25 Mayıs 2009

Yaratılışçılar çarpıtmadan, yalansız, iftirasız yazamaz mı?

Yaratılışçılar çarpıtmadan, yalansız,
iftirasız yazamaz mı?

Atalay GİRGİN*

Kısa bir açıklama :

Radikal’in “Tartışı-yorum” bölümünde yayımlanan, “Darwin evrim kuramıyla hangi Tanrı anlayışını yıkıyor?” ve “Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını kanıtla(ma)yacak?” başlığını taşıyan yazılarıma ilişkin yapılan sözüm ona ‘eleştiri’ler üzerine düşündüm ve sordum : Bu yazılar anlaşılmayacak denli karmaşık mıydı? Terminolojiye, alanın özel, spesifik kavramlarına boğulup anlaşılmaz mı kılınmıştı? Önermeleri açık seçik değil miydi?

Bu soruların hiçbirine “Evet” yanıtını vermek mümkün değildi. Çünkü, anlaşılırlık ve önermelerin olabildiğince basit ve açıkça kavranması gerektiğini düşünerek yazmıştım. Özellikle ortalama zeka düzeyindeki her okurun kolayca, zorlanmadan kavraması, anlaması için.

Ne var ki, her iki yazıya da ‘eleştiri’/yorum yazan bir çok kişi, tepkisel bir biçimde ilk aklına geleni ifade etmekten öteye geçmiyordu. Daha doğrusu, terkisindekini boşaltıyor; midesindekini kusuyor; ne yediyse onu çıkartıyor ve etiketlemeye çalışıyordu. Sanki ya anlamıyor ya da anlamamak için özel çaba harcıyordu. Bu yalnızca benim adı geçen yazılarım için geçerli değildi elbette. Neredeyse başlığında ya da içinde evrim, Darwin, din ve Tanrı sözü yer alan ve eleştirellik taşıyan her yazının makûs talihiydi. Bu tavrı gösterenler de, istisnaları bir yana, genellikle “yaratılışçılar”dı. Oysa saplantılı ve yanılsamalı bilinç halleriyle malûl olmayan herhangi bir insan, anlamadığı bir yazıya, bir düşünce ya da önermeye ne karşı çıkıp yadsıyabilir ne de onu kabul edip savunabilir. En basitinden etik bir tavırdır bu.

Ancak, “yaratılışçılar” için böylesi bir kaygıdan söz etmenin ne denli uygun ya da geçerli olduğu çok ama çok tartışmalıdır. Çünkü onlar, kendi adlarının önünde yer alan sıfat ne olursa olsun, Darwin adını, evrim ve Tanrı sözünü duydukları her yazıya, anlayıp anlamama kaygısı gütmeksizin, benzer tepkiyi veriyor. Neredeyse aynı davranışı sergiliyorlar. Bir adresten üfürülen, çarpıtmaya dayalı bilgileri dökmeye başlıyorlar.

Aslında, hangi konu ya da sorun olursa olsun, o nesne, o uyarıcı karşısında bir anda benzeri davranış gösteren insanları gördüğümde klasik koşullanma yoluyla öğrenmeyi anımsıyorum. Ve “Pavlov’un köpeği” deneyi beliriyor zihnimde… Düşünüyorum da; bu durum insan için çok acı, çok utanç verici… Tam bir “Pavlov’un köpeği sendromu” tepeden tırnağa arz-ı endam eyleyen… Oysa hiçbir insan; dili, dini, etnik kökeni, siyasal ve felsefi düşüncesi ne olursa olsun, düşmemeli, düşürülmemeli bu hale ve kurtulmalı bu sendromdan…

