21 Kasım 2010

Edebiyat ve Hayat

Edebiyat ve hayat
                     ya da
“Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek...

                                      Atalay GİRGİN*

“Tarafsız cümle yoktur.” Bu önermenin bildirdiği hüküm, edebiyattan başlayarak, insanın anlamlandırma etkinliği içerisinde kalan ve bir biçimde olumlu ya da olumsuz değer bildiren, değer taşıyan, değer aktaran ve bir başkasına yönelen tüm etkinlik alanlarında, ne denli genellik zırhına büründürülürse büründürülsün her cümle için geçerlidir. Ki “Tarafsız cümle yoktur” önermesinin kendisi de dahildir buna.

Yukarıdaki nitelikleriyle cümlenin bile tarafsız olmadığını bilenler ise, dönem dönem, insanın, diğer insanlar üzerinde yaygın etki gücüne sahip olan bazı etkinliklerinin, kendi düşünceleri doğrultusunda amaç ve işlevler taşıması gerektiğini açık yada örtük bir biçimde dile getirirler. Bu dönemler genellikle, toplumsal, ekonomik, siyasal, ideolojik, kültürel, ahlaki, v.b düzeyde ya dibe vurulduğu düşünülen ya da kendi düşüncelerinin kuvveden fiile  dönüşmek üzere olduğu düşünülen, toplumsal saflaşmanın keskinleştiği dönemlerdir. Ve değişim çok hızlıdır. Bu hız durulan ve bakılan yere göre, çözülme ve çürüme olarak da, yeninin doğmakta oluşunun müjdecisi olarak da algılanabilir. Biri umutsuzluk bildirir, diğeri ise umut... Böyle dönemlerde daha bir keskinleşir, “Sanat sanat içindir” ve “Sanat toplum içindir” tartışmaları ya da kendine kaçışları genelde kimi sanatçıların özelde ise kimi edebiyatçıların... Keza savruluşlar, aykırılıklar, sıradanlaşmalar, reddiyeler ve bunların ortasında başlayan yeni arayışlar ve farklı yaklaşımlar da bu dönemlerde  filizlenir. Ve hangi alandaysa, o alanda yapılanlarla yeşerir ya da terk-i diyar eyler umut...

 Umut beklentidir. Her beklenti, geleceğe dönüktür. Gelecek ise henüz yaşanmamış olan, yaşanacağı kesin olmayandır; yalnızca bir olasılık... Bu olasılığı güçlü ya da güçsüz kılan, içerisinde yaşanan zamanın ve mekânın ‘şimdi’sinde yapılanlardır. Bu yapılanların taşıdığı anlam ve değerin niteliği ya da bireyin onlara atfettiği nitelik geleceğe dönük beklentilerin ya da beklentisizliklerin belirginleşmesine, artmasına neden olur. Beklentilerin yüksekliği umuda, beklentisizliklerin yüksekliği ise umutsuzluğa, çaresizliğe delâlet eder. Umutsuzluğun bireyselden toplumsala genelleştiği dönemlerde ise, bireysel istek ve özlemler de  kaygılar ve sorunlar da toplumsalın önüne geçer ve insan, yerli yersiz, doğru yanlış demeden, en olmadık ‘şey’lerden çare ummaya; onlara, nelikleri ve gerçeklikleriyle uygun olmayan işlevler, değerler yüklemeye başlar. Kimileri dinin ipine sarılır; kimileri, öfkeli ama çaresizce milliyetçiliğin ipine... Kimileri eğitimden medet umar; kimileri ekonomiden, siyasetten... Kimileri de “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”r. Kimilerinin bir “kurtarıcı” bekleyişi misali, edebiyatçının hayata biçim verebileceğini düşünür. Edebiyat ve edebiyatçı sanki bir Godot kılınır...

Oysa sormak gerek : Kaç edebiyatçı düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş tutarlığıyla kendi bireysel hayatına biçim verebilmiş ki, bir de onu da kuşatan hayatın kendisine biçim verebilsin? Peki, “edebiyattan hayata bir biçim vermesi bekle”nebilir mi? Ya da edebiyat hayata bir biçim verebilir mi?

