28 Şubat 2012

ROMANDA FELSEFE


Romanda Felsefeyi Bir Kategoriye Hapsetmek 

Atalay GİRGİN*

Edebiyat çevrelerinde, genel olarak, Alman Dili ve Edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bilinen Prof. Dr. Gürsel Aytaç, “Felsefi Roman”1 adlı kitabında, bir kategori olarak “felsefi roman”ı ele alıyor. Romana felsefeyle bakmaktan, felsefi açıdan ele alıp değerlendirmekten ya da eleştirmekten söz etmiyor. Aksine; romana ilişkin duymaya alışkın olmadığımız bir sınıflandırmadan, bir kategoriden söz ediyor: Felsefi Roman. Bu kategorinin, “örnekleri daha az olduğundan (…) üzerinde pek durul”madığını belirtiyor.

Felsefi romanın neliğine ilişkin belirlemelerinin yer aldığı kısa “Giriş” yazısına, “Edebiyat ile felsefe ilişkisi, hayat felsefesi anlamında hep var olagelmiştir” diyerek başlayan Aytaç, “Ciddi anlamda felsefeyi sanat katında ele almak ise ‘felsefi’ olarak niteleyebileceğimiz edebiyat eserlerinde, daha belirgin olarak da felsefi romanlarda söz konusudur” hükmünü veriyor. Bu hükmü verirken de, felsefi olarak nitelenebilecek romanlarla, bir kategori olarak felsefi romanı birbirinden ayırıyor. Alanının uzmanı bir edebiyatçı olarak, genelde her romanın açık ya da örtük bir biçimde ve olumlu ya da olumsuz anlamda felsefi olanı içerdiğinin farkında olsa gerek ki, bunların içinden de bazılarının “felsefi olarak nitelenebileceği”ni belirtiyor. Ancak Aytaç’a göre, felsefi olarak nitelenebilmekle, felsefi roman olmak aynı şey değil. Aralarında ince bir ayrım var. Aytaç’ın yukarıdaki önermesinden hareketle bu ayrımı şu şekilde belirginleştirmek mümkün: Bir kategori olarak “felsefi roman” sınıflandırması kapsamında kalan her roman felsefidir, ama felsefi olarak nitelenebilecek her roman “felsefi roman” değildir. Bu durumda sormak gerekiyor: Bir romanın, “Felsefi roman” kategorisinde yer alabilmesi için hangi temel niteliklere sahip olması gerekir?

“Bir yaratının edebiyat eseri olarak nitelenebilmesi, bilindiği gibi yalnız konusuyla ve içeriğiyle değil, biçim özellikleriyle de ilişkilidir” diyen Aytaç, buna verdiği önemi, “Benim ‘felsefi roman’ örnekleri olarak ele alacağım eserlerde biçim olgusunu önemsediğim umarım fark edilecektir” sözüyle vurgulayarak, felsefeyle edebiyat arasındaki ayrıma geçiyor.

Aytaç’a göre, “Felsefe doğası gereği soyut olanla uğraşır. Edebiyat ise soyutu somutlaştırma gibi bir işleve sahiptir.” Felsefenin de edebiyatın da kapsamında yer alan her yapıtın, hem düşünsel hem de şu ya da bu ölçüde düşsel olması bir yana, bir düşünür olarak her filozofun ve yazarın hareket noktası gerçekliktir. Gerçeklik anlamında somut olandır. Gerçeklik ya da düşsel veya gerçek bir var olan karşısındaki konumlanışları, onu genel, tikel veya tekil düzeyde algılayış ve anlamlandırışları; hatta mevcut anlamlandırmaları, yerine göre eleştirel olarak sorgulayıp yeniden anlamlandırışları, itirazları bağlamında da geçerlidir bu. İkisinde de var olandan yola çıkılır. Filozof / düşünür, felsefenin neliği gereği, kendi öznelliğinde, olanı olması gereken açısından değerlendirip kavramlararası ilişkiler kurarak, yerine göre neliği ve gerçekliğini esas aldığı kavram çözümlemeleri yaparak, genellikle teorik düzeyde ve genellik hükmüne bürünen önermeler, temellendirmelerle düşüncelerini ifade eder.