İşte, kendi yazılarımın da başına gelenleri düşünerek, hem yazıya / yazmaya ve eleştirinin neliğine ilişkin genel bir çerçeve çizmek hem de özellikle “Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını kanıtla(ma)yacak?” başlıklı yazıma ilişkin yapılan çarpıtma, yalan ve iftiraları yanıtlamak için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bir başka deyişle, bu yazı bir zorunluluktan doğdu. Yer yer pedagojik ve ders havası sezilse de, bu, benim özel seçimimden ya da üslubumdan çok, yazılarımı ve dolayısıyla beni kendine, daha doğrusu kendini bana muarız kılmaya yeltenenlerin yaklaşımlarından ve yazdıklarından kaynaklandı. Velhasıl; bu yazının ortaya çıkmasına vesile olanlara, başta dede ve torun olmak üzere, vecd içinde secde ettikleri Tanrı / Allah, önce hem akıl, fikir ve izan; hem erdemlilik, etik tutarlılık; hem akıllarını tez elden başkalarının ipoteğinden kurtarmayı, hem de yalan söylememeyi, çarpıtmalar ve iftiralarla başkalarını suçlamamayı ihsan eylesin! Sonra da ne muratları varsa versin… Gelelim sadede :

Yazmak sorumluluktur

Kalem kuşanıp yazmak sorumluluk üstlenmektir. Ak kağıdın üzerine düşürdüğünüz her sözcüğün, her önermenin değeri vardır. Bu değer bazen olumludur, bazen olumsuz. Her halükarda ödülden çok bedele açılır kapı. Ödül istisnaidir. Dahası en iyi ödül, anlatmak istediğiniz ya da anlattığınızın, okuyanlarca olabildiğince doğru anlaşılmasıdır. Bundan dolayı, bedeli ödemeye hazır olmak ya da yazmanın gerektirdiği her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazır olmak gerekir. Bunun yolu ise sözünün / yazdığının sahibi olmaktan geçer. “Ben söyledim oldu” deyip sırra kadem basmaktan değil…

Yazılan her söz, her önerme, yayınlandığı an sizden bağımsızlaşır. Siz onunla ne anlatmak istemiş olursanız olun. Artık o sizin kontrolünüzden çıkmıştır. O andan itibaren, “ben aslında şöyle demek istemiştim” diyemezsiniz. Eğer eksik ya da yanlış yazmışsanız, maddi hata yapmışsanız; size düşen, özür dilemeyi, hatanızı, yanlışınızı kabul edip bunları gösterenlere de teşekkür ederek, düzeltme yoluna gitmektir. Çünkü okuyanlar devreye girmiştir. Okurların kimi, yazıda anlattıklarınızı anlar; anlatmak istediklerinizi neliğine uygun bir biçimde kavrar. Kimi anlamaz. Kimi ise, anlar ama anlamak istemez. Kimi ise anladıklarıyla anlamadıklarını paçallayıp, anlamış edasıyla sözüm ona ‘eleştiri’ye girişir. Yazdığınız önermelerin bildirdiği yargılar karşısında rahatsız olmuş, huzursuzlaşmıştır. Hatta bunları, harim-i ismetine bir saldırı sayma noktasına dek ulaşmıştır huzursuzluğu.

İşte bu yanılsamalı bilinç haliyle peydahlanan huzursuzluk, dogmatizmle malul önyargıların da eşliğinde yaşanan ve böylesi anlarda sık sık arz-ı endam eyleyen “akıl tutulması”nı tetikler. Harim-i ismetine saldırılmakta olduğu yanılgısı ve saplantısıyla, buna neden olduğunu düşündüğü kişiyi, olayı, olguyu, konumuz bağlamında ise yazıyı kendisine konu, nesne edinir. Amaç da söylem ve eylem de hem aracın türüne hem de yere ve zamana göre değişir. Keza söylem ve eylem de kişinin konumuna, çapına, sıfatına, birikimine, kendisine atfedilen ya da biçilen değerine göre… Bazen, yok etmek, varlığına son vermektir amaç. Bazen yalanla, çarpıtmalarla, hatta iftiralar ve küfürlerle, söylemediklerini söylemiş gibi algılatıp küçük düşürmeye çalışarak değersizleştirmek, geçersizleştirmektir. İkisinde de tahammülsüzlük ve öfke vardır. Ancak seçilen araç, öfkenin ve tahammülsüzlüğün dışavurumunda etkileyici bir unsur olarak kendini gösterir. Tabir-i caizse “bana uygun bir biçimde eylemek zorundasın” der.