İşte bu yazı bağlamında hem bu soruları hem de aşağıdaki soruları olanaklı kılan ise, son dönemin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden A. Ömer Türkeş’in, Radikal Kitap’ta yer alan, “Üç yüz eşiği aşılıyor; kimin umurunda?1 başlıklı yazısının bir yerinde söyledikleri... Türkiye’de 2005 yılında yayınlanan roman sayısının “üç yüz eşiği”ni aşmakta olmasına rağmen, bunun değer artışına tekabül etmediğine işaret eden A. Ömer Türkeş, bu yazıdan yaklaşık 5 ay önce de, yayınlanan romanlar içerisinde “70 tane “okuyun” diyeceğiniz çıkmıyorsa, bunlardan da 7 tanesi bile iyi değilse, o zaman çok ciddi bir sorunumuz yok değil midir?” sorusunun içerisinde kendi yanıtını veriyordu. Tabir-i caizse, “Evet; çok  ciddi bir sorunumuz vardır. Çünkü 7 tane bile iyi roman yoktur” diyordu. Ama “Sayıları yediye bile ulaşmayan “iyi” romanlar hangileridir?” sorusunun yanıtı ise açıkça verilmiyordu elbette.

Edebiyatın “amiral gemisi” olarak nitelenen romanın hal-i pür mealinin, hiç de iyi olmadığına dikkati çeken ve önemli saptamalarda bulunan Türkeş, bunların peşi sıra, içerisinde yaşanılan koşullarda “Artık bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bulabilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi(ni), (...) bekleyemeyiz.” sonucuna ulaşıyordu.

   A. Ömer Türkeş’in yukarıdaki son cümlesi, ilk sorunun ve ardı sıra sorulması kaçınılmaz olanların da başlangıcıydı : Edebiyat hayata bir biçim verebilir mi? “Hayata bir biçim vermesi bekle”nen edebiyat nedir? Nasıl bir “dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi(ni) bekle”meliyiz? ( Ki bu sorunun yanıtı, A. Ömer Türkeş’in yazdıklarını şöyle okursak, ilgili satırlarda var : ‘Her şeyin meşru sayılmadığı bir dünyada, değerlerin önemini koruduğu ve anlamın yitmediği bir dünyada, edebiyattan hayata bir biçim vermesini beklemeliyiz.’ Ancak bu yanıt, kendi içerisinde yeni soruları gerektirmesinin yanı sıra, edebiyat ve onun hayata bir biçim verme ilişkisini sorgulayan asıl soruyu geçersiz kılmıyor. Aksine o soru, yerli yerinde duruyor.) Daha genelde,  edebiyat nedir? Hayat nedir? Biçim nedir? Biçim vermek nedir? Neredeyse tüm sorular birer felsefe sorusu niteliğini taşırken, bu durumda, öncelikle edebiyatın neliğiyle başlamak gerek elbette.

Edebiyatın Neliği  ya da Edebiyatın Tanımı

           
Edebiyatın neliği, dünden bugüne, hem edebiyatçılar hem de edebiyat kuramcıları için tartışmalı bir konudur. Üzerinde uzlaşma sağlanabilen bir edebiyat tanımı olduğunu söylemek de çok güçtür. Hatta neyin edebiyat sayılıp sayılamayacağı bile tartışmalıdır. Verdiği eserlerle “edebiyatçı” sıfatını hak eden ve edebiyat üzerine kuramsal değerlendirmeler yapan insanların yazdıklarından, “edebiyat eleştirmeni” sıfatı tartışılmayanların ya da genel kabul görenlerin ve bunun yanı sıra “edebiyat kuramcısı” olanların yazdıklarına dek, bir çok makale ve kitap buna örnektir.  Ki ilk elde, Berna Moran’ın “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”; R.Wellek ve A. Warren’in “Yazın Kuramı”; Terry Eagleton’un “Edebiyat Kuramı”; Raymond Williams’ın “Marksizm ve Edebiyat” adlı eserleri de bunlara örnek olarak sayılabilir.  

