28 Şubat 2012

ROMANDA FELSEFE


Romanda Felsefeyi Bir Kategoriye Hapsetmek 

Atalay GİRGİN*

Edebiyat çevrelerinde, genel olarak, Alman Dili ve Edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bilinen Prof. Dr. Gürsel Aytaç, “Felsefi Roman”1 adlı kitabında, bir kategori olarak “felsefi roman”ı ele alıyor. Romana felsefeyle bakmaktan, felsefi açıdan ele alıp değerlendirmekten ya da eleştirmekten söz etmiyor. Aksine; romana ilişkin duymaya alışkın olmadığımız bir sınıflandırmadan, bir kategoriden söz ediyor: Felsefi Roman. Bu kategorinin, “örnekleri daha az olduğundan (…) üzerinde pek durul”madığını belirtiyor.

Felsefi romanın neliğine ilişkin belirlemelerinin yer aldığı kısa “Giriş” yazısına, “Edebiyat ile felsefe ilişkisi, hayat felsefesi anlamında hep var olagelmiştir” diyerek başlayan Aytaç, “Ciddi anlamda felsefeyi sanat katında ele almak ise ‘felsefi’ olarak niteleyebileceğimiz edebiyat eserlerinde, daha belirgin olarak da felsefi romanlarda söz konusudur” hükmünü veriyor. Bu hükmü verirken de, felsefi olarak nitelenebilecek romanlarla, bir kategori olarak felsefi romanı birbirinden ayırıyor. Alanının uzmanı bir edebiyatçı olarak, genelde her romanın açık ya da örtük bir biçimde ve olumlu ya da olumsuz anlamda felsefi olanı içerdiğinin farkında olsa gerek ki, bunların içinden de bazılarının “felsefi olarak nitelenebileceği”ni belirtiyor. Ancak Aytaç’a göre, felsefi olarak nitelenebilmekle, felsefi roman olmak aynı şey değil. Aralarında ince bir ayrım var. Aytaç’ın yukarıdaki önermesinden hareketle bu ayrımı şu şekilde belirginleştirmek mümkün: Bir kategori olarak “felsefi roman” sınıflandırması kapsamında kalan her roman felsefidir, ama felsefi olarak nitelenebilecek her roman “felsefi roman” değildir. Bu durumda sormak gerekiyor: Bir romanın, “Felsefi roman” kategorisinde yer alabilmesi için hangi temel niteliklere sahip olması gerekir?

“Bir yaratının edebiyat eseri olarak nitelenebilmesi, bilindiği gibi yalnız konusuyla ve içeriğiyle değil, biçim özellikleriyle de ilişkilidir” diyen Aytaç, buna verdiği önemi, “Benim ‘felsefi roman’ örnekleri olarak ele alacağım eserlerde biçim olgusunu önemsediğim umarım fark edilecektir” sözüyle vurgulayarak, felsefeyle edebiyat arasındaki ayrıma geçiyor.

Aytaç’a göre, “Felsefe doğası gereği soyut olanla uğraşır. Edebiyat ise soyutu somutlaştırma gibi bir işleve sahiptir.” Felsefenin de edebiyatın da kapsamında yer alan her yapıtın, hem düşünsel hem de şu ya da bu ölçüde düşsel olması bir yana, bir düşünür olarak her filozofun ve yazarın hareket noktası gerçekliktir. Gerçeklik anlamında somut olandır. Gerçeklik ya da düşsel veya gerçek bir var olan karşısındaki konumlanışları, onu genel, tikel veya tekil düzeyde algılayış ve anlamlandırışları; hatta mevcut anlamlandırmaları, yerine göre eleştirel olarak sorgulayıp yeniden anlamlandırışları, itirazları bağlamında da geçerlidir bu. İkisinde de var olandan yola çıkılır. Filozof / düşünür, felsefenin neliği gereği, kendi öznelliğinde, olanı olması gereken açısından değerlendirip kavramlararası ilişkiler kurarak, yerine göre neliği ve gerçekliğini esas aldığı kavram çözümlemeleri yaparak, genellikle teorik düzeyde ve genellik hükmüne bürünen önermeler, temellendirmelerle düşüncelerini ifade eder.

Edebiyat alanında ise her yazar her yapıtta olanı, olması gereken, istenen ya da olabilecek, kendisinden kaçınılması gereken açısından ele almayabilir veyahut da almaz. Edebiyatta, istisnalar hariç, var olan gerçeklikten hareketle, olanın olması gereken ya da olabilecek açısından ele alınışı genellikle ütopya ve karşı-ütopya olarak nitelenen yapıtlarda söz konusudur.

Bunun yanı sıra, Afşar Timuçin’in “Düşünürün iyisi sanatçı, sanatçının iyisi düşünürdür” hükmünü dikkate alarak,  bu nitelikleri haiz yazarların yapıtlarında da bu özelliğin görüldüğünü belirtmek gerek. Onlar, her iki niteliği kendilerinde birleştirebilmiş mümtaz şahsiyetler olarak, yapıtlarına, olan üzerine düşünce ve çıkarımlarını içselleştirişleriyle de olması gerekeni gösterişleriyle de filozoflaşırlar. Ancak bunu, filozoflar / düşünürler gibi, kavramlararası ilişkiler ve kavram çözümlemeleriyle, teorik düzeyde yapmazlar. Her edebiyatçı gibi, düşünülmüş olanın içinde, düşünülüp tasarlanmış, kurgulanmış yapıtın evreninde, yer verdikleri olaylar, kişiler aracılığıyla ve sözcükleri kullanarak gerçekleştirirler. Yapıtın evrenindeki kişi ve olaylara ne denli somutluk ya da somutlaştırılmış olma niteliği atfedilirse edilsin, düşsel ve düşünsel olmaları anlamında, aslında onlar da soyuttur.

Yukarıda belirtilenler bağlamında, felsefe ile edebiyatın, filozof / düşünür ile yazarın birden çok ortak yönü vardır. Ancak bütünsel anlamda ele aldığımızda onların hem alan olarak nelikleri hem de kişi olarak iş görme ve düşündüklerini dışsallaştırma, kendilerini ifade etme tarzları farklıdır.

Dahası, edebiyat ile felsefe ilişkisi, salt hayat felsefesi anlamında değil, yazarların tek tek yapıtları bazında, genel olarak var olanın anlamlandırılmasından, onun bilgisine, insana, topluma, değer ve değerlere, siyasete, dine, devlete, vb. dek açık ya da örtük bir biçimde hep var olagelmiştir. Bazen yazarın kabullendiği ya da karşı çıktığı akımların, filozofların düşünceleri yapıta sinmiştir. Bazen de dönem dönem de olsa, her insan gibi felsefi düşünebilen ya da filozoflaşan yazarların kendi felsefi düşüncelerinin yapıta içselleşmesi bağlamında. Bu anlamda, Dostoyevski’den Victor Hugo ve Tolstoy’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Sabahattin Ali ve Oğuz Atay’a, G. Orwell’dan Melih Cevdet Anday ve Kaan Arslanoğlu’na, Tahsin Yücel’den Yaşar Kemal, Kemal Tahir ve Elias Canetti’ye, Franz Kafka’dan Hasan Ali Toptaş, Murat Uyurkulak, Emrah Serbes ve Nedim Gürsel’e, Zülfü Livaneli’den Umberto Eco ve Amin Maalouf’a dek, adlarını saymaktan usanacağımız yerli yabancı neredeyse her yazarın her yapıtı felsefi olanı içerir. Her birinde felsefi düşünceler, etik ilişki ve problemler, edebiyatın giysileri içinde, genellikle tebdili kıyafet dolaşır. Arada sırada da yazarın tercihine göre, saklanıp gizlenmeye bile gerek duymadan, “ben de buradayım” dercesine, edebiyatın giysilerini üzerinden atıp anadan üryan arz-ı endam eyler. Öte yandan anlatma ve gösterme biçimine takılıp kalınmadığında Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, vb. yazarların yapıtlarında felsefi olanın içerilmediğini, dolayısıyla bunların felsefi düşünceyle beslenmediğini ve felsefi niteliğinin olmadığını kim ileri sürebilir ki?