Yazıya, yazı aracılığıyla eleştirisini, tepkisini, öfkesini, tahammülsüzlüğünü bildirmeyi seçen kişi, her ne olursa olsun, şu ya da bu biçimde söylemini mantığa, hem de sağlam bir biçimde, büründürmek zorundadır. Eleştiriyi şimdilik bir kenara ayırmak koşuluyla… İftirasına, yalanına, hatta çarpıtmalarına bile açık ya da örtük bir temel, bir referans noktası bulmak; yazının kendisinde bunları bulamadığında ise inşa etmek ya da uydurmak zorundadır. Hele hele hakkında, sözüm ona ‘eleştiri’ yapılan yazı başkalarının da gözünün önünde ve üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan duruyorsa… Çünkü hiç belli olmaz, yazılanları yalnızca okuyup geçmeyen, haksızlığa tahammülü olmayan biri çıkıp pat diye, en azından yapılanın “ÇARPITMA” olduğunu yazıverir büyük harfle. Tıpkı, Radikal “Tartışı-yorum” bölümünde yayınlanan “Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını kanıtla(ma)yacak?” yazısına yöneltilen ‘eleştiri’ler karşısında, bir okuyucu / yorumcunun yaptığı gibi… Ki bu vesileyle, tanımıyor olsam da, teşekkür ederim, kendisine.

Kalem kuşanan erdemli olmalı

İnsan böyle bir durumda ne yapar? Eğer erdemliyse, etik tutarlılığa sahipse yüzü kızarır bunu okuduğunda ve en basitinden “yanlış yazmışım” der ya da “özür dilerim”... Hatta “Teşekkür ederim. Hata yapmışım, düzelteceğim” der ve düzeltir.

Ancak erdemliliği ve etik tutarlılığı kendisi gibi olanlarla ilişkiye indirgeyen ya da “dostlar alış verişte görsün” anlayışıyla işine geldiği yerde anımsayan birisi için geçerli değildir, yukarıda yazılanlar. Bunların yüzleri kızarmak bir yana, daha da pervasızlaştıkları görülür genel olarak. Dillerinden düşürmedikleri “ahlak, erdem, saygı, hoşgörü, dürüstlük, hakkaniyet, iftira atmamak, yalan söylememek, vb.” kavramlar tam bir ikiyüzlülüğün ve riyakarlığın delaletine dönüşür. Kendi yaptıklarını gizlemenin örtüsü, süsü olmaktan öteye gitmez.

Ancak ağzınızdan çıkan ya da düşündüğünüz her söz, yazıya dönüştüğü an, örtü de süs de çekilip alınmaya amadedir. Sorumlu ya da size göre sorumsuz biri / birileri, altında her şeyi özenle gizlediğinizi, sakladığınızı sandığınız peçenizi indiriverir. Kendinizi ve söylediklerinizi sorgulanmazlık zırhına almak için kullandığınız, olumluluk ya da olumsuzluk atfettiğiniz o büyük kavramlar altında sergilediğiniz önermeleri, kurduğunuz cümleleri sormaya sorgulamaya girişiverir. Ve “şapka düşer kel görünür”…

Bundan dolayı, daha girişte belirttim, yazmak sorumluluktur, diye : Bilmeyenler bilsin, unutanlar anımsasın istedim. Hele hele, aynadaki ya da fotoğraftaki suretini aslından daha çok önemseyenler gibi; akademik sıfatlarını kendilerinden daha çok önemseyenler, bu kisvelerin ardına sığınarak bazı kavramları yerli yersiz, gerekli gereksiz canlarının istediği her yere yapıştırmaya yeltenmesinler, kendilerinde böylesi bir hak görmesinler diye… Çünkü bu tür zevatların bir ‘yöntem’ ya da bir ‘üslup’ kıldığı bu yaklaşım / anlayış, öncelikle iki açıdan uygun değildir :

İnsan “Şey”leştikçe çarpıtma, yalan ve iftiraya girişir

Birincisi, yerli yersiz, gerekli gereksiz her yerde kullanmaya çalıştığınız kavramlar, giderek asıl işlevinden uzaklaşır, anlamsızlaşıp sıradanlaşır. Siz bununla ne denli önemli bir şey yaptığınızı ya da anlattığınızı sanırsanız sanın, onlar anlamsızlaşıp sıradanlaştıkça değersizleşir. Ve her geçen gün “şey”leşir. Nitelemek ya da yaftalamak için gerekli gereksiz kullanarak “şey”leştirdiğiniz ya da “şey”leşmesine katkıda bulunduğunuz her kavram, aslında farkında olmasanız da gün gelir sizi vurur. Bir bakmışsınız ki, “şey”leştirdiğiniz her kavramla “şey”leşen kendiniz olmuşsunuz.