Edebiyat alanında ise her yazar her yapıtta olanı, olması gereken, istenen ya da olabilecek, kendisinden kaçınılması gereken açısından ele almayabilir veyahut da almaz. Edebiyatta, istisnalar hariç, var olan gerçeklikten hareketle, olanın olması gereken ya da olabilecek açısından ele alınışı genellikle ütopya ve karşı-ütopya olarak nitelenen yapıtlarda söz konusudur.

Bunun yanı sıra, Afşar Timuçin’in “Düşünürün iyisi sanatçı, sanatçının iyisi düşünürdür” hükmünü dikkate alarak,  bu nitelikleri haiz yazarların yapıtlarında da bu özelliğin görüldüğünü belirtmek gerek. Onlar, her iki niteliği kendilerinde birleştirebilmiş mümtaz şahsiyetler olarak, yapıtlarına, olan üzerine düşünce ve çıkarımlarını içselleştirişleriyle de olması gerekeni gösterişleriyle de filozoflaşırlar. Ancak bunu, filozoflar / düşünürler gibi, kavramlararası ilişkiler ve kavram çözümlemeleriyle, teorik düzeyde yapmazlar. Her edebiyatçı gibi, düşünülmüş olanın içinde, düşünülüp tasarlanmış, kurgulanmış yapıtın evreninde, yer verdikleri olaylar, kişiler aracılığıyla ve sözcükleri kullanarak gerçekleştirirler. Yapıtın evrenindeki kişi ve olaylara ne denli somutluk ya da somutlaştırılmış olma niteliği atfedilirse edilsin, düşsel ve düşünsel olmaları anlamında, aslında onlar da soyuttur.

Yukarıda belirtilenler bağlamında, felsefe ile edebiyatın, filozof / düşünür ile yazarın birden çok ortak yönü vardır. Ancak bütünsel anlamda ele aldığımızda onların hem alan olarak nelikleri hem de kişi olarak iş görme ve düşündüklerini dışsallaştırma, kendilerini ifade etme tarzları farklıdır.

Dahası, edebiyat ile felsefe ilişkisi, salt hayat felsefesi anlamında değil, yazarların tek tek yapıtları bazında, genel olarak var olanın anlamlandırılmasından, onun bilgisine, insana, topluma, değer ve değerlere, siyasete, dine, devlete, vb. dek açık ya da örtük bir biçimde hep var olagelmiştir. Bazen yazarın kabullendiği ya da karşı çıktığı akımların, filozofların düşünceleri yapıta sinmiştir. Bazen de dönem dönem de olsa, her insan gibi felsefi düşünebilen ya da filozoflaşan yazarların kendi felsefi düşüncelerinin yapıta içselleşmesi bağlamında. Bu anlamda, Dostoyevski’den Victor Hugo ve Tolstoy’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’a, G. Orwell’dan Melih Cevdet Anday ve Kaan Arslanoğlu’na, Tahsin Yücel’den Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve Elias Canetti’ye, Franz Kafka’dan Hasan Ali Toptaş, Murat Uyurkulak, Emrah Serbes ve Nedim Gürsel’e, Zülfü Livaneli’den Umberto Eco ve Amin Maalouf’a dek, adlarını saymaktan usanacağımız yerli yabancı neredeyse her yazarın her yapıtı felsefi olanı içerir. Her birinde felsefi düşünceler, etik ilişki ve problemler, edebiyatın giysileri içinde, genellikle tebdili kıyafet dolaşır. Arada sırada da yazarın tercihine göre, saklanıp gizlenmeye bile gerek duymadan, “ben de buradayım” dercesine, edebiyatın giysilerini üzerinden atıp anadan üryan arz-ı endam eyler. Öte yandan anlatma ve gösterme biçimine takılıp kalınmadığında Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, vb. yazarların yapıtlarında felsefi olanın içerilmediğini, dolayısıyla bunların felsefi düşünceyle beslenmediğini ve felsefi niteliğinin olmadığını kim ileri sürebilir ki?