Hal böyleyken, Dünya ve Türk edebiyatı, söz konusu niteliği şu ya da bu ölçüde taşıyan yapıtlarla doluyken, Aytaç’a göre “örnekleri daha az olduğundan (…) üzerinde pek durul”mayan “felsefi roman”ın neliği nedir? Eğer belirtilen ve belirtilemeyen yazarların romanları felsefiyse, “felsefi roman”ın örnekleri az olmak bir yana, neredeyse bir tür olarak romanın geneli, “felsefi roman” kategorisindedir. Onun dışında bir şey bulabilmek, samanlıkta iğne aramaktan bile beterdir. Eğer bunlar, felsefi olanı içermelerine, felsefi düşünceler taşımalarına, dolayısıyla felsefi niteliklerine rağmen, bir kategori olarak “felsefi roman”a dâhil değilse, “felsefi roman” nedir? 

Aytaç’ın bu sorularla bağlantılı ve bunlara yanıt niteliğinde yalnızca iki cümlesi var: Bunlardan birinde, “Felsefi romanlar, felsefi düşüncelerle beslenmiş yaratıcılık (sanat) ürünleridir” diyen Aytaç; diğerinde ise “felsefi roman”ın, “felsefi görüşleri ete kemiğe bürüye”n, “onlara adeta can ver”en, “ruh kata”n2 romanlar olduğunu belirtiyor. Yazarın bir kategori olarak belirlemeye çalıştığı “felsefi roman”a ilişkin önermeleri, yeterince açıklayıcı olmadığı gibi, gerekli temellendirmelerden de yoksun. “Felsefi roman” kategorisi iddiasının, ayaklarını yere basabilmesi için, her iki önerme de başka önermelerle desteklenip açımlanmaya ve gerekçelendirilip temellendirilmeye muhtaç. Dahası “felsefi roman” kategorisi içerisinde yer alacak bir romanın, bu kategori dışında bırakılacak romanlardan başat, belirleyici, karakteristik anlamda spesifik özelliklerinin ve ayrımlarının da ortaya konması gerek. Ne var ki, Aytaç’ın “Felsefi Roman” adlı kitabının ne “Giriş” ne de “Sonuç” bölümünde bunlara rastlamak mümkün.

Elbette kitabın bir de “felsefi roman” kategorisinde sayılan roman incelemelerine dayanan orta kısmı, hatta ana gövdesi var. Denilebilir ki, önermelerin açıklamaları, temellendirmeleri oradadır. Böyle bir itirazı da düşünerek, bir de oraya bakalım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için, Aytaç’ın inceleyip örnek olarak gösterdiği romanların hepsi üzerinde durmayacağım. Şimdilik bunlardan bazılarına değinip yeni sorular yöneltmenin yeterli olacağını düşünüyorum.

Aytaç’ın Felsefi Romanlarından Birkaç Örnek

Aytaç, kitabında, felsefi roman örneği olarak seçtiği on beş romana yer veriyor. Yeni soruları ve konu üzerine tartışmayı beraberinde getirmesi olası olan bu örneklerin başında, 12. Yüzyılda İbn Tufeyl tarafından kaleme alınmış, Hayy Bin Yakzan yer alıyor. Genel olarak tarih, özel olaraksa düşünce ve edebiyat tarihi çalışmalarının sağladığı veriler ışığında, roman vasfına sahip olan ilk yapıtın hangisi olup olmadığı tartışmalı (ki bazıları için ilk örnek Cervantes’in Don Kişot’udur) olmasına rağmen; Aytaç, hem “ilk felsefi roman olarak nitelediğim” dediği hem de “Literatürde ilk felsefi roman olarak geç”tiğini belirttiği bu yapıtı, “Giriş” ile “Son Söz” arasında yer alan kurmaca özelliğinden dolayı, ilk sıraya yerleştiriyor. Ki peşi sıra sormak gerekiyor: Bu durumda Hayy Bin Yakzan, aynı zamanda ilk roman mıdır? Eğer ilk roman değilse ve ondan öncesi varsa, onların felsefi olup olmamalarının ölçütü nedir?  Her roman kurmacadır, ama her kurmaca roman mıdır?

İbn Tufeyl’in, Hayy Bin Yakzan’da, Gazali’nin erişmiş olduğu “mertebeye ulaşmanın yollarını ‘Gazali’nin ve İbn Sina’nın eserlerini karşılaştırarak’ göstermeyi amaçladığını” belirten Aytaç, onun aynı zamanda “Kuran’dan alıntılara da yer ver”diğini aktarır. Bir soru da burada sormak gerek: Açık ya da örtük bir biçimde bir ya da birden fazla filozofun düşüncelerine yer verilmiş, herhangi bir dinin kutsal metinlerinden alıntılar yapılmış her roman, “felsefi roman” kategorisine mi dâhildir? Ayırarak ve biraz daha sınırları zorlayarak sorayım: Bu takdirde, salt dinsel kabullerle yazılmış, dinsel önerme ve alıntılar içeren her roman, felsefi roman mıdır? Eğer bu soruya “Din de bir felsefedir. Her din felsefi anlamda bir ya da birkaç kabulle başlayan, siyasal-ideolojik anlamda dogmatik önermeler bütünüdür. Dolayısıyla yukarıdaki özelliklere sahip her dinsel roman aynı zamanda felsefi romandır” yanıtını verirse biri, susar, duraksarım. Ama bu durumda bile daha önce sorulmuş olanlar yanıtını bulmuş olmaz.   

Kitapta incelenen bir diğer felsefi roman örneği ise Alman Edebiyatı’ndan Chistoph Martin Wieland’ın, “Agathon’un Hikayesi”. Aytaç, söz konusu incelemesinde, Hayy Bin Yakzan’ı “ilk felsefi roman olarak nitele”mesinden dolayı olsa gerek, “Agathon’un Hikayesi”ni değil, ama yazarı Wieland’ı “Yalnız felsefi romanın değil, yeni Alman romanının” da “ilk temsilcisi” olarak niteliyor. Felsefi romanın ilk temsilcisi, neden ilk felsefi romanın da yazarı değil? Ya da ilk felsefi romanı yazan, neden felsefi romanın ilk temsilcisi değil?

Soruları bir yana bırakıp “Agathon’un Hikayesi”ne, Aytaç’ın bu romanı neden “felsefi roman” kategorisine aldığına bakalım. Aytaç, “romanın felsefe romanı niteliğine gelelim” dedikten sonra, romandaki şu özelliklerin altını çiziyor: Figürler, gelişimi, değişimi izlenen ana figürün dışındakiler ya bizzat filozoflar, belli felsefe çizgilerinin temsilcileri ya da bilge kişilerdir. Yan figürler sayılabilecekler de o felsefe çizgilerini somutlaştırmaya yardımcı olanlardır.

Aytaç’ın kapsamlı bir incelemeye tabi tuttuğu ve kitabında en fazla yeri kaplayan “Agathon’un Hikayesi”, bir “Bildungsroman”, bir başka deyişle, “gencin bilinen gelişim sürecinde belli aşamalarını içeren” bir roman. Aytaç, “romanda farklı felsefeler”in, “farklı dünya görüşleri”nin, “mutluluk anlayışlarındaki farklılıkta dile gelmekte” olduğunu belirtiyor ve “Romanı felsefe katına çıkaransa bu aşamaların”, yani “gencin bilinen gelişim sürecinde”ki “belli aşamaların”, “öğretmen ya da eğitici figürünün bir antik Yunan filozofu oluşu, söz konusu aşamanınsa gerçek hayattan bir sevgili ya da siyasi hayatta etkili bir devlet adamının etkisi altında, çevresindeki yaşantı ve deneyimlerle somutlaşmasıdır. Hedef, her aşamada mutluluktur” diyor.

Mutluluğun ele alındığı, “gelişim basamaklarını”n “yeni mutluluk yaşantılarına ulaşma aşamaları olarak sergile”ndiği “Agathon’un Hikayesi”, konunun farklı filozofların görüşleri, düşünceleri temelinde işlenmiş olmasına ve “felsefi görüşleri ete kemiğe bürüyerek onlara adeta can ver”mesine, “ruh kat”masına istinaden, eğer bir kategori olarak “felsefi roman” ayrımı temellendirilip netleştirilirse, bu kategorinin, Aytaç’ın incelemeleri içerisindeki en önemli örneği olarak yer alabilir. Keza kitapta yer verilen “Sofi’nin Dünyası” da… Elbette, herhangi bir konunun bir ya da birden fazla farklı filozofların görüşleri temelinde işlendiği her roman “felsefi roman” kategorisinde sayılırsa… Ancak dikkat edilecek olursa, aslında her iki romanın da gönderge ve göstergeleri ile aynı zamanda hakikatleri yalnızca kendileriyle sınırlı değildir. Aksine kendilerinin dışında da aramanın kapısını aralamaktadırlar.         

Aytaç’ın felsefi roman örnekleri arasında, Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ından, Hermann Hesse’nin “Boncuk Oyunu” ve Zamyatin’in “Biz”ine; Sarte’ın “Bulantı”sından Peyami Safa’nın “Yalnızız”ına; Hikmet Temel Akarsu’nun “Nihilist”inden Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ı ve Elif Şafak’ın “Aşk”ına dek başka romanlar da var. Keza “konusunun felsefiliği” bağlamında da Gürsel Korat’ın “Rüya Körü” ile Max Frisch’in “Bin ya da Peking’e Seyahat” adlı romanları.

Bunların içerisinden Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ı için, “Eser, roman dokusuna katılan Mevlevilik-metafizik bilgileriyle Türk edebiyatına bir felsefi roman örneği sunuyor” diyen Aytaç, Elif Şafak’ın “Aşk”ı için ise, romandan yaptığı alıntının ardı sıra, şöyle yazıyor : Sufi’yi yani Tasavvuf felsefesini benimsemiş kimseyi filozofla bir tutan bu anlayış, Elif Şafak’ın Mevlana ve Şems’i merkezine alan Aşk romanını (…) felsefe romanı olarak nitelememizi yersiz saymayacaktır.

Aytaç’ın söyledikleri, “felsefi roman”a ilişkin başka soruları olanaklı kılıyor: Genelde mistisizmi, Tasavvufu, metafiziği, bir adım daha ötesinde Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’i, Budizm’i, vb. “dokusuna katan”; özelde Mevleviliği, Bektaşiliği, Sünniliği, Sufiliği, vb. işleyen ya da tarihsel veya güncel anlamda dinsel kimlikli şahsiyetleri konu edinen, onların düşüncelerine yer veren, her roman, “felsefi roman” mıdır? Eğer Aytaç’ı veri alarak yanıtınız “Evet” olursa, “felsefi roman” için “örnekleri daha az olduğundan” sözünü söylemenin asla mümkün olamayacağını da fark edersiniz. Eğer yanıt “Hayır” olursa da “ötekilerin suçu, günahı, kusuru ne ki?” diye sormak gerekir.

“Felsefi Roman” kitabında verilen son iki örnek ise bir karşılaştırma: Gürsel Korat’ın “Rüya Körü” adlı romanıyla Max Frisch’in “Bin ya da Peking’e Seyahat” adlı romanının karşılaştırılması. Aytaç, her iki romanı da konusunun felsefiliği nedeniyle ele alıyor. Zaman’ın “Antik Yunan felsefesinden” günümüze dek filozofların, bir başka deyişle felsefenin konusu olduğunu belirtiyor. Oysa yalnızca zaman değil, sevgi, aşk, toplum, siyaset, savaş, eğitim, ilişki, cinsellik, tarih, din, ahlâk, vb. birçok şey felsefenin konusudur. Felsefenin neliği temelinde filozofun kendisine konu edinemeyeceği, üzerine düşünüp söz söyleyemeyeceği, neredeyse hiçbir şey yoktur.

Dolayısıyla konusunun felsefiliği nedeniyle denildiğinde, aşktan siyasete, dinden cinsellik ve sekse, ahlâktan eğitim, sevgi, savaş, suç ve cezaya dek her şeyin felsefe konusu olabilmesi bağlamında, bunları işleyen, konu edinen her romanın, “felsefi roman” kategorisine dâhil edilmesi gerekir. Hal böyle olunca da, yukarıda söylenenleri de dikkate aldığımızda, bir tür olarak romanın kapsamında kalan her yapıtın, aslında “felsefi roman” kategorisinde olduğu sonucuna varmak kaçınılmazlaşır. Bu durumda, yeniden başa dönüp pirinçlerin içinden taşları mı ayıklamak gerekir, yoksa taşların içinden pirinçleri mi, siz karar verin artık.

Romanın İki Boyutu    

Hangi türe ait sayılırsa sayılsın, her romanın öncelikli olarak iki temel boyutu vardır: Etik ve estetik3. Romanın biçim özellikleri, onun estetik boyutunu oluşturur. Aytaç’a göre de “Başarılı bir romanın ölçüsü içerik ile biçimin, yani kurgu ile üslubun uyumu”na bağlıdır.

Etik boyut ise hem anlatıya, romanın dokusuna içselleştirilen etik problemler hem de kurgulanan olaylar ve kişilerle; onların olaylar karşısındaki tutum ve davranışları, birbirleriyle kurdukları etik ilişkilerle sergilenir. Yazarın neyi, neden, nasıl ve niçin anlamlandırdığına ve anlatmak, göstermek istediğine bağlı olarak içerik kazanır ve yapıtta nesneleşir. Bir yapıtta ortaya konan herhangi bir etik problemin, kurgulanan herhangi bir etik ilişkinin, felsefi olarak nitelenebilmesi için, etik yani ahlâk felsefesi anlamında, herhangi bir felsefi anlayışa ya da filozofun düşüncesine dayanması gerekmez. Bu anlamda, romanda anlatılan, kurgulanan her etik ilişki, tasarlanan her etik problem, onun, yani romanın özelde etik genelde ise felsefi niteliğine işaret eder. Peki; bunların varlığı, bir romanı kendi başına felsefi roman kategorisine yerleştirmeye yeter mi? Karar sizin! İster pirinçleri seçin, isterseniz taşları!

Sözün özü: Roman içerisinde,  “felsefi roman” da dâhil yeni kategorileştirmeler ileri sürülebilir, yeni sınıflandırmalar yapılabilir mi? Bu elbette mümkündür. Ancak Aytaç’ın, “Felsefi Roman” kitabındaki, yeterince açımlanıp temellendirilmemiş, gerekçe ve dayanakları gereği gibi ortaya konmamış önerme ve tanımlama girişimleriyle değil. Bir tür içerisinde böylesine yeni kategorileştirme iddiasında olan herkes, en azından, “poetik bir tasarım olarak Felsefi Şiir”4 den söz eden, kendini nakzetse de önermelerini açımlayıp temellendirme sorumluluğunu taşıyan Yücel Kayıran kadar çaba harcamalı ve önermelerinin, tezlerinin gereğini yapmalıdır. Aksi bir durum, “ben söyledim oldu, kime ne?” anlayışına varıp dayanır.      

Böylesi bir noktaya savrulmamak için, yapılması gereken önemli bir iş de şudur: Eski bir deyişle, yeni bir kategori, yeni bir sınıflandırma oluştururken, aynıları aynı yere toplayabilmek ve diğerlerini dışarıda bırakabilmek için, o “şeyin ağyarını mani efradını cami kılmak gerek”. Bu yapılsın yeter. Daha ötesini, şimdilik, söylemeye gerek de yok zaten. Çünkü bunun gereğini yapamamak, romanda felsefeyi, hiç hak etmediği halde bir kategoriye hapsetme girişiminden ve yanılsamasından öte bir değer taşımaz.









NOT: Bu yazı, daha hacimli bir makalenin ikinci bölümüdür. Ve SÖZCÜKLER Dergisi’nin 36. sayısında yayınlanmıştır.

               





* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Gürsel Aytaç, Felsefi Roman, Phoenix Yayınları. Aksi belirtilinceye dek metin içindeki alıntılar, adı geçen kitaptandır.
2 Aytaç’ın bölerek aktardığım cümlesinin ilgili kısmı şöyledir: felsefi roman, felsefi görüşleri ete kemiğe bürüyerek onlara adeta ‘can verir’, ruh katar. Sf. 9-10.

3 A. Galip, Tartışılan Roman, Algı Yayın. Bunun yanı sıra söz konusu kitapla ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için baknınız. “Tartışılan Roman ve Eleştiri”, Hürriyet Gösteri, Sayı 295, 2008 ve http://atalaygirgin.blogspot.com

4 Yücel Kayıran, “Felsefi Şiir ve Evet Etik”, Yapı Kredi Yayınları; Bunun yanı sıra bakınız; Felsefi Şiir ve Felsefenin İşlevi, Hürriyet Gösteri, Sayı 296, Kış 2008-2009 ve http://atalaygirgin.blogspot.com

07 Şubat 2012

"Bir Öykünüz Olsun!"


"Bir Öykünüz Olsun!"

                                     
Bir öykünüz olsun!”

Evet! Sizin de bir öykünüz olsun. İster kadın olun ister erkek, ister genç olun ister yaşlı, ister öğrenci olun isterse öğretmen, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde sizin de bir öykünüz olsun.

İster kendiniz yazın isterse sevdiğiniz bir yazardan bir öykü seçin kendinize… Çünkü yazarı kim olursa olsun, ne denli kısa ya da uzun olursa olsun, ne kadar acemice ya da ustaca olursa olsun, her öyküde insan vardır. Her öyküde ötekine açılan bir pencere… Her öyküde ötekine açılan bir kapı… Elbette bakmasını ve görmesini bile… Elbette anlayana… Elbette kendinden taşıp ötekine yönelebilene… Haydi! Kendinden taşıp ötekini anlayan sen ol! Ötekine yönelebilen sen…

Her pencerenin ardında insan vardır. Önündeki sen ol! Her kapının ardında yaşantılar, acılar, umutlar, sevinçler, mutluluklar, paylaşımlar, dertler, kederler, tasalar vardır. Kapıyı çalan sen ol! Paylaşan sen…  Çünkü her öykü insan açısından insan için bir anlatıdır.

Haymana’da Dünya Öykü Günü

“Bir öykünüz olsun!” Haymana’da, Nuri Bektaş Anadolu Lisesi’nde gerçekleştirilecek olan 14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinliğinin sloganı. Haymana’da Dünya Öykü Günü ikinci kez düzenleniyor. İlk etkinlik 2011 yılında yine Nuri Bektaş Anadolu Lisesi’nde Edebiyatçılar Derneği’nin işbirliği ve katkılarıyla yapılmıştı.

Bu yıl ki 14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinliği, Nuri Bektaş Anadolu Lisesi ve Dünyanın Öyküsü Dergisi’nin işbirliğiyle düzenleniyor. Etkinliğe, Dünyanın Öyküsü Dergisi adına Çankaya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı, dilbilimci-yazar-eleştirmen Prof. Dr. Aysu ERDEN, öykücü-yazar Tekgül ARI, öykücü-yazar Esra ODMAN, öykücü-yazar Müyesser GÜNER katılıyor. Öğrencilerin aktif katılımıyla gerçekleşecek etkinliğin tarihi ise 17 Şubat 2012.

Haydi! Yalnızca Haymana’da değil! Dünyanın neresinde olursanız olun siz de katılın bu etkinliğe! Yazın ya da bir öykü seçin kendinize! 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde sizin de bir öykünüz olsun! 

06 Şubat 2012

Başbakanın Günlüğü Kitabevlerinde!!!

Başbakanın Günlüğü Kitabevlerinde...

Başta D&R Kitabevleri olmak üzere, Kitapyurdu, İdefix ve diğer internet kitap satış sitelerinde...


Atalay Girgin'in "Kemeutopyalılar roman dizisi"nin üçüncü kitabı olan "Başbakanın Günlüğü" adlı romanında, fablın ironik ve politik diline akıcı bir anlatı eşlik ediyor.

Romanın felsefi boyutu, salt etik ilişkiler ve etik problemlerle sınırlanamadığı gibi, toplumsal ve siyasal teşhirle de yanyana, hatta içiçe gidiyor. Bu haliyle karşımızda duran aynı zamanda siyasal bir roman...

Atalay Girgin, dizinin ilk iki romanında olduğu gibi, "Başbakanın Günlüğü"nde de düşsel ve düşünsel olarak yarattığı dünyada, tasarladığı kişiler ve olaylar üzerinden var olanı sorguluyor ve eleştirel bir boyutta okurun değerlendirmesine sunuyor.

Romanda öne çıkan kahramanlardan biri, kitaba adını da veren, başbakan olurken, diğeri de bir savcı... Roman içinde hiç bir araya gelmeyen, birebir ya da yüzyüze herhangi bir ilişkileri olmayan bu iki kahramanı bağlayan ne? Yollarını kesiştiren ne?

Atalay Girgin'in kişi ve olaylarla işlediği ve sergilediği sorunlardan biri de şu: Sıfatlar mı kişileri değerli kılar yoksa kişiler mi sıfatları? Ya da kişilerin değerini belirleyen statüler midir yoksa statüleri değerli ya da değersiz kılan kişiler midir? Geçerli, toplumca önem verilmeyen bir statüye sahip herhangi bir kişi, statünün bu durumundan dolayı değersiz midir?

Başbakanın Günlüğü, hem anlatı üslubu hem de anlattığı ve sergilediği etik problemlerin yanı sıra siyasal ve toplumsal eleştiri, ironi ve sorgulamalarıyla ilgiyi hak eden ve var olanı sormaya, sorgulamaya yönelen her okurun ilgisini bekleyen bir roman...

03 Şubat 2012

"Fabl İronik ve Politiktir"

“Fabl, ironik ve politiktir”

Gülistan Sinanoğlu

“Yazmak genel olarak kendini ifade etme çabasıdır. Benim içinse yazmak, (…) bir insanın gördükleri, bildikleri ve yaşadıkları karşısında hissettiği öfkenin aklını teslim almasına karşı koyma ve bunun yerine öfkesini edebiyatla terbiye etme girişiminin ürünüdür” yanıtını veriyor yazar Atalay Girgin “Yazmak nedir” sorusuna.

1960, Alaşehir doğumlu yazar aslında felsefe öğretmeni. Uzun yıllardan beri makaleler yazıyor. Bu makaleler Hürriyet Gösteri, İLE, İnsancıl Dergileri ve Radikal Gazetesi Tartışı-yorum ekinde yayınlanmış. Henüz yayınlanmamış öykü denemeleri de var.

Yıllardır makalelerle karşımıza çıkan Atalay Girgin’in, “Kemeutopyalılar” roman dizisinin ilk iki kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı: Birincisi, Mehdi ve Mesih, ikincisi ise Lağımpaşalı. Girgin, “Başbakanın Günlüğü” adını taşıyan üçüncüsünün matbaadan çıkması içinse gün sayıyor. Dizinin kaç kitap olacağına ilişkin sorulara, “Şu anda bilemiyorum. Ama ömrüm yettiği, bedenim aklıma, aklım da bedenime ihanet etmediği sürece yazmaya devam edeceğimyanıtını veriyor. Girgin, kitaplara ilişkin üç yıllık bir zihinsel, düşünsel hazırlık, mayalanma” sürecinden söz ediyor. Bu süreç yazmaya kıyasla çok daha uzun ve sancılı olmuş. Romanların ortaya çıkması ise daha kısa bir sürede...

İronik ve Politik Bir Anlatı

Yazarın romanlarda kullandığı dil, oldukça ironik. Hatta hem ironik hem de politik. Her iki roman da fabl olarak tasarlanmış. Bunun nedenini şöyle açıklıyor Atalay Girgin:

“Fabl edebiyatın içindeki anlatı türlerinden biri… İnsan, çevresinde olup bitenlere ilişkin, tarih boyunca çok farklı nedenlerle, kaygılarla değişik canlıları, hatta cansız varlıkları konuşturarak meramını anlatmaya çalışmıştır. Geçmişte masallarda, günümüze yaklaştıkça öykü ve romanlarda, hatta filmlerde bile… Örneğin; G. Orwell’in Hayvan Çiftliği roman, Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı masal olmasına rağmen ikisini de severek okumuştum. Keza R. Bach’ın Martı’sını da… Fabl, kendiliğinden ironik, hatta politik bir özelliğe sahip. Ben de bu özelliklerinden yararlanmak istedim. Bazı açılardan anlatımda kısıtlamaları beraberinde getirse de yazana daha rahat davranma olanağı veren bir tür. Ben ikincisinden yararlandım. Çünkü fablla insanlara bir şeyler anlatmanın daha çarpıcı olabileceğini düşündüm. Bu türü seçmemin nedeni de bu...”

Girgin’in her iki romanı da fareler dünyasını anlatıyor. Ancak romandaki karakterler tamamen yaşadığımız dünyadanmış hissini bırakıyor okuyucuda. Kişiler değil sadece, olaylar da öyle. O kadar iyi tanıyoruz ki onları; sanki bir varmış, bir yokmuş gibiler. Hatta bazı okuyucular ilk romandaki kahramanlardan Tumu ile yazar arasındaki benzerlikten bahsediyor. Yazar ise buna şöyle yanıt veriyor:

“Birincisi, bu otobiyografik bir roman değil. “Tumu” karakterini oluştururken de kendimden esinlenmedim. İkincisi ise romanda gerçek kişi ve olaylar yoktur. Sadece benim romanımda değil, biyografik olanlar hariç, hiçbir romanda, öyküde de… Hatta hiçbir kitapta hiçbir gerçek yoktur. Gerçek bir kişiyi, olayı anlatmaya çalışsanız da anlatamazsınız. Yalnızca anlattığınızı varsayabilirsiniz. Okur da romanda karşılaştığı bir ya da birkaç kahramanla gerçeklikte var olan kişiler arasında kurduğu şu ya da bu isim veya karakter benzerliklerinden dolayı onun / onların gerçek olduğu yanılsamasına kapılabilir. Ama bu ayan beyan yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Bir edebiyat türü olarak roman, yazarın anlamlandırmaları, eğretilemeleri, ironi ve yer yer karikatürize ederek eğip bükmesi temelinde yarattığı, tasarladığı, kurguladığı kahramanlar, onların ilişkileri, ilişkilenme biçimleri ve olaylar ekseninde düşünsel bir anlatıdır. Ama bu anlatı, aynı zaman ve mekân koşullarında yaşayan okurda yarattığı çağrışımlarla onu düşle gerçek arasında gidip gelmeye, bağlantılar kurmaya yöneltir. Aslında düşle gerçek arasında gidip gelen ve gerçekliği aşan, aşmak zorunda olan yazardır. Çünkü yazar da aynı koşullar içinde yaşamakta, okurun fark ettiklerini fark edip tanık olduklarına tanıklık etmektedir. Her yazar, her sanatçı, her düşünür çağının çocuğudur. İçerisinde doğup büyüdüğü etkilendiği çağın, toplumun rengini taşır. Bilim kurgudan fantastik, ütopik roman ya da öykülere, şiirden resim, tiyatro ve sinemaya dek, felsefe de dâhil olmak üzere, neredeyse tüm düşünsel üretim süreçlerinde kendini gösterir bu durum. Sözün özü: Benim yazdıklarımda hiçbir gerçek kişi ya da olay yoktur. Malum; ben farelerin dünyasını anlatıyorum, insanların değil… Ama farelerin dünyasını insanlar için anlatıyorum. Çünkü edebiyat, tüm kültürel etkinlikler gibi, insan içindir.”

Okumadan Yazılmaz

“Nelerden esinlenirsiniz” sorusuna ise, bir fikrin, yaşadığı ya da tanıklık ettiği bir olayın, zaman zaman duyduğu bir söz ya da okuduğu bir haberin etkisiyle kurgu yaptığını söyleyerek yanıt veriyor. Dizinin üçüncü kitabı ve yakında yayınlanacak olan Başbakanın Günlüğü’ndeki bir sorudan hareketle farklı bir roman tasarladığını da ekliyor.

“Okumadan yazılmaz” diyor Atalay Girgin. Hatta her okuyanın okuduğundan yeterince yararlanamayacağını ve okunanlara eleştirel bir bakış açısıyla bakmak gerektiğini de ekliyor. Okunanların değerlendirilmesi, hayatla bağının kurulması ve sonuçlara ulaşılması gerektiğini savunuyor. Her ne kadar “Bir kitap okudum hayatım değişti” gibi sözlerin geçerliliği olmadığını belirtiyor olsa da okumanın, insanın hayata bakışını olumlu anlamda etkileyip değiştirebileceğini söylüyor.

Yıllardır yazıyor olmasının tecrübesiyle Girgin, “yazmak zor değildir” diyor ve devam ediyor: Aksine, sözünün sahibi olmak kadar kolaydır. Ya da tam tersi, sözünün sorumluluğunu taşımamak ona sahip çıkmamak kadar basit. Birincisi, edebin, etik tutarlılığın; ikincisi ise “Ben söyledim” ya da “Ben yazdım” deyip geçmenin, ilkesizliğin, etik tutarlılıktan yoksunluğun tezahürü. Oysa her edipten edepli olması beklenir."

