29 Eylül 2009

ÖĞRETMENLİK : İş midir, yoksa çalışma mı?

ÖĞRETMENLİK : İŞ MİDİR YOKSA ÇALIŞMA MI?
Atalay GİRGİN

Öğretmenlik iş midir? Yoksa çalışma mıdır? Her iş çalışma mıdır? Her çalışma iş midir? “Öğretmenlerin sorunları” denildiğinde, öğretmenler ve öğretmen sendikaları, öğretmenliği bir iş olarak mı görmektedirler yoksa bir çalışma mı? Öğretmenlik bir işe indirgenebilir mi? Ya da içerisinde yaşadığımız koşullarda, öğretmenlik çalışma kılınabilir mi? Öğretmenlik nedir? İş nedir? Çalışma nedir?

Soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama gerek yok şimdilik. Tek tek bu soruların doğrudan yanıtlarına yönelmek yerine de, başlığın içerdiği kavramlarla başlamak gerek.

Öğretmenlik, iş ve çalışma... Bu üç kavram birbirine indirgenemez. Ama birbirleriyle ilişkilendirilebilir.

Çalışma ve İş
Bu kavramların içerisinden özellikle son ikisi, yani iş ve çalışma, yakınî bir anlam bağlamında, günümüzde sık sık birbirine indirgenerek ya da birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Oysa neliği ve gerçekliği açısından ele alındığında bu kullanım yanlıştır. Çünkü, sabahtan akşama çalışan ama bunun sonunda satılabilen, herhangi bir meta ya da değişim değeri olan bir şey üretmeyen/üretmemiş sayılan insan, örneğin “ev kadınları” gibi, “işsiz” ve “çalışmayan” sayılmaktadır. Bunun temel nedeni, çalışan kişinin, işgücünü satamıyor ya da onu, pazarda alınıp satılabilen bir malın ya da üretilip tüketilebilen bir hizmetin içerisine, sözüm ona ‘ekonomik bir değer’ olarak katamıyor/katmıyor oluşudur. Ancak bu kişinin hiçbir değer üretmediğini söylemek mümkün müdür?

Dolayısıyla, bir insanın severek, kendini gerçekleştirerek yaptığı herhangi bir alandaki çalışma, karşılığında bir ücret getirmiyorsa, “iş” olarak görülmemektedir. İş, karşılığında ücret alınarak, işgücünü bir mal ya da hizmetin üretimine koşabilmek olarak değerlendirilmektedir ki burada, kişinin bunu severek yapıp yapmamasının ya da kendini gerçekleştirip gerçekleştirmiyor olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemi olan tek şey, sonunda, alınıp satılabilen, yani metalaştırılabilen bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Çünkü bu bir çalışma değildir; İŞ’tir... İşgücünüzü; bilginizi, becerinizi bir ücret karşılığında o mal ya da hizmetin üretimine katmanıza indirgenen bir İŞ... Bu anlamda, insan, farkında olsun ya da olmasın, İŞ’te, işgücünün dışında paranteze alınan bir varlık haline gelir.

Oysa çalışmada insan, hiçbir niteliğiyle paranteze alınamaz. Çünkü insan, o çalışmanın bütünsel bir öznesidir. Onu severek, hissederek ve kendini gerçekleştirerek yapar. Burada, düşünsel, duygusal ve bedensel bir katılış ve aidiyet vardır. Her çalışma maddi ve manevi anlamda değer üretir; insanın paranteze alınmadığı/alınamadığı bir değer... Bundan dolayı çalışmak, insanın kendini gerçekleştirerek, içerisinde yaşadığı toplumun varlığını maddi ve manevi düzeyde zenginleştirerek, ne kadar küçük olursa olsun onu etkileyerek, değiştirip dönüştürerek, yeniden üretimine katılmasıdır. Ki bu anlamda, iş çalışmaya, çalışma işe indirgenemez. Çalışma işi kapsayabilir ama iş çalışmayı kapsayamaz. İş rutindir, çalışma ise yaratıcılığa açık...

Ne var ki, insanın insanı sömürüsüne ve egemen sınıflarının ihtiyaçlarına denk düşen, işgücü dahil ( ki insan dahil dense yeridir) her şeyin metalaştırılarak alınıp satılmasına dayanan kapitalist sömürü düzeni, çalışmayı yukarıdaki anlamından arındırarak, genelde iş’e dönüştürmüştür. Artık günümüzde çalışma, asli anlamıyla, çalışmasını aynı zamanda iş ya da işini aynı zamanda çalışma kılabilen az sayıdaki insanın yapabildiği, sahip olduğu bir etkinliktir. Ki bu insanlar ayrıcalıklı sayılmak durumundadır. İş ise, yaşamını sürdürebilmek için işgücünü satabilenlerin işçi, işgücünü satamayan ya da kiralayamayanların işsiz olarak nitelendiği, işsiz üretim çarkına dönüşen bu sistemde, ulaşılmaz kılınmıştır. Öylesine ulaşılamaz kılınmıştır ki, işgücünü satarak bir sömürülen haline, hele hele sürekli sömürülen haline gelebilmek ulaşılması bile güç bir şanstır, çünkü içerisinde yaşadığımız koşullar hükmünü sürdürdüğü sürece yüz milyonlarca insan sömürülme şansını bile yakalayamadan ömrünü tamamlamak zorunda kalacaktır artık.

Günümüzde bile sayısı milyarla ifade edilen işsizlerin “iş” isteyen çığlıklarına, yakın bir gelecekte, pazarın, piyasanın gereklerine uygun hale getirilmek için çalışılan tarımsal üretimin kapitalist işletmelere dönüştürülmesi sürecinde bunlara, yüz milyonlarca yeni ses eklenecektir. Ki Türkiye’de bile, en geç on-on beş yıl içinde, tarımdaki bu değişim süreciyle birlikte 15-20 milyon insanın tarımsal istihdamın dışına çıkması beklenmektedir. Dolayısıyla insanları cenderesine alan bu ve buna bağlı toplumsal sorunların, dertlerin ilacı bu düzende değildir. Çünkü insanın ve insanlığın sorunlarına ne güncel ne de tarihsel anlamda bir çare olabilen kapitalist sömürü düzeni, ekonomik, sosyal, siyasal,v.b. anlamda miadını çoktan doldurmuş ama bir türlü “asar-ı atika” müzesine gönderilememesinin ve sahnedeki hükmünü hala sürdürüşünün bedelini, başta toplumun ezilen sömürülen kesimleri olmak üzere tüm insanlığı, her geçen gün toplumsal çözülme ve kültür çürümenin bataklığına sürükleyerek ödetmektedir.

İşte bu noktada, konumuz bağlamında sorun, bu sömürü düzeninin dayattığı iş’i ya da iş kılıp ulaşılmaz hale dönüştürdüğü çalışmayı reddedip reddetmeme sorunudur. Çünkü çözüm de çözümsüzlük de buradadır. Ki öğretmenler açısından da sorunun nirengi noktasıdır bu...

Ne var ki, ne öğretmenler ne de onların örgütleri olan sendikalar kavramaktadır bunu. Onlar her ağızlarını açışlarında ekonomik anlamda maaşların düşüklüğünü, özlük haklarının yetersizliğini dile getirmekte ve eğitim-öğretim koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini belirtmektedirler. Oysa bunlar, bir yanıyla, veri olan koşulları, düzenin dayattığını kabullenme, meşru olarak kavrama temelinde doğruluğa ve haklılığa sahipken, diğer yanıyla, hem kendilerinin hem de öğretmenliğin neliği ve gerçekliği bağlamında ise temel sorunu savsaklamaktan, üzerini örtmekten öte bir değeri olmayan yanılsamalı bir bilinç halinin dışavurumudur. Ne yazık ki, gerçeklikle yüzleşip aşmaya yönelmedikleri bu bilinç hali her öğretmeni potansiyel şizofren kılmaktadır.

Öğretmenlik...
Öğretmenlik, değişik biçimlerde tanımlanabilir. Her eğitim felsefesine göre, düşünsel düzeyde, öğretmenliğe farklı bir nelik atfedilebilir. Davranışçılık açısından yaklaşıldığında, öğretmenlik, bireye davranış kazandırma etkinliği olarak tanımlanabileceği gibi; farklı eğitim felsefeleri açısından öğretmenlik, öğrenmeyi öğretme; düşünmeyi öğretme diye de belirlenebilir. Türkiye’de son yapılan müfredat değişikliğiyle gündeme taşınan, şaşaalı bir biçimde eğitimde Newtoncu anlayıştan Kuantumcu anlayışa geçiş1 diye nitelenen ve bir anlamda eğitimin “yeni felsefesi” olarak sunulan yapılandırmacılık2 söz konusu olduğunda ise, öğretmenlik, bir yapılandırma, bir oluşturma etkinliğidir. Buna göre öğretmen, bu yapılandırma, oluşturma etkinliğinin rehberidir, yönlendiricisidir. Çünkü yapılan, sözüm ona, “öğrenci merkezli”, yani öğrencinin “özne” olduğu bir eğitim-öğretimdir. Burada öğretmenin neyi, neden, nasıl, niçin yapılandırdığı, kimin için, kimin çıkarları doğrultusunda bir yapılandırma etkinliği gerçekleştirdiği sorulabilir. Dahası, bunun farkında olup olmadığı da... Ve bir adım sonrasında, öğretmen için bunun bir iş mi, yoksa çalışma mı olduğu da...

Velhasıl, düşünsel düzeyde öğretmenliğe ve öğretmene “kutsallık” da dahil hangi değer ve nelik atfedilirse edilsin, bunların hükmünün meriliğini görüp algılamanın, geçerliliğini ve tutarlığını, dahası hakikâtini kavramanın yegâne yeri gerçekliktir. Gerçeklikten bağımsız nelik belirlemeleri ve değer biçmeleri, yanılsamaların kaynağıdır.

İşte öğretmenlik ve öğretmen için de gerçeklik söz konusu olduğunda, salt düşünsel neliklerin ve değerlerin hükmü tatil eğlenir. Çünkü öğretmenlik, öğretmenler farkında olsun ya da olmasın, dünden bugüne, özellikle de sistematik genel eğitimin veri olduğu toplumsal koşullarda, her daim siyasal ve ideolojik bir etkinliktir. Egemen olanın “Nasıl bir insan? Hangi bilgi ve becerilerle donanmış ve hangi tarzda düşünen bir insan istiyoruz?” sorusuna verdiği yanıtlar doğrultusunda gerçekleştirilen bir etkinlik...

Öğretmenin ve öğretmenliğin gerçekliğine damgasını vuran bu durum, her öğretmeni, o ne düşünürse düşünsün, kendini nasıl görürse görsün, kendini nasıl anlatırsa anlatsın, her şart altında egemenin ve onun iktidarının, öncelikle sınıftaki temsilcisi kılar. Bu nedenle, her öğretmen iktidardır ve onun iktidarının asli kaynağı, hatta yegâne kaynağı da, varolan düzendir ve o düzenin “Nasıl bir insan?” sorusuna yanıt veren ya da vermiş olan egemenleri ve onların her düzeydeki siyasal-ideolojik kurum ve temsilcileridir. Çünkü öğretmen, onların profesyonelleştirilmiş işgüderidir; siyasal ve ideolojik işgüderi...

Düzenin, siyasal ve ideolojik işgüder kıldığı hiçbir öğretmen, onun, bilinçli ya da bilinçsizce “ideolojik esiri” olmaksızın, öğretmenliği, kendini gerçekleştirdiği bir etkinliğe dönüştüremez. Hem düzenin “ideolojik esiri” olmadığını söyleyen hem de kendini gerçekleştirdiğini iddia eden her öğretmen yalan söyler. Kendisini bile ikna edemediği bir yalan... Çünkü bu etkinlikte, o, bir insan olarak sıfatı dışında paranteze alınmıştır aslında. Varolan çatışmalı bir bilinç hali, bir bilinç yarılmasıdır. Ve hiçbir insan uzun süre yaşayamaz bununla. Ya inkârla, ya kabullenmeyle içerisinde bulunduğu durumu, en azından öncelikle kendisi için meşrulaştırmaya yönelir. Ya da daha kökten bir çözüme ve tercihe... Son seçeneğe yönelemediği yerde ise, kaçınılmaz olarak inkâr ya da kabullenme halidir arz-ı endam eden... Ve bu noktada, öncelikle “ideolojik esir”ler dışındaki her öğretmeni, şizofrenleşmenin eşiğinde, yani potansiyel şizofren halinde tutan da budur.

Ne var ki, inkâr da kabullenme de öğretmenin öğretmenliğini iş ya da çalışma kılmaya yetmez. Çünkü öğretmenlik, herhangi bir işe indirgenemez. Öğretmenliği herhangi bir iş olarak gören ya da gördüğünü söyleyen, öncelikle kendi üzerini çizer. Çünkü öğretmen, düzene yeni “ideolojik esir”ler yetiştirir. Yetiştirdiği, biçimlendirdiği ya da eğitimin “yeni felsefe”si bağlamında söylersek, bilincini yapılandırdığı her öğrenciyle, bir insan olarak kendini sosyal, siyasal, ideolojik, sınıfsal tercihiyle, hatta bazıları için çok önemli olan etnik kökeniyle yok sayar. Ya da tersinden, eğer kendisi de bir “ideolojik esir”se, kendi toplumsal, sınıfsal gerçekliğine rağmen, özgecilik düzeyinde bir aidiyetle bağlanır düzene.

Ancak, “öğretmenlerin sorunları” denildiğinde, her ikisi de öncelikle maaşların düşüklüğünden, özlük haklarının yetersizliğinden söz etmeye başladığında ise öğretmenliği bir iş, kendilerini de düzenin işgüderi olarak ortaya koymuş olurlar. Ki bu durum, birinciler için insan olarak üzerlerinin çizilmesini meşru görmektir, ikinciler içinse büyünün bozulması, aidiyetin kırılması demektir.

Öte yandan, talepleriyle, öğretmenliği bir iş kendilerini de birer işgüder olarak görür duruma gelen öğretmenlerin ve sendikalarının, eğitim-öğretim etkinliğinin kendilerinden uygulanması istenen biçimi ve içeriğine ilişkin söz söyleme, itiraz etme hakları da ortadan kalkar. Çünkü onlar bununla, birer işgüder olarak, iş sahibinin kendilerinden istediklerini yapmayı, işin doğası gereği daha baştan kabullenmişlerdir. Zaten hem bunu kabullenmek hem kendini işgüder olarak görmek hem de bunların ardı sıra işin biçim ve içeriğine itiraz etmek bariz bir çelişkidir. Ve öğretmenlerin de, onların hangi siyasal ve ideolojik rengi taşıyor olursa olsun sendikalarının da yaşadıkları çelişkilerin başında yer almaktadır bu.

Bunun yanı sıra, içersinde yaşanan, üretim araçlarının özel mülkiyetine, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki tahakkümüne dayanan bir düzende, öğretmenliği bir çalışma kılmak da mümkün değildir. Çünkü çalışmanın neliği gereği, mevcut koşullarda, öğretmenin kendini gerçekleştirerek toplumun kendini yeniden üretimine katılmasının asli olarak bir iki anlamı vardır : Birincisi, insanın insanı sömürüsüne dayanan düzeni yeniden üretmek ki bu öğretmenliği çalışma kılmaksızın da işgüderlerle gerçekleştirilmektedir. İkincisi ise, kendi sosyal, siyasal, sınıfsal tercihi, hatta çok önemseyenler için etnik kökeni doğrultusunda, varolan düzeni değiştirmek.

Her ne kadar, Hilmi Ziya Ülken, öğretmenler için, “İnkilâpları o yetiştirir, devrimleri o hazırlar. İlerinin tam kazancı için günün küçük kazançlarından vazgeçmesini yalnız o bilir” dese de, ikinci seçeneğin hükmü tatil eğlenmiştir. Çünkü mevcut koşullarda tüm öğretmenler ve rengi ne olursa olsun onların tüm sendikaları birinci seçeneğin, “gönülsüz ve fedaî meçhul asker”idir.

Ve ne yazık ki, dünyanın her yanında, kapitalist sömürü düzeninin dayattığı iş ya da iş kılıp ulaşılmaz hale dönüştürdüğü çalışma reddedilmediği sürece, bu durum gerçekliğin bir hakikati olarak varlığını sürdürecektir. Ve öğretmenler, işe indirgenemeyen ama neliği düzeyinde çalışma da kılınamayan öğretmenliği, varolan düzenin “gönülsüz ve fedaî meçhul asker”leri gibi yapmaya devam edecektir.

The Wall adlı albümlerinde, “Öğretmen, sen de duvarda bir tuğlasın” diye, hançeresini yırtarcasına bağıran Pink Floyd’u anımsamamak mümkün mü şimdi? “Duvarda bir tuğla” olarak kalındığı sürece mümkün mü dayatılan herhangi bir şeyi reddetmek ya da değiştirmek...

Son söz : “Duvarda bir tuğla” olarak kalmak mı kolay yoksa o duvardan fırlayıp çıkmak mı öğretmenim?

* * Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Eğitimde “Newtoncu anlayıştan Kuantumcu anlayışa geçiş” söylemi ve bunun, sanki Newtoncu anlayışın eğitimden dışlanışı gibi sunuluşu, en hafifinden, bir kandırmacadır. Çünkü düşünen her insanın kavrayıp bilebileceği gibi, eğitim-öğretim sürecinde neden-sonuç ilişkisi yadsınıp yok sayılamaz. Ancak bu tek neden ve tek sonuç ilişkisi de değildir; özellikle de toplumsal olaylar ve sorunlar söz konusu olduğunda... Yani herhangi bir sonuç herhangi bir tek nedene bağlanamayacağı gibi, gösterilen sonucun dışında da başka sonuçlar vardır ve bunu düşünen, soran, sorgulayan her insan şu ya da bu biçimde kavrar, bilir. Dahası, bilgi varlığın, zamansal ve mekansal olarak dününe aittir. Mevcut eğitim de, asıl olarak, varlığın dününe ait olan bu bilgilerden seçilmiş olanlarının eklektik bir tarzda öğrenciye kazandırılmasına dayanır. Ki bu süreçte, niyetlerinizden bağımsız bir biçimde nedenlerin çokluğu da, olası sonuçlar da paranteze alınıverir. Sanki bir neden ve bir sonuç varmış gibi kavranır ve kavratılır bilgi. Ve kaçınılmaz olarak ezberlenir. Dolayısıyla, Newtoncu anlayış, birilerini eğitmenin neliği ve gerçekliği gereği, kaçınılmaz bir biçimde, eğitim ve öğretimde arz-ı endam eylemektedir. Ki bu ayrı bir yazı konusudur.
2 “Yapılandırmacılık” , eğitimde yapılan müfredat değişikliğiyle birlikte, “yeni eğitim felsefesi” olarak sunuldu. Sanki bir düşünsel derinlik oluşturulmak isteniyordu. Yapılanları, daha temel düzeydeymiş gibi algılatmak isteniyordu. Ki bunun için de felsefe biçilmiş kaftandı. Felsefi bir adres, felsefi bir referans, yapılanları halelemek için birebiridir; özellikle felsefeyi, kendinde bir şey olarak, her derde çare harc-ı alem bir şey sananlar için... Oysa eğitimde müfredat (program) değişimi, ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. anlamda egemen olan sınıfın ya da onun siyasal ve ideolojik temsilcilerinin geçmişte “Nasıl bir insan; hangi amaçlar doğrultusunda, hangi davranışlarla donanmış bir insan istiyoruz?” sorusuna verilmiş olan yanıtlarının değişimine delalet eder. Bu ise “Eğitim nedir?” sorusundan çok, “İnsanları neden ve niçin eğitmeliyiz?” sorularının ve yanıtlarının koşullandırıcılığıyla belirginlik kazanan gerekçe ve amaç doğrultusunda biçimlenir. “Nasıl bir eğitim?” ya da “İnsanları nasıl eğitmeliyiz?” sorusuna verilen yeni yanıtın billurlaşan, ete kemiğe bürünen halidir, değişen eğitim programları. Ki bunlar da, egemen olanların “Nasıl bir insan?”, “Hangi davranışlarla donatılmış bir insan?” istediklerinin, sözüm ona bilimsel ve akademik bir söylemle gizlenmiş, bezenmiş dışavurumunu içerir. Dolayısıyla, eğitimde müfredat değişikliğine de, eğitimin neliğine ilişkin bir sorgulamadan değil, aksine varolan düzenin ve egemenlerinin, ekonomik, sosyal ve siyasal ihtiyaç ve yönelişlerinden hareketle gidilmiştir. Eğitimin “yeni felsefesi” olarak sunulan yapılandırmacılık da, buna giydirilen, meşruluğunu ve akliliğini sağlamaya dönük bir giysidir.

Kapitalizmi 'krizden kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak...

Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil,
kapitalizmden kurtulmak...

Fikret Başkaya*

Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler, köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu ‘derenin intikamıdır’ dendi, sorumlular hesap versin dendi, ‘muhalif’ olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı, bu arada kendi etiğine ve varlık nedenine külliyen yabancılaşmış, felaketi sansasyona çevirmeyi marifet sayan medyaya da iş çıktı... Elbette her zaman olduğu gibi ‘konunun uzmanları’ da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse ‘bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var’ demedi... Eğer öyle diyecek olsalar ‘konunun uzmanı’ sayılıp, ‘değerli görüşlerini’ sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?

Rahatsız edici bir şey de, bunun sanki bir ilkmiş gibi sunulmasıydı... Eğer sorunun kaynağına inilmiş, gerektiği gibi tartışılmış, vaktiyle adıyla çağrılmış olsaydı, bu felaketin öncekilerin daha büyük ölçekte tekrarı olduğu anlaşılırdı. Yedi emekçi kadın ‘tek kapılı’ servis aracında can verdi. Daha önce başka kadınlar da çalıştıkları fabrika’da, işyerlerinde diri diri yanmışlar, ekmek parası kazanırken hayatlarından olmuşlardı... Son dönemde sayıları ve kapsamları hızla artan ‘felâketlerin’ gerisinde iklim değişikliği, atmosferin ısınması denilen var. İklim değişikliğinin gerisinde de kapitalizm var. Aslında söz konusu olan ‘doğal felâket’ değil, sosyal felâket... Sel, su baskınları, fırtına, kasırga, kuraklık, vb. elbette doğal nedenlere dayanıyor. Her zaman vardı ve olmaya devam edecek ama kapitalizmin tarih sahnesine çıkıp herşeyi kendi mantığına bağımlı hale getirip dejenere ettiği dönemde, özellikle de son 50 – 60 yılda doğal felâketler de artık doğal felâket olmaktan çıktı... Şimdilerde söz konusu olanın gerisinde kapitalizm ve onun kör mantığı yatıyor. İnsanları 15 milyonluk kentlerde toplayan da, dere yataklarına ev ve fabrika kurduran da, işçileri diri diri yakan da kapitalizm. Velhasıl kapitalizm öldürüyor...

Kapitalizm başka türlü yapamaz

Kapitalizm koşullarında üretim, insan ihtiyaçlarını karşılamak için değil kâr etmek, kârı büyütmek için yapılıyor. İnsan ihtiyaçlarının tahmin edilmesi, kâr etmenin bir türevidir sadece. Her kapitalist daha çok kâr etmek ve her seferinde daha çok üretmek, elde ettiği artı-değeri [kârı] yeniden yatırmak, sermayeye dönüştürmek, sermayesini büyütmek, ileriye doğru kaçmak zorundadır. Canlı olanı ölü şeyler, nesneler haline getirmek zorundadır... Her bir tekil kapitalistin ayakta kalabilmek için vahşi rekâbet ortamında daha ucuza üretmesi gerekiyor. Artı değeri yaratan da canlı emek [işçi] olduğuna göre, işçiyi daha çok sömürmesi, doğal çevreyi daha çok yağmalaması gerekiyor. Kapitalistin gözünde insan üretim sürecine sokulan diğer araçlar [makina, bina, ham ve ara-malı, vb.] gibi bir şeydir... Onu insan olarak görmez, görmesi mümkün değildir. Görseydi kapitalist olmazdı...

Kapitalizmin bir başka özelliği de ahlak dışı [amoral] oluşudur. Daha fazla üretmek, daha ucuza üretmek de, ancak daha fazla tüketildiğinde mümkündür ve daha fazla üretim, daha fazla tüketim de, daha fazla tahrip etmek, kirletmek, yok etmek demektir. Oysa doğanın kaynakları da her şey gibi sonludur. Doğadan alınan ve atık olarak doğaya dönen belirli bir sınırı geçtiğinde, doğanın kendini yenilemesi imkânsız hale geliyor. Doğanın dengesi bozuluyor ve belirli bir eşik aşıldığında doğal ve sosyal sorunlar birbirini besler- azdırır hale geliyor. Nitekim 1960 yılında insanlık doğanın biyolojik kapasitesinin yarısını kullanırken, 2003 yılında artık söz konusu kapasitenin %20 fazlasını [1.2’sini] kullanıyordu. Bunun anlamı, insanlığın gezegenin ürettiği ekolojik kaynaklardan fazlasını tükettiğidir. Doğanın kendini yenilemesine zaman bırakmamak demektir. Aslında iklim değişikliği, atmosferin ısınması, ekosistemin kirlenmesinden-bozulmasından ve biyolojik çeşitliğin hızla yok olmasından bağımsız değil. Atmosfere atılan ve sera etkisi yaratan gazlarının %20’si ormansızlaşmadan kaynaklanıyor.

İşte şimdilerde ortaya çıkan insanlık krizi, kapitalizmin bu kör mantığının ve işleyişinin sonucu. Velhasıl doğal ile sosyal [‘insânî ] kökenli sorunlar her seferinde daha büyük ölçekte tezahür ediyor. Kapitalist büyüme ki, sermayenin büyümesi denmesi gerekirken ekonomik büyüme deniyor, sorunları giderek büyütüyor ama sorunların daha çok ekonomik büyümeyle aşılacağına dair de sefil bir anlayış hâkim. Bir ulusal ekonomi yılda ortalama %3 oranında büyürse, GSMH denilen 23 yılda ikiye katlanıyor, yılda ortalama %5 oranında büyürse 14 yılda ikiye katlanıyor... Sadece büyümeye, daha çok büyümeye endekslenmiş bir gidişat nereye çıkar ve ne anlama gelir?.. Emperyalist ülkelerin [ABD, Almanya, İngiltere, Japonya, Fransa...] hâlâ büyümeye ihtiyaçları var mı? Şimdilerde Güney denilen ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ de onları taklit etmeli mi? Taklit edebilirler mi, eğer edebilirlerse nasıl bir manzara ortaya çıkar? Ormansızlaşma, çölleşme, sera gazı emisyonu, her tarafın otoyola çevrilip - astvaltlanması, her tarafı otomobillerin kaplaması, türlerin yok olması, çevrenin kirlenmesi... daha nereye kadar?

Kapitalist yaptığının insânî, sosyal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değildir. İlgilenmesi mümkün değildir, aksı halde kapitalist olmazdı... Kapitalist, doğayı sınırsız yağmalanır, insanı sınırsız sömürülür birer kaynak olarak görür, görmek zorundadır... Bu vesileyle ünlü Akreple Kurbağa masalını hatırlamak yaralı olabilir: Akrep, Kurbağa’ya sırtında nehri geçirmesini ister. Kurbağa önce reddeder. ‘seni sırtıma alayım sonra da beni sok... yok öyle şey...’ der. Fakat, akrebin ısrarı karşısında dayanamayıp sonunda kabul eder. Akrebi sırtına bindirip nehre dalar. Tam nehrin ortasına vardıklarında akrep kurbağayı sokar. Kurbağa başını çevirip, “niye yaptın, ikimizi birden niye öldürüyorsun” dediğinde, akrep, ‘başka türlü yapamazdım, bu benim tabiatım’ der. Aslında kapitalizm de başka türlü yapamaz...

Geçtiğimiz Haziran [2009] ayında BM’nin ‘felaketler riskinin azaltılmasına’ dair raporu, çevre bozulması, atmosferin ısınması, anarşik kentleşmenin dünyanın bazı bölgelerinde felâket riskinin nasıl artırmakta olduğuna dair fikir veriyor: 1975-2008 aralığında 8866 doğal felâket sonucu 2 milyon 284 bin insan hayatını kaybetmiş. Son 30 yılda fırtına ve su baskınlarından zarar gören insan sayısı da 740 milyondan 2.5 milyara yükselmiş. Sadece geçen yıl 300 doğal felakette 236 bin insan hayatını kaybetmiş, 200 milyon insan da doğrudan etkilenmiş... Ölenlerin ve zarar görenlerin daha çok yoksul ülkelerin yoksulları olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur... İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı ekolojik ve ekonomik sorunlar yüzünden ölenlerin sayısı hızla artıyor. Dünya’da doğal felaket denilenin sonucu daha şimdiden yılda 300 bin insan hayatını kaybediyor ve bunun yarıdan fazlası açlıktan ve ‘kötü beslenmeden’, kaynaklanıyor. İklim değişikliği, atmosferin ısınması, hastalıkların yayılmasını hızlandırıyor. Halen 10 milyon yeni sıtma vakası tespit edildiği, bunların 3 milyonunun bir yılda öldüğü bildiriliyor. İklim değişikliği sonucu hava sıcaklığının artması, tarımsal üretimi, suya erişimi zorlaştırıyor ve açlığı, yoksulluğu ve sefaleti derinleştiriyor. Fırtına, kasırga ve sel doğrudan 325 milyon insanı etkiliyor ki, bu dünya nüfusunun yirmide biri demek.

Bu yazı yazılırken Filipinleri vuran Ketsana tropik fırtınasında 100 den fazla insanın öldüğü, onlarcasının ‘kaybolduğu’ ve yüz binlercesinin etkilendiği bildiriliyordu... Sorunun asıl kaynağında emperyalist ülkelerin aşırı üretimi, şımarık tüketimi var ve asıl felaket kapitalizmin kendisi ama onlar suçu ‘Üçüncü Dünya’nın yoksullarına atıyor. Emperyalist dünya’da kişi başına kullanılan ortalama enerji, Üçüncü Dünya’dakinin 11 katı olduğu bilindiği halde... Doğaya karışan karbon gazlarının %24’i ABD’den %10’u da AB’den kaynaklandığı halde... Şimdilerde yağma ve talanı ‘görünmez’ kılmak için kapitalizmi yeşile boyama modası gündemde. Sürdürülebilir Kalkınma söylemi ahmakları aldatmak için peydahlandı. Eski olanı yeniymiş gibi sunma işlevi görüyor. Kalkınma diye bir şey mi var da, önüne sürdürülebilir sıfatı ekleniyor? Kapitalizm kâr etmek için kirletiyor, bozuyor, yok ediyor. Sonra sıra kâr etmek için temizlemeye geliyor.

Kural kirletirken de temizlerken de, bozarken de tamir ederken de hep aynı: kâr etmek. Kapitalist patron şehrin içme suyunu kâr etmek için kirletir, aksi halde ilave harcamalar yapması gerekir ki, bu kâr oranını düşürür. Sonra da şehrin içme suyunu ‘temizleyerek’ kâr eder. Sürdürülebilir kalkınma söylemi en iyi koşullarda: “ilerde daha fazla kirletmek için şimdi biraz az kirlet” demeye gelebilir ama bu mümkün değil. Küresel plütokrasinin sloganı şöyle: kapitalizmi kurtarmak için gezegeni ve insanlığı feda et... Doğrusu, insanlığı ve gezegeni kurtarmak için kapitalizmi öldür... olabilir. ‘Bu terazi bu sikleti çekmez, üretim kısılmalı, üretimin kompozisyonu değişmeli, tüketim çılgınlığına son verilmeli’ dediğinizde, cevap: ‘tam tersine bu sorunlar üretimi artırarak aşılabilir... oluyor. Karşınıza hemen bilim ve teknoloji taifesiyle, bu dünyanın gerçekliğine külliyen yabancılaşmış, bilimi kendinden menkûl, yangına körükle gitmeyi adet edinmiş ‘ekonomi bilimi’ ulemasını çıkarıyorlar.

Sakızcı, simitçi, oyuncakçı, çiçekçi...

Kapitalist krizden çıkmak için ‘dahiyane’ kampanyalar geliştiriyorlar. Önce “Kriz varsa çaresi de var” kampanyası, şimdilerde de ‘alın verin ekonomiye can verin’ kampanyası... Doğrusu şu reklâmcıların muhayyile gücüne ve yaratıcılığına hayran olmamak mümkün değil... İnsanın, ‘bu kadar yaratıcılık ancak reklâmcıda olur’ diyesi geliyor. Tabii buradan bir şey daha öğreniyoruz: meğer krizden çıkışın yolu reklâmcıdan geçiyormuş... Reklamcılar ‘ekonomi aleminin’ duayenlerini aktör ve aktris olarak kullanmış. Biri ekonomi profesörü ve sakız satıyor: “ Bu sakız her türlü ekonomik krizi sakinleştirir” diyor. Nobel ödül jürisine duyurulur... İkincisi, emekli bankacı, simit satıyor: “Sıcacık paranın dolaştığı canlı bir ekonomi için sıcacık bir simit alın” diyor; Üçüncüsü de emekli bankacı, oyuncak satıyor: “Bu oyuncak sadece çocukları değil, ekonomiyi de sevindirir” diyor; nihayet, dördüncüsü ekonomi yorumcusu bir bayan gazeteci, çiçek satıyor: “ Gül gibi bir ekonomi için siz de çiçek alın” diyor. Her biri satış işlemi gerçekleştikten sonra neler olabileceğini, ileriye ve geriye doğru doğru [en amont et en aval] nasıl kümülatif bir genişleme ortaya çıkacağını da ‘veciz’ bir şekilde anlatıyorlar... İşte ‘uzman’ böyle zamanlar için gerekli... Lâkin sadece Türkiye kapitalizmini krizden çıkarmak yetmez, bu kampanyanın küreselleştirilmesi pek faydalı olur... Ulusal egoizmin âlemi yok... Reklâmın dilinde dikkat çeken bir husus da, ‘ekonominin’ irade sahibi bir varlık olarak görülmesi... Öyle bir ekonomi ki, seviniyor, sakinleşiyor... Kapitalizmle çiçek arasında ilişki kurmak gibi bir garâbet de var tabii... Bu durum entellektüel düzey hakkında da bir fikir vermiyor mu? Kapitalizmle çiçeğin yan yana getirilmesi abes değil mi? Sadede gelirsek, sakızcıya, simitçiye, oyuncakçıya, çiçekçiye bakarak, ekonomi bilimi denilip üniversitelerde okutulanın sefil halleri hakkında fikir edinebilirsiniz...

Kapitalizm krizde olmadığı zamanda da yoksulluk ve sefalet üreten bir makinadır. Başka türlü yapamaz... Kriz dönemlerinde durum daha da kötüleşir. Fakat bizim sakızcı, simitçi, oyuncakçı ve çiçekçi esnafı hesabı yanlış yapıyor: sanıyorlar ki, hitabettikleri kitle harcamaktan kaçıyor. Eskilerin deyimiyle iddihar ediyor... Kim bilir, belki yaklaşık dört kişiden birinin işsiz olduğu, milyonlarca insanın asgari ücretin altında, ekseri sigortasız ve işgüvenliğinin mevzubahis olmadığı koşullarda çalıştığı, her an işini de kaybetme korkusuyla ‘yaşadığı’, gelir dağılımının ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilir olduğu bir ülkede yaşadıklarından habersizdirler... Bu ‘esnaf taifesi’ insanlarla alay etmiyorsa ne yapmak istiyor? Eğer tutarlı olmak istiyorlarsa, kime hitap edeceklerini de bilmeleri gerekirdi. Simit, oyuncak ve sakız müşterilerine değil de, lüks otomobil, yat, helikopter, cip, havuzlu 550 metre kare ev, mücevher, yurt dışı gezileri, v.b... satın alabilir durumda olanlara hitap etmeleri akla daha uygundur ama onlar nasıl hareket edeceklerini, neyi, ne zaman satın alacaklarını çok iyi bilirler. Reklâmcıların tavsiyelerine ihtiyaçları yoktur.

O hâlda büyük sermayenin bu çığırtkanlarının yaptıkları ne anlama geliyor? Neden bu zahmete katlanıyorlar? Acaba bu reklam karşılığında aldıkları parayı hemen harcayarak, sözünü ettikleri kümülatif genişlemeyi yaratabilirler mi dersiniz? Belli ki ortada harcanması gereken ve harcanmasında hepsinin çıkarı olan bir para var ve reklâm o amaç için kurgulanmış... Aksi halde yaptıklarının hiçbir, mantıkî, etik, pratik değeri ve gerçek dünyada reel bir karşılığı yok... Şeyleri adıyla çağırmadığınız zaman yalan söylemiş olursunuz ve insanların yalandan başka şeylere ihtiyacı var. Sorun rica ile çözülür mahiyette değil, doğrudan sınıfsal çıkarları, kapitalizmin mantığını angaje ediyor. Kaldı ki krizden çıkmak da çözüm değil... Bu insanların ‘krizsiz kapitalizme’ razı oldukları anlamına gelir ve kapitalizmin krizlisiyle krizsizi arasında kayda değer bir fark yoktur... Bunu düşünme yeteneği dumura uğramış burjuva iktisatçıları bilmez ama kapitalist sömürüye maruz işçiler, işsizler, dışlanmışlar ve yeryüzünün lânetlileri bilir...

Kapitalizmden çıkmak...

Ekonomik, sosyal, ekolojik, etik velhasıl insanlık krizi bu rotada devam ederse, vakitlice aracın yönü değiştirilmezse, insanlığın da bir geleceği olmayabilir. Kapitalizmin beş yüzyıllık tarihi insanlığı uçurumun eşiğine getirmiş durumda. İlerlemeci, modernleşmeci, kalkınmacı paradigma iflas etmiş bulunuyor. Bu aşamadan sonra ölüyü, giydirip-kuşandırıp koltuğa oturtarak diriymiş gibi göstermenin bir âlemi ve kıymet-i harbiyesi yok. Dünyanın yoksullarına, yeryüzünün lânetlilerine gösterilen yolun sonu yok. Dünyanın geri kalanının da emperyalist ülkeler gibi ‘zengin’ olması mümkün değil. Kaldı ki, insanlığın yeni bir zenginlik tanımına, daha doğrusu zenginlik diye bir kelimenin sözlüklerde yer almadığı bir dünya yaratmaya ihtiyacı var. Sürekli toplumsal sorunlar yaratan, doğa tahribatını derinleştiren, yaşamı anlamsızlaştıran kapitalist barbarlığın artık ‘büyük insanlığa’ teklif edeceği bir şeyi yok. Öyleyse ve vakitlice aracı, aracın direksiyonundakini ve aracın istikametini değiştirmekten başka seçenek yok ve bu imkânsız değil... Velhasıl sorun kapitalizmi kurtarmakla değil, kapitalizmden kurtulmakla ilgili ...