29 Aralık 2012

YÖK'den TYK'ya "bir reformun anlamı!"


YÖK’den TYK’ya
“bir reformun anlamı!”

Fikret Başkaya

Üniversite’nin eleştirel düşüncenin, bilimsel bilginin üretildiği, her türlü fikrin sınırsız ve özgürce tartışılabildiği, hiç bir tabuya itibar etmeyen, evrensele gönderme yapan bir “yer” olduğu varsayılır. Üniversite’nin öyle bir “yer” olabilmesi için de özerk olması, kendi kendini yönetebilmesi, kendine ait bir üslûbunun ve geleneğinin olması, kendini savunabilmesi ve nihayet orada yapılanların toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle örtüşmesi/kavuşması gerekir. Böyle bir kurum da bilim haysiyetine, entelektüel dürüstlüğe sahip, gerçeğin peşine düşmüş insanları, üniversal kaygıları ve iddiaları olan üniversite üyelerini varsayar.

Elbette özerklik sadece devlet aygıtı/siyasi otorite karşısında özerklik değildir. Sermaye cephesi de dahil, her türlü güç ve iktidar odağı karşısında özerkliktir. Üniversite için özerklik o kadar hayatî öneme sahiptir ki, özerk değilse üniversite değildir denecektir. Her ne kadar üniversitenin her türlü fikrin özgürce üretilip/sınırsızca tartışılabildiği bir “yer’ olduğu söylense de, bu aslında idealize edilmiş bir duruma denk gelir. Gerçek yaşamda var olan “reel üniversite” hiç de idealize edildiği gibi, tevatür edildiği gibi değildir. O kadar ki, genel bir çerçevede “reel üniversitenin” özgür düşüncenin filizlenip-yeşerdiği yer değil, boğulduğu bir yer, bir kurum olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Bu yüzden, ilerici, ufuk açıcı, geçerli paradigmaları yıkıcı ve yeni paradigmaların yaratıcısı aykırı fikirler, ekseri üniversite dışında ortaya çıkmıştır. “Reel üniversite” bir egemenlik aracı olarak işlev görüyor. Asıl misyonu ve varlık nedeni geçerli egemenlik ilişkilerini meşrulaştırmak, yeniden üretmek ve devamlılığını sağlamaktır.

Türkiye’de kapısında üniversite yazan kurumlar aslında ve genel bir çerçevede yüksek meslek okulundan başka bir şey değildir. Bizde bir modernite devriminin yaşanmamış olması ve bağnaz bir resmi ideolojinin varlığı, üniversitelerin gelişmesini daha baştan problemli hale getirdi. YÖK’ün kolayca dayatılabilmesi ve 30 yıl boyunca yerinde kalması Eski Rejim ve onun geleneksel ideolojisi ve kültürüyle cepheden bir hesaplaşmanın yaşanmamış olmasındandır. Kaldı ki, resmi ideolojinin geçerli olduğu yerde sadece üniversitenin değil, hiç bir “özerk kurumun” yaşaması mümkün değildir.

Şimdilerde YÖK’lü 30 yılın ardından yeni bir düzenleme gündemde. Elbette bu bir reform olacak, geçerli yapı ve işleyiş yeniden biçimlendirilecek. Zaten reform yeniden şekillendirmek, biçimlendirmek anlamındadır ama sanki reformun önceki döneme göre daha iyi bir şey olduğuna dair bir anlayış, değilse öyle bir algı geçerlidir. O halde kim neden yeniden biçimlendirmek istiyor, amaçlanan değişiklik kimin için ne anlama geliyor? sorusuyla devam edebiliriz. Başka türlü söylersek, YÖK’ten TYK’ya [Türkiye Yükseköğretim Kurumu] geçişle murad edilen nedir? Aslında YÖK’ü dayatanla, TYK’yı dayatmaya hazırlanan, aynı iktidar odağıdır, aynı çevrelerdir... Böyle bir yasanın, düzenlemenin,  asıl tarafları olan öğrenciler, öğretim üyeleri ve öğrenci aileleri denkleme dahil değildir. Dışarıdan dayatılan bir düzenleme söz konusudur. Elbette sanki danışılıyormuş, görüş alınıyormuş, katılım sağlanıyormuş... izlenimini de yaratmaya çalışacaklardır ama bunun hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zira, taraf olmak yüksek düzeyde bir politikleşmeyi, dolayısıyla canlı bir tartışma ortamını varsayar. Oysa Türkiye toplumu 1980 de içine tıkıldığı depolitizasyon çukurundan hâlâ çıkabilmiş değil... Aksi halde toplumun varı-yoğu iç ve dış sermaye grupları tarafından yağmalanırken, özelleştirme adı altında talan edilirken, insanların sessiz ve tepkisiz kalması mümkün olmazdı...   

Amaç yüksek öğretim kurumlarını birer şirket, tipik birer kapitalist işletme haline getirmektir. Zira ellerinde “verimli” bir şekilde değerlendiremedikleri devasa bir sermaye var ve sermaye değerlendirilemediği zaman değersizleşir. Bu yüzden normal koşullarda kamu [devlet, belediyeler...] tarafından sağlanan hizmetler, sağlık, sosyal güvenlik, eğitim kurumları, üniversiteler, kamu malı sayılan ve kamunun ortak kullanımına sunulması gereken su, enerji, yollar, köprüler, nehirler, göller, devlet üretme çiftlikleri, deniz sahilleri, vb... sermayenin değerlenme alanı haline getiriliyor... Şimdilerde gündeme gelen “üniversite reformu” 12 Eylül sonrasında dayatılan özelleştirme furyasının Üniversite’ye yansıyanıdır. Neoliberal saldırının üniversiteye uzanan elidir... Üniversiteler bu güne kadar resmi ideolojinin üretilip-yayıldığı, bir de sermayenin ihtiyacı olan “yetişkin işgücünü” üreten kurumlar iken, artık neoliberal küreselleşmenin bir “gereği” olarak, yegâne amacı kâr etmek olan birer şirkete, kapitalist işletmeye dönüştürülmek isteniyor. Elbette “biz bu kurumları kapitalist işletmelere dönüştüreceğiz” demeyeceklerdir... İşte “üniversite üzerindeki vesayeti ortadan kaldıracağız, özerkleştireceğiz” vb. diyeceklerdir. Nitekim yasa taslağının ikinci maddesinde: “Yükseköğretim; akademik ve bilimsel özgürlük, kurumsal özerklik, çeşitlilik, hesap verebilirlik, katılımcılık, rekabet ve kalite ilkeleri esas alınarak planlanır, programlanır ve düzenlenir” deniyor. Hem yüksek öğretim kurumları şirketleşecek, hem de özerk olacak! Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır...

Bologna süreci denilen aslında üniversitelerin Amerikanlaştırılmasıdır...

Avrupa üniversiteleri Bologna süreci adı altında Amerikanlaşma sürecine sokulmuşken, Türkiye de aynı kervana katılmış görünüyor. Çıkarılmak istenen yeni yasa, Avrupa, dolayısıyla ABD’dekini taklitten başka bir şey değildir. Kaldı ki Avrupa üniversitelerinin neoliberal küreselleşmenin rüzgârına kapılarak Amerikanlaşması, Avrupadaki üniversiter geleneğin tasfiyesi anlamına da gelecektir. O halde şöyle bir soruyla devam edebiliriz: Amerikan üniversitelerinin özenilecek nesi var? Avrupa’dan farklı olarak, ABD’de üniversiteler daha baştan ticari şirketler, özel kurumlar olarak var olmuşlardır. Dolayısıyla daha baştan bilgi ticareti yapılan kurumlar olmuşlardır.