Nacizane bir uyarı; “kulağınıza küpe olsun”. Kendinizden daha çok önemsediğiniz akademik sıfatlarınızın büyüsüne kapılıp kendinizi “şey”leştirecek işler yapmayın… Çünkü “şey” arada sırada ve asıl olarak da yerli yerinde telaffuz edildiğinde işlevseldir ama her yerde her zaman kullanılmaya gelmez. “Şeyin ağyarını mani efradını cami” kılmak gerektiği boşuna söylenmemiştir. İster dede olun ister torun, ister hoca olun ister öğrenci, siz siz olun “şey”leşmeyin, olur mu?

Dede ya da torun, eğer “Şey”leştiğimizi nasıl anlayacağız, diyorsanız, size birkaç ipucu : Göz göre göre, yüzünüz kızarmadan, bir yazıyı çarpıtıyorsanız; nesnesine aykırı bir biçimde ona sıfatlar yakıştırıyor, kavramlar yapıştırıyorsanız; yazıda olmayan bir şeyi varmış gibi yazarak, utanmadan yalan söyleyip sonra da yazarın yalan söylediğini iddia edecek kadar pişkinleşmişseniz; iftira sizin için vaka-i adiyeden herhangi bir davranış haline gelmişse, kusura bakmayın ama, siz çoktaann “şey”leşmişsiniz, demektir. Hem de iflah olmaz cinsinden… Sizi bu halinizle kabul eden/edecek Tanrı’nın da, ardında vecd içinde secde ettiğiniz Tanrı’nın da herhangi bir hükmü, aslında sizin de bildiğiniz gibi, kalmamıştır zaten. Ki artık siz, bir değil, gelmiş geçmiş her Tanrı’ya secde etseniz de “şey”likten kurtulmanıza faydası yoktur. Hiçbir Tanrı sizi “şey”likten kurtarmaya kadir değildir. Bundan kurtulmanız için mucize gerek! O mucize de, bir ya da çok, aklınızı tüm Tanrıların ipoteğinden kurtardığınız ve arınmaya başladığınız gün kendini hissettirmeye başlayacak!!!

İkincisi ise, akademik sıfatlarını bilim ahlakına, bilim insanı olmanın gerektirdiği etik tutarlılığa uygun olarak taşıyan; bırakın kavramları yerli yersiz kullanmayı, her sözünün hesabını vermeye hazır insanların da yanlış algılanmasına yol açma tehlikesinden dolayı doğru değildir. Böylesi insanlar düşünüşleri, söylemleri ve eylemleri ile taşıdıkları sıfatlara değer katar. Bazıları da sıfatların kendisine değer kattığını sanarak, bunların ardına sığınıp her şeyi söyleyebilme hakkına sahip olduğunu düşünür. Kimse unutmasın; bu toplum, akademik sıfatına istinaden ve utanmadan, televizyonlara çıkıp, Türkiye’de radyasyon tehlikesi olmadığını söyleyen profesör de gördü. Adını anmıyorum. İlgilisi bulup yazsın. Galiba hacı bile olmuştu zevat. Çernobil nükleer santralindeki kazadan sonraydı. Türkiye’nin kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm komşularında radyasyon tehlikesi olduğu basında yazılıp çizilirken, bu zevat izleyicilerin gözüne baka baka, Türkiye’de radyasyon tehlikesi yoktur, diyebilmişti. Allah’ın hikmeti işte… Dört bir yandaki ülkelerde var ama Türkiye semalarına uğramadan geçivermiş!!! Kenardan kenardan, sınırları gözeterek dolaşmış mübarek!!! Bilim insanı olmakla, hokkabazlığı ve amirine, efendisine el pençe durup sahibinin sesi olmayı birbirine karıştırınca insan, hiçbir olumsuzluk sınırlardan içeri giremez. Her şey “Teğet geçer. Hamdolsun”…

Bundan dolayı, sıfatına binaen söz söyleyen, yazan her insan yazdıklarına da kullandığı kavramlara da dikkat etmelidir. Kavramlar kendi başlarına ne doğrudur ne de yanlış. Uygun yerde uygun zamanda kullanıldığı sürece işlevseldir. Öte yandan bir kavramın ya da bir adın telaffuz edilmesi, onun gerçeklikte de var olduğuna delalet etmez. Yazan da eleştiriye yeltenen de bunu unutmamalıdır.