            Bundan dolayı olsa gerek ki, edebiyat kuramcıları, “Edebiyat nedir?” sorusunu sormalarına rağmen, eğer kendileri belirli bir akıma bağlı değillerse, buna yanıt vermek yerine, farklı edebiyat akımlarının yanıtlarını aktarırlar. Kendilerini bağlayıcı bir yanıttan, sanki ısrarla kaçınırlar. Bu kaçınmanın ardında, bir yandan “bilimsellik”, “nesnellik” kaygısı, diğer yandan da her tanımın bir sınırlama, bir genelleme, bir eksiltme olduğu anlayışı, yer alıyor olsa gerek. Ancak, ad vermekten, kavramlaştırmaktan olduğu gibi, her şeye rağmen tanımlamaktan da kaçınılamaz ve kaçınılmamalıdır. Dolayısıyla, edebiyatın neliğini, bu kuramcıların eserlerini okuyarak kavramaya çalışanların, sonunda, adına “edebiyat” denilen insan etkinliğinin “ne olduğu”nun belirlenemeyecek bir ‘şey’ olduğu duygu ve düşüncesine kapılmaları olasıdır.

Ancak, edebiyat kuramcılarının bu yaklaşımına rağmen, edebiyatın neliğine ilişkin, soyutlama düzleminde genel bir tanım, genel bir belirleme yapılabilir. Ve gelebilecek her türlü eleştiriyi göze alarak yapmak da gerekir. Çünkü tanımlamak, tıpkı adlandırmak ve kavramlaştırmak gibi, birey olarak insanın sorumluluk altına girerek, özneliğini dışsallaştırıp görünür kılmasına, billurlaştırmasına delalet eder. Yeter ki yapılan tanım, tanımlananın gerçekliğine ve neliğine  olabildiğince uygun olsun.

Bilinir ki, edebiyatın, kültürün ve toplumsalın dışında bir varlığı yoktur. Bundan dolayı edebiyat, kültürü ve toplumsalı kuşatan değil, aksine onlar tarafından kuşatılan, onların içerisinde gerçekleştirilen  bir etkinliktir. Dolayısıyla, kendisi de kültürün bir parçası olan edebiyat, günümüzdeki özelleşmiş anlamıyla, insanın, varlığın insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan ve kendine konu edindiği herhangi bir ya da birden fazla varolanını, düşsel-düşünsel, duyusal-duygusal, sezgisel, imgesel, çağrışımsal, betimsel ve estetik bir biçim ve içerikle, kendine özgü bir tarzda ve öznel düzeyde anlama/anlamlandırma, bilme ve yazılı ya da sözlü olarak anlatma ve bildirme etkinliklerinin genel adıdır. Bu niteliklerin geneline ya da çoğunluğuna haiz olan her yazı, her çalışma ya da her eser, “edebiyat” denildiğinde ilk akla gelenler roman, öykü, şiir olmasına rağmen, türü ne olursa olsun edebiyatın içerisinde yer alır. 

         Edebiyatın hem sınırları, hem de konu alanı olabildiğince geniş olmasına rağmen, günümüzdeki özel anlamıyla edebiyatın içerisinde kalan hiçbir tür, varlığı bütünsel olarak konu edinemez. Çünkü bunlar, düşünsel ya da düşsel düzeyde varolanı tekil ya da tikel olarak ele alırlar. Tekil ya da tikel olarak konu edinilen varolanlar bile bütünsel anlamda nelikleri ve gerçeklikleriyle kuşatılmaz/kuşatılamaz.
        
Varlık ya da herhangi bir varolan yahut ta herhangi bir konu karşısında, neliği ve gerçekliğiyle bütünsel bir kuşatıcılık felsefeye özgüdür; en azından onun iddiasıdır. Elbette dinleri (keza bir toplum projesi öneren siyasal ve ideolojik öğretiler de sayılabilir ama bu yazıyı uzatmamak için şimdilik buna gerek yok) de unutmamak gerek. Çünkü onlar felsefeden de ileri gidip, hem mitolojiden hem de felsefeden derleyip kendilerine özgü söyleme eklemledikleri malzemeyle; eklektik-dogmatik bir tarzda ve inanç düzeyinde, varlığın dününden bugününe, geçmişinden geleceğine, kıpırdayan yapraktan, ayağı incinen karıncaya, olandan olmuşuna ve olacağına dek her şeyi, kendi kutsal varlıkları sayesinde bildikleri ve kuşattıkları iddiasındadır. Ki bu konuda edebiyat, felsefenin ve özellikle de dinlerin yanına bile yaklaşamaz. Ama dinsel olanı da felsefi olanı da kendine malzeme kılabilir ve kılmaktadır da. Hatta, asli niteliklerini yitirmeksizin felsefenin, dinin, siyasetin, v.b. hizmetine de koşulabilir ve koşulmaktadır da. Ancak bunların hiçbiri, onun, kendine konu edindikleri dahil olmak üzere, varlığı bütünsel anlamda kuşatıcı bir etkinlik olamayacağı hakikâtini değiştirmez. Bu noktada, asıl soruya ilişkin, genel ve ön bir çıkarım olarak şunu belirtmek gerek : Herhangi bir şeyi biçimlendirebilmek için öncelikle onu kuşatabilir olmak gerekir. Kuşatılamayan hiçbir şey biçimlendirilemez.