Hal böyleyken, Dünya ve Türk edebiyatı, söz konusu niteliği şu ya da bu ölçüde taşıyan yapıtlarla doluyken, Aytaç’a göre “örnekleri daha az olduğundan (…) üzerinde pek durul”mayan “felsefi roman”ın neliği nedir? Eğer belirtilen ve belirtilemeyen yazarların romanları felsefiyse, “felsefi roman”ın örnekleri az olmak bir yana, neredeyse bir tür olarak romanın geneli, “felsefi roman” kategorisindedir. Onun dışında bir şey bulabilmek, samanlıkta iğne aramaktan bile beterdir. Eğer bunlar, felsefi olanı içermelerine, felsefi düşünceler taşımalarına, dolayısıyla felsefi niteliklerine rağmen, bir kategori olarak “felsefi roman”a dâhil değilse, “felsefi roman” nedir? 

Aytaç’ın bu sorularla bağlantılı ve bunlara yanıt niteliğinde yalnızca iki cümlesi var: Bunlardan birinde, “Felsefi romanlar, felsefi düşüncelerle beslenmiş yaratıcılık (sanat) ürünleridir” diyen Aytaç; diğerinde ise “felsefi roman”ın, “felsefi görüşleri ete kemiğe bürüye”n, “onlara adeta can ver”en, “ruh kata”n2 romanlar olduğunu belirtiyor. Yazarın bir kategori olarak belirlemeye çalıştığı “felsefi roman”a ilişkin önermeleri, yeterince açıklayıcı olmadığı gibi, gerekli temellendirmelerden de yoksun. “Felsefi roman” kategorisi iddiasının, ayaklarını yere basabilmesi için, her iki önerme de başka önermelerle desteklenip açımlanmaya ve gerekçelendirilip temellendirilmeye muhtaç. Dahası “felsefi roman” kategorisi içerisinde yer alacak bir romanın, bu kategori dışında bırakılacak romanlardan başat, belirleyici, karakteristik anlamda spesifik özelliklerinin ve ayrımlarının da ortaya konması gerek. Ne var ki, Aytaç’ın “Felsefi Roman” adlı kitabının ne “Giriş” ne de “Sonuç” bölümünde bunlara rastlamak mümkün.

Elbette kitabın bir de “felsefi roman” kategorisinde sayılan roman incelemelerine dayanan orta kısmı, hatta ana gövdesi var. Denilebilir ki, önermelerin açıklamaları, temellendirmeleri oradadır. Böyle bir itirazı da düşünerek, bir de oraya bakalım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için, Aytaç’ın inceleyip örnek olarak gösterdiği romanların hepsi üzerinde durmayacağım. Şimdilik bunlardan bazılarına değinip yeni sorular yöneltmenin yeterli olacağını düşünüyorum.

Aytaç’ın Felsefi Romanlarından Birkaç Örnek

Aytaç, kitabında, felsefi roman örneği olarak seçtiği on beş romana yer veriyor. Yeni soruları ve konu üzerine tartışmayı beraberinde getirmesi olası olan bu örneklerin başında, 12. Yüzyılda İbn Tufeyl tarafından kaleme alınmış, Hayy Bin Yakzan yer alıyor. Genel olarak tarih, özel olaraksa düşünce ve edebiyat tarihi çalışmalarının sağladığı veriler ışığında, roman vasfına sahip olan ilk yapıtın hangisi olup olmadığı tartışmalı (ki bazıları için ilk örnek Cervantes’in Don Kişot’udur) olmasına rağmen; Aytaç, hem “ilk felsefi roman olarak nitelediğim” dediği hem de “Literatürde ilk felsefi roman olarak geç”tiğini belirttiği bu yapıtı, “Giriş” ile “Son Söz” arasında yer alan kurmaca özelliğinden dolayı, ilk sıraya yerleştiriyor. Ki peşi sıra sormak gerekiyor: Bu durumda Hayy Bin Yakzan, aynı zamanda ilk roman mıdır? Eğer ilk roman değilse ve ondan öncesi varsa, onların felsefi olup olmamalarının ölçütü nedir?  Her roman kurmacadır, ama her kurmaca roman mıdır?

İbn Tufeyl’in, Hayy Bin Yakzan’da, Gazali’nin erişmiş olduğu “mertebeye ulaşmanın yollarını ‘Gazali’nin ve İbn Sina’nın eserlerini karşılaştırarak’ göstermeyi amaçladığını” belirten Aytaç, onun aynı zamanda “Kuran’dan alıntılara da yer ver”diğini aktarır. Bir soru da burada sormak gerek: Açık ya da örtük bir biçimde bir ya da birden fazla filozofun düşüncelerine yer verilmiş, herhangi bir dinin kutsal metinlerinden alıntılar yapılmış her roman, “felsefi roman” kategorisine mi dâhildir? Ayırarak ve biraz daha sınırları zorlayarak sorayım: Bu takdirde, salt dinsel kabullerle yazılmış, dinsel önerme ve alıntılar içeren her roman, felsefi roman mıdır? Eğer bu soruya “Din de bir felsefedir. Her din felsefi anlamda bir ya da birkaç kabulle başlayan, siyasal-ideolojik anlamda dogmatik önermeler bütünüdür. Dolayısıyla yukarıdaki özelliklere sahip her dinsel roman aynı zamanda felsefi romandır” yanıtını verirse biri, susar, duraksarım. Ama bu durumda bile daha önce sorulmuş olanlar yanıtını bulmuş olmaz.   

Kitapta incelenen bir diğer felsefi roman örneği ise Alman Edebiyatı’ndan Chistoph Martin Wieland’ın, “Agathon’un Hikayesi”. Aytaç, söz konusu incelemesinde, Hayy Bin Yakzan’ı “ilk felsefi roman olarak nitele”mesinden dolayı olsa gerek, “Agathon’un Hikayesi”ni değil, ama yazarı Wieland’ı “Yalnız felsefi romanın değil, yeni Alman romanının” da “ilk temsilcisi” olarak niteliyor. Felsefi romanın ilk temsilcisi, neden ilk felsefi romanın da yazarı değil? Ya da ilk felsefi romanı yazan, neden felsefi romanın ilk temsilcisi değil?

Soruları bir yana bırakıp “Agathon’un Hikayesi”ne, Aytaç’ın bu romanı neden “felsefi roman” kategorisine aldığına bakalım. Aytaç, “romanın felsefe romanı niteliğine gelelim” dedikten sonra, romandaki şu özelliklerin altını çiziyor: Figürler, gelişimi, değişimi izlenen ana figürün dışındakiler ya bizzat filozoflar, belli felsefe çizgilerinin temsilcileri ya da bilge kişilerdir. Yan figürler sayılabilecekler de o felsefe çizgilerini somutlaştırmaya yardımcı olanlardır.

Aytaç’ın kapsamlı bir incelemeye tabi tuttuğu ve kitabında en fazla yeri kaplayan “Agathon’un Hikayesi”, bir “Bildungsroman”, bir başka deyişle, “gencin bilinen gelişim sürecinde belli aşamalarını içeren” bir roman. Aytaç, “romanda farklı felsefeler”in, “farklı dünya görüşleri”nin, “mutluluk anlayışlarındaki farklılıkta dile gelmekte” olduğunu belirtiyor ve “Romanı felsefe katına çıkaransa bu aşamaların”, yani “gencin bilinen gelişim sürecinde”ki “belli aşamaların”, “öğretmen ya da eğitici figürünün bir antik Yunan filozofu oluşu, söz konusu aşamanınsa gerçek hayattan bir sevgili ya da siyasi hayatta etkili bir devlet adamının etkisi altında, çevresindeki yaşantı ve deneyimlerle somutlaşmasıdır. Hedef, her aşamada mutluluktur” diyor.

Mutluluğun ele alındığı, “gelişim basamaklarını”n “yeni mutluluk yaşantılarına ulaşma aşamaları olarak sergile”ndiği “Agathon’un Hikayesi”, konunun farklı filozofların görüşleri, düşünceleri temelinde işlenmiş olmasına ve “felsefi görüşleri ete kemiğe bürüyerek onlara adeta can ver”mesine, “ruh kat”masına istinaden, eğer bir kategori olarak “felsefi roman” ayrımı temellendirilip netleştirilirse, bu kategorinin, Aytaç’ın incelemeleri içerisindeki en önemli örneği olarak yer alabilir. Keza kitapta yer verilen “Sofi’nin Dünyası” da… Elbette, herhangi bir konunun bir ya da birden fazla farklı filozofların görüşleri temelinde işlendiği her roman “felsefi roman” kategorisinde sayılırsa… Ancak dikkat edilecek olursa, aslında her iki romanın da gönderge ve göstergeleri ile aynı zamanda hakikatleri yalnızca kendileriyle sınırlı değildir. Aksine kendilerinin dışında da aramanın kapısını aralamaktadırlar.         

Aytaç’ın felsefi roman örnekleri arasında, Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ından, Hermann Hesse’nin “Boncuk Oyunu” ve Zamyatin’in “Biz”ine; Sarte’ın “Bulantı”sından Peyami Safa’nın “Yalnızız”ına; Hikmet Temel Akarsu’nun “Nihilist”inden Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ı ve Elif Şafak’ın “Aşk”ına dek başka romanlar da var. Keza “konusunun felsefiliği” bağlamında da Gürsel Korat’ın “Rüya Körü” ile Max Frisch’in “Bin ya da Peking’e Seyahat” adlı romanları.

Bunların içerisinden Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ı için, “Eser, roman dokusuna katılan Mevlevilik-metafizik bilgileriyle Türk edebiyatına bir felsefi roman örneği sunuyor” diyen Aytaç, Elif Şafak’ın “Aşk”ı için ise, romandan yaptığı alıntının ardı sıra, şöyle yazıyor : Sufi’yi yani Tasavvuf felsefesini benimsemiş kimseyi filozofla bir tutan bu anlayış, Elif Şafak’ın Mevlana ve Şems’i merkezine alan Aşk romanını (…) felsefe romanı olarak nitelememizi yersiz saymayacaktır.

Aytaç’ın söyledikleri, “felsefi roman”a ilişkin başka soruları olanaklı kılıyor: Genelde mistisizmi, Tasavvufu, metafiziği, bir adım daha ötesinde Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’i, Budizm’i, vb. “dokusuna katan”; özelde Mevleviliği, Bektaşiliği, Sünniliği, Sufiliği, vb. işleyen ya da tarihsel veya güncel anlamda dinsel kimlikli şahsiyetleri konu edinen, onların düşüncelerine yer veren, her roman, “felsefi roman” mıdır? Eğer Aytaç’ı veri alarak yanıtınız “Evet” olursa, “felsefi roman” için “örnekleri daha az olduğundan” sözünü söylemenin asla mümkün olamayacağını da fark edersiniz. Eğer yanıt “Hayır” olursa da “ötekilerin suçu, günahı, kusuru ne ki?” diye sormak gerekir.

“Felsefi Roman” kitabında verilen son iki örnek ise bir karşılaştırma: Gürsel Korat’ın “Rüya Körü” adlı romanıyla Max Frisch’in “Bin ya da Peking’e Seyahat” adlı romanının karşılaştırılması. Aytaç, her iki romanı da konusunun felsefiliği nedeniyle ele alıyor. Zaman’ın “Antik Yunan felsefesinden” günümüze dek filozofların, bir başka deyişle felsefenin konusu olduğunu belirtiyor. Oysa yalnızca zaman değil, sevgi, aşk, toplum, siyaset, savaş, eğitim, ilişki, cinsellik, tarih, din, ahlâk, vb. birçok şey felsefenin konusudur. Felsefenin neliği temelinde filozofun kendisine konu edinemeyeceği, üzerine düşünüp söz söyleyemeyeceği, neredeyse hiçbir şey yoktur.

Dolayısıyla konusunun felsefiliği nedeniyle denildiğinde, aşktan siyasete, dinden cinsellik ve sekse, ahlâktan eğitim, sevgi, savaş, suç ve cezaya dek her şeyin felsefe konusu olabilmesi bağlamında, bunları işleyen, konu edinen her romanın, “felsefi roman” kategorisine dâhil edilmesi gerekir. Hal böyle olunca da, yukarıda söylenenleri de dikkate aldığımızda, bir tür olarak romanın kapsamında kalan her yapıtın, aslında “felsefi roman” kategorisinde olduğu sonucuna varmak kaçınılmazlaşır. Bu durumda, yeniden başa dönüp pirinçlerin içinden taşları mı ayıklamak gerekir, yoksa taşların içinden pirinçleri mi, siz karar verin artık.

