14 Aralık 2010

Tahsin Yücel'in GÖKDELEN'i Üzerine

Ütopik, Siyasal ve Felsefi Bir Roman :
GÖKDELEN
              
 Atalay GİRGİN*

                                                      “Adalet güçlülerin ayrıcalığıdır.”

Türkiye Cumhuriyeti 149. yaşının ilk aylarını geride bırakıp 150’sine doğru ilerlemektedir. Aylardan Şubat’tır. Ve Şubat’ın 17’si... Gökdelen’in İstanbul’undaki, “25-C sayılı ve pembe renkli gökdelenin doksan sekizinci katındaki Tezcan Avukatlık Kurumu”nda, “Yani” der Can Tezcan, karşısındaki Temel Diker’e, “her yer eşit, her yer eşdeğer olsun istiyorsun, öyle mi?”
        
“Evet, öyle...” diye yanıtlar Niyorklu Temel1. Avukatı Can Tezcan’ın sözcükleriyle formülleşiverir Niyorklu’nun düşü... Her elmanın kurdu kendi içindedir, derler ya; içten içten yer ve çürütür elmayı. Ya düşün, düşlerinki...? Elmanın düşü kurt mudur, bilinmez. Ama muhtemeldir ki, elma kurdunun düşü elmadır; içinde sonsuza dek, hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan yaşayacağı ve sonsuza dek tüketemeyeceği, çürümeyen bir elma... Ya insanın...? Her insan aynı şeyi mi ister, aynı şeyi mi düşler?

Her insanın düşü, düşleri vardır. Ama her insanın ütopyası yoktur. Düşler, insanlar kadar çoktur, ütopyalar azdır ve bundan dolayı, her ütopya bir düştür, ancak her düş bir ütopya değildir. Tıpkı Niyorklu Temel’inki gibi...

Ütopyalar siyasaldır

 

Her yerinin eşit, her yerinin eşdeğer kılındığı bir dünyayı, bir ülkeyi, bir kenti, kim, neden ister? Ya da kim, neden istemez? Dahası, mümkün müdür böylesi bir dünya, bir ülke, bir kent yaratmak? Kuşkusuz ki, insan tasarımlayabilir, düşleyebilir bunu. Ama bu, bir ideal varlık, bir istenen ütopya olmaktan öte geçmez. Ondan öte değer taşımaz. Çünkü ütopyaların değeri ve önemi,  bütünsel olarak gerçekleşebilirliğinden, gerçekleştirilebilirliğinden  çok, düşselliğinde, düşünselliğindedir; düşünülebilmiş olmasındadır. Ve onların gerçekliği yoktur, değişmezler; zamansız ve mekansızdırlar, tüm ideal varlıklar gibi... 

        
        
Öte yandan, her ütopya; varolan, yazarınca tanık olunan bir toplumsal ve siyasal gerçeklikten hareketle tasarımlansa da, hiçbir ütopya, toplumsal ve siyasal varlığın dününe ya da şimdisine yönelik bir anlatı değildir. Anlatım dili, söylem biçimi, hangi zaman dilimini kapsıyor olursa olsun, onun yüzü daima geleceğe dönüktür; ya olması isteneni nesneleştirir ve anlatır ya da olmasından korkulanı, istenmeyeni... İstenen ütopyalardan Platon’un “İdeal devleti”, Fârâbi’nin “Erdemli Kent”i ya da “El-Medinetü’l-Fâzıla”sı, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”, Thomas More’un “Ütopya”sı için geçerli olduğu gibi; istenmeyen, “korkutucu ütopya”lardan Aldous Huxley’in  “Yeni Dünya”sı, “Cesur Yeni Dünya”sı, George Orwel’in “1984”ü için de geçerlidir bu...

        
Yukarıda belirtilen ütopyalardan, Platon ve Fârâbi’ye ait olanlar, felsefi düşünmenin ve bilginin gereği olarak, kuramsaldır. Diğerlerinden ilk ikisi kuramsal olmaktan çok, anlatı özelliği nedeniyle ‘edebi’ olarak nitelenebilecekken; diğerleri, bir roman olarak düşünülüp nesneleştirilmiş, “edebiyatlaşmış felsefe”yi içeren edebi ütopyalardır. Ancak ister kuramsal olsun isterse edebi, her ikisinin de varoluş nedenleri, tasarlayanlarının yaşadığı zamanın şimdisinde olup bitenlerdir. Bu nedenle tüm ütopyalar, varolan toplumsal ve siyasal düzene yöneltilmiş birer itirazdır. Ki “istenen ütopya”lar için, ‘itiraz’ sözü hafif kalır. Çünkü onlar, olup bitenler karşısında salt eleştirel bir tutumdan, gidişatın vahametini dile getirmekten ötesine geçip, varolanı yadsıyan yeni bir toplumsal-siyasal düzen  tasarımı olarak çıkarlar ortaya. Yazarlarının değiştirmek istemeyi düşünüp de değiştiremeyişlerinin çaresizliği, aczi ve tekbaşınalığıyla, yalnızca birer istenen olarak vücut bulurlar. 16.yy. İngiltere’sinde, Thomas More, “Benim ideallerime göre yönetilen bir ülke ve bu idealleri gerçekleştiren insanlar hakkında bir kitap yazmak istiyorum.” der dostu Peter Gilles’e ve ekler: Ama böyle şeyleri İngiltere’de yazmak tehlikeli2. Çünkü ütopya, siyasal bir metindir ve More, bilincindedir yazacaklarının.
        
         “Korkutucu” olarak nitelenen, istenmeyene, olmasından korkulana işaret eden ütopyalar ise, “istenen ütopya”lar gibi, birer ideal toplumsal-siyasal düzen tasarımı olarak ortaya konulmamışlardır. Bu ütopyalar, kendilerine konu edindikleri alandan ya da sorundan hareketle, varolan toplumsal-siyasal düzendeki gelişmelerin, insanı ve toplumu hangi vahim noktalara doğru sürüklemekte olduğunu ve onları nasıl bir geleceğin beklediğini anlatır. Kaçınılması gereken bir gelecek tablosu çizer. Orwel’in “1984”ünde yapılan da, Huxley’in “Yeni Dünya”sı ve “Cesur Yeni Dünya”sında anlatılan da budur. Ki bu varolan düzene karşı yöneltilen siyasal bir eleştiri, siyasal bir itirazdır. Ancak, her siyasal eleştiri, her siyasal itiraz ütopya olmadığı gibi, her siyasal roman da ütopya değildir. Ama tersi doğrudur bunun... Yani her ütopik roman, aynı zamanda siyasal bir romandır; içselleşmiş bir felsefi kavrayış ve anlamlandırışla biçimlenen... Çünkü bu tür romanlarda yazarın siyasal-ideolojik, toplumsal, sınıfsal tercihleri, dünya görüşü, felsefi yaklaşımı, v.b., diğer eserlerinden çok daha açık bir biçimde kendini gösterir. Bunun temel nedeni, her eleştirinin, her sorma, sorgulama etkinliğine dayanan anlama ve yeniden anlamlandırmanın çok yönlü kabullerden hareketle yapılmasıdır. Ki bu da kaçınılmazdır; çünkü her insan bir kabuller varlığıdır.

        
“Korkutucu” ütopik/siyasal romanlar, öncelikle, yaşanan gerçekliği ve ondaki gelişmeleri, gidişi, bir sanatçı duyarlılığıyla kavrayan, sezen ve düşündüğü olası sonuçlar karşısında da insan ve toplum için endişe duyan, dehşete düşen  yazarların, kendi içlerinden yükselen canhıraş bir çağrı çığlığıdır; kendi sezdiklerini sezdirmek, kendi kavradıklarını kavratmak isteyen... Bunu da hem  edebiyatın hem de özel olarak romanın neliği gereği,  düşünsel olanı, duygusal, estetik bir duyarlılıkla; duygusal ve estetik olanı da düşünsel bir tutarlılıkla ortaya koyarak, tasarladıkları tek tek roman kişileri, olayları ve onlar arasındaki ilişkiler üzerinden gerçekleştirmeye yönelirler. Korkutucu ütopik romanlar, varolanı soran, sorgulayan ve eleştirel bir düşünüşle kavrayıp anlamlandırarak anlatan bir aklın, düşündürmek ve fark ettirmek isteyen  ürünleridirler. Bu romanların zamanı ve mekanı yaşanmamış ve ulaşılmamış, olayları daha gerçekleşmemiş olduğundan olsa gerek, yazarlarının içindeki çığlığın canhıraşlığına inat, onlar usulca, çekingence “bir şeyler yapmalı!” derler, “hem de hemen şimdi!”. Çünkü, her türlü eylemin yegâne zaman dilimi şimdi’dir; ne dündür ne de yarın... 

Ama kimse gitmez bu çağrının peşinden... Birilerimiz okusa da, ardından kaldırıp kitaplığımızdaki okunmuş kitapların arasına yerleştiriveririz onları. Kulak vermeyiz çağrıya... En iyi ihtimalle, birkaç gün sözünü ederiz, dostlarımıza-arkadaşlarımıza, sohbet sırasında yeri gelir de anımsarsak elbette... Soralım kendimize : Çağrılarına uyup onların (örneğin “1984”ün), daha ötesini yapmış olsaydık, Orwel’in romanında işaret ettiği, göstermek istediği toplumdakinden kat be kat yetkin, estetize edilmiş ve içselleştirildiği için de meşru görülen denetim koşullarında yaşıyor olur muyduk?  Yanıtınız ne olursa olsun; siz siz olun, eğer okuduğunuz, “korkutucu” bir gelecek tasarımı çizen ütopik bir romansa, “altı da üstü de bir roman işte!” deyip geçmeyin... Ki Gökdelen için de geçerli bu...

             Romanın iki temel boyutu


Tahsin Yücel’in Gökdelen’i ütopik bir roman. Yargının özelleştirilmesi ana teması ekseninde kavranıp anlamlandırılmış olsa da, o, bundan daha öteye uzanan  bir anlam zenginliğine ve derinliğine sahip. Bunu sağlayan ise romanın felsefi ve siyasal boyutları. Ki açık ya da örtük bir biçimde felsefenin ve siyasal yaklaşımın varlığı, istenmeyene, kaçınılması gerekene işaret eden her korkutucu ütopik romanın vazgeçilmezidir.  Keza istenen ütopyaların da...                  
        
        
Roman kahramanlarından Avukat Can Tezcan’ın karabasanıyla başlayan Gökdelen’deki olup bitenler, 2073 yılının İstanbul’unda gerçekleşiyor. Yaşanmamış; yaşanıp yaşanamayacağı bilinmeyen bir yıl ve bir mekan. Ama tesadüfen seçilmiş bir yıl değil 2073. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin 150. yılına işaret ediyor. 150. yılında, illerinin sayısı 115’e ulaşmış, ama sahilleri bile özelleştirilip satılmış ve yöneticilerinin, satılabilecek yeni bir şeylerin arayışında olduğu  bir ulus-devletin varlığını bildiriyor, hissettiriyor Gökdelen. Ve Avrupa Birliği’nin, Türkiye Cumhuriyeti 30. ve sonuncu üye olamadan dağıldığını da... Türkiye’nin, bir buçuk asrı geride bırakırken, hala ABD’nin uydusu olmaya devam ettiğini de... “kavramların en saygınının yasak kavramı olduğunu”(sy. 98) da... Romanda yer alan bu ve benzeri unsurlar, kimilerince birer ayrıntı gibi algılanıp geçilse de,  Tahsin Yücel’in, içerisinde yaşadığı gerçekliği ve buradan hareketle de geleceği hangi siyasal ve ideolojik kabuller üzerinden kavramakta ve anlamlandırmakta olduğunun apaçık işaretlerini sunuyor okura.

        
Yücel’in siyasal ve ideolojik kabulleriyle koşullanan, itiraz ve eleştirilerinin üzerinde yükseldiği zemin ise, yaşadığı ve tanıklık ettiği insan ve toplum gerçekliğidir. Ki bu gerçeklik, toplumsal ve kültürel çürüme ve yozlaşmanın, değer erozyonunun, insan dahil, tüm toplumsal kurumları ve ilişkileri, kendi sarmalına alıp, nasıl savurmakta, yozlaştırmakta olduğunu göstermektedir. Ama, kendilerini evle iş arasındaki yaşama hapsetmiş, fasit bir daire içerisinde dönüp duran insanlar, ne denli kitap, gazete,dergi, v.b okuyor, televizyon izliyor, radyo dinliyor olsalar da, bu gerçeklikte olup bitenleri görememektedir. Roman kişilerinden Can Tezcan ve eşi Gül Tezcan’ın durumu buna örnektir. Kendi kurulu düzenlerinin gelgitleri, sorunları içinde, kendilerini dış dünyaya kapattıkları sürece, Elias Canetti’nin “Körleşme”sinde anlatıldığı gibi körleşmektedirler. Onlara, “göğe çekildiniz artık,” der Rıza Koç, “evden işe, işten eve de havadan, uçakla gidiyorsunuz çoğu zaman; kısacası, siz artık bu ülkede yaşamıyorsunuz.”(sy. 94) Toplumsal gerçeklikte yaşananları görüp, anlayabilmeyi, nedenlerini sonuçlarını kavrayabilmeyi, salt okuyarak sağlayamaz insan. Okumanın yanı sıra, kitaplardan başını kaldırıp, yaşanan gerçekliğe bakabilmeyi; baktığı yerde de, toplumsal gerçekliğin ve ilişkilerin tüm giriftliğine rağmen görebilmeyi, nedenlerini, nasıllarını, niçinlerini sorup sorgulayarak anlamayı başarması gerekir. Dahası, gördüğünü sandığının, kendisine gösterilmek istenen bir gösterilen mi olup olmadığını seçebilmesi de... Gözlerini kendinin kılarak, kendi gözleriyle görüp algılayabilmesi gerek...

          
İşte Tahsin Yücel, şimdi’nin tanık olduğu verilerinden hareketle, hem insanın nasıl “körleşmekte” olduğuna işaret ederken, hem de her geçen gün insanların, sömürülme şansı bile bulamadan ömürlerini tükettikleri bir geleceğe doğru sürüklenmekte olduğunu da anlatıyor Gökdelen’de. İşsiz bile sayılmayan “yılkı adamları”, ülkenin doğal bitki örtüsünü yitirmiş dağlarında, ovalarında yiyecek bir şeyler peşinde sürüler halinde dolaşırken; bir iş bulabilme umudu ya da sömürülme şansına sahip olabilme ayrıcalığı, en az birkaç üniversite bitirmiş ya da bitirebilecek ekonomik olanağı olanlar için söz konusu... Ki bu da, aday adaylığı kazandıran bir ihtimal yalnızca... İhtimalin ağırlığına katlanamayan, öğretmenler, mühendisler, vb., “yılkı adamları”na katılırken, iş bulma umudu olmadığı halde kentlerde kalanlardan bazıları ise, buna çocuklar da dahil, bedenlerini sunmaktadırlar pazara... Sistemin mantığı acımasızca işlemektedir : İnsan, satılabilecek ve pazarda alıcısı olan bir şeyi olduğu sürece değerlidir. Ama bununla yetinmez sistem : İnsan, yaşamını korumak istediği sürece, alıcısı olan bir şeye sahipse eğer, onu satmalıdır da... Hangi değerler adına olursa olsun, “ben satmıyorum” diyemezsiniz. Diyene ise, emekli öğretmen Hikmet beyinki gibi bir son hazırlayıverir sistem...

        
Bunun temel nedeni ise, kapitalist sömürü düzeni ya da Yücel’in deyişiyle ülkede varolan “anamalcı” düzen... “Anamalcı”lık, salt ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel, vb. boyutlarıyla varolan bir düzen... Ulaştığı herhangi bir şeyi, alınır satılır kılabildiği, ranta, kâra dönüştürebildiği sürece değerli sayan bu düzen, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları dahil, “değerli” sayılabilecek  her şeyini metalaştırmaktadır. Ki Gökdelen’in kahramanlarından Can Tezcan, bu “anamalcı” düzene hizmette birbirleriyle, neredeyse  yarış içerisinde olan ülke yöneticileri için ise, “bunca yıldır bu ulusun nesi varsa, hepsini özelleştirdiler, maden, orman, ırmak, liman, fabrika, hastane, üniversite, ilkokul, her şeyi, her şeyi sattılar haraç mezat, bir anaları kaldı satılmadık, sattılarsa da ben bilmiyorum, kimsenin günahını almak istemem.”(sy. 37) der. İşte bu nokta da, romanın ana teması olarak algılanan, öne çıkan/çıkarılan, yargının özelleştirilmesi, düzenin tutarlılığı için gereklidir. Gereklilikten öte bir zorunluluktur bu... Çünkü, her şey özelleştirilmişken yargının devletin elinde olması bir tutarsızlıktır. Çok farklı saiklerden hareketle de olsa, düzene tutarlılık kazandırmak gerektiğini düşünür ve ileri sürer Can Tezcan. “çelişkin bir hayvan” olarak tanımlanan “insan”, tüm çelişenliğine rağmen, ne gariptir ki yaptığı her işte, her düşünüşte tutarlılık arar; tutarlılık peşinde koşar.

        
Aslında, düzene “tutarlılık kazandırma”ya dönük öneriler yalnızca romanın evreninde yaşanmamaktadır. Tutarlılık kaygısı ve düşüncesinden midir, yoksa bambaşka nedenlerden midir bilinmez, 1996 yılı sonbaharında da vergi toplamanın özelleştirilmesi önerisi atılmıştı ortaya. Anadolu Ajansı’ndan gazetelerin haber merkezlerine akan haberde, Milli Prodüktive Merkezi adlı bir kuruluştu bu önerinin sahibi. Neylerseniz ki anamalcı düzen, hangi nedenlerle olursa olsun, her dönem kendi akl-ı evvel cevherlerini de yaratıyor ya da efendilerinin gözüne girip, pastadan kendi payına düşen kırıntıları arttırma kaygısında olanlar, düzene hizmette sınır tanımıyorlar. Bir zamanlarda, ismi lazım değil, birileri “kentlerde yaşayanlardan güvenlik vergisi alınmalı” derken, birileri de “yalnızca vergi verenler oy hakkına sahip olmalı” diyerek ortaya çıkmıştı. Koşullar oluşmadığından ya da onlardan önce yapılabilecek, metalaştırıp satılabilecek başka şeylerin varlığından uygulamaya dönüştürülemedi daha... Yücel’in yaptığı ise daha uç bir örnekle, yaşanan özelleştirme sürecinin ve anamalcı düzenin,  hangi nihai noktalara varabileceğine işaret etmektir.

        
Yargının özelleştirilmesi önerisi ve süreci çerçevesinde, medya dahil, ekonomik olarak egemen olanlar ile siyasal olarak yönetici konumunda bulunan başbakan ve bakanlar arasındaki çıkar ilişkilerini ve pazarlıkları gözler önüne seren Yücel, işsizlikten değer erozyonuna; yer altı ve yer üstü kaynaklardan gökdelenlerle parsellenip satılan gökyüzünün metalaştırılmasına; teknolojinin gelişimiyle yaşanan teknoloji yoğun üretimin insanı paranteze alıp, toplumun kenarına, hatta dışına bırakıverişine, vb. dek, günümüzde de yaşanan, insanı ve toplumu tehdit eden sorunlar karşısında duyduğu kaygıyı, bunlara dönük itiraz ve eleştirilerini dile getirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin 150. yaşıyla sembolize ettiği 2073 yılında bu ülkede yaşayanları nasıl bir gelecek beklediğini anlatmaktadır romanında. Ve bu istenmeyen, kaçınılması gereken, korkutucu bir gelecektir.

Yazar, kendi siyasal ve ideolojik düşünceleri, toplumsal tercihi, dünya görüşü ekseninde kavradığı ve anlamlandırdığı günümüzün ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb. sorunlarına dönük  eleştiri ve itirazlarını, romanın evreninde yarattığı kişiler, olaylar ve ilişkilerle dışsallaştırmaktadır. Roman kahramanlarından birinin ağzından dökülen, “Gerçek patronların neredeyse tümü yabancı olduğuna, dolayısıyla ülke dışında bulunduğuna, ülkedeki adamları da birer uşak olmaktan öteye geçmediğine göre”(sy. 64), türünden sözler, çarpıcı, keskin birer itiraz, ‘eleştiri’ niteliği taşımaktadır. Ki yazar, sanırım oldukça bilinçli bir biçimde, yer yer kullandığı “günümüzde” ya da “bugün olduğu gibi”(sy.71) sözleriyle de bu itiraz ve eleştirilerin şiddetini ve etkisini daha da çok hissedilir kılmayı istemektedir. 

Gökdelen’i siyasal bir roman kılan unsurların başında şuana kadar belirtilenler önemli birer etken olarak yer almaktadır. İki temel boyuttan biri budur; yani siyasal olan... Şimdi sıra diğerinde; yani felsefi boyutta... Romanda her iki boyut iç içe yer alıyor olsa da, bunları gösterebilmek için, bu yazı bağlamında ayrılmaları gerekiyordu ve ayrıldılar...

Gökdelen’e ya da Yücel’e göre insan

 

Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında, “Herkes herkese ve herkes kendine aittir” önermesinin romana sinişi gibi, “her yer eşit, her yer eşdeğer”(sy. 32) sözü de Gökdelen’e siner. Hem Huxley’in romanındaki önerme, hem de Gökdelen’deki söz, felsefenin genelliği hükmüne haizdir. Ancak, Yücel’in romanındaki felsefi boyut bundan ibaret değildir. Her ne kadar bu söz, daha romanın ilk sayfalarında okurun karşısına çıkıyor ve ardı sıra Temel Diker’in, İstanbul’a “yeni bir bütünlük vermek istiyorum, çağın gidişine uygun tutarlı bir bütünlük, kuruluşu tamamlandığı zaman kent her zaman böyleymiş gibi bir duygu uyandıracak insanlarda, geçmişi de, geleceği de düşündürtmeyecek, onları sonsuz bir şimdiki zamanda yaşatacak bir bütünlük.”(sy. 42) sözleri geliyorsa da, bundan daha temel bir felsefi yaklaşım vardır Yücel’in Gökdelen’inde içselleşmiş olan. Bu da öncelikle, insan üzerine felsefedir. Yanı sıra da toplum üzerine...


Elbette buradaki felsefe, kavram çözümlemeleri ve kavramlar arası ilişkiler üzerinden, akıl yürütmelere ve temellendirmelere dayanarak yapılmamaktadır. Aksine yapılan, edebiyatın ve romanın neliğine uygun ve onun sınırları içerisinde; kişilerin, değişen konumlarına, ilişkilerin değişimine, olayların  gelişimine paralel olarak aldıkları tutumlar, davranışlar ve söyledikleri  sözlerle gerçekleştirilen, sergilenen bir felsefedir. Dolayısıyla genel olarak edebiyatta, özel olarak ise romanın evreninde felsefi olanı görmeye, kavrayıp anlamaya yönelirken bunu akıldan ırak tutmamak gerek.

Buradan hareketle, asıl konuya dönersek : “İnsan”, der Can Tezcan, “çelişkin bir hayvandır.”(sy. 60). Bu, roman boyunca işlenen, roman kişilerinin sözleri ve davranışlarında sergilenen, insanın neliğine ilişkin temel bir önermedir. Onu çelişkin kılan ise, içerisine doğup büyüdüğü toplumdur. Gökdelen bazında bu, tüm boyutlarıyla anamalcı toplumsal düzen... Can Tezcan’ın, “toplum çelişkiden çelişkiye sürüklüyor insanı”(sy. 251); “Bizi bu düzen, bu kenter düzeni çelişkin kılıyor”(sy. 267) derken işaret ettiği de budur.  Çünkü insanın toplumun ve toplumsalın dışında bir varoluşu yoktur. Ve ona olumlu ya da olumsuz tüm değerleri kazandıran toplumdur.   Sabri Serin’in, “Bu düzenin içinde doğduk, onun bir parçasıyız. Onunla savaşmak kendi kendimizle savaşmak oluyor bir bakıma.”(sy. 268) sözleri de insanın çelişkinliğine ilişkin önemli bir vurgu niteliği yaşıyor.

“Bu çelişkiler bir yerde dürüstlükten kopmanın bir belirtisi de sayılabilir belki.” diyen Can Tezcan, daha da ileri giderek hüküm verir : “Ne olursa olsun, hangi biçimde olursa olsun, bu kenter düzenine katıldığın, onun bir parçası olduğun andan sonra, salt dürüstlük yalnızca bir yanılsamadır.”(sy. 267)

İçerisine doğup büyüdüğü toplum insanı çelişkin kılıyor ve “dürüstlük yalnızca bir yanılsama”ya dönüşüyor olsa da, insandan umut kesilmez Gökdelen’de : Can Tezcan’ın, “İnsan doğasına güvenmek gerekir, insanların başkaldırı yetisine güvenmek gerekir. Biliyorum, çoğu zaman, hem de hemen her yerde, haksızlık egemendir, doğal gibi, doğruluk gibi, haklılık gibi göründüğü de çok olur. ‘Bu böyledir, böyle gelmiş, böyle gider : yapılacak hiçbir şey yok!’ der insanlar. Sonra bir yerlerden bir dip dalgası gelir, önünde ne varsa yerle bir etmeye başlar, adaletin ucu görünür, insanlar ‘Bu böyle süremez’ derler ve bu böyle sürmez artık. İnsanların başkaldırı yetisinden umudu kesmemek gerekir.”(sy. 255) sözleri bunun ifadesidir. Keza Sabri Serin’in, “Şimdi adını unuttum, gençliğimde bir kitap okumuştum, çok güzel bir kitap, sanırım bir Fransız’ındı. Kişi dayanır, katlanır, boyun eğer, eğer, eğer, sonra öyle bir noktaya gelir ki daha fazlasına katlanamaz artık, boyun eğmeyecektir, durur o noktada, başkaldırır” sözleriyle, Albert Camus’un “Başkaldıran İnsan” adlı eserine gönderme yapılmasının anlamı da budur.

İnsanın mutlak iyi mutlak kötü olamayacağına ilişkin diyalektik kavrayış ve onun başkaldırı yetisinden umudu kesmeyiş, Gökdelen’in,  her zaman için “başka bir son mümkün” yaklaşımını hissettirmesini, düşündürmesini olanaklı kılıyor. “sonradan çok değişseler de insan doğasından her zaman bir şeyler kalıyor geride, kötüde iyi bir şeyler, iyide kötü bir şeyler. Hiçbir şey bekleyemeyeceklerimiz belki de hiç yok, belki de çok küçük bir azınlık her şeye karşın, anamal 2073’te bile tüketemedi insanı. Hâlâ yaşayabilmemizi buna borçluyuz .”(sy. 266-267) sözlerine romanın sonunda, adlarından söz edilmelerine rağmen kendileri ortalarda görünmeyen “yılkı adamları”nın, “sonu görünmeyen bir insan seli” halinde birkaç koldan kente akışının eşlik edişi de, “başka bir son”un kuvveden fiile dönüşebilme olanağını imliyor. Hem de, Gökdelen’in evreninde düşünürsek eğer, tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin 1503. yılında...

Bu son kimin sonu, neyin sonudur, bilinmez ama, her son seçimlerimizde, tercihlerimizde bir değişimi olanaklı kılar; tıpkı roman kahramanlarınınki gibi...  Ve her son, değiştirir, dönüştürür; insan dahil, toplumsal-siyasal boyutuyla maddi ve kültürel varlıkları... Bazen de yakar yıkar ve yeniden yapar.

Son söz : Tahsin Yücel, ütopik, siyasal ve felsefi bir roman örneği sunduğu Gökdelen’iyle; günümüz insanının, gelecek kaygısının ve korkusunun sarmalında, karamsarlıktan umutsuzluk dehlizlerine sürüklendiği koşullarda, varolan düzen karşısında soran, sorgulayan, eleştiren, itiraz eden siyasal ve ideolojik duruşu, insana yönelik felsefi yaklaşımıyla “umut” deklere etmektedir. İnsan var olduğu sürece, ona güvenmek, ondan umudu kesmemek gerek; çünkü “başka bir son” umudu, her daim, adları sanları bilinmeyen o gerçek insanlarla mümkün demektedir. Ya siz..?  


* Felsefe Öğretmeni
1 Tahsin Yücel, Gökdelen, sy.32, Can Yayınları, Ekim 2006. Sonlarında sayfa numaraları verilmiş alıntıların tamamı adı geçen kitaptandır. Kitabın birkaç yerinde “2074” yılına rastlanmıştır, eğer çok özel bir anlamı yok ise, bir yanlış dizim söz konusu demektir ki düzeltilmesi gerek.
2 Thomas More, Ütopya, sy. 9; çev. Ayfer Girgin Cambier, Dergâh Yayınları, Temmuz 2003.
3 Bu yazının Hürriyet Gösteri Dergisi’nde yayımlanmasından sonraki günlerde Tahsin Yücel’le söyleşiler yapanlardan bazıları - ki şu anda anımsadıklarımdan birisi Hikmet Altınkaynak’tır- 2073’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin 150. yılına değil, aksine Tahsin Yücel’in 150. doğum yılına işaret ettiğini yazmışlar hatta bunu Yücel’e de onaylatmışlardır. Ne var ki Tahsin Yücel’in doğum yılı 1933’tür. Yalnıza anımsatmak istedim...

21 Kasım 2010

Edebiyat ve Hayat

Edebiyat ve hayat
                     ya da
“Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek...

                                      Atalay GİRGİN*

“Tarafsız cümle yoktur.” Bu önermenin bildirdiği hüküm, edebiyattan başlayarak, insanın anlamlandırma etkinliği içerisinde kalan ve bir biçimde olumlu ya da olumsuz değer bildiren, değer taşıyan, değer aktaran ve bir başkasına yönelen tüm etkinlik alanlarında, ne denli genellik zırhına büründürülürse büründürülsün her cümle için geçerlidir. Ki “Tarafsız cümle yoktur” önermesinin kendisi de dahildir buna.

Yukarıdaki nitelikleriyle cümlenin bile tarafsız olmadığını bilenler ise, dönem dönem, insanın, diğer insanlar üzerinde yaygın etki gücüne sahip olan bazı etkinliklerinin, kendi düşünceleri doğrultusunda amaç ve işlevler taşıması gerektiğini açık yada örtük bir biçimde dile getirirler. Bu dönemler genellikle, toplumsal, ekonomik, siyasal, ideolojik, kültürel, ahlaki, v.b düzeyde ya dibe vurulduğu düşünülen ya da kendi düşüncelerinin kuvveden fiile  dönüşmek üzere olduğu düşünülen, toplumsal saflaşmanın keskinleştiği dönemlerdir. Ve değişim çok hızlıdır. Bu hız durulan ve bakılan yere göre, çözülme ve çürüme olarak da, yeninin doğmakta oluşunun müjdecisi olarak da algılanabilir. Biri umutsuzluk bildirir, diğeri ise umut... Böyle dönemlerde daha bir keskinleşir, “Sanat sanat içindir” ve “Sanat toplum içindir” tartışmaları ya da kendine kaçışları genelde kimi sanatçıların özelde ise kimi edebiyatçıların... Keza savruluşlar, aykırılıklar, sıradanlaşmalar, reddiyeler ve bunların ortasında başlayan yeni arayışlar ve farklı yaklaşımlar da bu dönemlerde  filizlenir. Ve hangi alandaysa, o alanda yapılanlarla yeşerir ya da terk-i diyar eyler umut...

 Umut beklentidir. Her beklenti, geleceğe dönüktür. Gelecek ise henüz yaşanmamış olan, yaşanacağı kesin olmayandır; yalnızca bir olasılık... Bu olasılığı güçlü ya da güçsüz kılan, içerisinde yaşanan zamanın ve mekânın ‘şimdi’sinde yapılanlardır. Bu yapılanların taşıdığı anlam ve değerin niteliği ya da bireyin onlara atfettiği nitelik geleceğe dönük beklentilerin ya da beklentisizliklerin belirginleşmesine, artmasına neden olur. Beklentilerin yüksekliği umuda, beklentisizliklerin yüksekliği ise umutsuzluğa, çaresizliğe delâlet eder. Umutsuzluğun bireyselden toplumsala genelleştiği dönemlerde ise, bireysel istek ve özlemler de  kaygılar ve sorunlar da toplumsalın önüne geçer ve insan, yerli yersiz, doğru yanlış demeden, en olmadık ‘şey’lerden çare ummaya; onlara, nelikleri ve gerçeklikleriyle uygun olmayan işlevler, değerler yüklemeye başlar. Kimileri dinin ipine sarılır; kimileri, öfkeli ama çaresizce milliyetçiliğin ipine... Kimileri eğitimden medet umar; kimileri ekonomiden, siyasetten... Kimileri de “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”r. Kimilerinin bir “kurtarıcı” bekleyişi misali, edebiyatçının hayata biçim verebileceğini düşünür. Edebiyat ve edebiyatçı sanki bir Godot kılınır...

Oysa sormak gerek : Kaç edebiyatçı düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş tutarlığıyla kendi bireysel hayatına biçim verebilmiş ki, bir de onu da kuşatan hayatın kendisine biçim verebilsin? Peki, “edebiyattan hayata bir biçim vermesi bekle”nebilir mi? Ya da edebiyat hayata bir biçim verebilir mi?

İşte bu yazı bağlamında hem bu soruları hem de aşağıdaki soruları olanaklı kılan ise, son dönemin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden A. Ömer Türkeş’in, Radikal Kitap’ta yer alan, “Üç yüz eşiği aşılıyor; kimin umurunda?1 başlıklı yazısının bir yerinde söyledikleri... Türkiye’de 2005 yılında yayınlanan roman sayısının “üç yüz eşiği”ni aşmakta olmasına rağmen, bunun değer artışına tekabül etmediğine işaret eden A. Ömer Türkeş, bu yazıdan yaklaşık 5 ay önce de, yayınlanan romanlar içerisinde “70 tane “okuyun” diyeceğiniz çıkmıyorsa, bunlardan da 7 tanesi bile iyi değilse, o zaman çok ciddi bir sorunumuz yok değil midir?” sorusunun içerisinde kendi yanıtını veriyordu. Tabir-i caizse, “Evet; çok  ciddi bir sorunumuz vardır. Çünkü 7 tane bile iyi roman yoktur” diyordu. Ama “Sayıları yediye bile ulaşmayan “iyi” romanlar hangileridir?” sorusunun yanıtı ise açıkça verilmiyordu elbette.

Edebiyatın “amiral gemisi” olarak nitelenen romanın hal-i pür mealinin, hiç de iyi olmadığına dikkati çeken ve önemli saptamalarda bulunan Türkeş, bunların peşi sıra, içerisinde yaşanılan koşullarda “Artık bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bulabilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi(ni), (...) bekleyemeyiz.” sonucuna ulaşıyordu.

   A. Ömer Türkeş’in yukarıdaki son cümlesi, ilk sorunun ve ardı sıra sorulması kaçınılmaz olanların da başlangıcıydı : Edebiyat hayata bir biçim verebilir mi? “Hayata bir biçim vermesi bekle”nen edebiyat nedir? Nasıl bir “dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi(ni) bekle”meliyiz? ( Ki bu sorunun yanıtı, A. Ömer Türkeş’in yazdıklarını şöyle okursak, ilgili satırlarda var : ‘Her şeyin meşru sayılmadığı bir dünyada, değerlerin önemini koruduğu ve anlamın yitmediği bir dünyada, edebiyattan hayata bir biçim vermesini beklemeliyiz.’ Ancak bu yanıt, kendi içerisinde yeni soruları gerektirmesinin yanı sıra, edebiyat ve onun hayata bir biçim verme ilişkisini sorgulayan asıl soruyu geçersiz kılmıyor. Aksine o soru, yerli yerinde duruyor.) Daha genelde,  edebiyat nedir? Hayat nedir? Biçim nedir? Biçim vermek nedir? Neredeyse tüm sorular birer felsefe sorusu niteliğini taşırken, bu durumda, öncelikle edebiyatın neliğiyle başlamak gerek elbette.

Edebiyatın Neliği  ya da Edebiyatın Tanımı

           
Edebiyatın neliği, dünden bugüne, hem edebiyatçılar hem de edebiyat kuramcıları için tartışmalı bir konudur. Üzerinde uzlaşma sağlanabilen bir edebiyat tanımı olduğunu söylemek de çok güçtür. Hatta neyin edebiyat sayılıp sayılamayacağı bile tartışmalıdır. Verdiği eserlerle “edebiyatçı” sıfatını hak eden ve edebiyat üzerine kuramsal değerlendirmeler yapan insanların yazdıklarından, “edebiyat eleştirmeni” sıfatı tartışılmayanların ya da genel kabul görenlerin ve bunun yanı sıra “edebiyat kuramcısı” olanların yazdıklarına dek, bir çok makale ve kitap buna örnektir.  Ki ilk elde, Berna Moran’ın “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”; R.Wellek ve A. Warren’in “Yazın Kuramı”; Terry Eagleton’un “Edebiyat Kuramı”; Raymond Williams’ın “Marksizm ve Edebiyat” adlı eserleri de bunlara örnek olarak sayılabilir.  

            Bundan dolayı olsa gerek ki, edebiyat kuramcıları, “Edebiyat nedir?” sorusunu sormalarına rağmen, eğer kendileri belirli bir akıma bağlı değillerse, buna yanıt vermek yerine, farklı edebiyat akımlarının yanıtlarını aktarırlar. Kendilerini bağlayıcı bir yanıttan, sanki ısrarla kaçınırlar. Bu kaçınmanın ardında, bir yandan “bilimsellik”, “nesnellik” kaygısı, diğer yandan da her tanımın bir sınırlama, bir genelleme, bir eksiltme olduğu anlayışı, yer alıyor olsa gerek. Ancak, ad vermekten, kavramlaştırmaktan olduğu gibi, her şeye rağmen tanımlamaktan da kaçınılamaz ve kaçınılmamalıdır. Dolayısıyla, edebiyatın neliğini, bu kuramcıların eserlerini okuyarak kavramaya çalışanların, sonunda, adına “edebiyat” denilen insan etkinliğinin “ne olduğu”nun belirlenemeyecek bir ‘şey’ olduğu duygu ve düşüncesine kapılmaları olasıdır.

Ancak, edebiyat kuramcılarının bu yaklaşımına rağmen, edebiyatın neliğine ilişkin, soyutlama düzleminde genel bir tanım, genel bir belirleme yapılabilir. Ve gelebilecek her türlü eleştiriyi göze alarak yapmak da gerekir. Çünkü tanımlamak, tıpkı adlandırmak ve kavramlaştırmak gibi, birey olarak insanın sorumluluk altına girerek, özneliğini dışsallaştırıp görünür kılmasına, billurlaştırmasına delalet eder. Yeter ki yapılan tanım, tanımlananın gerçekliğine ve neliğine  olabildiğince uygun olsun.

Bilinir ki, edebiyatın, kültürün ve toplumsalın dışında bir varlığı yoktur. Bundan dolayı edebiyat, kültürü ve toplumsalı kuşatan değil, aksine onlar tarafından kuşatılan, onların içerisinde gerçekleştirilen  bir etkinliktir. Dolayısıyla, kendisi de kültürün bir parçası olan edebiyat, günümüzdeki özelleşmiş anlamıyla, insanın, varlığın insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan ve kendine konu edindiği herhangi bir ya da birden fazla varolanını, düşsel-düşünsel, duyusal-duygusal, sezgisel, imgesel, çağrışımsal, betimsel ve estetik bir biçim ve içerikle, kendine özgü bir tarzda ve öznel düzeyde anlama/anlamlandırma, bilme ve yazılı ya da sözlü olarak anlatma ve bildirme etkinliklerinin genel adıdır. Bu niteliklerin geneline ya da çoğunluğuna haiz olan her yazı, her çalışma ya da her eser, “edebiyat” denildiğinde ilk akla gelenler roman, öykü, şiir olmasına rağmen, türü ne olursa olsun edebiyatın içerisinde yer alır. 

         Edebiyatın hem sınırları, hem de konu alanı olabildiğince geniş olmasına rağmen, günümüzdeki özel anlamıyla edebiyatın içerisinde kalan hiçbir tür, varlığı bütünsel olarak konu edinemez. Çünkü bunlar, düşünsel ya da düşsel düzeyde varolanı tekil ya da tikel olarak ele alırlar. Tekil ya da tikel olarak konu edinilen varolanlar bile bütünsel anlamda nelikleri ve gerçeklikleriyle kuşatılmaz/kuşatılamaz.
        
Varlık ya da herhangi bir varolan yahut ta herhangi bir konu karşısında, neliği ve gerçekliğiyle bütünsel bir kuşatıcılık felsefeye özgüdür; en azından onun iddiasıdır. Elbette dinleri (keza bir toplum projesi öneren siyasal ve ideolojik öğretiler de sayılabilir ama bu yazıyı uzatmamak için şimdilik buna gerek yok) de unutmamak gerek. Çünkü onlar felsefeden de ileri gidip, hem mitolojiden hem de felsefeden derleyip kendilerine özgü söyleme eklemledikleri malzemeyle; eklektik-dogmatik bir tarzda ve inanç düzeyinde, varlığın dününden bugününe, geçmişinden geleceğine, kıpırdayan yapraktan, ayağı incinen karıncaya, olandan olmuşuna ve olacağına dek her şeyi, kendi kutsal varlıkları sayesinde bildikleri ve kuşattıkları iddiasındadır. Ki bu konuda edebiyat, felsefenin ve özellikle de dinlerin yanına bile yaklaşamaz. Ama dinsel olanı da felsefi olanı da kendine malzeme kılabilir ve kılmaktadır da. Hatta, asli niteliklerini yitirmeksizin felsefenin, dinin, siyasetin, v.b. hizmetine de koşulabilir ve koşulmaktadır da. Ancak bunların hiçbiri, onun, kendine konu edindikleri dahil olmak üzere, varlığı bütünsel anlamda kuşatıcı bir etkinlik olamayacağı hakikâtini değiştirmez. Bu noktada, asıl soruya ilişkin, genel ve ön bir çıkarım olarak şunu belirtmek gerek : Herhangi bir şeyi biçimlendirebilmek için öncelikle onu kuşatabilir olmak gerekir. Kuşatılamayan hiçbir şey biçimlendirilemez.

         Hayat Karşısında Edebiyatın İşlevi Var Mı?

            Hayat,  Bir ve sonsuzdur; bu Bir’liği ve sonsuzluğu içinde, çokluğu ve sınırlılığı barındıran, çok yönlü ve çok boyutlu bir Bir. Sınırlılıklarıyla bu çokluğu oluşturan hayatların her biri de ayrı birer Bir’dir. İlki tümel, sonuncusu tekildir. İlki de sonuncusu da bölünemez; ne birbirlerine indirgenebilir ne de genellenebilir. İlki ne denli bilinebilir ya da bilinemez olursa olsun vardır, ikincisi ise varlığın sonsuz ve sınırsızlığı içerisinden rastlantısal olarak yaşam bulan ve bu niteliğiyle varolanlara katılan bir varolandır.

Ancak, ilki de sonuncusu da toplumsal ve tarihseldir.  Sonuncusu, onun içerisine doğduğu için ilk’inden pay alırken, ilk’i sonuncusunun ilgisi, becerisi ve olanakları ölçüsünde hem  kısmen bilinebilir kılınır hem de gerçekliğinin hakikâtine uygun olmasa, çarpıtılarak ya da bozularak da  olsa  yeniden anlamlandırılır; bu anlamlandırma eşliğinde tarihsel ve güncel anlamda değişirken, değiştirilir de. Çünkü tekil olan tümeli göremez, ona dışarıdan bakamaz. Kendi sonluluğu ve sınırlığı içinde ona bütünsel olarak nüfuz edemez. Hatta hiçbir tekil hayat, aynı zaman ve mekan koşullarında yaşadığı ve kendisi gibi tekil olan hayatlara bile bütünsel olarak nüfuz edemez. Çünkü hiçbir tekil hayat, düşünsel, duygusal ve bedensel olarak bir diğerinin aynısı değildir; onun hayatını da yaşamaz. Tekil hayatlar söz konusu olduğunda, hayat sınırlı ve çoktur çünkü.

Nüfuz edemediği yerde ise, tekilin, içerisinde yaşadığı toplumsal ve tarihsel koşullarda, açık ya da örtük, bilinir ya da bilinemez kılınan kabullerinden hareketle, anlık ya da geleceğe dönük olarak, kendi beklentilerine, amaçlarına, bireysel ya da grupsal çıkarlarına, özlemlerine, tercihlerine, nereden, nasıl, neden, niçin ve nereye baktığına bağlı bir biçimde yeniden yeniden anlamlandırmaları başlar. Anlamlandırılan ise, ne kadar yakın olursa olsun, her daim, dünde kalmış olan, yani tümel hayatın sonsuz ve sınırsızlığına katılmış olandır. Ve her anlamlandırma, tekil olanın hangi etkinlik alanında olursa olsun, en yakınından en uzağına dek bunlara dairdir. 

Bir anlamlandırma etkinliği olarak edebiyat da bundan ari değildir. Ve kendinde bir şey olarak edebiyat, herhangi bir işleve, herhangi bir amaca sahip değildir; tıpkı tümel hayatın kendinde ya da kendiliğinden bir amacının olmadığı gibi...  Amaçlar ve işlevler tekil hayatlar ve tek tek eserler için olanaklıdır; ki bu ne tümel hayat ne de genel olarak edebiyat için geçerlidir. Dolayısıyla, tekil hayatların amaç ve işlevlerini tümel hayatın amacı ve işlevi kılmak nasıl mümkün değilse,  tek tek edebiyat eserlerine de yaratıcısının ya da birilerinin yüklediği amaç ve işlev, edebiyatın amacı ve işlevi kılınamaz.

Bu nedenledir ki, genel olarak edebiyatın hayat karşısında herhangi bir işlevi yoktur ve o hayatı biçimlendirme yeteneğine haiz değildir.Çünkü genel olarak edebiyat da, özel olarak edebiyatın hiçbir türü ve bu türlerin içerisinde yer alan tek tek hiçbir eser de hayatı anlatmaz, anlatamaz. Çünkü o, tümel olanı bir yana, tekil olan hayatı bile kuşatamaz, onu bütünselliğinde kavrayamaz, bilemez. O halde edebiyatta anlatılan nedir? Edebiyatçının anlattığı nedir?

Edebiyatta Anlatılan Ya Da Edebiyatçının Anlattığı...

Edebiyatta anlatılan da, edebiyatçının anlattığı da yaşantılardır; olaylar, kişiler, durumlar, gerçekleşen ya da gerçekleşmeyen özlemler, duygular, nesneler, beklentiler, v.b ile ilgili yaşantılar... Ne var ki bunlar da gerçeklikleriyle anlatılmaz; anlatılamaz. Ne kadar başarıyla kurgulanmış, örülmüş olursa olsun, yaşantıların gerçekliği de hakikâti de yer almaz edebiyatta. Çünkü hiçbir anlatı, hiçbir imge, yaşantıların gerçekliğinin ve hakikâtinin yerini tutamaz. Bundan dolayı edebiyatta ve edebiyatın hiçbir türünde gerçek yer almaz; alamaz. Hakikât ise kırıntılar halindedir. Gerçekliğe ait bilgilerin bir eserde, ister yazarına isterse değerlendirenlere göre ne denli sık serpiştirilmiş ya da ne denli sistematik halde aktarılmış olduğu söylenirse söylensin, o eserin edebi niteliği varlığını koruyorsa, hakikât kırıntıdan öteye geçmemiş demektir. Çünkü biçim ve içeriğiyle edebi nitelik, gerçekliğin hakikâtinin sırra kadem bastığı ya da ‘kovulduğu’ yerde arz-ı endam eder.

Bunun temel nedenlerinden birincisi, edebiyatçının asli malzemesinin dil ve o dilin sözcükleri oluşudur. Dilsel ifade gerçekliğin bir çevirisidir, kendisi değil. Hele hele edebiyatta öznel anlamlandırışı dışsallaştıran dilsel ifade, gerçekliğin, ona ne denli sadık kalınmak istenirse istensin, kaçınılmaz olarak bozulmuş bir çevirisidir. Edebiyatçı, ister romancı, öykücü olsun, isterse şair; sözcükleri, genellikle inandırıcılık etkisini arttırmak dışında, olgulara dayanan, olgulara delalet eden önermeler kurmak için kullanmaz. Çünkü bilir ki, olgulara dayalı önermelerle edebi bir eser yaratılamaz; bir esere edebilik niteliğini kazandıran, onda nesnelliğin ve hakikâtin egemen olması değildir. İkincisi, yaşantıların, yazarda bıraktığı iz ne denli etkili olursa olsun, bunlar hep düne aittir; zamanın ve mekânın şimdi’sinde anlam bulsa, ifadeye dönüşse ve ne kadar yakın da olsa, onların, her daim, geçen zamana ait oluşudur. Dolayısıyla yazarın anımsayışına, onun duyusal-duygusal, düşsel-düşünsel dünyasında ve öznel düzeyde yeniden anlamlandırışına ve estetik bir kaygıyla ifade edişine denk düşer. Ki bu da ne gerçekliktir ne de gerçekliğin hakikâti...

         Edebiyatçı, anlamlandırıp anlattığı yaşantılar aracılığıyla, bazen bilinçli bazen ise farkında olmadan insanın yaşadıkları karşısında farkına varamadığı bir olanağa ya da olanaksızlığa işaret eder. “Sanatçının iyisi düşünür, düşünürün iyisi sanatçıdır” diyen Afşar Timuçin’i dikkate aldığımızda, edebiyatçı her daim, bilinçli bir biçimde yapar bunu... Aynı zamanda bu niteliğe haiz bir edebiyatçı, yaşantıları yeniden anlamlandırıp eserinde dışsallaştırırken, insanın değerine de işaret eder.  İnsan için hem bir olanağı ya da olanaksızlığı gösterse hem de insanın değerini algılatsa da, edebiyatçı ortaya koyduğu eseri aracılığıyla, en iyi ihtimalle, ulaştığı okur ya da okurların bazıları nezdinde etkide bulunmaktan öte geçemez. Bu etki ise, ne bireysel anlamda okurun hayatını ne de genel anlamda hayatı biçimlendirebilmeye kadirdir. “Bir kitap okudum hayatım değişti” türünden ibarelerin hükmü, romanlarda ya da filmlerde geçerlidir. Hayatın kendisi ise ne bir romandır ne de bir film...
        
Edebiyat Merkezli Düşünmek...
        
         “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek, edebiyat merkezli düşünmektir. Bir anlamlandırma etkinliği olan edebiyatı, yanılsamalı ve gerçekliğin hakikâtine aykırı bir bilinç haliyle, hem hayatın merkezi hem de onun kuşatanı olarak değerlendirmektir. Oysa edebiyat, hayatın merkezi olmadığı gibi, insanı düşünce, söylem ve davranış düzeyinde etkileyen tek anlamlandırma etkinliği de değildir.

         Öte yandan, edebiyat hayatın kuşatanı değil, aksine gerçekleştirildiği dönemin, edebiyatçının içerisinde yer aldığı toplumsal koşulların belirleyici etkisini ve rengini taşıyan bir etkinliktir. Ki bir edebiyat eseri yaratıldığı dönemin değerlerine aykırı düştüğünde bile, bu aykırılık varlık koşullarını, o anda varolana ve yaşanmakta olana borçludur. Burada çağını aşmak değil, çağın sahip olduğu olumlu ya da olumsuz niteliklerden hareketle, yazarın bunlar karşısında an’a ya da geleceğe dönük düşsel, düşünsel anlamlandırmaları ve çıkarımları, tepkileri, kurguları söz konudur. Çünkü her insan gibi, edebiyatçı da hayaller kurar... Bunların bazıları az ya da çok gelecekte gerçekleşme olanağına kavuşur. Bazıları ise unutulur gider... Bu noktada edebiyatçıyı herhangi bir insandan ayıran, onun düşlerini, hayallerini, tepkilerini, beklentilerini kurgusal bir anlamlandırma ve estetik bir biçim ve içerikle ürün olarak dışsallaştırarak, edebi düzeyde varolanlara katılan bir varolan kılabilmesidir. O yok edilmediği sürece, varlığın dünündeki koşullardan, yaşantıların anlamlandırılmasına dayanan bir seslenişle hep geleceğe kalır. Sesi de, sözü de, sesinin ve sözünün taşıdığı bilgi de hep düne, dünlere aittir.

         Dünden kalan, düne ait bilgiler ise ne hayatı biçimlendirmeye, ne de kendi nesnelerini değiştirmeye yeteneklidir. Bu anlamda, edebiyatın ve tek tek edebiyat eserlerinin taşıdığı bilgiyle, hayatın biçimlendirilebileceğini ileri sürmek, insanın ve onun içerisinde yaşadığı hayatın çok yönlü ve çok boyutlu olduğu gerçekliğini unutmak demektir. Unutmaksa teslim olmak... Aklını, düşünüş, söyleyiş ve eyleyişini, insanın anlamlandırma etkinliklerinden yalnızca birine teslim etmek... Unutulmamalıdır ki, “Yalnız Havyarla Yaşanma”yacağı gibi, yalnız edebiyatla da yaşanmaz. Edebiyat, sanatın her alanı gibi, insanın anlamlandırma etkinliklerinin en güzellerinden biridir. Ama hayatı biçimlendirebilme yeteneğine haiz olanlarından biri değildir o...  Daha ötesi laf-ı güzâftır şimdilik... (2005) 
        
*Felsefe öğretmeni

1 Radikal Kitap, 28 Ekim 2005, sayfa 16-17.


08 Kasım 2010

Bilge ve Filozof

Bilge ve Filozof

                                                               Atalay GİRGİN

Bilge ve bilgi aynı kökten gelir  Türkçe’de:BİL. 

“Bil” bir emirdir; BİLMEK ise bir eylem. Ne var ki, ikisi için de bilinmesi gereken, bilinen ya da bilinebilecek olan ise, değeri bir yana, bilgi olarak ortaya konulmuş olan şeydir. Her eylemin ise yegane bir boyutu vardır : Zamanın ve mekânın “şimdi”si, “şu an”dası... Başka bir an’da ve yerde eyleyemez insan.

Bilgi, varlığın, nesnenin dününe aittir. Düşünce ise şimdi’sine... Bundan dolayıdır ki, bir bilgi ne denli doğruluk değerine sahip olursa olsun, o, zamanın ve mekânın şimdi’sinde, nesnesizleşmiştir. Aynı zamanda zamansız ve mekânsızdır artık. Çünkü, hem genel olarak varlık hem de özel olarak bilginin nesnesi değişmiştir. Ve an be an değişmektedir de...
Varlığın ya da herhangi bir nesnenin dününe ait bir bilgi ile, zamanın ve mekânın şimdi’ki, şu an’daki boyutunda yaşayan bir insan, ne o varlığın dünkü haline müdahale edip değiştirebilir ne de şimdiki haline biçim verebilir. 

Bunun birinci nedeni, o varlığın ya da nesnenin dününe gidilemeyecek oluşu. İkincisi ise, bilginin, hem öznesinin (ortaya koyan olması koşulu ile), hem de nesnesinin dünkü gerçekliğini yitirmiş ve değişimle birlikte yeni bir gerçekliğe sahip oluşlarıdır. 

Nesnesiz, zamansız ve mekânsız kalan bir bilgi, donmuş; kalıplaşmıştır. Artık o, gerçekliği değiştirme, dönüştürme eylemliliğine girişmek isteyen ve şimdiki zamanda yaşayan insanın, varolanı anlaması, kavraması ve bilmesinin işlevsel bir aracı değildir. Aksine ve yalnızca ezberlenir o bilgi... 

Okullardaki derslerin ezbere dayanmasının altında yatan nedenlerden biri de budur. Çünkü dün’den vaaz edilir; yani zamanın ve mekanın dününde kalan varlıktan ve nesneden... Bundan dolayıdır ki, en küçük düşünce kırıntısı bile karışmaya başladığında işe, ezberi bozulma teamülü gösterir, hem öğrencinin hem de ne gariptir ki, öğretmenin de... 

Bilgi türlerinden, bilimsel, felsefi ve teknik bilgiyi göreli olarak dışarıda bırakırsak eğer, bilge, diğer bilgi türleriyle, yaşadığı zamanın ve mekânın şimdi’sinde dünden seslenen; düne ait olanı şimdi’de seslendirendir. Bilgeliğin durağanlığı bundandır. Bilge olarak nitelenen insan, dünü ve düne ait olanı bir yana bıraktığında, bilgelik niteliğini de yitirir; düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle ya filozoflaşır ya da sıradanlaşır. 

Bilgelik, bütünsel anlamıyla varlığın ve nesnenin dününe, dünlerine ait olandan beslenir. Onun hammaddesi ve gıdası, hangi yolla elde edilmiş ve aktarılmış olursa olsun, hem deneyimsel olan, hem de donmuş ve kalıplaşmış olan bilginin yanı sıra, mitler, masallar, hikayeler, v.b'dir. Varlığın şimdisine dair, düşünce, söylem ve eyleyişi içermez. Elbetteki değiştirmeyi ve dönüştürmeyi de... 

Oysa varlığın dününe dair bilgilerle filozof sıfatını kazanamaz hiçbir insan. Çünkü, bir insanı filozof kılan, onun düne ya da geleceğe dair düşünceleri değildir. Aksine, kendisinin de içerisinde yaşadığı zamanın ve mekânın şimdi’sinde varlığa, esas olarak da nesneleştirebildiklerine ilişkin ortaya koyduğu düşünceyle, bilgi ve bunun kaçınılmaz bir biçimde ürettiği değerle (etik ve estetik boyutuyla birlikte) eyleyişidir.
                         
Sonsöz : Hazır, basmakalıp, donmuş, varlığın dününe ait olan bilgi ile bilge olunabilir, ama asla filozof olunamaz. (2004)

27 Eylül 2010

Türkiye Cumhuriyeti Paradigması Son Kalesinde

Türkiye Cumhuriyeti Paradigması  Son Kalesinde

Atalay GİRGİN*

Son kalesinde olan “Türkiye Cumhuriyeti” değil. Çünkü o, bugüne dek ne denli ilan edilmemiş olursa olsun, siyaset ontolojisi açısından çoktan miadını doldurmuştur. Referandum sonuçları da, tabir-i caizse, üzerine “tüy dikmiş”tir bunun… Ne gidecek bir kalesi vardır artık ne de herhangi bir kaleye ihtiyacı… Şimdi ondan geriye kalan, bu yazı bağlamında kısaca değinilecek olan, üç şey var: Birincisi “Türkiye Cumhuriyeti” kavramı. İkincisi “Devlet” ve üçüncüsü ise “Türkiye Cumhuriyeti”nin on yıllar öncesinden “iflas” etmiş paradigmasının son sığınağı, belki de mezarına dönüşen o “son kale”…

Cumhuriyet: Cumhurun iyeliği yanılsaması

Birincisi, yani “Türkiye Cumhuriyeti” kavramı, her yere iliştirilmekten, herhangi bir yerde neliği ve gerçekliğiyle var olma olanağı bulamayan kavramlardan birine dönüşmüştür artık. Elbette ki, “Türkiye Cumhuriyeti” kavramının bu hale dönüşmesinin / dönüştürülmesinin, her geçen gün görünüşe mahkum kılınıp içerikten sürgün edilişinin temel nedeni, salt her yere iliştirilişine indirgenemez. Çünkü bu yalnızca bir sonuçtur.

Asıl olan, öncelikle bu kavramın, “Osmanlı bakiyesi” topraklar üzerinde kurulan ‘yeni devlet’in sıfatına ve şekline ilişkin, 1789 Fransız İhtilali ve sonrasındaki siyasal gelişmelerin de etkisiyle, toplum nezdinde meşruiyet yaratmaya dönük siyasal - ideolojik bir bilincin oluşması / oluşturulması ve yaygınlaştırılmasına hizmet amacı ve işleviyle kullanılmış oluşudur. Ancak bu amaç ve işlevle toplumsal (ve aynı zamanda tarihsel) gerçekliğin hakikati arasındaki farklılıklar, ne denli görülmek ve gösterilmek istenmese de dönem dönem nükseden fiili ve potansiyel sorun alanları olarak varlığını korumuştur. Bunların da etkisiyle, ‘yeni devlet’in kuruluşundan itibaren hem kitle iletişim araçları hem de eğitim kurumları aracılığıyla bu yönde yapılan sürekli vurgulara rağmen, söylemden ve yanılsamalı bir bilinç hali yaratmaktan öteye geçilememiştir.

Toplumsal gerçeklik, ideolojik kabullerin ve söylemin rengine boyanıp değiştirilememiş; tüm inkâr ve yok saymalara rağmen tek dillilik ve tek kültürlülükten ibaret ‘deli gömleği’ne hapsedilememiştir. “Türkiye Cumhuriyeti” denilmekle de ne devlet sabahtan akşama cumhurun iyeliğine geçebilmiş, ne de “Türk” bu devletin siyasal ve coğrafi sınırları içerisinde yaşayan cumhurun yegâne sıfatına dönüşebilmiştir.

Keza söz konusu gerçekliği ve hakikati, ne referandum sonuçları ne de bunları cumhurun “devlete el koyması”, bir nevi onu iyeliğine alışı olarak değerlendirme akl-ı evvelliğiyle malûl her cenahtan avenenin, efendilerininkinden bile daha yükseğe çıkıp göğü tutan sevinç çığlıkları değiştirmeye kadirdir. Çünkü başlangıcından bugüne dek, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve insanın insanı sömürüsü koşullarında, cumhurun iyeliği söyleminin de bunun üzerine bina edilen cumhuriyet anlayışının da cumhurun ve cumhuru oluşturanların bilincinde yanılsamalar yaratmaktan öte temel bir işlevi yoktur. Velhasıl; cumhuriyet, cumhurun iyeliği yanılsamasının adıdır. Türk’ün iyeliği ise, eğer inanırsanız, bu dünyanın ve öte dünyanın, tüm evrenin her metrekaresinde, her santimetrekaresinde ilelebet payidar olacaktır; hatta ondan başka hiçbir şey olmayacaktır…

Devletin amacı değil, işlevi vardır

İkincisi devlet. Tüm kurumlar ve araçlar gibi, devletin de, amacı yoktur; işlevi vardır. Kendisinden beklenen ya da istenen işlevleri yerine getirebildiği sürece varlığını sürdürür. “Antik imparatorluk”lar için olduğu gibi, “modern devlet” sıfatını taşıyan ulus devlet ya da devlet uluslar için de geçerlidir bu... Birincisi, fethi fetihle finanse etse bir nevi haraca dayansa da ekonomik ve siyasal olarak egemen/yönetici sınıf ve sınıflar açısından, her ikisinde de devletin temel işlevi, organlarının, alt kurumlarının uyumlu işleyişiyle, öncelikle üzerinde kurulu olduğu siyasi-coğrafi sınırların ve içerisinde doğup geliştiği toplumsal yapının ve sistemin, içerden ve dışardan gelebilecek her türlü tehdit karşısında varlığını korumasına, sürekliliğini sağlayıp mevcut sınıfsal güç dengeleri değişmeksizin gelişmesine hizmet etmektir.

Kimilerine göre ulus devlet, kimilerine göreyse devlet ulus olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti başlangıçtan bugüne yaşanan süreç içerisinde kendisinden beklenen işlevleri zora dayanan zapturapt yöntemlerinin dışında sağlayamamıştır. Kaldı ki, salt siyasal, askeri, bürokratik, vb. bir örgüt / kurum olarak bunun daha ötesini başarabilmesi de olanaklı değildir. Çünkü devletin işlevselliğini, yani temel kurumları arasındaki uyumu, eşgüdümü sağlaması amacıyla oluşturulan eldeki paradigma, ne siyasal coğrafi sınırlar içerisindeki toplumsal gerçekliğe uygundur ne de onun değişimine paralel olarak ortaya çıkan ve karşılaşılan sorunları, kendini yenileyerek çözebilmeye…

Bunun elbette, bazıları (örneğin dogmatiklik; Atatürk tabusuyla sorgulanmazlık zırhına alınmak, saplantılı bir biçimde, on yıllar öncesinden bir biçimde ifadeye bürünmüş kabuller ve sav sözlerle belirlenmiş statükoya değişmezlik atfetmek, vb. gibi) inkar edilmeye çalışılan, bazıları da (imparatorluğun genellikle yenilgi ve toprak kayıplarıyla sonuçlanan savaşlarla küçülmesi, egemenliği altındaki farklı etnik unsurların bağımsızlık talep ve isyanlarıyla sarsılması, vb. gibi) gerçeklikten kaynaklanan ve hem eğitim hem de yazılı ve sözlü söylemlerle nesilden nesile aktarılarak neredeyse toplumsal bir paranoyaya dönüş(türül)en “içerde ve dışarıda düşman görme ve bölünme korkusu, kaygısı” gibi, üzerinden atlanıp geçilemeyecek önemli nedenleri vardır. Bir de bunların üzerine, ABD kongresinin 1947 yılında aldığı “Türkiye ve Yunanistan’ı komünizmle mücadelenin kalesi” kılma kararı sonrası akıttığı mali kaynaklarla, bilumum araç kullanılarak, asker, memur, din adamı demeksizin birçok etkili ve yetkili kişi devşirilerek1 “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurdurulup yalan ve iftiralarla, düşmanlık söylemleriyle toplum içerisinde yeşertilen ve yaygınlaştırılan komünizm fobisini eklemeyi de unutmamak gerek… Paralel bir sürecin ordu ve istihbarat teşkilatı içinde yaşandığını da… Dahası bu sürecin etkisini ve günümüzde yaşananları anlamak için, hala siyasetten bürokrasiye dek önemli kurumlar ve mevkilerde egemen ve söz sahibi olan kadroların birçoğunun hem siyasal-ideolojik bilinç olarak bu fobiyle yetişmiş hem de “efendi” için “Komünizmle mücadeleden ‘Ergenekon’a evladı makbul” kalabilmiş olanlar olduklarını da… Keza bunların, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin, hem kurucu yönetici ve kadrolarınca dile getirilen, eğitim başta olmak üzere çeşitli kurumlar aracılığıyla toplumun içselleştirmesi için uğraşılan, laiklik, çağdaşlaşma gibi anlayış ve değerleriyle hem de paradigmasının kabulleriyle bazen açıktan, genellikle de (son yıllara dek) örtük bir biçimde çatışma içerisinde olduklarını da…

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, içerisine düştüğü açmazdan, acz durumundan, “modernleşme” çabalarıyla kurtarılmaya çalışılan “antik bir imparatorluğun” yıkıntıları üzerinde kurulmuş, başlangıçtaki yönetici kadroların tüm reddiyelerine rağmen bir biçimde onun devamı olan “modern bir devlet”ti. Ama kuruluşundan bu yana, toplumsal, siyasal, vb anlamda sürekli değişen dünya, bölge ve ülke gerçekliği karşısında paradigması iflas etmiş, süreç içinde (hatta yaklaşık 50-60 yıllık bir süreçte  planlı bir biçimde ki, asıl bunu planlayıp sabırla, bir başka devlet ve toplum yapısı içinde icra edebilen, o toplum içinden devşirmeler yetiştirip temel kurumlarında söz sahibi kılabilen, onlardan bazılarını kendi siyasal projelerinin “eş başkanlığına, yöneticiliğine” atayıp, pardon seçtirip, sonra da hiçbir şey olmamış gibi, o projeyi rafa kaldırıveren devlet, büyük devlettir) yönetici ve kadrolarının önemli bir çoğunluğu her geçen gün cumhuriyetin değerleri ve kabulleriyle çatışma içerisindeki kişilerden oluşan bir devlete dönüşmüş, dönüştürülmüştür. İşte referandum sonuçları, bir başka anlamıyla da bu “modern devlet”in egemenlerce ilan edilmemiş miadının gecikmeli bir ilânıdır. Keza, ne dün ne de bugün, kavramların ve söylemin ötesinde söz konusu devletin, yalnızca cumhurun değil, aynı zamanda Türk’ün iyeliğine de haiz olmadığının ilânı… O halde bir soru: Peki;  bu devletin iyeliği kimdedir/kimlerdedir?

“Modern devlet”te kuvvetler ayrılığı biçimseldir

Modern devlet demişken: Kuvvetler ayrılığı prensibi, Montesquieu’dan bu yana, bir hukuk devleti olduğu varsayılan “modern devlet”in karakteristik özelliklerinden biri kabul edilir. Devlet erkinin, tek bir elden değil, birbirinden bağımsız olması gerektiği belirtilen / varsayılan yasama, yargı ve yürütme organları aracılığıyla uygulanması, egemen kılınması esasına dayanır. Bu üç kuvvetin birbirlerine ilişkin denetleme ve etkileme işlevlerinin olağan dönemlerdeki rutin seyri, “bağımsızlık” vurgusunun fazlaca sorgulanmasını gündeme getirmez, hatta bunu pekiştirir. 

Oysa ister olağan dönemlerde olsun isterse olağanüstü dönemlerde olsun, yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden bağımsızlığı mutlak değil, görelidir. Dahası, her türden söyleme ve görünüşe rağmen, bunlar arasındaki eşgüdümü sağlayan, ‘bağımsızlık’, ‘tarafsızlık’ yanılsamasını güçlendiren; istisnai dönemler ya da gelişmeler dışında, söz konusu kurumların “ortak bir akıl”la düşünüyor, söylüyor ve eyliyormuşcasına uyumlu çalışmalarını olanaklı kılan, egemen ideolojiye, daha doğrusu genel anlamda egemen / resmi sosyal siyasal-ideolojik paradigmaya tabilikleridir. Paradigma varlığını, geçerliliğini ve işlevini sürdürdüğü sürece bu kuvvetler arasında, genellikle, bir çatışma ya da birbirleri üzerinde egemenlik kurma girişimleri gözlenmez. Çünkü o görünmez bir el gibi çalışan, insanı, toplumu, dünyayı; ekonomik, sosyal, siyasal, vb. ilişkileri anlayıp anlamlandırmayı koşullayan, bir bilinç haline dönüştürülmüş ve kabulleri sorgulanmaz, hatta en azından başlangıçta kuşkulanılmaz bir şekilde eleştiriden muaf kılınmıştır.

Aslında olağan ya da olağanüstü dönemlerin tamamında tüm göreliliğine rağmen ısrarla bağımsızlığından söz edilen ya da ısrarla bağımsız olmadığı ve bağımsız olması gerektiği vurgulanan, sık sık siyasallaştığından yakınılan kurum, yargıdır. Hiç kimse yürütmenin ve yasamanın da birbirleri karşısındaki bağımsızlığından söz etmez, tartışmaz nedense... Oysa yürütmenin, yani hükümetin ister koalisyon isterse tek parti temelinde oluşmuş olsun, bir azınlık hükümeti olma hali hariç, her daim yasama organı nezdinde çoğunluğa dayanan bir egemenliği vardır. Bu anlamda yasama organı, özellikle milletvekilliğinin parti genel başkanlarının iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı olduğu koşullarda, çoğunluğu itibariyle yürütmeye tabidir. Hele hele ezici bir çoğunluğa dayanan tek parti hükümetleri dönemi söz konusu olduğunda, yasama organında yer alan muhalefet partileri ve onlara mensup milletvekillerinin tabir-i caizse salt dolgu malzemesine dönüştüğü koşullarda, yasamanın yürütme karşısında bağımsızlığından söz etmek, tam anlamıyla abesle iştigaldir.

Ancak böylesi bir tablo, yine de şu iki koşulda, güvensizlik, bunalım ve çatışmaya neden olacak bir sorun olarak algılanmaz: Bunlardan birincisi,  tüm göreliliğine rağmen mevcut egemen ekonomik, sosyal, siyasal, sınıfsal ilişkiler ve yapıların varlığını sürdürmesidir. İktidar partisinin, yürütme organını,  açıktan ya da sözüm ona gizliden, kendisini destekleyenlere hatta yandaş ve doğrudan yakınlara ekonomik kaynak ve rant aktarmada bazı ayrıcalıklar sağlamada kullanıyor olması, bir yere kadar ihmal edilebilir; göz yumulabilir bir durum olarak algılanıp değerlendirilebilir egemenlerce. Hele hele “Bal tutan parmağını yalar” anlayışının meşru ve mubah farz edildiği bir toplumda, iktidara oy verenlerin yanı sıra toplumun farklı kesimleri de görmezden gelebilir bunları… Hatta böylesi icraatları nedeniyle yargılanıp hüküm giyme kaygısı altında, yargı üzerinde tasarrufta bulunarak aklanma hesapları yapmalarını da… İkincisi ise, egemen sınıfın toplumun alt sınıflarını denetim altında tutması, yönetmesi, denetlemesi, vb. aracı olan devletin, resmi siyasal ideolojik paradigmasına bir halel gelmemesidir.

Paradigmanın son kalesi

Ne var ki, Türkiye gerçekliğinde on yıllardır inşa edilen ve yaşanan süreç her iki koşul açısından da hem toplumsal hem de kurumlar arası ilişkiler anlamında güvensizlik, bunalım ve çatışmayı körükleyecek denli sorunludur. Birinci koşul şimdilik bir yana… İkinci koşul açısından durum vahimdir. Kurumlar arası işleyişte uyum ve eşgüdümü sağlayan “paradigmanın iflası” ve geçersizleşmesinin de etkisiyle, yürütmenin, öncelikle yasama organındaki çoğunluğuna, bunun yanı sıra uluslararası aktörlerin ihtiyaçları açısından da konjonktürün uygunluğuna dayanarak yargıyla giriştiği çekişmenin her geçen gün ayyuka çıkan bir kavgaya dönüşmesini kolaylaştıran da budur zaten…

Paradigma ve kabulleri, yıllardan beri adım adım birçok kurumdan sürgün edilip Atatürk heykelleri, büstleri, tabloları ve sözleri ardında can çekişmeye terk edilmiştir. Bu süreçte devletin, birçok kurum ve kuruluşta, bayram söylevlerinin hamaseti dışında geçerliliği olan, kendisine halel getirilebilecek egemen bir paradigması da kalmamıştır. Bir yanda bunlar gerçekleşirken, diğer yanda da yargı, hem paradigmanın kabulleri hem de “Türkiye Cumhuriyeti”nin kuruluş sürecindeki değerleriyle varlığını sürdürebildiği istisnai kurumlardan birine dönüşmüştür, belki de sonuncusuna...  

Oysa “Son kale”sinde paradigma kazansa bile kaybedecek olandır. Çünkü o varlığın dününden seslenmekte, değişen toplumsal gerçekliğin sorunlarına, değişmeyen kabullerle çözümler sunmaya çalışmaktadır. O “son kale”yse, ne denli direnirse dirensin, o direniş, hatta ardından gelebilecek olası bir zafer (ya da yenilgi) ne denli destansı olursa olsun, sisteme ve onun hukukuna teslim olacaktır. Çünkü kapitalizmin sınırları içinde kalan, mevcut sınıfsal ve toplumsal ilişkileri yeni bir toplumsal proje temelinde değiştirip dönüştürmeye yönelmeyen her türlü reddiye ve karşı çıkış için, sisteme, onun egemenlerine ve hukukuna teslimiyetten öte bir yol yoktur. Gerisi laf-ı güzaftır. Referandum sonuçları da şimdilik, bir başka seçenek bırakmamıştır zaten, “son kale”sine paradigmanın…


1 Bu süreçte, işi iyiden iyiye azıya alıp yüzleri bile kızarmadan, gönüllü devşirmeye dönüşenler, Amerikan Büyükelçiliği’nden “Komünizmle Mücadele Derneği” için açıktan açığa para istemekten ve almaktan geri durmamışlardır. Keza bu beslenme, pardon fonlanma süreci 1980 sonrası da devam etmiştir.. Bu devşirmelerin yaşayan en ünlülerinden birinin, kameraların karşısına neredeyse  her geçtiğinde manik-depresif ruh halleri sergilemekten geri durmayan ve hizmetlerine mukabil, “efendi”sinin koruma ve gözetiminde ömrünün son demlerini sürmekte olduğu bilinmektedir.

26 Ağustos 2010

Referandum sürecinde sol yok, 'solcu'lar var!

Referandum sürecinde sol yok,
‘solcu’lar var!

Atalay GİRGİN*

Referandumun seçenekleri tüm seçmenler, siyasal partiler, gruplar, çevreler, vb. için belli : Evet, hayır, boykot; eğer sandık başına gidip de “boş oy” atma ihtimalini düşünenleri saymazsak üç seçenek var. Gerekçeleri, söylemleri ne olursa olsun, “biz farklıyız”, “bizim kaygımız vs., vs.dir.” diyenlerin tümünün seçeneği, kaçınılmaz olarak bu üçlüden birine aittir. Düzenin siyasal bilinç sınırları içerisinde yer alanından, tümden düzene karşı olduğunu söylese de herhangi bir oy tercihinde bulunanına dek, solundan sağına herkes ve her kesim için geçerlidir bu durum.

“Boykot” seçeneğini bir yana alırsak, asıl mücadele “Evet”ciler ile “Hayır”cılar arasında sürmektedir. Oylama sonucunda hangisi önde olursa olsun, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzeninin varlığına herhangi bir halel gelmeyecek, onun “fincancı katırlarını ürkütmeyecek”tir. Hele hele sınıflar mücadelesi ve kazanımlar açısından kıymet-i harbiyesi ise üzerine konuşmaya değmeyecek kadar önemsizdir olası sonuçların... Ama buna rağmen, hâlâ, “13 Eylül günü eğer ‘hayır’ oyları çoğunluğu sağlarsa bu toplum 12 Eylül darbesini onaylamış olacaktır. ‘Hayır’ için çalışmış, ‘evet’ için kolunu kıpırdatmamış herkes bu sonuçtan sorumlu olacaktır. 12 Eylül’ü savunmuş olmanın utancını yaşayacaktır.”1 türü akl-ı evvelliklerden medet uman birilerini görmekse, en hafifinden, üzüntü verici... Bunları aşmak gerek…

Solu ve solcuları düşünmenin imkânı

Referandum sürecini, seçeneklerinin dışında, bir kez daha solun ve ‘solcu’ların varlığını, hal-i pür melalini düşünme olanağına dönüştürmek gerek. Çünkü her kesim, çevre, grup ya da parti kendi tercihini, kendisine atfettiği sıfat doğrultusunda, ‘olması gereken ve doğru sol/sosyalist/devrimci/komünist tutum, tavır’ olarak sunmaya çalışmaktadır. Ki bu anlayışın öteden beri benzeri (referandum, seçim, vb. gibi) dönemlerde ve toplumsal sorunlar karşısında da genellik kazandığı gerçekliği ve hakikati düşünüldüğünde, sorunu salt referandumun olası seçeneklerinden hareketle ve bunlarla sınırlı olarak ele almamanın gerekliliği daha da önem kazanmaktadır.

Bundan dolayı solu ve ‘solcu’luğu seçenek üzerinden değil, aksine seçeneği sol üzerinden, yani onun hem neliği hem de gerçekliği üzerinden değerlendirmek ve belirlemek gerekir. Buradan hareketle, her birini bu yazının sınırları içerisinde yanıtlamak mümkün olmasa da bazı sorular sormak ve yeniden düşünmek gerek:

Solu solculardan, solcuları da soldan ayırmak mümkün müdür? Solun varlığı solcuların varlığına indirgenebilir mi ya da solcuların varlığı solun varlığına delalet eder mi? Daha temel bir soru: Sol nedir? Solun başlıca karakteristik özellikleri nelerdir? Zamandan ve mekândan bağımsız, değişmeyen bir sol var mıdır?

Zaman ve mekândan bağımsız bir sol yoktur

Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir yerinde ne zaman ve mekân üstü ne de değişmeyen bir soldan söz edilebilir. Bazı karakteristik özellikler ya da kabuller dışında, her çağın, her toplumun solu, genel sol hareketi, içerisinde doğup geliştiği çağın ve toplumsal koşulların rengini taşır ve sürekli değişir. Ancak şunu da belirtmeden geçmemek gerek: Kapitalizmin dünyayı tek bir pazara dönüştürdüğü, öznel koşullar bir yana, nesnel anlamda işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki sınıfsal mücadelenin uluslararasılaşmasının koşullarını yarattığı, hatta her geçen gün bunun pekişmesine neden olduğu özellikle 20. yüzyıl ve daha ilk çeyreğinde olduğumuz 21. yüzyıl; sınıf temelli bir toplumsal muhalefet hareketi niteliğine haiz solun da yerel, bölgesel ve genel düzeyde sahip olduğu ortak karakteristik özelliklerinin yanı sıra, genelleşen mücadele ve örgütlenme deneyimlerinin de belirginleşip arttığı ve kuvveden fiile dönüşme olasılığı kazandığı bir dönemdir. Hem de her zamankinden de güçlü bir biçimde enternasyonal, hatta transnasyonel bir örgütlenme ve mücadelenin koşullarını taşıyan bir dönem...

Elbette ki hem toplumsal-sınıfsal hem de siyasal ve ideolojik mücadelede ona yüklenilen anlam açısından “sol” kavramının tarihi yenidir. Kavramın yakın çağlara ait oluşu, daha önceki çağlarda varlık bulmuş toplumlarda bu kavramın neliğine uygun toplumsal, siyasal hareketler olmadığı anlamına gelmez. Nitekim, insanlık tarihi, toplumsal mücadeleler tarihi, insanın sosyal bir varlık olarak, ekonomik, sosyal, siyasal, dinsel, cinsel, vb. anlamda bir diğerinin üzerinde tahakküme yöneldiği ilk andan bu yana, bu tür hareket ve mücadelelerin başarı ya da başarısızlıkla sonuçlanan örneklerini aktarır.

“Sol” kavramının öncesinde ya da sonrasında ortaya çıkmış siyasal-toplumsal, şu ya da bu ölçüde de sınıfsal hareketleri, solun neliği açısından değerlendirmeye yöneldiğimizde karşılaşılan başlıca karakteristik özelliklerden bazıları şunlardır: Birincisi, her muhalefet hareketi sol değilse de, bu tür hareketler genel olarak muhaliflikle, toplumsal muhaliflikle karakterize olurlar. İkincisi, bu muhalefetin düşünce, söylem ve davranışının üzerinde yükseldiği, ete kemiğe büründüğü hareket noktalarının önde gelenleri ise adaletsizlik karşısında adalet, eşitsizlik karşısında eşitlik, haksızlıklar karşısında hak talebidir. Üçüncüsü ise içerisinde var oldukları koşullarda, bilincine vardıkları kadarıyla her türden baskı ve zulme karşı çıkışlarının bir “özgürlük çığlığı”na, bir “özgürlük talebi”ne dönüşmesidir.

Özellikle ikinci ve üçüncü özellikler, bu hareketleri, toplumun ezilen ve sömürülenleri, mazlumları, adaletsizlik ve çaresizlik duyguları içerisinde sessizleşen yığınları nezdinde fiili ve potansiyel anlamda hem umut hem de toplumun vicdanı kılar. Söz konusu özelliklerin tümü ise açık ya da örtük bir biçimde hareketin varlık kazandığı toplumsal koşullardaki egemen mülkiyet ve siyasal iktidar ilişkilerine, bununla şekillenen üretim, tüketim ve bölüşüm süreçlerine karşı çıkma ve bunlarla mücadele etme temeli üzerinde yükselir. Fiili ve potansiyel güçleri ne denli dar ya da geniş olursa olsun, bu nitelikleri taşıyan hareketler, içerisinde bulundukları toplumlarda, daha farklı renkleri, öncelikleri de olan birey ve grupları kendi etki alanına çeken, onlardan etkilendiği kadar, onların söylem ve davranışları üzerinde de etkide bulunan birer toplumsal muhalefet hareketi niteliğine haizdir.

Toplumsal muhalefet niteliği kazanan bir sol hareket, gökkuşağı gibidir. Dönem dönem renklerden biri ya da bir kaçı genelleşen bir meşrulukla öne çıksa da asla bir tek renge bürünemeyecek olan… Çünkü rengi tekleştikçe, hatta tekleş(tiril)me eğilimi güçlendikçe, asli niteliği olan, özellikle kapitalizm koşullarındaki sınıf temelli toplumsal muhalefet hareketi olma işlevini yitirmeye başlar ki bu andan itibaren, yavaş ya da hızlı bir biçimde küçülerek ‘solcu’ sıfatını taşıyan grup, çevre ya da partilerden birine dönüşür. Oysa toplumsal muhalefet hareketi kimliğine haiz sol, ne “şu” diye gösterilen bir ya da birkaç ‘solcu’ grup, çevre ya da partiden ibarettir, ne de ‘solcu’ denilenlerin tümünden…

Sol, solcuların aritmetik toplamına indirgenemez

Herhangi bir toplumda solcuların varlığı, siyasal ve ideolojik olarak genel anlamda hegemonik, şu ya da bu ölçüde sınıf temelli bir sol hareketin de var olduğu anlamına gelmez. Çünkü sözü edilen özelliklere haiz bir sol hareket, kendilerine atfettikleri sıfat ne olursa olsun, tek tek solcuların da irili ufaklı sol/sosyalist/devrimci/komünist, vb. toplumsal hareket, çevre ve grupların da aritmetik toplamından ibaret değildir. Her daim bundan daha fazlasıdır. Tıpkı orman gibi…

Ağaçsız orman olmaz, ama nerede olursa olsun, hiçbir yerde de tek tek ağaçların ya da aynı türden ağaç gruplarının toplamından ibaret değildir orman. Ağaçların varlığı, ormanın varlığının yeter koşulu da sayılmaz zaten. Dolayısıyla, sol hareketin var olduğu her yerde farklı renklere sahip solcular vardır, ama renkleri ne olursa olsun, solcuların var olduğu her yerde bir sol hareket yoktur.

Referandum süreci, yukarıda söz konusu edilen, solun varlığının ‘solcu’ların varlığına indirgenemeyeceği hakikatinin, Türkiye gerçekliğinde kavranabilme olasılığını bir kez daha artırmıştır. Ancak kavranabilme olasılığındaki artış, ne kavranacağının güvencesidir ne de bunun gereğinin yapılıp tek tek ağaçların ve aynı türden ağaç gruplarının elele kolkola kendi toplamlarının ötesinde bir orman yaratacaklarının… En azından yakın vadede böyle bir olasılık görünmüyor bu coğrafyada… Bundan dolayıdır ki onlarca yıldır yaşanan bir çok olay ve sorunda olduğu gibi bu referandum sürecinde de sol yoktur, ‘solcu’lar vardır.

“Sol”un, daha doğru bir deyişle, sınıf temelli bir toplumsal muhalefet hareketi niteliği ve kimliğine sahip bir “sol” hareketin yokluğu koşullarında, böylesi bir hareketi inşa etmek ve onun ayrılmaz bir bileşeni olmak için hareket etmesi gerekenler, bulundukları köşelerden, acz ve çaresizliklerini kapatmak istercesine ahkâm kesiyorlar. Sınıf temelli bir toplumsal sol hareketin neliğinin gerektirdiği özellikler, öncelikler, ihtiyaçlar temelinde söylem ve davranışa yönelmiyorlar. Hem de toplumun, işçisinden işsizine; kendi bağında, bahçesinde, tarlasında her geçen yıl tüccarın ücretli işçisine dönüşen yoksul köylüsünden memuruna; emeklisinden esnafına dek, geniş kesimlerinde, adalet duygusu aşınıp adaletsizlik duygusu yaygınlaşırken, yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik sarmalında gelecek kaygısı artarken, hadi diğerleri bir yana, yalnızca adalet talebi ekseninde bile hep birlikte ortak kampanyalar, mitingler örgütlemek varken yönelmiyorlar, “sol”un neliğine ve varolan gerçekliğe uygun davranışlara… Neden? Oysa referandumda belirlenecek seçeneğin ne olacağının, ne olması gerektiğinin de turnusol kağıdıdır söz konusu zemin, yalnızca nelik anlamında değil, gerçeklik anlamında da…

Ama ne var ki şimdilik bu ‘solcu’lar, gerçeklik üzerinden seçeneği belirlemeye de davranmaya da yeltenmiyorlar. Aksine “sol” diye kendi renklerini ve önceliklerini sunmaya, sözüm ona yaşamı kendi renklerine boyamaya yelteniyorlar. Eğer inanırsanız, ki laf aramızda epeyce inanan da var, her biri birer gökkuşağı… Ne var ki her biri tek renkten oluşan… Oysa tek renkli ebemkuşaklarıyla yapabildikleri ve yapabilecekleri yegane şey kendilerini ve kendilerine inananları, ya birilerinin ardı sıra “boykot” diyerek saksağanlaştırıp paranteze almak; ya “yetmez ama, evet”le sözüm ona “özgürlükçü” ‘kılıverip’ iktidar ve avenesinin peşine takmaktır. Ya da kendi başına çıplak bir “hayır”a mum etmek… Bu halleriyle hepsini toplayıp aynı kazana atmak mümkün olsa da bir “sol” etmezler, ancak yine de ‘solcu’ kalmayı başarırlar. İşte sol, tam da bunlardan dolayı onların aritmetik toplamından ibaret değildir ya zaten…


• Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Doğan Tarkan, Neden yetmez, neden evet?, Radikal İki, 8 Ağustos 2010.