Oysa, gerçek anlamda özerklik sadece siyasi otorite karşısında özerklik değil, aynı zamanda sermaye karşısında da özerklik demektir. ABD’de üniversiteler federe ve federal devlet tarafından yapılan kamu katkısı, öğrencilerden alının kayıt parası ve bağışlardan oluşuyor. Neoliberal küreselleşme döneminde kamu katkısı giderek azalmaktadır. Nitekim yaklaşık son 40 yılda Amerikan üniversitelerinin kamu finansmanı %80 den %10’a gerilemiş bulunuyor... Aslında ABD’nin Harvard, Yale gibi elit üniversiteleri dünyanın geri kalanına örnek gösteriliyor ama orada nüfusun çok küçük bir kesimi üniversiteden mezun olabiliyor. Söz konusu yüksek prestijli üniversitelere ancak ayrıcalıklı kesimlerin çocukları girebiliyor. Eğer amaç kâr etmekse, kamusal değil, özel bir faaliyet söz konusuysa, orada bilimsel kaygılara da, kamu yararı kavramına da yer yoktur. Şimdilerde ABD’de üniversite üyelerinin sadece %35’i yetişkin kadrolardan oluşuyor. Şirket mantığının geçerli olduğu yerde bu durum kaçınılmazdır. ABD’de üniversite öğrencilerinin yaklaşık %65’i üniversite’den borçlanmış olarak mezun oluyor... Diplomaya borçlanarak sahip olabiliyor. Bundan bir birkaç yıl önce ortalama borç 19.237 dolardı. Bu oran master ve doktora düzeyinde daha yükseliyor. Nitekim master ve doktora düzeyinde borç 27 bin dolarla 114 bin dolar arasında değişiyordu.

Kamu katkısının giderek azaldığı koşularda, asıl kaynak bağışlar ve öğrencilerden alınan para olduğunda, bir taraftan öğrencilerin borçları artarken, diğer yandan da bağış yapanların üniversiteler üzerindeki baskısı ve belirleyiciliği artıyor. Şimdilerde ABD de öğrenci borçlarının 1000 milyar dolar olduğu söyleniyor ki, bu Fransa’nın GSYH’sinin [milli geliri densin] yarısına eşit... Bağış yapanlar ekseri ya dev sermaye tekelleri ya da üniversite’nin eski mezunları oluyor. Ve sermaye giderek ders programlarına varıncaya kadar üniversitelerin işleyişine müdahale ediyor. Fransızca bir halk deyişi: finanse eden yönetir der... New York Times’ın bir haberine göre, Harvard Üniversitesi tıp fakültesinde 149 öğretim elemanının [profesör, doçent, yardımcı profesör, araştırma uzmanı, vb.] maaşı dev ilaç firması Pfizer tarafından ödeniyor... İlaç şirketinin çıkarı daha çok kâr etmekse, bu hasta sayısının artmasını gerektirir... Gerçek bilimin ve bilim insanının misyonu ve varlık nedeni şirketin daha çok kâr etmesi midir? Yoksa insan sağlığının güvence altına alınması mıdır?

Sadece bu kadar da değil. Amerikan üniversiteleriyle CIA arasındaki ilişkiyi de hatırlamak gerekir. Nitekim, 1967 yılı sonunda 1000’den fazla kitabın CIA sponsorluğunda yayınlatıldığı biliniyor... Ünü ve sabıkası büyük Trileteral Komisyon, Harvard ve Colombia üniversiteleri ile işbirliği yaparak iki ünlü profesöre, John Rawls ve Robert Nozick’e Liberal Manifesto’yu yazdırdıklarını da hatırlamak gerekir... Ki, bu kitap dünyanın nerdeyse tüm üniversitelerinde  “temel referans kitap” sayılıyor... 2009 yılında Harvard üniversitesinde bir skandal yaşanmıştı. Tıp fakültesinde kolesterol ilacının insan sağlığına verdiği zarar hakkında soru yönelten öğrenci, kadrolu bir profesör tarafından aşağılanmıştı. Daha sonra ilacın yararları ve vazgeçilmezliği konusunda sürekli nutuk atan profesörün 5’i kolesterol üreten 10 ilaç şirketinin danışmanı olduğu ortaya çıktı...

Yegâne amacın kâr etmek olduğu koşullarda, “para getirmeyen” bilim dallarının müfredat dışına atılması da işin doğası gereğidir... ABD’de insan bilimleri alanında verilen diploma oranı 1966 da %17’den, 2004’de %8’e gerilemiş bulunuyor. İnsan bilimlerinden mezun olanlar da eğitim gördükleri sektörlerde değil, belki bir master takviyesiyle, insan mühendisi olarak çalışıyor ama aslında insan mühendisi denilenin şirket polisinden başka bir şey olmadığının bilinmesi gerekir...

Eğer taslak kanunlaşır, YÖK, TYK’ya dönüşürse, bilginin metalaşmasında yeni bir eşik daha aşılacaktır. Aslında kapitalist toplumda emek zaten bir metadır ama yeni düzenlemeyle durum iyice zıvanadan çıkacaktır. Önemli olan emeği bir meta olmaktan çıkarmaktır. Bu yüzden yeni yasayla işler sadece daha da zorlaşacaktır. Üniversiteyi Amerikanlaştırmak istiyorlar zira Amerikan sistemi sermayenin ihtiyaçlarıyla çok daha iyi uyuşuyor...

Eğer YÖK, TYK’ya dönüşürse, geçerli özelleştirme, metalaşma süreci hızlanacaktır. Ve bunun sonunda üniversitelere devlet katkısı ve denetimi azalacaktır. Kapısında üniversite yazan kurumlar arasındaki rekabet büyüyecektir. Zira kapitalist işletmeler arasında rekabet esastır... Paralı üniversite sisteminde kayıt ücretleri artacak mütevazi aile çocuklarının üniversiteye zaten zor olan giriş şansı daha da küçülecektir. Yüksek öğretim kurumları piyasanın kaprislerine daha açık hale gelecektir. Öğrenci borçları artacaktır. Üniversite üyelerinin çalışma koşulları iğretileşecektir. Sözleşmeli ve sözleşmesi her bir- iki yılda yenilenen bir öğretim üyesi hangi uzun erimli bilimsel bir projeye cüret edebilir? Asgari iş güvencesi olmayan bir ortamda bir üniversite üyesinin motivasyonu kalır mı? O kadar ki, belirli bir eşik aşıldığında üniversiteler taşeron firmalardan öğretim elemanı bile devşirebilirler... Bunun doğal sonucu olarak diplomalar daha da değersizleşecektir zira elit üniversitelerden mezun olanlar iş piyasasında avantajlı duruma geleceklerdir. Borçlanarak diploma alanların bir iş bulma şansı daha da küçülecektir. Dünyayı, insanı, toplumu anlamaya yarayan sosyal bilim dalları müfredat dışına atılacaktır zira bunlar yeteri kadar “kazandırmazlar”... Yeni kanunla birlikte eğitim tamamıyla sermayenin çıkarlarıyla uyumlandırılacaktır... Velhasıl gençliğin geleceği karartılacaktır...

Kâr etmenin ve kârı büyütmenin hizmetinde bir bilim ve üniversite mümkün değildir. Üniversite ancak bir kamu faaliyeti olarak varolabilir ve adına lâyık olabilir. Bu yüzden gerçek üniversite, bilginin metalaşmadığı, alınıp- satılmadığı bir ortamı varsayar. Emek [çalışma-iş] yabancılaşmış olarak kaldığı sürece, gerçek anlamda bilimsel üretim yapılamaz. O halde üniversite mücadelesinin kapitalizmi aşma mücadelesine eklemlenmesi zarureti var. Bu yüzden üniversiteler, devlete, sermayeye ve memur bilincini aşamamış üniversite üyelerine bırakılamayacak kadar önemlidir... Aksi halde yapılanların kalıcı bir etkisi, bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Bu aşamada üniversite mücadelesi iki şekilde yürütülebilir: yeni saldırıyı püskürtmek başta olmak üzere, mevcut kurumları dönüştürmek üzere mücadele etmek ve devletten ve sermayeden tam bağımsız halk üniversiteleri oluşturmak, bunların sayısını ve etkinliğini olabildiğince artırmak... Bunun için de işe TYK saldırısını püskürterek ve eleştirel düşünce üretiminin önünü açarak  başlamak gerekiyor... Zira içinde bulunduğunuz çağda eleştirel düşünce hiç bir zaman olmadığı kadar önem kazanmış bulunuyor... Bilime asıl ihtiyacı olan emekçi halk çoğunluğu, ezilen ve sömürülen sınıflar, neden kendi öz üniversitelerini, araştırma kurumlarını, enstitülerini, tartışma ortamlarını kendi elleriyle inşa etmesin? 

* http://www.ozguruniversite.org 

14 Aralık 2012

Resmi Tarihin Ağırlığı


Resmi Tarihin Ağırlığı

Fikret Başkaya

Şalvarı şaltağ Osmanlı  
 Eğeri kaltağ Osmanlı
                                                                         Ekende yoğ, biçende yoğ
Yiyende ortağ Osmanlı
                                                                                  Halk deyişi

Türkiye’de 1946 da “çok partili sisteme” geçildi ve bir muvazaa partisi olan Demokrat Parti [DP] kuruldu. 1950 de “iktidar” oldu. 14 ay sonra da [31 Temmuz 1951] Atatürk’ü Koruma Kanunu olarak da bilinen, Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun kabul edildi. Kanun’un gerekçesinde: “Milli Mücadelenin kahramanı ve memleketin kurtarıcısı Atatürk, Cumhuriyetin ve inkılâplar rejiminin sembolü olması hasebiyle, hatırasına eserlerine ve onu ifade eden varlıklara vâki olacak tecavüzler, bilvasıta cumhuriyete ve inkılâplar rejimine tevcih edilmiş bir mahiyet ifade edeceğinden...” deniyor. Ölmüş bir şahsiyet için özel bir kanun çıkarmanın anlamsızlığı ve saçmalığı bir tarafa, o halde neden böyle bir kanuna gerek duyuldu sorusuyla devam edebiliriz. Aslında söz konusu kanun, Atatürk’ten başka şeyleri korumak için gündeme gelmişti. Amaç 1923-1950 dönemini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktı. Bir bakıma Atatürk’ü koruma kanunu, 12 Eylül cunta anayasasının ünlü geçici 15 maddesinin öncülüydü. Nitekim kanun tasarısının tartışıldığı meclis oturumunda söz alan Ankara milletvekili Selâhattin Adil, asıl amacın ne olduğunun farkında görünüyor... Selâhattin Adil: “Tasarının esbabı mucibesinde şöyle bir cümle var: ‘Bu tasarı kanunlaştığı takdirde milletçe hissedilen büyük bir ihtiyaç tatmin edilmiş olacaktır’. Arkadaşlar 1946 yılından beri milletin köylüsü ile kasabalısı ile temas ettiniz, dileklerini dinlediniz, aman bize bir heykel dikin diyen tek bir vatandaşa rastladınız mı? [Soldan alkışlar]”.

“Bu meclis kürsüsünden acı acı şikâyet ettiğimiz 27 senelik şeflik idaresi mahsurlarını, memlekete yapılan fenalıkları, hakiki Cumhuriyetin, ancak milletin sağduyusuna dayanarak mevkii iktidara gelen bu günkü hukuki bir hükümetle vücut bulduğunu yüzlerce defa tekrar eden bizler değil miydik? Halk Partisi’nin bin bir yolsuzluğunu zikrederken, Meclise hâkim olan bu parti âzalarının ne surette intihâp olunduğunu bilmiyor muyduk? Şimdi bu geçmiş idareye şeflik veya diktatörlük demek tecavüz telâkki olunarak, söyleyen ve yazanı hapse mi mâhkum edeceğiz? [Öyle şey yok sesleri...]. Ankara milletvekili kanunun asıl amacının farkında ama DP’nin bir muvazaa partisi olduğunun, benim asıl devlet partisi dediğim gerçek iktidar odağının taşeronu olduğunun farkında değildi... Aksi halde böyle bir kanun tasarısı gündeme alınır ve kabul edilir miydi?

Aradan 61 yıl geçmişken, bu sefer de AKP Padişahları koruma kanunu çıkarmaya hazırlanıyor... Aslında bu durum Türkiye’deki “modernleşme”, demokratikleşme yolunda katedilen mesafenin ve entelektüel düzeyin de bir göstergesi sayılabilir... O halde bu sefil durumu nasıl anlamak, açıklamak gerekiyor. Ölmüş şahsiyetler için özel kanunlar çıkarmanın mantığı nedir? Aslında bu tür garabetler ve zorlamalar rejimin niteliğini de ortaya koyuyor. Yakın zamanda Kütahya’da yaptığı bir konuşmada, Başbakan R. T. Erdoğan şunları söylüyor: “Bizim görevimiz nedir, bunu çok iyi biliriz. Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz; her yerle biz de ilgileniriz. Ama bunlar, televizyon ekranındaki ecdadımızı zannediyorum o Muhteşem Yüzyıl dizisindeki gibi tanıyor. Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni, öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Biz öyle bir Kanuni tanımadık, onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi. Bunu çok iyi bilmeniz lazım. Bunu çok iyi anlamanız lazım. Ben o dizilerin yönetmenlerini de o televizyonun sahiplerini de milletimin huzurunda kınıyorum. Bu konuda da ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gerekli kararı vermesini bekliyoruz.'' 

Başbakan bunları söyler de adamları boş durur mu? Hemen bir kanun teklifi hazırlanmış… Kanun teklifini hazırlayan AKP İstanbul milletvekili Oktay Saral: “Bundan sonra Türk aile yapısına uygun, çocuklarımızı rencide etmeyecek, bizim dilimizde zıvanadan çıkarmayacak dizi yapacaklar. Artık bu tarz dizileri bin düşünüp, bir yapacaklar. İnsanlar bize ‘Bu diziler yüzünden çocuklarımız tarihini, atasını tanımıyor’ diyorlardı, artık böyle söyleyemeyecekler!“ diyor.

Resmi tarihe dair kısa not

Türkiye’de yaşayan insanların zihni, biri Cumhuriyet dönemine, diğeri de Osmanlı İmparatorluğuna dair üretilmiş iki resmi tarih tarafından zehirlenmiş bulunuyor.  Mâlûm olduğu üzere resmi tarih, egemen sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Resmi tarih iki şey yapar: Bir şanlı geçmiş üretir yani parlatır ve bir de geçmişin kirlerini siler yani temizler. Öyle ki, geçmişte olan her şey mükemmeldir, güzeldir, tertemizdir, soyludur, şanlıdır, gururlandırıcıdır... Orada hoşa gitmeyecek hiç bir şey yoktur. Velhasıl resmi tarih yalana, tahrifata, yok saymaya, adıyla çağırmamaya dayanan ideolojik bir fabrikasyondur. Geriye dönük [retrospective] olarak uydurulmuş bir kurgudur. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman için yeniden icat edilir. Zira “geçmiş, öğünülecek fazla bir şey olmayan şimdiki zamana daha şerefli bir arka plan sunar.”.[1] Egemen sınıf, kendi sınıfsal çıkarına uygun bir tarih versiyonu “imal etmeye” giriştiği anda, tarihin tahrifatı da başlıyor... Dolayısıyla öğrenilen, öğretilen, bilinen resmi tarih, bir yalanlar, tahrifatlar, yakıştırmalar manzumesinden başka bir şey değildir.

Neden böyle bir zorlamaya başvuruluyor? Çünkü ‘tarihsel bellek’ önemli bir ideolojik mücadele alanıdır. Eğer bir toplumun bu gününe egemen olmak istiyorsanız, onun dününe egemen olmanız gerekir. Bunun için de tarihi tahrif etmek esastır. Bu, geçmiş dönemin toplumuna bu günün egemenlerinin biçtiği elbiseyi giydirmektir. Netice itibariyle Osmanlı Hanedanı, kendi ihtiyacına uygun bir resmi tarih versiyonu oluşturdu. Daha sonra ‘Cumhuriyet’ yönetimi de aynı şeyi yaptı. Her ikisi de tarihsel belleğin önemli bir ‘ideolojik egemenlik alanı’ olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu durumu bireysel planda da geçerlidir. Avrupa’da yeni yetme burjuvaların, soylu ünvanlarını satın alması, 1980 [12 Eylül] sonrası Türkiye’sinde yeniden kompradorlaşma programının sağladığı ‘imkânlarla’ [devlet ihaleleri, hayali ihracat, devlet teşvikleri, vergi iadeleri, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, bankerlik adı altında dolandırıcılık, ‘kara para aklama’, kumar, vb.] hızla zenginleşen “işbitiriciler taifesi”, müzayedelerden Osmanlı paşalarının yağlıboya portrelerini satın alıp, görgüsüzce döşenmiş salonlarına asıyorlardı... Böylelikle kendilerine “yeni bir geçmiş” vehmediyorlar, sahip olduklarının sadece maddi zenginlikten ibaret olmadığını dosta-düşmana kanıtlamak istiyorlardı...

Neden Osmanlılar, Türklerin ecdadı, atası değildir?

Bugünün Türk etnisitesinin Osmanlı’ının devamı olduğu tezi ve inancı, imparatorluk mantığından haberdar olmayanların bir kuruntusudur. Her ne kadar Osmanlı dinastisinin [hanedanının] bir Oğuz boyu olan Kayı’dan geldiği kabul ediliyorsa da, imparatorluk söz konusu olduğunda etnik kökenin hiç bir önemi yoktur. Bu yüzden de Beylikten imparatorluğa giden süreçte Kayı’dan geriye pek bir şey kalmadığını söylemek mümkündür. Dolayısıyla, ilk kurucuların etnik kökenine bakarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Türk imparatorluğu olduğunu söylemek mümkün değildir. İbn-i Haldun, devlet “ancak kabile ve yakınlık bağının yardımıyla kurulur; ama belirli bir eşik aşıldıktan- iyice yerleştikten ve oturduktan sonra, devlet egemenliği için yakınlık bağına gerek kalmaz”[2] diyor. Kaldı ki, Osmanlı kelimesi etnik bir zatiyeti değil, politik ve sosyal içerikle yüklü bir tabirdi ve “devlet hizmetlerinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hâkim ve müdir sınıf” anlamında kullanılıyordu. Yazının başındaki halk deyişinde de görüldüğü gibi, halk kitleleri de Osmanlıyı “yabancı bir unsur” olarak algılıyor, kendinden saymıyor ve öyle davranıyordu. Netice itibariyle Türk etnisitesi imparatorluğa dahil, onlarca etnik unsurdan, reayadan sadece biriydi. Osmanlı demek hanedan demekti ve hanedan da evlenmeler yoluyla başlangıçtaki etnik kökene bütünüyle yabancılaşmıştı [kaldı ki, bu durum tüm hanedanlıklar için geçerlidir]. O çağlarda bu günkü gibi ırka, kana, milliyete, etnik kökene, soya-sopa gönderme yapan bir anlayış mevcut değildi.

“Osmanlı hanedanı mensupları için önemli olan, padişahın genetik yapısı ve etnik orijini değil, kutsal gücün sahibi ve taşıyıcısı olmasıydı. Durum böyleyken, milliyetçi Türk tarihçilerinin ve bazı politikacıların Osmanlı padişahlarını birer Türk Başbuğu olarak görme çabaları, bu şahsiyetlerin milliyetçiliklerinin bile ne kadar tutarsız, sığ olduğunun bir göstergesidir... Osmanlılar kendileriyle şu veya bu etnik unsur arasında bağ kurma, özdeşleşme gibi kaygılara yabancıydılar. Eğer Osmanlı padişahları, illâ ki, ‘başbuğ’ sayılacaksa, Türklerin değil, kapıkullarının başbuğuydular ve kapıkulları Türk orijinli olmak zorunda değillerdi...”[3] Nitekim, “17. Yüzyılda imparatorluğu yönetmek üzere iktidara getirilen 62 vezir-i âzamdan, sadece 9’u Türk asıllı gözükmektedir.” [4] Aslında bu durum Osmanlı İmparatorluğuna özgü bir şey değildi. Bu tür haraca dayalı hanlıklarda, sultanlıklarda, imparatorluklarda kural, ilk gerçek kuruculara yabancılaşmaktır. Bu yüzden, kuruluş döneminde etkin tüm unsurlar: Savaşçı gaziler [Gaziyan-ı Rûm], Âhî örgütleri, ‘heterodoks’ dinî önderler ve örgütleri birer birer tasfiye edilecek veya örgütleri ‘yeni devletin’ ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirileceklerdi...  

Tarihi yazanlar kadınlar olsaydı...

Osman Gazi ve oğlu Orhan’dan sonra gelen padişahların ezici çoğunluğunun Türk kökenli olmayan anadan doğduğuna bakılırsa, Osmanlı padişahlarının Türklüğü tartışmalıdır ama velev ki Türk olsalardı da yöneten-yönetilen ilişkisinde ve Türk etnisitesinin durumunda kayda değer bir değişiklik olmazdı. Zira sorun doğrudan devlet, daha doğrusu imparatorluk mantığını angaje eden bir şeydir... Eğer ırka dayalı bir secere zinciri izlenecek olursa, Osmanlı Hanedanı’nı oluşturan unsurların en çok yabancılaştıkları ırkın Türk ırkı veya Türk etnisitesi olduğu sonucuna varılabilir... Bu konuyla ilgili olarak Osmanlı Hanedanının Yapısı adlı eserin yazarı A.D. Alderson, Profesör Lybyer’den şu alıntıyı yapıyor: “Orhan’ın saf Moğol soyundan geldiği, tüm tahta geçen sultan annelerinin Türk kanı taşımadığı ve yine her doğan çocukta annenin rolünün baba ile eşit olduğu iddiası doğru olarak kabul edilirse, Moğol kanı oranının yaklaşık milyonda bir olduğu kolayca hesaplanabilir.” Anderson yukarıdaki alıntıyı yaptıktan sonra şöyle devam ediyor: “Son dört sultan ve son halife, Orhan’ın ondokuzuncu kuşağı –yirminci değil- olduklarından hesap beş yüz binde bir olmalıdır. Her ne kadar Lybyer’in padişah annelerinin, genellikle Türk olmadıkları tezi doğru ise de, önemli ölçüde istisnalar da vardır. I. Mehmedin annesi Devletşah Germiyan oğullarından; II. Murad’ın annesi Emine Dulkadir oğullarından ; II. Beyazıd’ın annesi Gülbahar [muhtemelen Osmanlı]; I. Selim’in annesi Ayşe Dulkadir oğullarından ve I. Süleyman’ın annesi Hafize [muhtemelen Osmanlı idiler]. Bunlar oranı on altı bin de bire düşürür ve her ne kadar güçlü ihtimal değilse de diğer padişahların bir kısmının annelerinin Türk kanı taşıması da muhtemeldir”[5] diyor.  
Tarih, kapıkulu/erkek tarihçiler, vak’a nuvisler, “akademik statünün gardiyanları” tarafından değil de, kadınlar tarafından yazılmış olsaydı, bu gün Osmanlı İmparatorluğuna ve Türkiye Cumhuriyetine dair çok farklı bir bakış ve algı geçerli olurdu. Öylesine köklü bir erkek-egemen, erkek merkezli anlayış yerleşmiş durumda ki, sadece babanın, yani erkeğin belirleyiciliği esas alınıyor. Anne ile babanın eşit etkinliği yok sayılıyor... Erkek egemen tarih versiyonunda kadınlara yer yoktur... Bu yüzden resmi tarihle hesaplaşmak, kadınlara hak ettikleri yeri vermek, haksızlığı gidermek için de büyük önem taşıyor.

Padişahları korumak üzere bir kanun çıkarmaya hazırlanan AKP’nin asıl amacı televizyon dizilerini engellemek değil. Asıl amaç yalana ve tahrifata dayalı resmi tarihin tartışma konusu yapılmasının önüne geçmektir. Zira, sahte efsanelerin çökmesinden korkuyorlar... Aslında asıl hedefte olan, eleştiri özgürlüğü, fikir özgürlüğü, bilimsel üretim özgürlüğüdür... Eleştirel düşünceye tahammülsüzlüğün, bağnazlığın, yasakçılığın bir tezahürüdür... Dolayısıyla sorun, “çocukları televizyon dizilerinin tahribatından kurtarmak” değil, uyduruk resmi tarihi ve resmi ideolojiyi eleştiriden muaf tutmakla ilgilidir... Bu yüzden de neyin söz konusu olduğunu bilmek önemlidir... [6]
-----------------------------------------------------------------------------------------
1.      Eric Hobsbawn, Tarih Üzerine, Bilim ve Sanat Yay. 1999. s. 9.
2.      İbn’i Haldun, Mukaddime, s. 360-361.
3.      Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi II, Gerçek Yay. s.213
4.      İsmet Parmaksızoğlu, Türklerde Devlet Anlayışı, İmparatorluklar Devri [1299-1789], Başbakanlık Basımevi, 1982, s. 92.
5.      A.D. Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, İz Yay. 1998, s. 148
6.      Osmanlı İmparatorluğu ve imparatorluk mantığına dair daha fazla bilgi için bkz: Fikret Başkaya, Yediyüz- Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara 4. Baskı...




12 Aralık 2012

Başbakandan Filozof Yaratmak...

 Demeter Toprak'ın Cumhuriyet Kitap'ta Başbakanın Günlüğü üzerine yayınlanan yazısı                    

                          Atalay Girgin’den ‘Başbakan’ın Günlüğü’
             Başbakandan filozof yaratmak... 
"Olmayacak duaya “amin” demek mi? Yoksa “olmaz olmaz mı?” Siz ne derseniz deyin. Atalay Girgin son romanı Başbakanın Günlüğü‘nde, kendini felsefi konuşma hevesine kaptıran bir başbakanı anlatıyor." ❐
                                         Demeter TOPRAK

Kitaba da adını veren başbakanın günlüğü çerçevesinde gelişen olayların kurgulanıp anlatıldığı romanın kahramanlarından biri de ülkenin başbakanı. Sanki devlet ütopyasında “Ya yöneticiler filozof olmalı ya da filozoflar yönetici” diyen Platon’a nazire yaparcasına, filozoflaştırılmaya çalışılan bir kahraman yaratmış Girgin… Filozoflaştırılamasa bile entelektüel öncülüğe soyundurulacak bir başbakan…

 Girdiği son seçimi de, tüm rakiplerinin toplamından daha fazla oy alarak kazanan, bunun zafer sarhoşluğuyla, mağrur ve muzaffer bir komutanın sindirilememiş olgunluğu ve eğreti hoşgörü gösterisi arasında gidip gelen bir başbakan var karşımızda… Ve yanında, her daim el pençe divan duran kimisi felsefi tedrisattan geçmiş danışmanları, ‘akıldaneleri’… Ancak kahramanımızın küçük bir kusuru vardır. Cümle âlemin bildiği bu kusur sır değildir. Başbakanın okumakla, özellikle de kitap okumakla arası hiç iyi değildir. O, okumaktan çok dinlemeyi sever. Hal böyle olunca da iş, her zamanki gibi danışmanlarına düşer. Zaten fikir de onlardan çıkmıştır:

“Efendim” derler, “Eğer izniniz olursa konuşma metinlerinin arasına birer ikişer felsefe kavramı yerleştirelim. Böylece siyasal tartışma ve polemiklere entelektüel derinlik kazandırmada da öncü olursunuz.”

 Öncülük fikri hoşuna giden başbakanın onayı üzerine danışmanlarca hazırlanan ilk metnin içerisine tek bir cümle yerleştirilir: Ontolojik sorunu var bunların! Başbakanın basın önünde okuduğu bu söz kamuoyunca, özellikle de onun her dediğine alkış tutan ve ona yaranma kaygısı içindeki gazete köşe yazarlarınca abartılı bir övgüyle desteklenir. Metni kimlerin hazırladığı bilinmesine rağmen, başbakanın, ontoloji sözünü ne kadar yerli yerinde ve doğru kullandığı vurgulanıp methiyeler düzülür.

Gelen olumlu tepkiler, başbakanın felsefe kavramlarına ilgisini daha da artırır. Bunun üzerine metinlere bir değil üç kavram yerleştirilir: Ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik. Başbakan da diline pelesenk olmaya başlayan bu kavramları yerli yersiz, gerekli gereksiz diye düşünmeden olur olmaz yerde telaffuz etmeye başlar. Ne seçim yenilgisinin şaşkınlığıyla sersemlemiş muhalefetten ne de gazetecilerden bu kavramlarla ilgili kendisine soru yöneltecek birileri vardır. Başbakan mutludur, danışmanları ondan da mutlu...

Ne var ki mutluluk bir süreklilik hali değildir. Ülkesindeki gazetecilerin yapamadığını yabancı bir ülkede yabancı bir gazeteci yapıverir. Hem de canlı yayın sırasında, başbakanın telaffuz etmeyi sevdiği kavramları bir cümlede toplayarak yöneltiverir soruyu: Ontolojik dediğiniz sorunların epistemolojik karşılığı ve aksiyolojik değeri nedir? Ve işte o an bozuluverir büyü…

Kahramanlarından biri ekseninde yukarıda kısaca aktarılan “Başbakanın Günlüğü”, içerisinde yaşadığımız ülkeye ve dünyaya ilişkin çağrışımlarla yüklü. Özellikle de siyasal olayların ve kişilerin çağrışımlarıyla. Ne var ki, Girgin’in kahramanları, tam “şu” derken elinizden kaçıveriyor. O zaman da “şu değilse bu” diyorsunuz. Ama o da elinizden kayıveriyor. Girgin, hem bilindik hem de bilinmedik bir kahraman kurguluyor romanında.
Yalnızca romandaki kahramanlar, karakterler değil, aynı zamanda kurgulanan gezegen ve ülkeler de tüm çağrışımlarına rağmen hem bilindik hem de bilinmedik. Fabl türü anlatının ironik ve politik dilini alabildiğince ustaca ve akıcı bir üslupla anlatıya içselleştiren yazar, okura siyasal bir roman sunuyor.
Olayların ve kişilerin doğrudan ya da dolaylı siyasal niteliği, romanı “siyasal roman” kategorisinde değerlendirmeyi kaçınılmaz kılıyor. Bunun yanı sıra, olaylar karşısında ve kişiler arası ilişkilerde kurgulanan etik ilişki boyutu ve metne sinen felsefi anlatı “Başbakanın Günlüğü”nün felsefi açıdan değerlendirilmesi gereğini de beraberinde getiriyor.
Yazarın, “Kemeutopyalılar” adını verdiği dizinin üçüncü romanı olan “Başbakanın Günlüğü” ironik anlatısı ve içerdiği hicivle, okurunu kahkahalar attırmasa da acı acı gülümsetirken düşündürmekten alıkoymayacak, aksine düşünmeye, sorgulamaya yöneltecek bir çalışma.
Başbakan’ın Günlüğü/ Atalay Girgin/ Vesta Yayınları/ 160 s.
Başta D&R, İnkılap Kitabevleri, olmak üzere, İdefix, Kitapyurdu internet sitelerinde...  
*Demeter Toprak'ın, Başbakanın Günlüğü üzerine 1 KASIM 2012 Ⅲ SAYFA 19 K CUMHURİYET KİTAP SAYI 1185'te yayımlanan yazısı. http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/4200/sayfa/2012/11/1/19.xhtml  

17 Kasım 2012

2012 DÜNYA FELSEFE GÜNÜ ETKİNLİĞİ


Haymana’da Dünya Felsefe Günü

Atalay Girgin*

Nuri Bektaş Anadolu Lisesi, Dünya Felsefe Günü etkinliklerini 2012 yılında da düzenlemeye devam ediyor.

20 Kasım 2012 Salı günü, okulun konferans salonunda gerçekleştirilecek olan etkinliğe, Türkiye Felsefe Kurumu üyeleri, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal GÜZEL ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden Doç. Dr. H. Haluk ERDEM katılacak.

2012 Dünya Felsefe Günü’nün ana teması, Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı, Prof. Dr. İoanna KUÇURADİ’nin mesajında vurguladığı, “Yarınki Dünya İçin Nasıl Bir Gelecek?” sorusu olacak. Bu sorunun yanı sıra, konferansta felsefenin işlevi, felsefe ve yaşam ilişkisi, felsefi düşünme ve sorgulamanın önemi gibi konularda da bilgiler verilecek.

Öğrencilerini çok yönlü ve çok boyutlu düşünen, soran, sorgulayan bireyler olarak yetiştirmeyi hedeflediklerini belirten Nuri Bektaş Anadolu Lisesi Müdürü Soner ÇEKİ, “Öğrencilerimizin de yer aldığı ve üniversitelerden öğretim üyelerinin, yazar, şair konuklarla gerçekleştirilen etkinliklerin öğrenciler ve öğretmenler için ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum.” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürdü:

Dünya Felsefe Günü, Dünya Öykü Günü, Dünya Şiir Günü, vb. konularda gerçekleştirilen etkinlikler öğrencilerimiz için hem düşünsel hem de yaşantı zenginliği açısından önemlidir. Bu etkinliklerde öğrenciler, farklı yaklaşımlar, farklı değerlendirmelerle karşılaşmakta, sorma, sorgulama ve araştırma bilinci gelişmektedir. Keza düşünsel ufukları genişlerken, hem kendilerine hem de çevrelerinde olup bitenlere karşı eleştirel bakabilme ve değerlendirmeler yapabilme becerisi de kazanmaktadırlar. Dolayısıyla, geçen yüzyılda ve bu yüzyılda Dünya insanlığının yaşadığı problemler karşısında, yukarıda belirtiğim niteliklere sahip bireyler yetişmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada felsefe ve felsefi düşünüş başat bir yere sahiptir. Biz de bu tür etkinlikleri sürekli kılarak, 21. yüzyılın felsefenin yüzyılı olması için, bundan sonraki yıllarda da katkılarımızı sürdürmeyi hedefliyoruz. Bu vesileyle, davetimizi geri çevirmeyip, öğrencilerimizle birlikte olmayı, bilgi ve birikimlerini paylaşmayı kabul eden ve edecek olan tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ederim.      





* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
Nuri Bektaş Anadolu Lisesi Felsefe Kulübü; http://nbalfelsefekulubu.blogspot.com

02 Kasım 2012

EDEBİYATTA FELSEFE


Edebiyatta Felsefe

Atalay GİRGİN*

Edebiyat felsefe ilişkisi, antik dönem tragedyaları da dâhil, edebiyatın verili ve olası tüm türleri için geçerlidir. Felsefi olan, şu ya da bu ölçüde ve biçimde, edebiyata içseldir, içselleştirilmiştir. Özellikle de bir tür olarak, roman, öykü, şiir, tiyatro yapıtları, vb. söz konusu olduğunda… 

Şiir, Aristoteles’e göre felsefeye en yakın olandır. Melih Cevdet Anday’a göre de, “şiir felsefeye bitişir.” Afşar Timuçin ise romanda, öyküde, şiirde felsefi sıfatını ekledikleri yeni kategoriler oluşturmaya girişenlerin tümüne birden yanıt verircesine, “Edebiyatın felsefeleştiği, felsefenin edebiyatlaştığı (…) bir çağda yaşıyoruz.” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürür: Özellikle XIX. yüzyıl bu bütünlüklü kavrayışın geliştiği bir çağ oldu. Ancak insanlık XV. ve XVI. yüzyıllardan başlayarak böylesi bir bütünleşmenin temellerini atmaya doğru gitti. XVII. yüzyılın klasikleşmiş yapıtları felsefeleşmiş bir edebiyatın varlığına tanıklık ederler. XVIII. yüzyılda Fransız aydınlanması edebiyata felsefeyi getirirken felsefeye de edebi bir görünüm kazandırdı. Yalnız edebiyat değil tüm sanatlar kendilerini felsefi bir derinlikte ortaya koymaya yöneldiler1.

Bunları bir yana bıraktığımızda, edebiyatta felsefenin varoluşunu iki boyutta ele almak mümkündür. Bunlardan ilki, bilinçli bir biçimde içselleştirilişi; diğeri ise kendiliğinden, etik ilişkiler bazında içselleşişi. İlkinden başlayalım:

Edebiyatta Felsefenin Bilinçli Var Kılınışı

Edebiyatta felsefe ya da tek tek edebi türler ve bunlara ait yapıtlarda felsefe, felsefi olan, etik ilişkiyi şimdilik paranteze alırsak, öncelikle ve esas olarak iki kanaldan var olur. Bunlardan birincisi, yapıtın yaratıcısı olan sanatçının / yazarın, verili felsefe akımlarının ya da tek tek filozofların / düşünürlerin, insan anlayışı başta olmak üzere, şu ya da bu konudaki fikir ve önermelerini, anlatıya edebi bir biçimde içselleştirmesi; tasarlayıp kurguladığı olay örgüsünde, kişiler ve kişilerarası ilişkiler bazında etik kişi ve etik ilişkiler olarak sergilemesiyle gerçekleşir. İster bir olumlamaya isterse bir olumsuzlamaya delalet etsin, burada felsefe ve felsefi olan esas itibariyle, yazara dışsaldır. Yazar, kabullensin ya da kabullenmesin, benimsesin ya da benimsemesin, kendisinden bağımsız olarak var olan / var olmuş bir felsefi düşünüşü, anlayışı yapıtına içselleştirmektedir. Elbette bunu, bir filozof gibi, adlandırarak, kavramlar arası ilişkiler kurup neliği ve gerçekliği temelinde kavram çözümlemeleri ve temellendirmeler yaparak, terminolojik bir anlatımla gerçekleştirmez. Bir sanatçı olarak yazardan, böyle bir şeyi yapması ne istenir ne de beklenir. Bu bir anlamda yazarın / “sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı”dır.

Bu bağlamda, İoanna Kuçuradi, “Kişi değerlerini ve kişilerarası ilişkilerdeki değerleri değerlendirirken sanatçının, filozofa göre bir ayrıcalığı vardır” der ve devam eder: İşi, kişi yaşantılarını ve sorunlarını göstermek olduğundan, değerleri adlandırmak zorunda olmadığından, bu yaşantıların zenginliğinden fedakarlık yapmadan bunları gösterir; kendi görme gücüne göre, kişi yaşantılarında yakalayabildiği ince ayrılıkları rahatlıkla verebilir. İşi, kişi değerlerinin ve kişilerarası ilişkilerdeki değerlerin neliğini sadece g ö s t e r m e- k olduğundan, bunu binbir çeşitte, kendisine en elverişli biçimde göstermekte serbesttir1.

Edebiyatta felsefenin, daha doğrusu felsefi olanın var olma, var edilme kanallarından ikincisi ise, filozoflaşan sanatçı yazarlar ya da sanatçılaşan filozoflardır. Burada tek tek yapıtlara içselleşen felsefe, felsefi düşünüş ya da felsefi olan, yazara dışsal değildir. Aksine; ister genel olarak varlığa, ister o varlığın bilgisine ve isterse bu bilginin koşulladığı eyleyişin değerine yönelik olsun, her durumda yazarın kendi anlama, anlamlandırma ve anlatma etkinliğine içseldir. Çünkü temeli, onun, varlığın hangi alanına ilişkin olursa olsun, kendi düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişindedir. Bununla koşullanan anlama, anlamlandırma, görme ve gösterme biçimiyle vücut bulmaktadır.  

Varlığın ve “Kişi yaşantıları yumağının her noktasını adlandırmak veya değerlendirmek olanaksız”2 olsa da, filozoflar bir yana, bu tür yazarlar, kendilerine özgü bir biçimde, insan ve “insan problemleri üzerinde kafa yor”maları, onları adlandırabilmeleri, “dolayısıyla görme ve yaşantı olanaklarını genişlet”meleriyle filozoflaşırlar. Bu nitelikleriyle, aynı tür içinde yapıtlar ortaya koyan yazarlar arasında billurlaşırlar. Özellikle böylesi yazarların imzasını taşıyan “Her halis sanat eseri, ister bir roman, bir oyun veya başka bir eser olsun, bir kişi değerine veya kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan değerlere işaret eder, bu değerleri bize gösterir; çeşitli değerleri olduğu kadar aynı değerleri de çeşitli formlarda ifade eder. Akıp giden kişi yaşamlarının sorunlarındaki değerlere ve değerlendirmelere sınırlar çizerek, bunları bilinçlendirerek gösterir”3 , başta okuru olmak üzere, insana. Edebi ütopyaların yanı sıra, Sartre gibi yazar filozofların ya da Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Tahsin Yücel, Melih Cevdet Anday, Albert Camus gibi, Dünya edebiyatının yerli yabancı filozoflaşan birçok yazarının yapıtları buna örnektir.

Ancak ister filozoflaşan yazarlar olsun, isterse yazar / sanatçı filozoflar, her iki durumda da felsefenin, felsefi olanın edebiyatta var edilmesi, ona içselleşmesi / içselleştirilmesi, edebiyatının neliğine uygun olmak durumundadır. Ki bu felsefenin, felsefi olanın, felsefi düşünüşün yazara içsel, kendisine özgü olduğunda da ona dışsal, yani bir felsefe akımına ya da bir filozofa ait olduğunda da geçerlidir.

Felsefenin, daha doğru bir deyişle, felsefi olanın, felsefi düşünüşün edebiyatta var kılınışının söz konusu iki kanalı da ortaya çıkan yapıtı felsefe olarak nitelemeye yetmez. Hatta ‘yetmez’in de ötesinde, böylesi bir yapıt felsefe değildir. “Felsefi”lik, ne denli öne çıksa ya da birilerince çıkarılsa da özellikle roman, öykü, oyun, nehir şiir, vb. söz konusu olduğunda yapıtın taşıdığı bir dizi özellikten yalnızca biridir. Çünkü edebiyat yapıtının yazarı, ne denli filozof ya da filozoflaşmış olma niteliğine sahip olursa olsun, bu noktada edebiyatın neliğine uygun bir biçimde onun temel araçlarını (anlatımdan olay örgüsüne, kişi ve kişilerin yaratılmasından kurguya, imgeden betimlemeye, ironiden karikatürize etmeye, vb. dek) kullanmak ve onlarla iş görmek zorundadır. Kavramlardan çok sözcüklere sarılmak durumundadır. Hangi konuyu işlerse işlesin, onun işi, yapıtta felsefe yapmaktan çok, göstermek ya da yapıta içselleştirmek istediği kendisinin dışındaki veya kendisine özgü felsefi düşünüşü, bakışı ya da yaklaşımı, bir yandan metnin dokusuna yedirerek, diğer yandan kişi ve kişilerarası olaylarla nesneleştirip ete kemiğe büründürerek, edebi bir tarzda algılanır kılmaktır. Ki bu, felsefi olanın, felsefi düşünüşün, yazarı tarafından bile isteye bir edebiyat yapıtına içselleştirilmesine delalet eder. Edebiyatta felsefenin var edilişinin ya da var olmasının bir boyutu budur. Ve burada yazarın, bilinçli bir tercihi vardır; felsefi olanı yapıtta bilinçle var kılışı.

Edebiyatta Felsefenin Kendiliğinden Varoluşu

Edebiyatta ve onun kapsamındaki türler ve tek tek yapıtlarda, felsefi olanın, bilinçli bir biçimde içselleştirilmiş olmasının yanı sıra, yaygın ve kendiliğinden varoluşu da söz konusudur. Yaygın ve kendiliğinden varoluşu olanaklı kılan ise etik ilişkidir.

Edebiyatın kapsamında kalan ve başta biçimsel özellikleri itibariyle edebilik niteliği taşıyan roman, öykü, oyun türündeki tüm yapıtların ortaklaştığı nokta etik boyuttur, etik ilişki boyutudur. Söz konusu türlerde yapıtlar ortaya koyan her yazar, felsefi olanı bile isteye yapıtına içselleştirmeye çalışsın ya da çalışmasın, bunun farkında olsun ya da olmasın, her koşulda bilinçli ya da bilinçsizce, kişi ve kişileri aracılığıyla etik ilişkilere yer verir. Özellikle çok katmanlı, çok yönlü, çok boyutlu ve çok anlamlı bir niteliğe sahip romanda bundan kaçış yoktur. Etik ilişkiler aracılığıyla değerin ve değerlerin gösterildiği, olumlama ya da olumsuzlama anlamında kişi değerinin ve değerlerinin yeniden değerlendirildiği her tür edebi yapıt, yazarın istemesinin niteliği ne olursa olsun, kendiliğinden felsefi olanı içerir; felsefi bir özellik taşır.

Yazar, roman, öykü, oyun türünde herhangi bir edebi yapıtı, hangi saik, kaygı ya da kabulden; hangi insan anlayışı, dünya görüşü ya da siyasal-ideolojik-dinsel düşünceden hareketle kaleme almış olursa olsun; bu yapıtlarda hem genel olarak metnin anlatısı hem de olay örgüsü ve kişi ilişkileriyle, olumladığı veya olumsuzladığı değer ve değerlere işaret eder, onları göstermeye çalışır. Bunu yaparken, herhangi bir felsefeye, felsefi düşünüşe ya da onların insana, topluma, değere, vb. ilişkin herhangi bir anlayışına dayanmıyor oluşu, yapıtın özellikle etik anlamda felsefi olanı içermekte olduğu gerçeği ve hakikatini ortadan kaldırmaz. Hatta yazarın felsefeyi hiç sevmediği, onu yadsıyıp ondan nefret ettiği, yok saydığı durumda bile…  

Etik ya da Ahlâk Felsefesi

Felsefenin, başlangıcından bu yana var olduğu kabul edilen, üç temel alanı / konusu, varlık, bilgi ve değerdir. Aksiyoloji olarak da adlandırılan sonuncusu, giderek bağımsız birer felsefe dalı, disiplini haline dönüşmüş olan etik ve estetiği içerir. Aksiyoloji, insanın insanla ilişkisinde ve onun kendine nesne edindiği herhangi bir var olana yönelişinde ortaya çıkan eylemleri, bu eylemlerin değerini; bunun yanı sıra, değerin ve değerlerin neliği ve gerçekliğini konu ve problem edinip inceleyen bir alandır.

Etik, bir başka deyişle ahlâk felsefi ise, genel olarak ahlâkın, “Ahlâksal olanın özünü ve temellerini araştıran (…), insanın kişisel ve toplumsal yaşamındaki ahlâksal davranışları ile ilgili sorunları ele alıp inceleyen felsefe dalı”4 dır. Hangi insanın, hangi koşullardaki, hangi eylemlerinin ahlâkî olup olmadığını; bir eylemin ahlakilik değerini taşıyabilmesi için hangi koşulları haiz olması gerektiğini araştıran, kişi vicdanı karşısında değişmez, bütün toplumlar, bütün insanlar için, bütün çağlar boyunca geçerli ve uyulması gereken bir ahlâk yasasının var olup olamayacağını problem edinip sorgulayan bir felsefe disiplinidir. Öte yandan ahlâkî eylemler karşısında ya da onlara ilişkin telaffuz edilen, onların değerini belirtmek için kullanılan “iyi” ve “kötü”nün neliğini sorgulayan bir disiplindir de…   

İnsanın, her davranışı, her eylemi ahlâkî olmadığı gibi ahlâkî bir değere de sahip değildir. Ancak onun belirli koşullara sahip olan ve o koşullarda yapmayı ya da yapmamayı seçtiği her eylemi ahlâkîdir. Dolayısıyla etik, insanın hangi koşullarda yapılmış olursa olsun her tür eylemini konu edinmez. Belli türden ilişki ve davranışlarını konu edinir. Ki bundan dolayı, her tür ilişki “etik ilişki” olmadığı gibi, her türden davranış da koşullarından bağımsız olarak ahlâkî değildir. Bu durumda yanıtlanması gereken temel soru, “Etik ilişki nedir?” ya da “Etik ilişkinin neliği nedir?” sorusudur. 

Etik İlişki

Etik konusundaki çalışmalarıyla öne çıkan felsefeci / filozof İoanna Kuçuradi’ye göre, “Etik ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi ve en temelde olanı”dır.  Her daim “B e l i r l i   b ü t ü n l ü k t e  b i r  k i ş i nin belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş anlamda insanlarla –yüzyüze geldiği veya gelmediği insanlarla- değer sorunlarının söz konusu olduğu ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı her ilişki.”5

Eylem, yalnızca yapmayı değil, yapmaktan vazgeçişi, karşılaşılan, tanık olunan bir olay ya da durum karşısında yapmamayı seçişi de içerir. Dolayısıyla “her etik ilişki hep bir olay içindedir.”6 Yalnızca “belirli bir bütünlüğü olan bir kişinin başka insanlarla” kurduğu ilişkilerin değil, aynı zamanda, “kişinin bir grup üyesi olarak kurduğu bütün ilişkilerin temelinde etik bir ilişki söz konusudur.”7  

Gündelik yaşamın hızla akan ve hızla değişen yaşantılar yumağı içinde kurulan, başını sonunu, arka planındaki saik ve kaygıları, amaçları, niyetleri genellikle bilemediğimiz ve ikinci kez yinelenip yaşanamayan ilişkileri etik boyutuyla değerlendirebilmek çok güçtür. Bundan dolayı, bu tür ilişkiler, bütünlüklü ve etik açıdan değerlendirme söz konusu olduğunda, kişiye yeterli veriyi sağlayamaz. Hem eksiktir hem de kişinin elinden avcundan hızla kayıp gider. En iyi ihtimalle, kişinin etkilenme düzeyine bağlı olarak, onun zihninde nedenlerini, niçinlerini bilemediği izler, izlenimler bırakır.

Gündelik yaşantılar ve olaylar içinde gerçekleşen ve daima biricik olan etik ilişkilerden geriye kalan izleri izlenimleri, Kuçuradi’ye göre, tamamlayıp birbirine bağlayarak eksiklikleri gidermemizi “sağlayan başka bir kaynak vardır: yapıtları; roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir zemin sağlarlar.”8 Çünkü yapıtlarda ortaya konan etik ilişkiler, düşsel düşünsel düzeyde tasarlanıp anlatı ve olay boyutunda, tıpkı kişileri ve yapıtın kendisi gibi yazarı tarafından nesneleştirilmişlerdir. Artık o andan itibaren var olanlar evrenine yeni bir var olan ve nesne olarak katılmışlardır. Gerçek yaşamda vuku bulanların aksine, düşsel düşünsel düzeyde varlık kazandıklarından, nesneleştiklerinden dolayı da değişmeden aridirler. Araştırıcıya ya da ilgilisine yeniden yeniden üzerine düşünüp değerlendirmeler yapma, bağlantılar kurup sonuçlar çıkarma olanağı sunarlar. Bundan dolayı da yalnızca ortaya kondukları zaman dilimindeki değil, daha sonraki yıllarda, yüzyıllarda yaşayan insanlar için de geçerlidir bu olanak. 

Ne yazık ki, bu olanağın, edebiyat eleştirmenleri ve özellikle de kitap tanıtımcıları tarafından yeterince ve gereğince değerlendirilebildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Oysa edebiyatta roman, öykü ve oyun yapıtlarının estetik boyutunun yanı sıra etik boyutu vardır. Estetik boyut, biçim özellikleri itibariyle “nasıl anlatıldığı” ile ilgiliyken; etik boyut, ne anlatıldığı, niçin anlatıldığı, yapıta içselleştirilen sorun ya da sorunlar, ortaya konan olay ve etik ilişkilerle ilgilidir. Bir yapıtın değerlendirilmesi ya da eleştirisinde etik boyutun görmezden gelinmesi, üzerinde durulmaması, ortaya konan değerlendirme veya eleştirinin daha baştan, eksiklik bir yana, sakatlıkla malul olduğunun delaletidir. Ve bu bir sorundur.      

Ancak, özellikle kitap tanıtımcılarınca ve yayınevlerinin tanıtım bültenlerine dayanarak kalem oynatanlarca sorun olarak algılanmayan bu sorunun temel nedeni, edebiyat yapıtlarının değerlendirilme ve eleştirisinde, değer biçme ve değer atfetmenin sözüm ona bir eleştiri ve değerlendirme biçimi olarak öne çıkması / öne çıkarılması ve kabul görmesi vardır. Yapıtın değeri ve değerlendirilmesi değil.

Oysa ele aldığı bir yapıtın değerini saptayamayan, onun insan açısından ortaya koyduğu sorunları, etik eylem olanaklarını bulgulamayan ya da bulgulayamayan, yalnızca değer atfetme, değer biçme düzeyinde kalan hiçbir eleştiri veya değerlendirme, yapıta ilişkin olumlu ya da olumsuz anlamda ne söylemiş olursa olsun, edebiyat eleştirisi, edebiyat değerlendirmesi vasfı taşımaz. Böylesi bir eleştiri ya da değerlendirme, en iyi ihtimalle yazanın olumlu ya da olumsuz beğeni duygu ve düşüncelerinin dışavurumudur. Ancak bunun vahim boyutu, özellikle kitap tanıtımcıları söz konusu olduğunda, yayınevleri adına bilinçli ya da bilinçsizce okur avcılığına çıkmak, okura ökse atmaktır.

Sonuç

Edebiyatın neliği, çağlar boyunca değişen anlamı ve gerçekliği dikkate alındığında, tregadyalardan bu yana, özellikle roman, öykü ve oyunlar bazında etik boyutuyla felsefi olan ona içseldir. Bundan dolayı edebiyatta felsefeyi, filozofların düşüncelerinin ya da felsefe akımlarının anlayışlarının edebi yapıtlarda var olup olmamasına indirgememek gerekir. Keza bir yapıtta işlenen konunun felsefe konusu olup olmamasına da… Çünkü felsefi düşünüş konusu yapılamayacak, felsefede konu edinilemeyecek, neredeyse hiçbir şey yoktur.

Bundan dolayı, edebiyatta felsefi olanı bulgulayabilmek için onun etik boyutuna bakmak, bunu bulgulayıp kavrayabilmek gerekir. Bunun da yolu, kendinde bir şey olarak, edebiyat yapıtının, biricikliği temelinde değerinin saptanıp, söylediklerine, gösterdiklerine uygun değerlendirilebilmesinden geçer. Değer atfetmek ya da değer biçmekten değil.



* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
Bu makale İNSANCIL Dergisi'nin 265. sayısında yayınlanmıştır.
1 Afşar Timuçin, Estetik Bakış, sf. 15-16, Bulut Yayınları, 2005.
1 İoanna Kuçuradi, İnsan ve değerleri, sf. 106, Türkiye Felsefe Kurumu yayınları, 1998.
2 a.g.e. sf. 105.
3 a.g.e. sf. 106.
4 Felsefe Terimleri Sözlüğü, sf. 68, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1975.
5 a.g.e. sf. 3.
6 a.g.e. sf. 3.
7 a.g.e. sf. 5.
8 a.g.e. sf. 4.