Romanın İki Boyutu    

Hangi türe ait sayılırsa sayılsın, her romanın öncelikli olarak iki temel boyutu vardır: Etik ve estetik3. Romanın biçim özellikleri, onun estetik boyutunu oluşturur. Aytaç’a göre de “Başarılı bir romanın ölçüsü içerik ile biçimin, yani kurgu ile üslubun uyumu”na bağlıdır.

Etik boyut ise hem anlatıya, romanın dokusuna içselleştirilen etik problemler hem de kurgulanan olaylar ve kişilerle; onların olaylar karşısındaki tutum ve davranışları, birbirleriyle kurdukları etik ilişkilerle sergilenir. Yazarın neyi, neden, nasıl ve niçin anlamlandırdığına ve anlatmak, göstermek istediğine bağlı olarak içerik kazanır ve yapıtta nesneleşir. Bir yapıtta ortaya konan herhangi bir etik problemin, kurgulanan herhangi bir etik ilişkinin, felsefi olarak nitelenebilmesi için, etik yani ahlâk felsefesi anlamında, herhangi bir felsefi anlayışa ya da filozofun düşüncesine dayanması gerekmez. Bu anlamda, romanda anlatılan, kurgulanan her etik ilişki, tasarlanan her etik problem, onun, yani romanın özelde etik genelde ise felsefi niteliğine işaret eder. Peki; bunların varlığı, bir romanı kendi başına felsefi roman kategorisine yerleştirmeye yeter mi? Karar sizin! İster pirinçleri seçin, isterseniz taşları!

Sözün özü: Roman içerisinde,  “felsefi roman” da dâhil yeni kategorileştirmeler ileri sürülebilir, yeni sınıflandırmalar yapılabilir mi? Bu elbette mümkündür. Ancak Aytaç’ın, “Felsefi Roman” kitabındaki, yeterince açımlanıp temellendirilmemiş, gerekçe ve dayanakları gereği gibi ortaya konmamış önerme ve tanımlama girişimleriyle değil. Bir tür içerisinde böylesine yeni kategorileştirme iddiasında olan herkes, en azından, “poetik bir tasarım olarak Felsefi Şiir”4 den söz eden, kendini nakzetse de önermelerini açımlayıp temellendirme sorumluluğunu taşıyan Yücel Kayıran kadar çaba harcamalı ve önermelerinin, tezlerinin gereğini yapmalıdır. Aksi bir durum, “ben söyledim oldu, kime ne?” anlayışına varıp dayanır.      

Böylesi bir noktaya savrulmamak için, yapılması gereken önemli bir iş de şudur: Eski bir deyişle, yeni bir kategori, yeni bir sınıflandırma oluştururken, aynıları aynı yere toplayabilmek ve diğerlerini dışarıda bırakabilmek için, o “şeyin ağyarını mani efradını cami kılmak gerek”. Bu yapılsın yeter. Daha ötesini, şimdilik, söylemeye gerek de yok zaten. Çünkü bunun gereğini yapamamak, romanda felsefeyi, hiç hak etmediği halde bir kategoriye hapsetme girişiminden ve yanılsamasından öte bir değer taşımaz.









NOT: Bu yazı, daha hacimli bir makalenin ikinci bölümüdür. Ve SÖZCÜKLER Dergisi’nin 36. sayısında yayınlanmıştır.

               





* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Gürsel Aytaç, Felsefi Roman, Phoenix Yayınları. Aksi belirtilinceye dek metin içindeki alıntılar, adı geçen kitaptandır.
2 Aytaç’ın bölerek aktardığım cümlesinin ilgili kısmı şöyledir: felsefi roman, felsefi görüşleri ete kemiğe bürüyerek onlara adeta ‘can verir’, ruh katar. Sf. 9-10.

3 A. Galip, Tartışılan Roman, Algı Yayın. Bunun yanı sıra söz konusu kitapla ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için baknınız. “Tartışılan Roman ve Eleştiri”, Hürriyet Gösteri, Sayı 295, 2008 ve http://atalaygirgin.blogspot.com

4 Yücel Kayıran, “Felsefi Şiir ve Evet Etik”, Yapı Kredi Yayınları; Bunun yanı sıra bakınız; Felsefi Şiir ve Felsefenin İşlevi, Hürriyet Gösteri, Sayı 296, Kış 2008-2009 ve http://atalaygirgin.blogspot.com

Hiç yorum yok: