27 Temmuz 2009

Eğitimde Radikal Değişim Zamanıdır!

Eğitimde Radikal Değişim Zamanıdır

Atalay GİRGİN*

ÖSS sonucunda yaklaşık 30 bin öğrencinin “sıfır çekmesi”nin açıklanmasıyla birlikte ilgili ilgisiz birçok kişi, hem genel olarak eğitim hem de asıl olarak ilk ve orta öğretim üzerine konuşmaya, görüş beyan etmeye başladı. Sanki bu durum hiç bilinmiyormuş gibi, kimi “eğitimin sefaletinden”, kimi “ilk ve orta öğretimde eğitimin iflas”ından dem vurdu. YÖK Başkanı da, sorumlu olarak başında bulunduğu üniversitelerin ne halde bulunduğuna bakmaksızın, bu sonuçları “ortaöğretimde bir zafiyetin işareti” olarak değerlendirdi.

Açıklamaları okuyup da “bu insanlar başka bir ülkede, başka bir toplumda mı yaşıyorlardı?” dememek elde değil. Dahası, söz konusu değerlendirmeleri, açıklamaları yapanların, soruna ilişkin etkili çözüm önerileri üretip uygulamalarını beklemek de... Çünkü bu insanların bir çoğu yıllarca hem karar alma hem de uygulama açısından etkili olan kurum ve kurullarda yer aldılar ve bir kısmı da hala böylesi konumdalar. Etkili ve yetkili oldukları dönemlerde bu konuda kayda değer bir icraat yapmayanların, mevcut anlayış ve bakış açılarını koruyor olmalarına rağmen yaptıkları figan feryat açıklamaların da herhangi bir kıymet-i harbiyesi kalmıyor bundan dolayı. Aslında söylenenler körün fiili tarifinden daha öte bir değer de taşımıyor.

Oysa eğitimin hal-i pür mealini, içler acısı halini görmek için ÖSS sonuçlarının açıklanmasını beklemek gerekmiyordu. Fiilen şu ya da bu ölçüde eğitim öğretim sürecinin içinde yer alan, neliği ve gerçekliğiyle eğitim üzerine düşünen, soran sorgulayan insanlar, bu durumu yıllardır görmekte ve dillendirmekteydi. Tevazuya gerek yok, bu satırların yazarı da bunlardan biridir. “Öğretmen ; düzenin duvarındaki tuğla” adlı kitabımda, mevcut durumuyla eğitimin asıl olarak neye hizmet ettiğini ve niçin yapıldığını belirttim defalarca. Keza mevcut durumu görmek için ÖSS sonuçlarını beklemeyen başkaları da vardı. Bu insanların hepsine değinmeyeceğim ama birini de belirtmeden geçmeyeceğim : Fikret başkaya.

Yıllardır, birçok konunun yanı sıra, eğitime ilişkin de sorgulamalar yapan, eleştirel yaklaşımıyla düşünceler ve öneriler üreten Fikret Başkaya, ÖSS öncesi yazdığı “Sınav sanayi ya da eğitimin sefaleti” başlıklı makalesinin daha ilk paragrafında, “Türkiye’de en hızlı gelişen sektörlerden biri ‘sınav sanayii’...” saptamasını yaptıktan sonra ekliyor : “Fakat gözden kaçan çelişik bir durum var: sınav sanayii sektörü hızla gelişirken eğitim sistemi çöküyor”1. Birilerinin bilmezlikten göremezlikten geldiği, ÖSS sonuçlarının ardından fark etmiş gibi yaptıkları durumu belirtmekle yetinmiyor Başkaya. Aynı zamanda soruyor : Buraya nereden ve nasıl gelindi? Sorunun yanıtını, sistemin işleyişinden, eğitimin metalaştırılma sürecine, öğretmenlerin işlevinden dershanelere, vb.’ye dek değişik açılardan ortaya koyuyor yazıda.

Eğitimin mevcut durumunu toplumsal bir sorun olarak algılayan Başkaya, “Eğitim bir haktır” dedikten sonra, olacakları öngörürcesine “Yarın yine ÖSS yapılacak. Bir ay kadar sonra sonuçlar açıklandığında televizyonlar ve gazeteler ‘en başarılı’ üç öğrencinin başarısının sırrı üzerine yazılar yayınlayacak canlı yayınlar yapılacak, ‘uzmanlar’ da derin tahliller yapacak, özel üniversiteler birincileri kapmak için yarışacak, bu vesileyle özel dershaneler şampiyon çıkarmakla öğünecek, lâkin geleceği kararan milyonlarca genç insanın ve ailelerinin kaderi asla tartışma konusu yapılmayacak...” sözleriyle noktalıyor yazısını.

Başkaya’nın noktayı koyduğu yerden başlamak gerek. Bu tablonun önümüzdeki yıllarda da yinelenmemesi için, hem yaklaşım hem de uygulamalar bazında ve zaman geçirmeksizin kısmen radikal kısmen de reformist ve demokratik değişim ve dönüşüm için adımlar atmak gerek. Salt eleştirel bir yaklaşımla yetinmeyip öneriler üretmek de…. Çünkü bu toplumsal bir sorundur ve sonuçları yalnızca ÖSS ile sınırlı değildir. Aksine toplumsal yaşamın tüm alanlarıyla ilgilidir. Çözüm yolları ve buna ilişkin öneriler de, bundan dolayı, toplumsal öncelikler ve toplumsal yarar ekseninde belirlenmek zorundadır.

Buradan hareketle soruna öncelikle iki açıdan yaklaşmak gerek : Birincisi, yapılması gereken eğitimin neliği, işlevi, amacı ve içeriğinin ana hatlarıyla belirleneceği, genel kabuller ya da ilkeleri içeren kuramsal boyut. İkincisi, şu andan başlayarak hızla yapılması, uygulamaya konulması gereken pratik öneriler ve düzenlemeler boyutu2.

Değişime İlişkin Genel Kabuller ve ilkeler :

1) Eğitim bir haktır. İlköğretim, ortaöğretim ve üniversite aşamalarında ücretsizdir. İçeriği bir yana, eğitimin her birey için tüm boyutlarıyla maddi anlamda gerçekleşme koşullarını düzenleme ve hazırlama sorumluluğu, devletin ertelenemez ve öncelikli görevidir. Devletin bu görev ve sorumluluğu, ona ve hiçbir kurumuna, hak kullanan hiçbir birey üzerinde dinsel, siyasal, ideolojik, vb. biçimlendirme hakkı ve yetkisi vermez.

2) Eğitim bir genelleme düzeyinde ifade edilirse, asıl olarak iki alana yöneliktir : Zihnin, düşünmenin eğitimi ve bedenin eğitimi. Bu iki alan ortaöğretim bitinceye dek birbirinden ayrıştırılmamalıdır. Eğitim öğretim süreci, özellikle ilköğretim ve ortaöğretim aşamalarında, öğrenciye temel bilgilerin ve temel bilimlerin bilgisinin kazandırılacağı, öğrencilerin zihinsel ve bedensel eğilim ve beceri potansiyellerini fark etmelerini sağlayarak tercihlere hazırlanacağı bir etkinliktir. Bu anlamda, kendi potansiyellerinin farkında olmayacağı için hiçbir birey ortaöğrenim bitmeden mesleki alanlara yönlendirilmemelidir. Eğitimle iş, daha doğrusu iş ile işe dönük eğitim arasındaki bağlantı bu dönemin sonrasında kurulmalı ve şekillendirilmelidir.

3) Eğitim öğretim etkinliği, öz öğrenim sürecini de tetikleyerek, insanı, toplumu, dünyayı tanımanın, kavrayıp anlamanın, değiştirip/dönüştürme eylemliliğinin ve bilgiyi yeniden üretmenin aracıdır. Bireye, kendisine birilerinin sunduğu dünyada yaşamayı kabullenmeyi değil, yaşadığı dünyayı parça bütün ilişkileri temelinde çokboyutlu olarak düşünmenin, sormanın, sorgulamanın ve kavrayıp anlamanın anahtarını sunar.

4) Eğitim öğretim süreci, “insandışılaşmanın” varlık koşullarını ve “insanlaşma”yı engelleyen “adaletsizlik, sömürü, baskı/ezme ve ezenlerin şiddeti”ni deşifre etmelidir. Çünkü eğitim öğretim, açık ya da örtük bir biçimde hiçbir insanın, hiçbir insan topluluğunun ya da kurumun, gücün, bir başkası üzerinde dinsel, cinsel, siyasal, ideolojik, kültürel, vb. şiddetinin, baskısının, sömürüsünün, tahakkümünün meşrulaştırıcısı olmamalıdır.

5) Öğrenci, eğitim öğretimin nesnesi değil, öznelerinden biri olmalıdır. Çünkü değiştirip dönüştürecek olanlar ‘nesne’ler değildir. ‘Nesne’ler, her zaman birileri tarafından belirlenmeyi, bir küp gibi doldurulmayı bekler. Belirleyenin amaç ve direktifleri doğrultusunda yapar ya da yıkar. Özneler ise düşünür, sorar, sorgular, üretir, söyler ve değiştirip dönüştürür. İtaat ederek değil, bile isteye, aynı zamanda kendini gerçekleştirerek yapar.

Pratik Uygulamaya Dönük Öneriler :

“Genel kabuller ve ilkeler”le, varolan gerçekliği de dikkate alarak, değişim ve dönüşüm doğrultusunda acilen yapılması gereken ve yapılabilecek öncelikli uygulamalar şunlardır :

1)Tüm özel, tüzel kişilerin, vakıfların kontrolünde olan özel okullar, kolejler, yurtlar kapatılarak bakanlığa ya da oluşturulacak özerk bir kurula bağlanmalıdır. Devlet, kendisinin yapmaması gereken, bireyi siyasal, ideolojik, dinsel,vb. olarak biçimlendirmeyi, kendi dışındaki hiçbir kurum ve kuruluşun da yapmasına asla izin veremez.

2) 4 ya da 5 yılık bir geçiş dönemi içinde, eğitimin zihinsel ve bedensel olarak ayrılmasını ortadan kaldıracak plan ve hazırlıklar yapılarak, bugünkü ikilik ortadan kaldırılmalıdır. Ortaöğretim sonrası, iş ile işe dönük mesleki-teknik eğitim arasındaki spesifik ve bağlayıcı ilişkiyi sağlayacak okullar da hızla açılmalıdır.

3) Eğitim öğretim sürecinin öznelerinden biri de, öğrencinin yanı sıra, öğretmenlerdir. Ancak bugünkü koşullarda öğretmenlerin geneli aktarıcıdır. Bunun bir nedeni öğretmenlerin kendileri, diğeri ise eğitim öğretime ilişkin mevcut durumdur. İkisinin de değişmesi gerekir.

Bunun için öncelikle, öğretmenliğin, sosyal, kültürel,entelektüel, psikolojik, vb. boyutlarıyla bireyin kendini gerçekleştirerek toplumun yeniden üretimine katıldığı, aidiyet ve doygunluk sağlayan bir çalışma kılınması gerekir. İkincisi öğretmenden memur, memurdan öğretmen olmaz. Bundan dolayı, sosyal ve özlük hakları, koşullara ve nesnel ölçütlere bağlanmış iş ve çalışma güvencesi korunarak, öğretmen memurluk prangasından kurtarılmalıdır.

Öğretmen, sürekli kendini geliştirmeli, kendi alanı başta olmak üzere, bilimsel, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, vb alanlardaki gelişmeleri izleyerek, yaşadığı dünyayı anlayıp anlamlandırabilmelidir. Sahip olduğu ve giderek bir dogmaya dönüşen siyasal, ideolojik, inançsal kabulleriyle algılamaya çalıştığı ya da bu kendisine aktarılan kabuller temelinde sunulan dünyada yaşayıp durmamalıdır.

Öğretmenlerin hem bu noktadaki hem de geneldeki durumunun ölçülebilmesi için, 2 ya da 3 yılda bir sınav yapılmalı, bu sınavlarda başarılı olamayan öğretmenler bir dahaki sınava dek, aktif görevden alınarak hizmetiçi eğitime tabii tutulmalıdır. İkinci sınavda da başarısız olan eğitim öğretim alanının dışına çıkarılıp daha geri bir alanda istihdam edilmelidir.

4) Aslında ortaöğretim gibi, ilköğretimin de verdiği eğitimin ve diplomanın geçerliliği, resmiyete haiz olmanın dışında, tartışmalıdır. En temel ve asgari düzeydeki matematik, dil bilgilerinden ve kazanımlarından yoksun olarak ortaöğretime gelen öğrencilerin sayısı hiç de küçümsenecek, görmezden gelinebilecek düzeyde değildir. Ve bu “sağır sultan”ın bile kulağına ulaşmıştır artık. Bundan dolayı, geçiş dönemi boyunca, her ortaöğretim kurumu, kaydettiği öğrencilerin matematik, dil, sosyal bilgiler ve fen bilgisi alanında hangi düzeyde olduğunu ölçecek sınavlar yapmalı ve en az yarım dönem, eksiklik tespit edilen alanlardaki eksikliğin giderilmesi için, bu öğrencilere dönük programlar uygulamalıdır.

Ortaöğretimden, anadilinde okuyup yazamayan, en basit matematik işlemleri yapamayan öğrenciler bilimum malum nedenlerle mezun edilmektedir. Bunu da dikkate alarak, eğitimde “tekkültürlülük”ten “çokkültürlülüğe” geçilmelidir. Anadilinde okuyup yazamayan öğrenciler mezun etmek, en hafifinden, eğitim sisteminin bir ayıbıdır.

5) Proje ve performans ödevleri, sosyal etkinlikler ve davranış dışında, öğretmenler ölçme ve değerlendirme sürecinden alınmalıdır. Derslere ilişkin ölçme değerlendirmeler, merkezi olarak yapılmalıdır. Bu sınavlar başlangıçta ya da geçiş dönemi boyunca, il, ilçe ya da eğitim bölgelerinin koşulları dikkate alınarak, her bölgeye özel olarak yapılabilir. Bu sınavlar aynı zamanda öğretmenin de ölçülüp değerlendirilmesinde temel kriterlerden biri olmalıdır.3

Sonuç : Türkiye’de eğitim öğretim sisteminde ve programındaki değişiklikler genellikle uluslararası etkileşimler, hatta asıl olarak da yönlendirmelerle olmuştur ve ithaldir. İlköğretim programında yapılan ilk kapsamlı değişiklik, Amerika’nın “Türkiye’yi komünizmle mücadelenin kalelerinden birine dönüştürme” planı çerçevesinde, Amerikan Ford Vakfı’nın fikri yönlendiriciliği ve mali desteğiyle gerçekleştirilmiş ve zaman içerisinde uygulanıp ‘meyveleri’ derlenmiştir. İkincisi ve hala uygulanmakta olan ise Avrupa Birliği’ne uyabilmek için…

Şimdi önümüzde bir fırsat vardır : Her kesimden insanın eğitimin çöktüğünden, sefaletinden söz ettiği bir zamanda, ilk ve ortaöğretimden başlayarak eğitim öğretimin tüm alanlarına ilişkin Türkiye toplumunun yetiştirdiği, eğitim felsefecisinden tarihçisine, dilbilimcisinden fen bilimcisine, sosyologundan eğitimbilimcisine dek alanın yetkin insanlarıyla, eğitimin çerçevesinden derslerin içeriğine ve mekanların tasarlanıp düzenlenmesinden eğitim materyallerinin hazırlanmasına dek kapsamlı çalışmalar başlatılmalıdır.

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Fikret Başkaya, Sınav sanayi ya da eğitimin sefaleti, http://atalaygirgin.blogspot.com 13 Haziran 2009.
2 Her iki boyuta ilişkin önkabuller, önermeler ve uygulamaya ilişkin pratik öneriler bütünlüklü bir biçimde bağımsız yazılar halinde temellendirilip açımlanacaktır. Eğer uygun görürler ve açık adlarıyla birlikte yorum, eleştiri ve önerilerini yukarıdaki adreste yazılı siteme iletirlerse, katkıda bulunmak isteyen tüm okurların ve ilgilenenlerin de düşüncelerine mümkün olduğunca ve yeri geldikçe bu çalışmada yer verilecektir. Bu yazıda şu anda yapılan ise en genel haliyle ve kısaca önerilerden bazılarını dile getirmek ve tartışmaya açmaktan ibarettir.
3 Yazının daha fazla uzamaması için hem genel kabullere hem de uygulamaya dönük önerilere ilişkim maddelerin sayısı az tutulmuş ve önemli ve öncelikli görünenlere yer verilmiştir.

02 Temmuz 2009

Reklamlar İnsana ve Doğaya karşı...

Reklamlar İnsana ve Doğaya Karşı...

Fikret Başkaya

Kapitalizm, mantığının ve temel işleyiş ‘yasalarının’ bir sonucu olarak, her seferinde daha çok üretmeden varolamıyor veya her ileri aşamada daha çok üretmeye mahkûm. Lâkin, her seferinde daha çok üretebilmesi, üretilenin tüketilmesiyle mümkün. İkincisi, kapitalist üretimde asıl amaç insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr etmek üzere değişim değeri üretmektir. İnsan ihtiyaçlarının tatmin edilmesi gereğiyse, kâr etmenin bir türevidir.

Oysa medenî bir insan toplumunda, insan ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere kullanım değeri üretilmesi gerekirdi. Şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği sayısız kötülükler ve saçmalıklar, araçlarla amaçların yerdegiştirmesi ters-yüz olması, velhasıl öküzün arabanın arkasına koşulmasının sonucu... Bu kepazelik kendinden menkûl bir bilim ve sürekli kutsanan bir yeni, yenilik/yenilikçilik retoriğiyle tartışılır ve anlaşılır olmaktan çıkıyor. Sistem üretim ve tüketim çılgınlığı üzerine oturuyor ama bu dünyada üretimin de tüketimin de bir karşılığı var, olması gerekiyor. Zira dünyanın kaynakları sınırsız değil.

Türkçenin henüz öztürkçeleştirilmediği dönemde, tüketim ve tüketici yerine, istihlâk ve müstehlik kelimeleri kullanılırdı. Bilindiği gibi, istihlâk helâk’tan türemedir. Helâk: mahvolma, ölme, harcanma... gibi anlamlara geliyor. Fransızca’da Latince cum-summa dan türeme kelimelerden biri olan consumer de bitirmek, yok etmek, öldürmek, yakıp kül etmek... gibi anlamlarla yüklü... O halde insanların yaptıklarının, ne anlama geldiğinin bilincinde olmaları önemli. Eğer daha çok tüketmek daha çok tahrip etmek, daha çok yok etmek, daha çok kirletmek, daha çok atık [çöp] demekse, şu tüketim çılgınlığının saçmalığı açık değil mi?

‘Tüketebildikçe Mutlusun’ Aldatmacası

Bu sefil durum bir önkabule dayanıyor: daha çok tüketmek daha büyük mutlulukla özdeş sayılıyor. Tükettiğin kadar mutlusun, tükettikçe mutlusun, ne kadar çok tüketirsen o kadar çok mutlusun... Elbette çelişki ve saçmalık bununla sınırlı değil, öyle bir burjuva uygarlığı ki, birilerinin [azınlık] daha çok tüketebilmesi, başkalarının [çoğunluk] gerekli olanı tüketemez duruma gelmesiyle, yaşam için gerekli asgarî araçlardan yoksun bırakılmasıyla mümkün... Şimdilerde 1 milyar insan açlıkla cebelleşiyor, yılda silahlanmaya 1400 milyar dolar, reklamlara da 450 milyar dolar harcanıyor...

Sadece bu rakamlar burjuva uygarlığının ne menem bir şey olduğunu, insanlığı ne duruma getirdiğini göstermeye yeterli değil mi? Maddi tüketimle insan mutluluğu arasında doğru yönde bir ilişki olduğunu varsaymaktan daha büyük aymazlık olabilir mi? Sistem, çoğunluğu akıl almaz bir sefalete mahkûm ederken, çok tüketen azınlığı da insanlıktan çıkarıyor ama ne hikmetse ona da ‘mutlu azınlık’ diyorlar... Demek ki, herkes için aynı anlama gelen bir mutluluk tanımı yok... İşte onca övünülen, onca yüceltilen kapitalist uygarlığın marifeti... Ortalıkta medeniyet tanımına uygun bir şey var mı?

Adına yarışır, medenî bir insan toplumunun bazı değerlere dayanması gerekir, işte paylaşım, dostluk, kardeşlik, karşılıklı saygı ve sevgi, zayıfları kayırma, hoşgörü, eşitlik ve özgürlük bilinci, estetik duyarlılık, estetik-entellektüel etkinlik, v.b... Sadece ahlâk dışı değil, ahlâka da karşı olan kapitalizmin kitabında bunların hiçbirine yer yoktur. Orada söz konusu olan rekabet, para, güçlünün yasasıdır ve insanın ürettiği eşya [şeyler] onu üreten insandan daha ‘değerlidir’... Kapitalist sistemin devamı için daha çok üretme zorunluluğu var ama üretmekle iş bitiyor. Üretilenin mutlaka satılması [realizasyon] gerekiyor. Fakat sistemin kaçınılmaz olarak bir kutupta zenginlik biriktirmesi, karşı kutupta yoksulluk ve sefalet biriktirmesine bağlı olduğu için, üretilenin satılması yani realizasyon ekseri sorun oluyor. Kapitalizm toplumsal eşitsizlik yaratmadan ve onu derinleştirmeden yol alamıyor.

Reklamın ve Reklamcının Misyonu

İşte reklamın ve reklamcının pis misyonu bu aşamada ortaya çıkıyor ve söz konusu pürüzü aşmak üzere devreye giriyor. Reklam potansiyel müşterilerin [satın alabilir durumda olanlar] daha fazla satın almasını sağlamak üzere kelimeleri deforme ediyor, dili ve sembolleri manipüle ediyor, kelimelerin ve kavramların içini boşaltıyor. İnsanlarda satın alma istek ve arzusunu harekete geçirmek için göze pek görünmeyen bir strateji uyguluyor. Bütün bu reklam stratejisinin amacı insanları satın almaya ikna etmek ve o amaç için aldatmaktır.
Reklam, kimi zaman gülünç, kimi zaman ‘sempatik’, kimi zaman da şaşırtıcı görüntü, imaj ve dille tehlikeli bir iş yapıyor, sürekli yenilenen bıktırıcı imajlar, sözler, görüntüler, sesler, vb. insanları alıklaştırıp- yaşamın anlamını yok ediyor. İnsanların düşünme yeteneğini köreltiyor, iyiyle- kötü, doğruyla-yanlış, güzelle-çirkin ayrımı yapmasını zorlaştırıyor. Bunları yazarken reklamcı taifesinin: “siz insanları akılsız, öyle kolay kandırılır yaratıklar olarak mı görüyorsunuz, bu onlara harekettir...” dediklerini duyar gibiyim ama dananın kuyruğu öyle değil.

Zira yaptıkları söylediklerini yalanlıyor. Asıl amaçları insanları satın almaya ikna etmek üzere etkilemek değil mi? Oysa insanlar pekâlâ manipüle edilebiliyor ve etkilenebiliyor ve şartlandırılabiliyor... Elbette bıktırıcı tekrar da işlevsiz değil. Bu yüzden George Orwell haklı olarak: “64 bininci tekrarda herşey gerçek haline gelir” demişti... Gerçekten bir şey ne kadar çok tekrarlanırsa bilinçaltına yerleşme olasılığı da doğru orantılı olarak büyüyor... Bu konuda şartlı refleks denilenle ilgili bildiğinizi hatırlamanız yeterli...

Reklam/cı Her Pazarın ve Her Malın Hizmetinde

Fakat reklâmcı sadece mal satmanın hizmetinde değil, politika pazarında da etkili, zira politika da giderek metalaşmış bir faaliyete dönüştü. Seçilmenin yolu artık reklamdan ve reklamcıdan geçiyor. Bu politikanın iflası demektir. Şunun için ki, mâlûm “politika toplumsal yaşamı adalet içinde düzenlemek” anlamındadır... Oysa reklam ve reklamcının istediği yurttaş değil tüketicidir... Reklamcının başarısı insana insanlığını unutturmaktan geçiyor. Ünlü çokuluslu reklam şirketi DDB’nin patronu Bill Benbach : “Onları bön ve aptal hale getir [ Keep them simple and stupid]” derken, reklamla amaçlananın ne olduğunu pek de nâzik olmayan bir üslûpla ifade ediyordu... Reklamcı her türlü imkân ve aracı kullanarak potansiyel müşteriyi satın almaya ikna ediyor. Bu amaçla insanları ‘çocuklaştırması’ gerekiyor... Başka türlü söylersek reklamcının imâl etmek istediği insan ‘çocuk olarak kalmış, çocuklaşmış büyüklerdir’... ‘büyümüşte küçülmüş değil de, küçülmüş de büyümüş... Şu malı veya hizmeti satın alırsan mutlu olursun, almadığın zaman mutsuzsun. O halde reklamın önce insanda mutsuzluk duygusu, eksiklik duygusu yaratması gerekiyor ki, mutluluğa terfi etmek üzere önerilen ürünü satın alsın. Velhasıl mutsuzluk durumundan kurtulmanın yolu satın almaktan geçiyor...

Elbette sadece satın almak değil, herkesin aynı şeyi satın alması, daha çok, daha çok ve daha çok satın alması... durmadan satın alması... Öyle bir insan ki, nedensiz ve amaçsız, dur durak bilmeden satın alıyor, satın almak için satın alıyor ve satın aldığı için ‘mutlu’ olduğunu sanıyor. Reklam sahip ol diyor, insan ol demesi mümkün değil. Metroda bir reklam gözüme batmıştı... batmaması mümkün mü... İştahla çikolatalı pastayı yiyen genç kızın resminin altında: “ mutlu et kendini” yazılmıştı. Reklamda sanki iki farklı kişilik resmediliyordu veya genç kızın kişiliği ikiye bölünmüştü: biri mutsuz olan ve pastayı yiyince mutlu olacak olan, diğeri de yeme fiilini gerçekleştirmek üzere pastayı satın alacak olan... Reklamların tahribatının nerelere vardığının sadece bir örneği... Asgari sağduyu ve düşünme yeteneğine sahip biri daha çok sahip olmak eşittir daha büyük mutluluk denklemine itibar eder mi? Ne kadar sembol ve değer varsa insanları tüketim düşkünü, tüketim bağımlısı [ alkol, uyuşturucu... bağımlısı gibi] yapmak üzere seferber ediliyor...

Bir şey üretmek demek doğadan bir şeyler almak, eksiltmek demek ve kullanılan doğal kaynaklar sınırsız değil. Kapitalist üretim ve onu meşrulaştıran kendinden menkûl “iktisat bilimi”, doğal kaynakların sınırsız olduğunu ilân etti. Böyle bir saçmalığa insanlar inandırıldı. Reklamlar her gün binlerce defa ‘daha çok tüket’ diyor lâkin üretilenin çoğu çöpe atılıyor. Çöpe atmak için üretimin kural haline geldiği bir dünyada milyonlarca insan açlıktan ölüyor ve hâlâ kapitalist üretim tarzının yegane rasyonel üretim tarzı olduğuna insanlar inandırılmak isteniyor. Üretim ve tüketim çılgınlığı ve atıklar doğa tahribatını derinleştirirken, insanı, toplumu ve doğayı kirletiyor. Aslında çöp dağlarına bakarak insanlığın içine sürüklendiği sefil manzaraya dair fikir edinmek mümkün... Reklamlar üretilenin eskimesine izin vermiyor. Yeni olan muteberdir düşüncesi sürekli yenilenip, tam bir saplantı haline getiriliyor ve tabii durmadan şeylerin yenileri üretiliyor ve yeniye sahip olmak mutlu olmak demek... Reklamlar ürün fiyatlarını yükseltiyor ve ‘kaliteyi ucuza’ aldığını sanan şanslı tüketiciye yükleniyor. Ödediğiniz fiyata reklam maliyeti de dahil...

Reklamlar basın özgürlüğünün de düşmanı. Şimdilerde yazılı basın, radyo ve televizyon reklamlarla ayakta kalabiliyor ve reklamı verenler de büyük çokuluslu şirketler. Şirketler reklamı kestiğinde televizyonun da fişi kesiliyor, gazeteler kapanıyor, radyolar susuyor. Böyle bir durumda gazetecilerin reklamı eleştirmesi mümkün mü? Reklamı yapılan malın kalitesine dair itirazda bulunabilir misiniz? Zaten reklam tek yönlüdür ve reklama maruz kalanın söz hakkı yoktur. Reklamlara dair eleştirel bir yazının, haberin yayınlanması mümkün mü? O zaman ancak reklamı sorun etmeyenler büyük medyada yer bulabilirler ve yalan ve tahrifat korosuna dahil olabilirler. Mesele okuduğunuz bu yazının veya benzerlerinin büyük gazetelerde yayınlanması, televizyonlarda yankı bulması mümkün mü? Böyle bir ortamda da başta yazılı basın olmak üzere medya denilenin bir tür reklam kataloguna dönüşmesi kaçınılmaz... Oysa basının [veya medyanın densin] adına lâyık olabilmesi, paranın ve devletin iktidarından bağımsız olmasıyla mümkündür.

Reklamlar İsrafın Hizmetinde…

Reklamlar israfın hizmetinde ve insanlara markalarla tuzak kuruluyor. Marka, malın kalitesini sorun etmeyi engelliyor ve değerinin çok üstünde satmanın da garantisi. Üstelik marka mal almak marifet sayılıyor. Ucuzluk kampanyaları ve promosyonlar israfı daha da büyütüyor. İnsanlar ucuza satın alma yanılsaması tuzağına düşürülüyor. İki alana üçüncüsü bedava türü kampanyalar insanlara ihtiyaçları olmayan şeyleri satmak demek. Bir insanın ihtiyacı olmayan şeyleri ucuz olduğu için satın alması ne anlama geliyor? Ucuza satın alma da ekseri bir yanılsama olmak kaydıyla. Kaldı ki, gerçekten ucuzsa bile ucuza satın almak uzun vadede itibar edilebilir bir şey de olmamalıdır. Mallar emek harcanarak üretiliyor ve ucuza üretilmesinin koşullarından biri ve başlıcası da üreticinin, işçinin, esnafın, çiftçinin aşırı sömürülmesidir ki, bunun uzun vadede bumerang etkisi yaratması kaçınılmazdır. Reklamlar satın alma gücü olmayan insanları da ‘marka’ mallar satın almaya özendirip borçlandırarak düşük gelirli ailelerde gereksiz sıkıntılar, dramlar, huzursuzluklar yaratıyor, gençleri suça özendiriyor...

Tüketiciyi manipüle eden, gereksiz ihtiyaçlar yaratan, doğa tahribatını derinleştiren, erkek egemenliğini ve önyargıları pekiştiren, ürün fiyatlarını yükselten, insanları bunaltan, çevreyi kirletip-çirkinleştiren, sürekli yalan söyleyen... reklamlara karşı çıkmak gerekli ve mümkün. Bu saldırıya başta örgütlenerek, örgütlerle karşı çıkmak mümkün ama bireysel planda da yapılabilecek şeyler var ve bu ikisi birbirini tamamlamak durumunda. Reklam karşıtı örgütler oluşturmak ve muhalif örgütlerin bu konuda duyarlı ve sorumlu davranmalarını sağlamak için çaba harcanabilir. Kaldı ki, kapitalizme karşı mücadele ettiğini söyleyen örgütlerin reklamın tahribatı karşısında tepkisiz kalmaları, onu ciddiye almamaları anlaşılır bir şey değildir...

Sanatçının Reklamlarda İşi Yoktur

Her birimiz gönüllü yetingenlik tercihi yapabiliriz. Sade yaşamanın, azla yetinmenin insanlık demek olduğu düşüncesini yaygınlaştırmak üzere pekâlâ işe kendimizden başlayabiliriz... Kapitalizmin ve reklamların dayattığını değil de ihtiyacımız olana sahip olmakla yetinebiliriz. İsraf ordusundan firar edebiliriz. Bir şeyi satın almadan önce ve mutlaka bu bana gerçekten gerekli mi? sorusunu sorabiliriz. Reklamların kölesi olmamanın mümkün ve gerekli olduğunu kendi yaşamımızda gösterebiliriz. İnsan mutluluğuyla sahip olunan eşya arasında doğru yönde bir ilişki olduğuna dair genel-geçer yaygın ama saçma kabulün dışına çıkabiliriz. Asıl zenginliğin meta dünyasının dışında olabileceği düşüncesini yaygınlaştırabiliriz. Bunun için de işe sürüden ayrılarak başlayabiliriz...

Bu vesileyle reklamı sanat sayanlarla, reklamlarda rol alan sanatçılara da bir çift sözüm var: Bir kere reklam kirletiyor ve kirletme eylemiyle sanatın bir ve aynı şey sayılması abestir. Bizzat reklamın varlık nedeni sanatın ve sanatçının inkârıdır; ikincisi, gerçek sanatçının reklamlarda rol alması, bir şekilde reklama bulaşması kabul edilebilir değildir. İnsanları aldatıp-alıklaştıran, kirli ve kirleten reklamlarda rol almayı, bu sefil oyunda kendini maskara etmeyi içine sindiren biri kendi varlık nedenine ve kendi etiğine ihanet etmiştir. Sanat güzelin ve daha güzelin, hayatı güzelleştirmenin, ona anlam katıp-zenginleştirmenin hizmetinde, reklam da yalanın, insanı ve toplumu kirletmenin, doğayı tahrip etmenin hizmetinde olduğuna göre...