         Hayat Karşısında Edebiyatın İşlevi Var Mı?

            Hayat,  Bir ve sonsuzdur; bu Bir’liği ve sonsuzluğu içinde, çokluğu ve sınırlılığı barındıran, çok yönlü ve çok boyutlu bir Bir. Sınırlılıklarıyla bu çokluğu oluşturan hayatların her biri de ayrı birer Bir’dir. İlki tümel, sonuncusu tekildir. İlki de sonuncusu da bölünemez; ne birbirlerine indirgenebilir ne de genellenebilir. İlki ne denli bilinebilir ya da bilinemez olursa olsun vardır, ikincisi ise varlığın sonsuz ve sınırsızlığı içerisinden rastlantısal olarak yaşam bulan ve bu niteliğiyle varolanlara katılan bir varolandır.

Ancak, ilki de sonuncusu da toplumsal ve tarihseldir.  Sonuncusu, onun içerisine doğduğu için ilk’inden pay alırken, ilk’i sonuncusunun ilgisi, becerisi ve olanakları ölçüsünde hem  kısmen bilinebilir kılınır hem de gerçekliğinin hakikâtine uygun olmasa, çarpıtılarak ya da bozularak da  olsa  yeniden anlamlandırılır; bu anlamlandırma eşliğinde tarihsel ve güncel anlamda değişirken, değiştirilir de. Çünkü tekil olan tümeli göremez, ona dışarıdan bakamaz. Kendi sonluluğu ve sınırlığı içinde ona bütünsel olarak nüfuz edemez. Hatta hiçbir tekil hayat, aynı zaman ve mekan koşullarında yaşadığı ve kendisi gibi tekil olan hayatlara bile bütünsel olarak nüfuz edemez. Çünkü hiçbir tekil hayat, düşünsel, duygusal ve bedensel olarak bir diğerinin aynısı değildir; onun hayatını da yaşamaz. Tekil hayatlar söz konusu olduğunda, hayat sınırlı ve çoktur çünkü.

Nüfuz edemediği yerde ise, tekilin, içerisinde yaşadığı toplumsal ve tarihsel koşullarda, açık ya da örtük, bilinir ya da bilinemez kılınan kabullerinden hareketle, anlık ya da geleceğe dönük olarak, kendi beklentilerine, amaçlarına, bireysel ya da grupsal çıkarlarına, özlemlerine, tercihlerine, nereden, nasıl, neden, niçin ve nereye baktığına bağlı bir biçimde yeniden yeniden anlamlandırmaları başlar. Anlamlandırılan ise, ne kadar yakın olursa olsun, her daim, dünde kalmış olan, yani tümel hayatın sonsuz ve sınırsızlığına katılmış olandır. Ve her anlamlandırma, tekil olanın hangi etkinlik alanında olursa olsun, en yakınından en uzağına dek bunlara dairdir. 

Bir anlamlandırma etkinliği olarak edebiyat da bundan ari değildir. Ve kendinde bir şey olarak edebiyat, herhangi bir işleve, herhangi bir amaca sahip değildir; tıpkı tümel hayatın kendinde ya da kendiliğinden bir amacının olmadığı gibi...  Amaçlar ve işlevler tekil hayatlar ve tek tek eserler için olanaklıdır; ki bu ne tümel hayat ne de genel olarak edebiyat için geçerlidir. Dolayısıyla, tekil hayatların amaç ve işlevlerini tümel hayatın amacı ve işlevi kılmak nasıl mümkün değilse,  tek tek edebiyat eserlerine de yaratıcısının ya da birilerinin yüklediği amaç ve işlev, edebiyatın amacı ve işlevi kılınamaz.

Bu nedenledir ki, genel olarak edebiyatın hayat karşısında herhangi bir işlevi yoktur ve o hayatı biçimlendirme yeteneğine haiz değildir.Çünkü genel olarak edebiyat da, özel olarak edebiyatın hiçbir türü ve bu türlerin içerisinde yer alan tek tek hiçbir eser de hayatı anlatmaz, anlatamaz. Çünkü o, tümel olanı bir yana, tekil olan hayatı bile kuşatamaz, onu bütünselliğinde kavrayamaz, bilemez. O halde edebiyatta anlatılan nedir? Edebiyatçının anlattığı nedir?

Edebiyatta Anlatılan Ya Da Edebiyatçının Anlattığı...

Edebiyatta anlatılan da, edebiyatçının anlattığı da yaşantılardır; olaylar, kişiler, durumlar, gerçekleşen ya da gerçekleşmeyen özlemler, duygular, nesneler, beklentiler, v.b ile ilgili yaşantılar... Ne var ki bunlar da gerçeklikleriyle anlatılmaz; anlatılamaz. Ne kadar başarıyla kurgulanmış, örülmüş olursa olsun, yaşantıların gerçekliği de hakikâti de yer almaz edebiyatta. Çünkü hiçbir anlatı, hiçbir imge, yaşantıların gerçekliğinin ve hakikâtinin yerini tutamaz. Bundan dolayı edebiyatta ve edebiyatın hiçbir türünde gerçek yer almaz; alamaz. Hakikât ise kırıntılar halindedir. Gerçekliğe ait bilgilerin bir eserde, ister yazarına isterse değerlendirenlere göre ne denli sık serpiştirilmiş ya da ne denli sistematik halde aktarılmış olduğu söylenirse söylensin, o eserin edebi niteliği varlığını koruyorsa, hakikât kırıntıdan öteye geçmemiş demektir. Çünkü biçim ve içeriğiyle edebi nitelik, gerçekliğin hakikâtinin sırra kadem bastığı ya da ‘kovulduğu’ yerde arz-ı endam eder.

Bunun temel nedenlerinden birincisi, edebiyatçının asli malzemesinin dil ve o dilin sözcükleri oluşudur. Dilsel ifade gerçekliğin bir çevirisidir, kendisi değil. Hele hele edebiyatta öznel anlamlandırışı dışsallaştıran dilsel ifade, gerçekliğin, ona ne denli sadık kalınmak istenirse istensin, kaçınılmaz olarak bozulmuş bir çevirisidir. Edebiyatçı, ister romancı, öykücü olsun, isterse şair; sözcükleri, genellikle inandırıcılık etkisini arttırmak dışında, olgulara dayanan, olgulara delalet eden önermeler kurmak için kullanmaz. Çünkü bilir ki, olgulara dayalı önermelerle edebi bir eser yaratılamaz; bir esere edebilik niteliğini kazandıran, onda nesnelliğin ve hakikâtin egemen olması değildir. İkincisi, yaşantıların, yazarda bıraktığı iz ne denli etkili olursa olsun, bunlar hep düne aittir; zamanın ve mekânın şimdi’sinde anlam bulsa, ifadeye dönüşse ve ne kadar yakın da olsa, onların, her daim, geçen zamana ait oluşudur. Dolayısıyla yazarın anımsayışına, onun duyusal-duygusal, düşsel-düşünsel dünyasında ve öznel düzeyde yeniden anlamlandırışına ve estetik bir kaygıyla ifade edişine denk düşer. Ki bu da ne gerçekliktir ne de gerçekliğin hakikâti...

         Edebiyatçı, anlamlandırıp anlattığı yaşantılar aracılığıyla, bazen bilinçli bazen ise farkında olmadan insanın yaşadıkları karşısında farkına varamadığı bir olanağa ya da olanaksızlığa işaret eder. “Sanatçının iyisi düşünür, düşünürün iyisi sanatçıdır” diyen Afşar Timuçin’i dikkate aldığımızda, edebiyatçı her daim, bilinçli bir biçimde yapar bunu... Aynı zamanda bu niteliğe haiz bir edebiyatçı, yaşantıları yeniden anlamlandırıp eserinde dışsallaştırırken, insanın değerine de işaret eder.  İnsan için hem bir olanağı ya da olanaksızlığı gösterse hem de insanın değerini algılatsa da, edebiyatçı ortaya koyduğu eseri aracılığıyla, en iyi ihtimalle, ulaştığı okur ya da okurların bazıları nezdinde etkide bulunmaktan öte geçemez. Bu etki ise, ne bireysel anlamda okurun hayatını ne de genel anlamda hayatı biçimlendirebilmeye kadirdir. “Bir kitap okudum hayatım değişti” türünden ibarelerin hükmü, romanlarda ya da filmlerde geçerlidir. Hayatın kendisi ise ne bir romandır ne de bir film...
        
Edebiyat Merkezli Düşünmek...
        
         “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek, edebiyat merkezli düşünmektir. Bir anlamlandırma etkinliği olan edebiyatı, yanılsamalı ve gerçekliğin hakikâtine aykırı bir bilinç haliyle, hem hayatın merkezi hem de onun kuşatanı olarak değerlendirmektir. Oysa edebiyat, hayatın merkezi olmadığı gibi, insanı düşünce, söylem ve davranış düzeyinde etkileyen tek anlamlandırma etkinliği de değildir.

         Öte yandan, edebiyat hayatın kuşatanı değil, aksine gerçekleştirildiği dönemin, edebiyatçının içerisinde yer aldığı toplumsal koşulların belirleyici etkisini ve rengini taşıyan bir etkinliktir. Ki bir edebiyat eseri yaratıldığı dönemin değerlerine aykırı düştüğünde bile, bu aykırılık varlık koşullarını, o anda varolana ve yaşanmakta olana borçludur. Burada çağını aşmak değil, çağın sahip olduğu olumlu ya da olumsuz niteliklerden hareketle, yazarın bunlar karşısında an’a ya da geleceğe dönük düşsel, düşünsel anlamlandırmaları ve çıkarımları, tepkileri, kurguları söz konudur. Çünkü her insan gibi, edebiyatçı da hayaller kurar... Bunların bazıları az ya da çok gelecekte gerçekleşme olanağına kavuşur. Bazıları ise unutulur gider... Bu noktada edebiyatçıyı herhangi bir insandan ayıran, onun düşlerini, hayallerini, tepkilerini, beklentilerini kurgusal bir anlamlandırma ve estetik bir biçim ve içerikle ürün olarak dışsallaştırarak, edebi düzeyde varolanlara katılan bir varolan kılabilmesidir. O yok edilmediği sürece, varlığın dünündeki koşullardan, yaşantıların anlamlandırılmasına dayanan bir seslenişle hep geleceğe kalır. Sesi de, sözü de, sesinin ve sözünün taşıdığı bilgi de hep düne, dünlere aittir.

         Dünden kalan, düne ait bilgiler ise ne hayatı biçimlendirmeye, ne de kendi nesnelerini değiştirmeye yeteneklidir. Bu anlamda, edebiyatın ve tek tek edebiyat eserlerinin taşıdığı bilgiyle, hayatın biçimlendirilebileceğini ileri sürmek, insanın ve onun içerisinde yaşadığı hayatın çok yönlü ve çok boyutlu olduğu gerçekliğini unutmak demektir. Unutmaksa teslim olmak... Aklını, düşünüş, söyleyiş ve eyleyişini, insanın anlamlandırma etkinliklerinden yalnızca birine teslim etmek... Unutulmamalıdır ki, “Yalnız Havyarla Yaşanma”yacağı gibi, yalnız edebiyatla da yaşanmaz. Edebiyat, sanatın her alanı gibi, insanın anlamlandırma etkinliklerinin en güzellerinden biridir. Ama hayatı biçimlendirebilme yeteneğine haiz olanlarından biri değildir o...  Daha ötesi laf-ı güzâftır şimdilik... (2005) 
        
*Felsefe öğretmeni

1 Radikal Kitap, 28 Ekim 2005, sayfa 16-17.


Hiç yorum yok: