ın sorularına şöyle yanıt verdi:

Erol Anar: Sevgili Fikret hocam, öncelikle söyleşi teklifimi kabul ettiǧin için dunyalilar.org adına teşekkūr ederim. 1990’lı yılların sonlarında “Özgūr Üniversite” ve Tūrkiye Ortadoǧu Forumu Vakfı’nı birlikte yeniden kurmuş ve yaklaşık dört yıl beraber çalışmıştık. O yılları özlūyorum. O yıllardan bu yana Özgūr Üniversite anlamında neler deǧişti? Çalışmalarda ne gibi gelişmeler var?

Fikret Başkaya (FB): Özgür Üniversite’nin ilk faaliyete geçişi, Ekim 1992. Ben 1994 yılında “Paradigmanın İflas” adlı kitabımdan hapse girince, Özgür Üniversite bir sarsıntı geçirdi. Hapisten çıkınca, 1996’da Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfını kurduk ve sen kuruculardan biriydin. Ve Özgür Üniversite’yi de vakfın çatısı altına aldık. Özgür Üniversite’nin ve Forumun başlıca dört amaç etrafında faaliyet göstermesini amaçlıyorduk: 1. Resmi ideolojiyi ve resmi tarihi teşhir etmek, o alandaki bağnazlığa dikkat çekmek; 2. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın entellektüel alandaki olumsuz etkisine dair bir duyarlılık yaratmak; 3. Emperyalizmin yeni versiyonu olan neoliberal küreselleşmeye karşı mücadele etmek amacıyla ideolojik-entellektüel bir netleşme, bir karşı duruş yaratmaya çalışmak; ve nihayet 4. Özellikle Sovyet sisteminin dağılmasından sonra sosyalist-komünist toplum perspektifi ve idealindeki aşınmanın onarılmasına katkı yapmak…

İşte bu çerçevede ve bu amaçlar doğrultusunda, dersler, seminerler atölye çalışmaları, konferanslar, sempozyumlar yaptık. Periyodik bir yayınımız vardı. Yüz kadar kitap yayınladık… Merak edenler bir fikir edinmek için web sayfamız ‘ozguruniversite.org’a bakabilirler…  Bu zaman zarfından her yaştan ve meslekten on binlerce insan Özgür Üniversite’nin etkinliklerine katıldı… İki yıl önce Ankara’daki merkezi İstanbul’a taşıdık. Şu anda Ankara’da bir şube bulunmuyor. Son dönemde özellikle “yaratıcı ütopya” temasına odaklanmak gibi bir niyetimiz var…

EA: Marx’ın özellikle “1844 El Yazmaları” kitabında söz ettiǧi yabancılaşma gūnūmūzde boyutlandı. Tūketim kapitalizminin geldiǧi aşamada, insanları kendilerine, çevrelerine, yarattıkları artı deǧere yabancılaştıracak araçlar da çoǧaldı. Marx’ın sözūnū ettiǧi yabancılaşmanın boyutları inanılmaz biçimde arttı. Bu baǧlamda gūnūmūzdeki yabancılaşma sorununu nasıl deǧerlendiriyorsunuz?

FB: Kapitalizm bir meta uygarlığı, meta fetişizmine dayanıyor ve tabii bir yabancılaşma yaratıyor ve her ileri aşamada yabancılaşma daha da büyüyor. Kapitalizm maddi olsun, manevi olsun, insan ve toplum yaşamının tüm veçhelerine, tüm gözeneklerine nüfuz ediyor, dönüştürüyor, değiştiriyor, dejenere ediyor. Tam bir tsunami gibi her şeyi kapsıyor. Canlı olan ne varsa ölü metalara, sermayeye dönüştürüyor. O kadar ki, felaketleri, acıları, yıkımları dahi bir kâr aracı haline getiriyor… Şimdilerde kapitalizmin yarattığı yabancılaşma, Marx’ın yaşadığı döneme göre çok daha derinleşmiş, genelleşmiş durumda… Nerdeyse insan insanlıktan çıkmanın eşiğine gelmiş gibi… Velhasıl, ürpertici, vahim bir tablo karşısındayız ama bu kepazeliği sorun edenler şimdilik çok küçük bir azınlık… Artık insanlar tam birer tüketim nesnesi haline gelmiş durumdalar. Sanki yabancılaşma kavramı durumu anlatmakta yetersiz… Akıl almaz bir kültürel çürüme almış başını gidiyor…

2001-2002 yıllarında, Kalecik Cezaevinde, “Çığırından çıkmış bir dünya” adlı kitabım için okumalar yaparken, Marx’ın, “Kapital”in yayınlanmamış bölümünde (sonradan yayınlanmış tabii) bir cümleye rastlamıştım. Marx, “öyle ki, sanki metalar birer insan satın alıcısı olarak ortaya çıkıyor” diyordu… Bundan birkaç ay önce bir AVM’nin konfeksiyon bölümünün önünden geçerken gördüğüm manzara, bana birden Marx’ın o söylediğini hatırlattı. Eşyalar arasına gömülmüş insanların tavır ve hareketleri, “burada kim kimi satın alıyor” dedirtecek cinstendi… Ve kendi kendime: “Burada iki türlü eşya var: duran eşyalar, yürüyen eşyalar”  dediğimi hatırlıyorum… Velhasıl durum vahim. Gerçi insanların kafasında bir beyin var, ama bir şeye yarayıp-yaramadığı artık tartışmalı… Tabii bu kepazeliğin farkında olan bir kesim de var ve iyi ki, var. Aksi halde durumumuz iyice umutsuz olurdu…

EA: Dūnyada “sol” “ilerici” görūnūmlū hūkūmetler, hatta “islâmi referanslı” hūkūmetler dahi neoliberalizmin uygulayıcısı durumundalar. Özellikle Latin Amerika’da bu “sol” görūnūmlū neoliberal politikaları hūkūmetler var, Brezilya örneǧinde olduǧu gibi.  Marksist coğrafyacı Harvey “Farklı muhalefet türlerinin birleştirilmesi daima temel önemde olacaǧını” belirtiyor. Slovakj Zizek’e göre  ise “demokratik motivasyonlara sahip taban hareketleri başarısız olmaya yazgılı görünüyor, bu yüzden belki de en iyisi küresel kapitalizmin ‘militarizasyon’ üzerinden süregiden habis döngüsünü kırmak” gerekiyor. Sizce Neoliberal cendereden çıkış yolu nedir?

FB: Sorduğun bu soruyla ilgili ekseri gözden kaçan bir şey var: Sanılıyor ki, her koşulda istenen ekonomik-sosyal model uygulanabilir! Böyle bir şey yok. Her ekonomik-sosyal model belirli sınıfsal güç dengelerine dayanıyor. Mesela II. Dünya savaşı sonrasında adı öyle konsun, konmasın, sosyal demokrat bir ekonomik-sosyal model geçerli oldu. O dönemde güçlü bir sendikal mücadele vardı, sosyalist-komünist ütopya canlıydı, Sovyet sisteminin prestiji yüksekti ve bir çekim merkezi durumundaydı, 1955 Bandung Konferansı sonrasında sömürge halkları ayağa kalkmış, “biz de varız, yüzyıllardır uzak tutulduğumuz sofraya dahil olmak istiyoruz” diyorlardı, sömürgeciliğin tahribatına son vermek istiyorlardı… Velhasıl, dünya ölçeğinde ezilen ve sömürülen sınıflar lehine bir güçler dengesi oluşmuştu. Tabii böylesi bir güçler dengesi durumu da  kapitalizmin kuşatılması, ödünler vermek, “uyumlanmak”  zorunda kalması demekti…

Lâkin, 1979-1980 ‘den başlayarak, neoliberalizmin kendini dayatmasıyla, güçler dengesi kesin olarak sermaye lehine döndü. Dolayısıyla verili yeni güç dengesi durumunda artık ‘ben sol, sosyal demokrat bir program uygulayacağım’ demenin bir karşılığı yoktu… Hangi parti iktidara gelirse gelsin, yapabileceklerinin sınırı neoliberalizm tarafından belirlenmişti. Bir fikir vermek için, Türkiye”de 16 milyondan fazla işçi (proleter) var ve bunun sadece %6’sı sendikalı… Üstelik bu %6’nın %3’ünün toplu sözleşme hakkı yok! Sendikalarda “örgütlü” kesim 1 milyon kadar işçiyi kapsıyor. Sendikaların %90’ı da AKP iktidarının destekçisi… Şimdi böyle bir tablo varken kendine sosyal demokrat diyen bir partinin ne kadar şansı olabilir?

22 Kasım 2015

YA KOMÜNİZM YA DA...



"Ya komünizm ya da bu iş karakolda biter..."*

Fikret Başkaya

Kapitalizm uzun insanlık ve uygarlık tarihinde sadece küçük bir parantez. İşte sanayi kapitalizmi tarih sahnesine çıkalıdan bu yana ikiyüzelli yıldan az bir zaman geçti. Buna rağmen insanlığın ve uygarlığın geleceği riske atılmış bulunuyor. Kapitalist üretim tarzı "yaratıcı yıkıcılık" sayılsa da, şimdilerde çoktan yıkıcılığın yaratıcılığın önüne geçtiğini söylemekte bir sakınca yok. Artık her geçen gün yaptığından daha çoğunu yıkıyor, daha çoğunu yok ediyor, daha çok kirletiyor...

 O halde neden böyle oldu, neden genel bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıktı, neden tüm işaret lambaları kırmızıya dönmekte? Neden her geçen gün sosyal kötülükler (işsizlik, açlık, yoksulluk sefalet, anlam kaybı...) çığ gibi buyuyor, ekolojik dengeler alt-üst oluyor? Bütün bunlar oluyor zira kapitalizm insanlığın ve uygarlığın normal hali değil, bir sapmaydı... Kapitalizm bir meta uygarlığı, meta fetişizmine dayanıyor ve kapitalizm dahilinde üretim etkinliğinin birincil amacı, insan ihtiyaçlarını karşılamak değil kâr etmektir. Kullanım değeri değil değişim değeri üretmektir...

Başka türlü söylersek, bir ilişki tersliği söz konusu. Öküz arabanın arkasına koşulmuş durumda... Her üretim çevrimi sonunda yaratılan değer, artık ürün, artı-değerin (kârın) her seferinde yeniden yatırılma zorunluluğu var, bir sonraki üretim çevrimine sokulması gerekiyor. Ve sonuç "üretim için üretim" biçimini alıyor. İkincisi, kapitalizm kutuplaştırıcı bir temel eğilime ve dinamiğe dayanıyor. Bir kutupta zenginlik biriktirmek, karşı kutupta yoksulluk ve sefalet biriktirmekle mümkün oluyor. Aksi halde dünya nüfusunun %1'inin dünya zenginliğinin (servetinin) yarıdan fazlasına, %8.1'inin de dünya zenginliğinin %86,4'üne el koyması mümkün olmazdı... Üçüncüsü de kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu yerde üretimin insanî -sosyal ve ekolojik sonuçları (zararları) dikkate alınmıyor. Netice itibariyle fatura topluma ve doğaya çıkıyor, Burjuva iktisatçıları buna "dışsal ekonomiler" diyerek işin içinden çıktıklarını sanıyorlar... Oysa dışarda kalan hiç bir şey yok...

Neoliberal küreselleşmenin dayatılmasıyla, yıkıcılık hızlandı, kapsayıcılığı daha da arttı. Kapitalizm dahilinde insan toplumlarının üretim, tüketim ve yaşam etkinliği şimdilerde jeolojik sorunlar da yaratır duruma gelmiş bulunuyor ki, buna antroposen çağ (anthrophocène) deniyor.  Artık kapitalizm dahilinde sorunların üstesinden gelmek mümkün değil. Dolayısıyla hem yeni bir uygarlığa giden yolun aralanması gerekiyor ve hem de bunun vakitlice yapılması gerekiyor. Zira sistemin yıkıcılığı bu ölçüde hızlanmış, kapsamı da bu ölçüde büyümüşken, geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir...

Gerçek durum böyleyken ve genel bir sürdürülemezlik, sürdürülebilemezlik tablosu ortaya çıkmışken, küresel plütokrasinin, küresel oligarşinin sözcüleri, akıl hocaları, "eğer büyüme gerçekleşir, modern teknoloji (teknik bilim) de gelişmesini sürdürürse, sorunların çözüleceğini, işlerin yoluna gireceğini" söylüyorlar. Oysa, kapitalizm dahilinde, üstelik onun vahşi neoliberal versiyonunun geçerli olduğu durumda, bu ikisi sorunların çözümünün anahtarı olmak bir yana, bizzat kendileri birer sorun haline gelmiş bulunuyor. Yegane amacı kâr ve her seferinde daha çok kâr, daha çok sermaye biriktirmek olan, insana ve doğaya saygısız, her türlü etik değerden yoksun bir sistem dahilinde büyümenin hiç bir sorunu çözme şansı yoktur. Aynı şekilde, kâr etmenin ve yıkımın hizmetine sunulmuş teknolojik harikaların da sorunları çözmesi mümkün değil ama daha da azdırması kaçınılmaz...

06 Ekim 2015

Öğretmen Sorunları...



Öğretmen Sorunları Maaşa İndirgenemez
Atalay Girgin*
 (BİRGÜN Gazetesi'nde 6 Ekim 2015'de yayımlanan yazının tam metni)
Öğretmenin, öğretmenliğin ve eğitimin sorunlarına ilişkin, çözüm diye ileri sürülecek ve gerçekleştirilecek her şey durduğunuz, baktığınız ve yapmak istediğiniz, olmasını arzuladığınız şeylere göre yeni sorunlar ve yeni çatışma alanları yaratır. Çünkü eğitim alanı ve öğretmenlik, maaşa indirgenemeyecek denli önemli ve asli olarak “Nasıl bir toplum, nasıl bir insan istiyoruz?” sorusuna yanıt veren siyasal ve ideolojik aktörlerin açık ya da örtük mücadele alanıdır. Hangi şatafatlı ve hamasi sözlerle süslenirse süslensin, öğretmen bu alanda cepheye sürülen, farkında olsun ya da olmasın, cephanesi ‘bilgi’ adlı ideoloji olan bir neferdir. Bu gerçekliği ve hakikati dikkate alarak şu iki temel ve genel belirlemenin altını çizmek gerekir:

Birincisi, Dünyada ve Türkiye’de içerisinde yaşanılan toplumsal gerçeklik, ekonomik, sosyal, siyasal ve sınıfsal boyutlarıyla algılanıp anlamlandırılmadan öğretmen ve öğretmenliğin sorunları, öncelik hangisine verilirse verilsin, salt maddeler halinde sıralanmakla herkes için ortaya konulamaz. İkincisi, ulusal ya da uluslararası düzeyde, mevcut sendikaların, kendi siyasal ve ideolojik seçim ve önceliklerine göre belirledikleri sorun ve taleplerle de mevcut koşullar içerisinde bu iş çözülemez. Çünkü sıralama nasıl olursa olsun, toplumsal, siyasal ve ideolojik anlamda taraflardan birilerinin çözümü diğerlerinin katmerleşen sorunu olacaktır ve olmaktadır da… Bundan, açıkça mücadele etmenin dışında, kaçış yoktur. Ancak hem toplumsal gerçeklik hem de mücadeleden kaçış, yanılsamalı bir biçimde tüm diğer sorun ve temel farklılıkların üzerine şal örtüp ötelercesine, öğretmenleri ekonomik sorun ekseninde ortaklaştırmaktadır. Birbirine taban tabana zıt anlayışlara sahip sendikaları bile aynı masada buluşturan, neredeyse tek sorun ekonomidir.

Buna bağlı olarak; günümüzde öğretmen, yaşadığı nesnel ve öznel sorunların da etkisiyle, sembolik günlerde dile getirilen düşünce, talep, vaat ve temennilerle, kadük ve kısır bir sendikal mücadele arasına sıkışmıştır. Bu durum, bireysel ya da grupsal anlamda, neredeyse öğretmenlerin genelinin ekonomik talep ve sorunlara, beklentilere yoğunlaşmasına neden olmuştur. Örneğin, her yıl yüzde kaç zam alınacağı, ek ders ücretlerinin, eğitim öğretim ödeneğinin ne kadar olacağı, maaşının ne kadar artacağı, öte yandan bazı özlük sorunlar, vb. bunlardan birkaçıdır.

Bu örnekleri ne denli çoğaltırsak çoğaltalım, öğretmenlerin de bir parçası olduğu işçi sınıfının genel talep ve sorunları (işsizlik, pahalılık, sigortasız, sendikasız, sosyal güvencesiz çalışma, asgari ücretin altında işçi çalıştırma, iş güvencesi, vb) bunların arasında kendisine hatırı sayılır bir yer bulamaz. Çünkü öğretmenlerin ve sendikaların bir kısmı kendisini doğrudan işçi sınıfının bir parçası olarak görmezken, kendisini kamu emekçisi diye niteleyerek sınıfla ilişkisini deklare edenler de memurluğu yitirmek istemez. Ekonomik sorunun yanı sıra yitirilmek istenmeyen memurluk da ortak bir payda olarak öne çıkar. Memurdan öğretmen, öğretmenden memur olamayacağı hakikati bilinç düzeyine bile getirilmez. Bunu düşünüp dert edinenler de bireysel olarak fazla bir şey yapamaz.

Oysa öğretmenlerin faaliyet gösterdiği eğitim alanındaki çalışma, ücret, maaş, ödenek, ek gösterge gibi, ekonomik sorun, talep ve beklentilerin başatlaştığı bir işe indirgenemez. Ekonomik sorun ve talepler önemli olsa da öğretmenlik, maaşının düşüklüğünden dolayı yapılmayacak ya da yüksekliğinden dolayı cansiperane yapılacak bir iş değildir. Aksine bile isteye, koşulların zorluklarına rağmen, bireysel ve toplumsal anlamda ve örgütlü bir biçimde yılmadan ve sabırla mücadeleyi gerektiren bir iştir. Çünkü eğitim, özellikle de okullarda yapılan sistematik eğitim, öğretmenin yanı sıra, asıl olarak yeni neslin, “Nasıl bir toplum nasıl bir insan istiyoruz?” sorusuna egemenlerin verdiği yanıtlar temelinde siyasal ve ideolojik açıdan biçimlendirilme, değiştirilip dönüştürülme faaliyetidir. Burada müfredattan başlayarak, öğrenciye davranış ya da kazanım adı altında aktarılması ve kavratılması istenen bilginin içeriği, siyasal ve ideolojik göndermeleri, değeri ve niteliği de sorundur. Bununla beraber okulda yapılmaması gerektiği halde yapılan, yapılması gerekip de yapılmayan/yapılamayan, her biri itirazı ve mücadeleyi gerektiren birçok sorun vardır.

Dolayısıyla eğitim alanında insanlığın ve toplumun hem bugününü hem de geleceğini ilgilendiren daha temel sorunlar dururken, öğretmenlerin ve sendikaların, sınıf mücadelesi açısından da bir türlü avantaja ve genel kazanımlara dönüştüremedikleri salt ekonomik soruna yönelmesi, bir yanıyla kafaları kuma gömmektir. Diğer yanıyla ve asıl vahim olanı da kapitalist sömürü düzeninin siyasal ve ideolojik temsilcilerince arzulanan insanı biçimlendirip yetiştirmek üzere mevziye sürülen öğretmenlerin, sistemin gönüllü ya da “gönülsüz ve fedai ‘meçhul asker’i” olmayı sineye çekmesi, düzenin duvarında tuğlaya dönüşmesidir. Ne yazık ki eğitim sendikalarının düzenledikleri mitinglerde, basın açıklamalarında söylenenler, dergilerinde, bildirilerinde, afişlerinde yazılanlar, keza öğretmenlerin bireysel olarak eş, dost, arkadaş sohbetlerinde ağızlarından dökülenler ne olursa olsun, okullarda fiilen yaşanan budur.

Türkiye’de işçi sınıfının sendikalılık düzeyi yerlerde sürünürken, onun bir parçası olan genelde kamu çalışanlarının, özelde ise öğretmenlerin sendikalaşma oranı, iki bin yılından günümüze zirve yapmıştır. Ancak bu yükseliş bırakın sınıf mücadelesi açısından gerçek bir örgütlenmeye, öğretmenin ve eğitimin asli sorunları karşısında bile fiili bir duruşa tekabül etmemektedir. Çünkü sendikalı olan kamu çalışanının aidatını bile devlet, yani işveren ödemektedir. Öğretmenlerin büyük bir bölümü örgütlenme ve mücadele bilinciyle aidatını kendi cebinden ödeyerek sendikalarını seçmemektedir. Aksine işim görülsün, yöneticilerle aram bozulmasın, istediğim yere tayinim çıkabilsin, vb bireysel kaygı ve düşüncelerle hareket etmekte, rüzgârın esişine göre yön tayin etmektedir.

Öğretmenlikle zerre kadar bağdaşmayacak ve günümüzde öğretmenin aczini de sözüm ona itibar sorununun sınırlarını da gösteren bu durum, asıl olarak eğitim sendikalarının, geçmişe göre daha fazla zenginleşmesine, kasalarının dolmasına neden olmakta, ancak mücadele güçlerini artırmamaktadır. Bu haliyle mevcut sendikaların, örgütlenme düzeyleri ve sahip oldukları anlayışla öğretmen sorunlarının çözümünde, siyasal iktidarın icazetini aşan düzeyde bir güç ve mücadele merkezi olması da beklenemez. Çünkü kasanın anahtarı siyasal iktidarın elindedir. Eğer herhangi bir iktidar, “Sendikalar üye aidatlarını üyelerinden kendileri toplamalıdır. Üye aidatını iki ay ödemeyen üyenin üyeliği düşer.” kararını verecek olsa, bugünkü sendikalı sayısı bir anda tuzla buz olur. Bu ayrıcalıklarını yitirmek istemeyen sendika yöneticilerinin ve önde gelen temsilci ve kadrolarının, sendikaları, fiili ya da potansiyel siyasal iktidarların yedeğine takmaları, bir tür sarı sendikacılık olan, icazet sendikacılığına soyunmaları kaçınılmazdır. Ne yazık ki mevcut kamu ve eğitim sendikalarının birçoğunun durumu da budur. Ne memurluktan vazgeçmeyi göze alabilirler ne de üye aidatlarını kendileri toplamayı… Dolayısıyla ham hayal görmeye gerek yok. Bu koşullar altında hem eğitimin ve öğretmenlerin hem de sınıfın temel sorunları ekseninde sendikal mücadele bir başka baharın işidir.

Oysa yaşanan toplumsal koşullar altında, öğretmenler ve eğitim sendikalarının tümü bile değil, yalnızca Eğitim-Sen ve üyeleri bile, kararlı bir biçimde okulu mücadele alanı olarak seçseler, “pedagojik olanı daha politik ve politik olanı da daha pedagojik yapma”1ya yönelseler, kısa bir sürede siyasal, ideolojik ve sınıfsal anlamda birçok şey değişmeye başlar. Bunun için yapılması gereken öncelikli iş, öğretmenin yalnızca sözde değil, fiiliyatta da içerisinde yaşadığı topluma, öğrenciye, veliye ve onun sorunlarına karşı toplumsal anlamda duyarlı olmayı seçmesi, karşısındaki öğrenciye toplumsal gerçekliği ve sorunlarını, nedenleriyle birlikte bütünsel olarak anlatması, göstermeye çalışmasıdır. Sistem öğretmenlik mesleğini ne denli dönüştürmeye çalışırsa çalışsın, öğretmenin ekonomik koşulları, çalışma zorlukları ne olursa olsun, bu yapılamayacak bir şey değildir. İçerisinde yaşadığı topluma ve onun sorunlarına karşı, hem vicdani hem etik boyutuyla sorumluluk bilincini taşıyan hiçbir öğretmen, adam sendeci bir tutumla kendi kabuğuna çekilip düzenin ve egemenlerinin kayıtsız, şartsız işgüderliğini, hizmetkârlığını seçemez ve seçmemelidir. Bunun gereklerini de öğretmenler, asıl olarak sınıfta, okulda yapmalı, sesini ve itirazını yükseltmelidir. Tasını tarağını toplayıp okulu terk etmemeli, adet sünnet yerini bulsun dercesine basın açıklamalarında, mitinglerde slogan atmaya, boy göstermeye indirgememelidir.

İşte, eğer öğretmenler ve eğitim sendikaları bunu başarabilirlerse, hem öğretmenin ve eğitimin sorunları, çözüm arayışları toplum nezdinde karşılığını bulup genelleşir, hem de yakınılıp duran itibar/itibarsızlık sorunu gerçek anlamda aşılır. Ve öğretmen, Henry A. Giroux’un dediği gibi, bulunduğu her ortamda toplum için “kamusal entelektüel”2e dönüşmeye başlayabilir. Aksi halde öğretmenler ve eğitim sendikaları, her 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde ya da resmi olarak kutlanan 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde aynı sorunları konuşup, sözüm ona methiyelerle bezeli benzer hamasi nutukları, bildirileri, mesajları dinlemeye devam eder. Yalan söylemeyin, doğru sözlü, dürüst, ahlaklı, ilkeli ve sözünüzün sahibi olun dedikleri öğrencilerin gözleri önünde, siyasal iktidara ve esen rüzgâra göre sendikalar arasında rüzgârgülü misali döner dururlar. Bu mevcut koşullar altında sorunlar ve onların çözümü de öğretmenlerin ve sendikaların itibarı da düzenin ve efendilerin icazeti ve ayaklarının dibindeki minderde işgal etmelerine izin verdikleri yer kadardır.

Bu makûs talihi değiştirmek ise egemenlerin işgüderi olmamayı seçen öğretmenlerin ve sendikaların sınıfta, okulda ete kemiğe bürünen, toplumsal, sınıfsal karşılığını bulan örgütlenme ve mücadeleleriyle mümkündür. Mücadele ederek haklar elde etmek yerine, ulufe ve icazet anlayışına sığınıp, hem de öğrencilerin önünde ilkesiz ve tutarsız bir biçimde rüzgârgülüne dönüşüp durmalarıyla değil. Sonuç olarak; sorun, düşük maaş, öğretmenlik mesleğinin dönüşmesi/dönüştürülmesi, itibar/itibarsızlaştırmadan ibaret değildir. Aksine asıl sorun, genel olarak öğretmenin kendisinde ve sendikalarının da sahip olduğu örgütlenme ve mücadele anlayışındadır.

   





  







* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com.tr
1 Eleştirel Pedagoji Dergisi, sayı 41, sf. 15.
2 Eleştirel Pedagoji Dergisi, sayı 41, sf. 12.

11 Eylül 2015

BASIN AÇIKLAMASI



ÖZGÜR VE DEMOKRATİK BİR YAŞAM İÇİN

Egemenlerin savaşında ‘yarım besmeleli av’ olmasın insan!

Ülkemiz, son birkaç aydır, dibi görünmez, derin bir kuyuya çekiliyor ve kan artık o kuyudan taşıyor. Giderek yaygınlaştırılmaya çalışılan ırkçılık ve inanılmaz boyutlara ulaşan şiddetin içinde yine de insan kalmaya çalışıyoruz. Düşünce evrenimizin, mahremiyetimizin, evrensel insani değerlerimizin fütursuzca saldırıya uğradığı, tarafların çıkarları doğrultusunda çizilen yaşamlar, artık katlanılmaz bir hal aldı. 



Ülkemizde yaşayan bütün halklar olarak barış içerisinde, insan onuruna yakışır bir yaşama özlem duyarken, halkların bu özlemi egemenlik kurmak isteyen taraflarca bozulmuştur. Kürtlere karşı bir saldırı başlamıştır. Askerler bilerek ölüme gönderilirken, halkın can güvenliğini sağlaması gereken polis, hunharca halkın üzerine sürülüyor ve halkıyla savaşmak zorunda kalıyor. Kendisi de ne acı ki bu ölümlerden payına düşeni alıyor.

CİZRE’DE ABLUKAYA SON VERİLMELİ!

Bir haftadır Cizre abluka altında ve orada nasıl bir katliam yaşandığı/yaşatıldığı tam olarak bilinmiyor. Halklar olarak haber alma özgürlüğümüz yok. Sosyal medya üzerinden gelen görüntüler oradaki şiddeti anlatır nitelikte. Cizre halkı bu abluka altında ihtiyaçlarını nasıl karşılıyor? Çocukların ihtiyaçları nasıl karşılanıyor, bunlar da bilinmiyor. Kaç kişi yaşamını yitirdi, bu da bilinmiyor. Batıda yoksul halk “şehitler” üzerinden kışkırtılarak Kürtlerin canına, malına saldırılar tertipleniyor. Halklar birbirine düşürülerek, insanlık onuru ayaklar altına alınarak bir iç savaş hazırlığı yapılıyor.

Bu kirli savaşa, başta çocuklar olmak üzere, kadınların ve erkeklerin katledilmesine, onurlarının ayaklar altına alınmasına izin verilemez. Ayaklar altına alınan tüm halkların birlikte yarattığı din, inanç vb. ortak insani kültürel değerlerdir. Böyle bir ortamda susmak şiddete ortak olmaktır. Böyle bir durumda susmak, Cizre ablukası altında ölen, öldürülen insanların şahsında insanlığın katledilmesine seyirci kalmaktır.

Biz, bu vahşet ve barbarlığın bir an önce sona ermesini isteyen Ankaralı sanatçılar olarak bu kirli savaşı kınıyor, son bir haftadır Cizre’nin yürekleri yakan acısıyla evlerimizin içine kadar sıçrayan bu kana karşı tüm halkların sağduyulu ve barışı kucaklayarak, barışın hüküm sürdüğü, özgür ve demokratik bir yaşamı hep birlikte kurmaya ve savunmaya çağırıyoruz. Ve bu doğrultuda, Cizre’de ablukanın hemen kaldırılmasını istiyoruz. Bu kirli savaşa son vermeli, silahlar susmalıdır. Müzakerelerin yeniden başlayabilmesi için elverişli koşullar yaratılmalı, barış sürecinin önü açılmalıdır.
Yeter artık! Egemenlerin savaşında ve barışında ‘yarım besmeleli av’ olmasın insan!

Tekgül Arı
Atalay Girgin
Sema Güler
Pelin Buzluk
Melike Uzun
Ayşe Akaltun
Alaattin Topçu
Cennet Bilek
Çiğdem Sezer
Deniz Faruk Zeren
A Galip
Ercan Y Yılmaz
Sabahattin Şerif
Ayten Kaya
Leyla Akgül
Cafer Tabak
Süreyya Karacabey
Yusuf Bilge
Özgür Kapan
Sevinç Koçak
Selma Şahin
Aysel Kılıç Karslı
Derya Cebecioğlu
Ali Haydar
İlhami Yazgan
Fulya Bayraktar

23 Mayıs 2015

Atalay Girgin'le Söyleşi

Atalay Girgin’le Söyleşi

Başbakanın Günlüğünden Sayfalar

A.GALİP’in Atalay Girgin’le Yaptığı ve Aydınlık Kitap’ta Yayınlanan Söyleyişi

2011 yılında ilk serisini yayınlayan Atalay Girgin dördüncü romanıyla karşımızda. Kemeutopya denilen bir gezegenin Lağımpaşa, Ambarya gibi semtlerinde yaşayan küçük, kuyruklu, sevimli yaratıkların kıyasıya iktidar savaşları anlatılıyor.

Romanlarda çizilen fantastik atmosfer şaşkınlık yaratacak bir
biçimde günümüzle paralellik gösteriyor. Ortalıkta uçuşan günlükler, ses kayıtları için bir öngörü mü yoksa sanatçı imgelemi mi demek gerektiğini okuyuculara bırakıyorum.
Aşağıda Atalay Girgin’le sanatçı, gündelik hayat ve politik ilgi konusunda yaptığım bir söyleşiyi sunuyorum.

    A. Galip - “Kıranlar Kırılanlar Zamanı” yayınlanan 4. romanınız. Önce, ilk üç romanınızdan, “Mehdi ve Mesih”, “Lağımpaşalı” ve “Başbakanın Günlüğü”nden söz etmek istiyorum. Kemeutopya dediğin bir “coğrafya”da yaşanan son derece tanıdık bir serüven. Aslında her biri bağımsız da okunabilecek romanlar. Aynı coğrafyada geçtiği için genişleyerek devam eden bir nehir roman olarak da değerlendirebilir miyiz?

   A.  Girgin - “Kemeutopya” bir kurgu gezegen ve o gezegendeki ülkeler, kişi ve olaylar da düşseldir. Kemeutopya başta olmak üzere, romanların evreninde var olan ülkelerin, kişilerden bazılarının yeni olaylarda boy göstermeye devam etmeleri, Kemeutopyalılar roman dizisinin bir nehir roman olarak değerlendirilebilmesine kapı aralamaktadır. Ancak, her biri bağımsız olarak da ele alınıp değerlendirilebilir. 
  
  Örneğin; dizinin ilk romanı olan “Mehdi ve Mesih”te, kendisinin Mehdi olduğuna inanan bir anti-kahramanın çevresinde kurgulanıp anlatılıyor olaylar ve kişiler. Doğrudan açıkça söylenmese de her kutsalın ve kutsallaştırılan herkesin ve her şeyin ardın bir mutfak olduğu sergileniyor. 
“  Lağımpaşalı”da ise, iktidarı kendi çıkarları için isteyen, her geçen gün tescilli bir yalancı haline gelen bir politikacının öyküsü anlatılıyor. Toplumun ve kendini seçenlerin kutsal değerlerini kendi amacı için hiç tereddüt bile etmeden harcayışı… İktidarı bir zenginleşme aracı haline getirişi…

  “Başbakanın Günlüğü”nde ise, seçim zaferi sonrası Lağımpaşalı’nın kendinden geçişi sergileniyor. Kendini her şeyin hakimi sanırken, günlüğünün çalınıverişi… En mahrem yaşantılarının olduğu özel odalarında görüntü ve ses aktarıcı mikro cihazların bulunduğunu… Ve bunların çevresinde kurgulanan olay ve kişiler…

Kıranlar Kırılanlar Zamanı” ise toplumun önemli bir kesiminin haysiyet isyanıyla ayağa kalkışını, işaret edilmeyi bekleyen “Mehdi”nin yaşadığı hayal kırıklığı ve kızgınlığı eşliğinde savruluşunu aktarıyor. Mehdi’nin, efendisi Yoseuf’un sözleriyle “Kendi sözlerinin büyüsüne kapılışı”… Ve Başbakanın Mehdi’yle Mehdi’nin Başbakanla kavgası…

A. Galip- Son derece tanıdık bir serüven. Biraz bu romanları esinlendiren olaylardan söz edebilir misin?

Romanlardaki serüvenlerin tanıdık gelmesinin öncelikle iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi her yazarın, çağının çocuğu olmasıdır. İkincisi de okurun, yazarla aynı toplumsal, siyasal zaman ve mekân koşullarında yaşamasına bağlı olarak, anlatıda var olanları çağrışımsal düzeyde gerçeklikle bağlamaya, ilişkiler kurmaya yönelen anlamlandırma ve değerlendirmeleridir.

Ancak eser ortaya çıktığı zaman ve mekân koşullarından uzaklaştıkça, okur da yazar ve eserle aynı koşulları paylaşmaktan uzaklaştıkça anlatılanların “tanıdık bir serüven” olma niteliği giderek ortadan kalkar.
Örneğin; G. Orwell’in hem “Hayvan Çiftliği” hem de “1984” adlı romanlarının ilk yayımlandıkları yıllarda okurda yarattığı çağrışımsal “tanıdıklık” etkisiyle, günümüzdeki okurda yarattığı “tanıdıklık” etkisi aynı değildir.



Çünkü zaman ve mekânın değişimine, aradan geçen yıllarla birlikte ortaya çıkan yeni okurlara bağlı olarak bu etki sürekli azalmıştır. Dolayısıyla kitaplarımdaki “tanıdık bir serüven” etkisi, yazarın, eserin ve okurun aynı zaman ve mekân koşullarında yaşıyor olmasından, benzer olaylara tanıklık ediyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Malzeme devşirmekten tarihsel romana

A. Galip- Bir romancının tarih ve güncellikle nasıl bir   ilişkisi vardır?

Her romancı, her insan gibi, belli bir toplumsal tarihsel  çevrede yaşar. Yaşadığı zaman diliminde olup bitenler, tanıklıkları onun şimdisidir, güncelidir. Güncelde olup bitenler karşısında bazen sevinir, üzülür; bazen öfkelenir, taraf olur; duygu ve düşünceleriyle onların içinde ya da kenarında yer alır. Severken, aşık olurken, sevgilisinden ayrılırken, vb. Çünkü ‘şimdi’, her türlü eylemin ve etkinin yegane zaman dilimidir. Bu etki kimi yazarlarda kendine kaçışa, salt bireysel olana yönelişe neden olur. İçerisinde yaşadığı toplum ve dünya derinden bir alt üst oluş yaşarken, bilinen ya da bilinmeyen bir dizi nedenle bunları görmezlikten gelir. Kimileri ise küçücük bir olaydan, küçücük bir tanıklıktan bile, insana ve insanlık durumlarına ilişkin bambaşka bakışlara, değerlendirmelere uzanır. Düşsel ve düşünsel olarak bunlara işaret eden, bunları göstermeye algılatmaya çalışan yapıtlar üretir.

Romancıların tarihle ilişkisinde de çok fazla neden rol oynayabilir. Bunların başında siyasal ve ideolojik bakış açısını dikkate almak gerek. Kim neyi neden, niçin ve nasıl göstermek istiyorsa, yaptığından ne umuyor ya da bekliyorsa ona göre bir ilişki kuracak ve anlamlandırıp sunacaktır. Örneğin; bazıları “tarihsel roman”la kendi siyasal ve ideolojik anlayışına malzeme devşirip sunmaya çalışırken, kimileri neyin nasıl olmadığını göstermeye yeltenecek; bir başkası “pir uçmaz mürit uçurur” anlayışıyla kalem oynatacaktır. Kimileri de gelecek kaygısının toplumu sardığı, geçmişten
beslenmenin, geçmiş övgüsünün revaçta olduğu koşullarda “tarihsel roman” yazmayı bir gelir kapısı olarak değerlendirebilecektir.

Dolayısıyla her romancının tarih ve güncellikle ilişkisi     çok farklı açılardan değerlendirilebilir ve bu anlamda      “Nasıl?” sorusunun tek bir yanıtı yoktur. Ancak     her romancının tarihle ilişki söz konusu olduğunda,     bir tarih felsefesiyle hareket etmesi gerekir, diye düşünüyorum.

A. Galip - Genelde edebiyatın özelde ise romanın ne gibi
bir politik gücünden söz edilebilir veya böyle gücü var
mıdır?



Politik romanlar yazan biri olarak bu soruya “Evet! Vardır” demem beklenebilir. Ancak hem edebiyatın neliğini hem de yaşanan toplumsal siyasal gerçekliği düşündüğümde yanıtım şudur: Genelde edebiyatın, özelde ise romanın, anda gerçekleşen, anda etkisini gösteren politik bir gücü yoktur. İster az satar olsun, isterse çok satar olsun, tek başına hiçbir roman politik olarak okurlarını bir taraftan bir başka tarafa yöneltmeye kadir değildir. Bir edebiyat yapıtından da bunu beklemek doğru değildir. Çünkü bir roman en iyi ihtimalle, gösterdiği insan ve insanlık durumlarıyla okuru düşündüren, karşılaştığı durumlara ilişkin yeni ve farklı değerlendirme olanaklarına işaret edişiyle etkide bulunabilir. Bunun yanı sıra düşünsel ufkunun genişlemesine katkıda bulunarak, mevcut tercihi ve yönelişini güçlendiren, pekiştiren bir etki sağlayabilir. Velhasıl genelde edebiyatın özelde ise romanın politik etkisini abartmamak gerekir.

27 Nisan 2015

Klasikleri neden okumalı?

Klasikleri neden okumalı?
Italo Calvino
Italo Calvino tam yirmi yıl önce kaleme aldığı yazıda 'klasik nedir?' sorusuna on dört ayrı tanım getiriyor.
İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım.
1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır.
Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar. "Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz.
Zengin bir deneyim
Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?1 On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin2 tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı.
Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:
2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar için alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok tadını çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı tutanlar için de aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler.
Gençliğimizdeki okumalar, sabırsız olduğumuz, kafamızı toparlayamadığımız, nasıl okunacağını iyi bilmediğimiz ya da hayat deneyiminden yoksun bulunduğumuz için pek bir değer taşımasa da, örnekler, üstesinden gelme yolları, karşılaştırma olanakları, sınıflandırma tasarları, değer basamakları ve güzellik ölçütleri sağlayarak ilerideki deneyimlerimize biçim vermesi açısından (belki aynı zamanda) geliştirici de olabilir; gençken okuduğumuz kitapla ilgili pek az şey anımsasak ya da hiçbir şey anımsamasak bile, içimizde işleyeduran şeylerdir bütün bunlar. Aynı kitabı, olgunluk çağımızda yeniden okuduğumuz zaman, işte o zaman, nereden geldiklerini unutmuş olmamıza karşın artık iç düzeneklerimizin bir bölümünü oluşturan bu değişmez değerleri yeniden keşfederiz. Kendisi unutulabilse de, içimizde tohumunu bırakan yapıtın kendine özgü bir gücü vardır.
Yeniden okumak
3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek, hem de belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa bilinçdışı kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan kitaplardır.

26 Nisan 2015

Korkut Boratav'la söyleşi

"Devlet, siyasî iktidar mafyalaşınca, normal  yöntemlerle ekonomik incelemeler imkânsız olur."

Korkut Boratav'la söyleşi

Fikret Başkaya



1.  Fikret Başkaya: 1979'da Amerikan Merkez Bankası ( FED) faiz oranlarını yükseltti. Faiz operasyonu Üçüncü Dünya ülkelerinde deprem etkisi yaptı ve borç krizi patlak verdi. " Borç Krizi Üzerine Bir Deneme" adlı kitabı o vesileyle yazmıştım. Faizlerin yükseltilmesi, sadece borçlu yoksul ülkelerin yağma ve talanını derinleştirmekle ve Batı bankalarının kasalarını doldurmakla da kalmadı, borç krizi bahane edilerek söz konusu ülkelere neoliberal "istikrar" ve " yapısal uyum programlarını" dayatmanın da vesilesi yapıldı. Aslında "istikrar" ve "yapısal uyum" denilen, Üçüncü Dünya ülkelerinin emekçi sınıfları için tam bir yıkım demeye geliyordu. Bir çok ülkede IMF ayaklanmaları oldu ve yüzlerce emekçi hayatını kaybetti... 1980 sonrası tarihte eşine az rastlanır bir sömürü, yağma ve talan demekti.

Şimdilerde FED bir defa daha faiz oranlarını yükseltmeye hazırlanıyor. Bu operasyonun "bizim tarafta", yeryüzünün lânetlileri cephesinde 1979 sonrası duruma benzer sonuçlar ortaya çıkarma ihtimali var mı? Manzarayı nasıl görüyorsun? Bir de BRICS tarafından kurulan Yeni Kalkınma Bankası (YKB) doların saltanatını sarsa bilir mi? Nitekim BRICS'in üç bileşeni olan Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika, IMF ve Dünya Bankasına yüksek düzeyde bağımlılar. Bu durumda 'çok dövizli' sisteme geçiş ne kadar mümkün? Nitekim Michel Chossudovsky'nin son makalelerinden birinin başlığı: "BRICS and the Fiction of "De-Dolarization" idi... Bu durumda doların sultasından kurtulmak ne kadar mümkün?

Korkut Boratav: FED’in 1979 kararının Üçüncü Dünya’daki borç krizine yol açan sonuçlarının bir benzerinin 2015 sonrasında da  tekrarlanma olasılığı var.  Ancak, bir-iki önemli fark söz konusu. Birincisi, 1979 sonrasında faizlerin artış marjı, bugünküne göre çok daha yüksekti. FED’in politika faizi iki yılda 10 puan arttı ve %20’ye tırmandı. Dolayısıyla borç krizi dış kredilerin faiz yükünde dramatik artış nedeniyle başladı.  Bugün yüzde 1’in altındaki FED faiz oranındaki artış 1, en çok 2 puan civarında bekleniyor. Yansımasının, çok düşük faizlerle borçlanıp Üçüncü Dünya’daki kâğıttan varlıklara  sıcak para yatırmış olan spekülatörlerin,  ABD hazine bonolarına dönmesi sonunda gerçekleşeceği düşünülüyor.  Hızlı sermaye kaçışları, çevre ekonomilerinde finansal ve ekonomik bunalımları tetikleyebilecek.

İkinci bir fark, FED’in parasal daralmaya geçişinin, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB’nin) parasal genişlemeye karar vermesi ile birlikte gerçekleşmesi ile ilgilidir.  İkinci etkinin, FED etkisini tamamen değilse bile belli ölçülerde telafi etmesi mükündür.

Ancak, temel sorun, senin de vurguladığın gibi, dolar sultasına dayanan finans kapital hegemonyasından doğuyor.  Ulus devletler, Çin ve Hindistan’ın kısmen başarabildiği gibi, spekülatif para giriş-çıkışlarını frenleyebilirler. Ancak, dolar uluslararası rezerv para oldukça, bu para ile borçlanıyorlar ve sadece faizlerden değil, bugünlerde olduğu gibi doların değerlenmesinden de  fazlasıyla etkileniyorlar. Avro’nun ikinci bir rezerv para rolü sınırlı kaldı; esasen aynı dünyanın parasıdır; aynı işlevi görecektir.

Dolar sultasına karşı bir alternatif Çin parası renminbi’nin (RMB’nin) artan önemi olabilir.  4000 milyar (4 trilyon) dolara yaklaşan rezerv sahibi olan Çin (en azından şimdilik) geleneksel emperyalist motivasyonları göstermiyor. BRICS  bankası dışında Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’na alternatif olan AIIB (Asya Enfrastrüktür Yatırım Bankası) kuruluşunu gerçekleştirmek üzere. İkili anlaşmalarla  RMB uluslararası ödemelerde yaygınlaşıyor. Ancak, henüz, dolar üzerine dayalı bir finans sistemini ikame edecek güce ulaşmanın çok uzağında. Bu nedenle finans kapitalin ve doların hegemonyasını, olsa olsa, bir miktar ulus devletler düzleminde; daha da önemlisi çevre ekonomileri arasındaki işbirlikleri içinde  frenleme çabaları gerçekçidir.   Yukarıda değindiğim Çin öncülüğündeki çabalara ek olarak Latin Amerika’da bu doğrultuda işbirlikleri var.



F.B: Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu nasıl görüyorsun? 2001 Krizinin tekrarını ya da ona benzer bir kriz öngörüyor musun?