Edebiyatın Amacı ve Görevi Yoktur

Yalnızca edebiyatla değil, felsefe, siyaset, tarihle de yoğrulmuş bir yaşam Atalay Girgin’in yaşamı. Felsefeyle ele alıp sorgulamanın ve değerlendirmenin de etkisi altında, edebiyatı, kendine özgü özellikleri olan bir anlamlandırma ve anlatma etkinliği olarak tanımlıyor. Ancak, edebiyatın amacı olduğunu savunanlara itirazı var. Girgin’e göre edebiyatın amacı yok! Bunu da şöyle ifade ediyor:

              
“Bugüne dek, birçok kişi edebiyata amaçlar ve görevler yüklemiştir. Bunlar edebiyatı neliği ve gerçekliğinden bağımsız olarak değerlendirme yanılsamasını yaşamaktadırlar. Bu yanılsamanın etkisiyle, edebiyattan hayatı biçimlendirmesini, onu değiştirip yönlendirmesini beklemektedirler. Oysa genel olarak edebiyatın böylesi bir gücü ve etkisi hiçbir zaman olmamıştır ve olamaz da… Çünkü edebiyatın herhangi bir amacı ve görevi yoktur. Yalnızca yapmak isteyip de kendi yapamadıklarını ona yükleyen insanlar vardır. Hadi “Edebiyatın amacı vardır” diyenler, ona görev biçenler alınmasın, kendinde bir şey olarak felsefenin de amacı ve görevi yoktur.”

Romanlara İçşelleşen Felsefe ve Etik

 
Yazmanın doğuştan gelen bir yetenek olamayacağını ve çalışarak yazar olunabileceğini belirten Atalay Girgin’in her iki romanında da, felsefe ve bir problem alanı olarak etik içselleşmiş. Ele aldığı birincil ve ikincil temaların neredeyse geneli felsefi bir kavrayışla anlamlandırılmış. İktidardan dine dek değinilen tüm konularda etik problemleri ortaya koyma çabası öne çıkmış.

Yanılsama arttıkça, gerçekliğin hakikatinin sırra kadem bastığını söyleyen Girgin, günümüzde, yanılsamadan beslenen ve kutsallık şalına bürünen karanlığın, aklın aydınlığını boğmasına, onu bir mum ışığına dönüştürmesine karşı mücadelenin ertelenemez bir önem taşıdığını belirtiyor. Ve bunun yaşamın her alanında, insanların düşünce, söylem ve davranışlarına yön veren bireysel ve toplumsal bilinç haline getirilmesi gerektiğini vurguluyor.
 

01 Şubat 2012

Edebiyatta Felsefe Sanatta Nesneleştirme


Edebiyatta Felsefe

Edebiyat felsefe ilişkisi, antik dönem tragedyaları da dâhil, edebiyatın verili ve olası tüm türleri için geçerlidir. Felsefi olan, şu ya da bu ölçüde ve biçimde, edebiyata içseldir, içselleştirilmiştir. Özellikle de bir tür olarak, roman, öykü, şiir, tiyatro yapıtları, vb. söz konusu olduğunda…  Şiir, Aristoteles’e göre felsefeye en yakın olandır. Melih Cevdet Anday’a göre de, “şiir felsefeye bitişir.” Bunları bir yana bıraktığımızda, edebiyatta felsefenin varoluşunu iki boyutta ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, bilinçli bir biçimde içselleştirilişi; diğeri ise kendiliğinden, etik ilişkiler bazında içselleşişi. İlkinden başlayalım:

Edebiyatta Felsefenin Bilinçli Var Kılınışı

Edebiyatta felsefe ya da tek tek edebi türler ve bunlara ait yapıtlarda felsefe, felsefi olan, etik ilişkiyi şimdilik paranteze alırsak, öncelikle ve esas olarak iki kanaldan var olur. Bunlardan birincisi, yapıtın yaratıcısı olan sanatçının / yazarın, verili felsefe akımlarının ya da tek tek filozofların / düşünürlerin, insan anlayışı başta olmak üzere, şu ya da bu konudaki fikir ve önermelerini, anlatıya edebi bir biçimde içselleştirmesi; tasarlayıp kurguladığı olay örgüsünde, kişiler ve kişilerarası ilişkiler bazında etik kişi ve etik ilişkiler olarak sergilemesiyle gerçekleşir. İster bir olumlamaya isterse bir olumsuzlamaya delalet etsin, burada felsefe ve felsefi olan esas itibariyle, yazara dışsaldır. Yazar, kabullensin ya da kabullenmesin, benimsesin ya da benimsemesin, kendisinden bağımsız olarak var olan / var olmuş bir felsefi düşünüşü, anlayışı yapıtına içselleştirmektedir. Elbette bunu, bir filozof gibi, adlandırarak, kavramlar arası ilişkiler kurup neliği ve gerçekliği temelinde kavram çözümlemeleri ve temellendirmeler yaparak, terminolojik bir anlatımla gerçekleştirmez. Bir sanatçı olarak yazardan, böyle bir şeyi yapması ne istenir ne de beklenir. Bu bir anlamda yazarın / “sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı”dır.

Bu bağlamda, İoanna Kuçuradi, “Kişi değerlerini ve kişilerarası ilişkilerdeki değerleri değerlendirirken sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı vardır” der ve devam eder: İşi, kişi yaşantılarını ve sorunlarını göstermek olduğundan, değerleri adlandırmak zorunda olmadığından, bu yaşantıların zenginliğinden fedakarlık yapmadan bunları gösterir; kendi görme gücüne göre, kişi yaşantılarında yakalayabildiği ince ayrılıkları rahatlıkla verebilir. İşi, kişi değerlerinin ve kişilerarası ilişkilerdeki değerlerin neliğini sadece g ö s t e r m e- k olduğundan, bunu binbir çeşitte, kendisine en elverişli biçimde göstermekte serbesttir1.

Edebiyatta felsefenin, daha doğrusu felsefi olanın var olma, var edilme kanallarından ikincisi ise, filozoflaşan sanatçı yazarlar ya da sanatçılaşan filozoflardır. Burada tek tek yapıtlara içselleşen felsefe, felsefi düşünüş ya da felsefi olan, yazara dışsal değildir. Aksine; ister genel olarak varlığa, ister o varlığın bilgisine ve isterse bu bilginin koşulladığı eyleyişin değerine yönelik olsun, her durumda yazarın kendi anlama, anlamlandırma ve anlatma etkinliğine içseldir. Çünkü temeli, onun, varlığın hangi alanına ilişkin olursa olsun, kendi düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişindedir. Bununla koşullanan anlama, anlamlandırma, görme ve gösterme biçimiyle vücut bulmaktadır.  

Varlığın ve “Kişi yaşantıları yumağının her noktasını adlandırmak veya değerlendirmek olanaksız”2 olsa da, filozoflar bir yana, bu tür yazarlar, kendilerine özgü bir biçimde, insan ve “insan problemleri üzerinde kafa yor”maları, onları adlandırabilmeleri, “dolayısıyla görme ve yaşantı olanaklarını genişlet”meleriyle filozoflaşırlar. Bu nitelikleriyle, aynı tür içinde yapıtlar ortaya koyan yazarlar arasında billurlaşırlar. Özellikle böylesi yazarların imzasını taşıyan “Her halis sanat eseri, ister bir roman, bir oyun veya başka bir eser olsun, bir kişi değerine veya kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan değerlere işaret eder, bu değerleri bize gösterir; çeşitli değerleri olduğu kadar aynı değerleri de çeşitli formlarda ifade eder. Akıp giden kişi yaşamlarının sorunlarındaki değerlere ve değerlendirmelere sınırlar çizerek, bunları bilinçlendirerek gösterir”3 , başta okuru olmak üzere, insana. Edebi ütopyaların yanı sıra, Sartre gibi yazar filozofların ya da Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Albert Camus gibi, Dünya edebiyatının yerli yabancı filozoflaşan birçok yazarının yapıtları buna örnektir.

Ancak ister filozoflaşan yazarlar olsun, isterse yazar / sanatçı filozoflar, her iki durumda da felsefenin, felsefi olanın edebiyatta var edilmesi, ona içselleşmesi / içselleştirilmesi, edebiyatının neliğine uygun olmak durumundadır. Ki bu felsefenin, felsefi olanın, felsefi düşünüşün yazara içsel, kendisine özgü olduğunda da ona dışsal, yani bir felsefe akımına ya da bir filozofa ait olduğunda da geçerlidir.

Felsefenin, daha doğru bir deyişle, felsefi olanın, felsefi düşünüşün edebiyatta var kılınışının söz konusu iki kanalı da ortaya çıkan yapıtı felsefe olarak nitelemeye yetmez. Hatta ‘yetmez’in de ötesinde, böylesi bir yapıt felsefe değildir. “Felsefi”lik, ne denli öne çıksa ya da birilerince çıkarılsa da özellikle roman, öykü, oyun, nehir şiir, vb. söz konusu olduğunda yapıtın taşıdığı bir dizi özellikten yalnızca biridir. Çünkü edebiyat yapıtının yazarı, ne denli filozof ya da filozoflaşmış olma niteliğine sahip olursa olsun, bu noktada edebiyatın neliğine uygun bir biçimde onun temel araçlarını (anlatımdan olay örgüsüne, kişi ve kişilerin yaratılmasından kurguya, imgeden betimlemeye, ironiden karikatürize etmeye, vb. dek) kullanmak ve onlarla iş görmek zorundadır. Kavramlardan çok sözcüklere sarılmak durumundadır. Hangi konuyu işlerse işlesin, onun işi, yapıtta felsefe yapmaktan çok, göstermek ya da yapıta içselleştirmek istediği kendisinin dışındaki veya kendisine özgü felsefi düşünüşü, bakışı ya da yaklaşımı, bir yandan metnin dokusuna yedirerek, diğer yandan kişi ve kişilerarası olaylarla nesneleştirip ete kemiğe büründürerek, edebi bir tarzda algılanır kılmaktır. Ki bu, felsefi olanın, felsefi düşünüşün, yazarı tarafından bile isteye bir edebiyat yapıtına içselleştirilmesine delalet eder. Edebiyatta felsefenin var edilişinin ya da var olmasının bir boyutu budur. Ve burada yazarın, bilinçli bir tercihi vardır; felsefi olanı yapıtta bilinçle var kılışı.

Edebiyatta Felsefenin Kendiliğinden Varoluşu

Edebiyatta ve onun kapsamındaki türler ve tek tek yapıtlarda, felsefi olanın, bilinçli bir biçimde içselleştirilmiş olmasının yanı sıra, yaygın ve kendiliğinden varoluşu da söz konusudur. Yaygın ve kendiliğinden varoluşu olanaklı kılan ise etik ilişkidir.

Edebiyatın kapsamında kalan ve başta biçimsel özellikleri itibariyle edebilik niteliği taşıyan roman, öykü, oyun türündeki tüm yapıtların ortaklaştığı nokta etik boyuttur, etik ilişki boyutudur. Söz konusu türlerde yapıtlar ortaya koyan her yazar, felsefi olanı bile isteye yapıtına içselleştirmeye çalışsın ya da çalışmasın, bunun farkında olsun ya da olmasın, her koşulda bilinçli ya da bilinçsizce, kişi ve kişileri aracılığıyla etik ilişkilere yer verir. Özellikle çok katmanlı, çok yönlü, çok boyutlu ve çok anlamlı bir niteliğe sahip romanda bundan kaçış yoktur. Etik ilişkiler aracılığıyla değerin ve değerlerin gösterildiği, olumlama ya da olumsuzlama anlamında kişi değerinin ve değerlerinin yeniden değerlendirildiği her tür edebi yapıt, yazarın istemesinin niteliği ne olursa olsun, kendiliğinden felsefi olanı içerir; felsefi bir özellik taşır.

Yazar, roman, öykü, oyun türünde herhangi bir edebi yapıtı, hangi saik, kaygı ya da kabulden; hangi insan anlayışı, dünya görüşü ya da siyasal-ideolojik-dinsel düşünceden hareketle kaleme almış olursa olsun; bu yapıtlarda hem genel olarak metnin anlatısı hem de olay örgüsü ve kişi ilişkileriyle, olumladığı veya olumsuzladığı değer ve değerlere işaret eder, onları göstermeye çalışır. Bunu yaparken, herhangi bir felsefeye, felsefi düşünüşe ya da onların insana, topluma, değere, vb. ilişkin herhangi bir anlayışına dayanmıyor oluşu, yapıtın özellikle etik anlamda felsefi olanı içermekte olduğu gerçeği ve hakikatini ortadan kaldırmaz. Hatta yazarın felsefeyi hiç sevmediği, onu yadsıyıp ondan nefret ettiği, yok saydığı durumda bile…  

Etik ya da Ahlâk Felsefesi

Felsefenin, başlangıcından bu yana var olduğu kabul edilen, üç temel alanı / konusu, varlık, bilgi ve değerdir. Aksiyoloji olarak da adlandırılan sonuncusu, giderek bağımsız birer felsefe dalı, disiplini haline dönüşmüş olan etik ve estetiği içerir. Aksiyoloji, insanın insanla ilişkisinde ve onun kendine nesne edindiği herhangi bir var olana yönelişinde ortaya çıkan eylemleri, bu eylemlerin değerini; bunun yanı sıra, değerin ve değerlerin neliği ve gerçekliğini konu ve problem edinip inceleyen bir alandır.

Etik, bir başka deyişle ahlâk felsefi ise, genel olarak ahlâkın, “Ahlâksal olanın özünü ve temellerini araştıran (…), insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlâksal davranışları ile ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalı”4 dır. Hangi insanın, hangi koşullardaki, hangi eylemlerinin ahlâkî olup olmadığını; bir eylemin ahlakilik değerini taşıyabilmesi için hangi koşulları haiz olması gerektiğini araştıran, kişi vicdanı karşısında değişmez, bütün toplumlar, bütün insanlar için, bütün çağlar boyunca geçerli ve uyulması gereken bir ahlâk yasasının var olup olamayacağını problem edinip sorgulayan bir felsefe disiplinidir. Öte yandan ahlâkî eylemler karşısında ya da onlara ilişkin telaffuz edilen, onların değerini belirtmek için kullanılan “iyi” ve “kötü”nün neliğini sorgulayan bir disiplindir de…   

İnsanın, her davranışı, her eylemi ahlâkî olmadığı gibi ahlâkî bir değere de sahip değildir. Ancak onun belirli koşullara sahip olan ve o koşullarda yapmayı ya da yapmamayı seçtiği her eylemi ahlâkîdir. Dolayısıyla etik, insanın hangi koşullarda yapılmış olursa olsun her tür eylemini konu edinmez. Belli türden ilişki ve davranışlarını konu edinir. Ki bundan dolayı, her tür ilişki “etik ilişki” olmadığı gibi, her türden davranış da koşullarından bağımsız olarak ahlâkî değildir. Bu durumda yanıtlanması gereken temel soru, “Etik ilişki nedir?” ya da “Etik ilişkinin neliği nedir?” sorusudur. 

Etik İlişki

Etik konusundaki çalışmalarıyla öne çıkan felsefeci / filozof İoanna Kuçuradi’ye göre, “Etik ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi ve en temelde olanı”dır.  Her daim “B e l i r l i   b ü t ü n l ü k t e  b i r  k i ş i nin belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş anlamda insanlarla –yüzyüze geldiği veya gelmediği insanlarla- değer sorunlarının söz konusu olduğu ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı her ilişki.”5

Eylem, yalnızca yapmayı değil, yapmaktan vazgeçişi, karşılaşılan, tanık olunan bir olay ya da durum karşısında yapmamayı seçişi de içerir. Dolayısıyla “her etik ilişki hep bir olay içindedir.”6 Yalnızca “belirli bir bütünlüğü olan bir kişinin başka insanlarla” kurduğu ilişkilerin değil, aynı zamanda, “kişinin bir grup üyesi olarak kurduğu bütün ilişkilerin temelinde etik bir ilişki söz konusudur.”7  

Gündelik yaşamın hızla akan ve hızla değişen yaşantılar yumağı içinde kurulan, başını sonunu, arka planındaki saik ve kaygıları, amaçları, niyetleri genellikle bilemediğimiz ve ikinci kez yinelenip yaşanamayan ilişkileri etik boyutuyla değerlendirebilmek çok güçtür. Bundan dolayı, bu tür ilişkiler, bütünlüklü ve etik açıdan değerlendirme söz konusu olduğunda, kişiye yeterli veriyi sağlayamaz. Hem eksiktir hem de kişinin elinden avcundan hızla kayıp gider. En iyi ihtimalle, kişinin etkilenme düzeyine bağlı olarak, onun zihninde nedenlerini, niçinlerini bilemediği izler, izlenimler bırakır.

Gündelik yaşantılar ve olaylar içinde gerçekleşen ve daima biricik olan etik ilişkilerden geriye kalan izleri izlenimleri, Kuçuradi’ye göre, tamamlayıp birbirine bağlayarak eksiklikleri gidermemizi “sağlayan başka bir kaynak vardır: yapıtları; roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir zemin sağlarlar.”8 Çünkü yapıtlarda ortaya konan etik ilişkiler, düşsel düşünsel düzeyde tasarlanıp anlatı ve olay boyutunda, tıpkı kişileri ve yapıtın kendisi gibi yazarı tarafından nesneleştirilmişlerdir. Artık o andan itibaren var olanlar evrenine yeni bir var olan ve nesne olarak katılmışlardır. Gerçek yaşamda vuku bulanların aksine, düşsel düşünsel düzeyde varlık kazandıklarından, nesneleştiklerinden dolayı da değişmeden aridirler. Araştırıcıya ya da ilgilisine yeniden yeniden üzerine düşünüp değerlendirmeler yapma, bağlantılar kurup sonuçlar çıkarma olanağı sunarlar. Bundan dolayı da yalnızca ortaya kondukları zaman dilimindeki değil, daha sonraki yıllarda, yüzyıllarda yaşayan insanlar için de geçerlidir bu olanak. 

Ne yazık ki, bu olanağın, edebiyat eleştirmenleri ve özellikle de kitap tanıtımcıları tarafından yeterince ve gereğince değerlendirilebildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Oysa edebiyatta roman, öykü ve oyun yapıtlarının estetik boyutunun yanı sıra etik boyutu vardır. Estetik boyut, biçim özellikleri itibariyle “nasıl anlatıldığı” ile ilgiliyken; etik boyut, ne anlatıldığı, niçin anlatıldığı, yapıta içselleştirilen sorun ya da sorunlar, ortaya konan olay ve etik ilişkilerle ilgilidir. Bir yapıtın değerlendirilmesi ya da eleştirisinde etik boyutun görmezden gelinmesi, üzerinde durulmaması, ortaya konan değerlendirme veya eleştirinin daha baştan, eksiklik bir yana, sakatlıkla malul olduğunun delaletidir. Ve bu bir sorundur.      

Ancak, özellikle kitap tanıtımcılarınca ve yayınevlerinin tanıtım bültenlerine dayanarak kalem oynatanlarca sorun olarak algılanmayan bu sorunun temel nedeni, edebiyat yapıtlarının değerlendirilme ve eleştirisinde, değer biçme ve değer atfetmenin sözüm ona bir eleştiri ve değerlendirme biçimi olarak öne çıkması / öne çıkarılması ve kabul görmesi vardır. Yapıtın değeri ve değerlendirilmesi değil.

Oysa ele aldığı bir yapıtın değerini saptayamayan, onun insan açısından ortaya koyduğu sorunları, etik eylem olanaklarını bulgulamayan ya da bulgulayamayan, yalnızca değer atfetme, değer biçme düzeyinde kalan hiçbir eleştiri veya değerlendirme, yapıta ilişkin olumlu ya da olumsuz anlamda ne söylemiş olursa olsun, edebiyat eleştirisi, edebiyat değerlendirmesi vasfı taşımaz. Böylesi bir eleştiri ya da değerlendirme, en iyi ihtimalle yazanın olumlu ya da olumsuz beğeni duygu ve düşüncelerinin dışavurumudur. Ancak bunun vahim boyutu, özellikle kitap tanıtımcıları söz konusu olduğunda, yayınevleri adına bilinçli ya da bilinçsizce okur avcılığına çıkmak, okura ökse atmaktır.

Sonuç

Edebiyatın neliği, çağlar boyunca değişen anlamı ve gerçekliği dikkate alındığında, tregadyalardan bu yana, özellikle roman, öykü ve oyunlar bazında etik boyutuyla felsefi olan ona içseldir. Bundan dolayı edebiyatta felsefeyi, filozofların düşüncelerinin ya da felsefe akımlarının anlayışlarının edebi yapıtlarda var olup olmamasına indirgememek gerekir. Keza bir yapıtta işlenen konunun felsefe konusu olup olmamasına da… Çünkü felsefi düşünüş konusu yapılamayacak, felsefede konu edinilemeyecek, neredeyse hiçbir şey yoktur.

Bundan dolayı, edebiyatta felsefi olanı bulgulayabilmek için etik onun etik boyutuna bakmak, bunu bulgulayıp kavrayabilmek gerekir. Bunun da yolu, kendinde bir şey olarak edebiyat yapıtının biricikliği temelinde değerinin saptanıp söylediklerine, gösterdiklerine uygun değerlendirilebilmesinden geçer. Değer atfetmek ya da değer biçmekten değil.



**
1 İoanna Kuçuradi, İnsan ve değerleri, sf. 106, Türkiye Felsefe Kurumu yayınları, 1998.
2 a.g.e. sf. 105.
3 a.g.e. sf. 106.
4 Felsefe Terimleri Sözlüğü, sf. 68, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1975.
5 a.g.e. sf. 3.
6 a.g.e. sf. 3.
7 a.g.e. sf. 5.
8 a.g.e. sf. 4.
Edebiyatın Amacı Üzerine Bir Sorgulama