Her yazı bir değerlendirmedir

Her yazı bir değerlendirmedir. İster kavramlar arası bir ilişki, sorgulama ve çözümlemeye dayansın; isterse düşsel / düşünsel ya da gerçekliğe dayanan ontolojik bir kavrayış, anlamlandırış ve sorgulayış üzerinde yükselsin ve bunun epistemolojik ifadesi olsun, her koşulda geçerlidir, her yazının bir değerlendirme oluşu.

Bu genellemeyi, türüne bakmaksızın edebiyattan felsefeye, bilimden siyasete dek her tür yazı için kullanmak mümkündür. Çünkü ister öykü, şiir, roman olsun, isterse dinsel, siyasal, bilimsel, felsefi teorik bir yazı olsun, bunların her biri kendi türlerinin karakteristik özellikleri ve yazarının kabulleri temelinde, nesnesine / nesnelerine ilişkin öznel ya da ‘nesnel’ bilgi ortaya koyan değerlendirmelerdir. Bu noktada, “nesnesi karşısında esaret bilime, özgürlük sanata götürür” diyen Mehmet Ali Kılıçbay’ı da anımsamadan geçmemek gerek.

Eleştiri ise bir değerlendirmenin değerlendirilmesi etkinliğidir. Bir değerlendirmenin her değerlendirilmesi bir eleştiri olmasa da, her eleştiri bir değerlendirmenin değerlendirilmesidir. Bunun yanı sıra, her eleştiri, nesnesine ilişkin, sorgulamaya dayanan saptamaları, belirlemeleri ve çıkarımlarıyla, şu ya da bu ölçüde ‘suçlama’yı içerir ama, asla suçlamaya indirgenemez. Bundan dolayı, nesnesine ve o nesneyi ortaya koyan özneye ilişkin yöneltilen herhangi bir suçlamaya, iftiraya ve nesnenin bütününün ya da bir kısmının çarpıtılmasına, bozulmasına dayanan değerlendirmeler eleştiri niteliğine haiz değildir.

Tarafsız önerme ve cümle yoktur

Konu edinilen, nesne edinilen herhangi bir yazıya ilişkin doğru ya da uygun bir eleştirel değerlendirme yapabilmek için ilk hareket noktası, onun ontolojik ve epistemolojik açıdan nesnesine uygun bir biçimde kavranması anlaşılmasıdır. Kabul edin ya da reddedin, bir yazının temel ve yan önermeleriyle ne anlattığını kavrayıp anlamamışsanız, eleştiri girişiminiz ya da eleştiriniz daha baştan sakatlanmıştır. Bundan dolayı, eğretilemelere, betimlemelere, imgesel ve çağrışımsal anlatı ve göndermelere yer vermeyen herhangi bir yazıyla karşı karşıyaysanız, öncelikle yapmanız gereken, onun temel ve yan önermelerini belirlemektir. Çünkü şiiri kısmen bir yana alırsak; edebiyatın tüm diğer türlerinde bile, betimsel, imgesel, çağrışımsal anlatıların yanı sıra, açık ya da örtük bir biçimde önermelere başvurulur.

Bu durum, edebiyat dışındaki, ister felsefi olsun isterse bilimsel araştırmaya dayansın tüm düşünsel ve anlamaya, anlamlandırıp anlatmaya yönelik alanlarda daha da başattır. Bunun temel nedeni, bir düşüncenin, bir bilginin ve hükmün hem bildirilmesi hem de temellendirilmesinde önermelerin işlevselliğidir. Dahası ne denli genellik hükmüne büründürülürse büründürülsün, her önermenin, hatta her cümlenin taraf olmasıdır. Bir kez daha belirteyim ve belirginleştireyim : Her önerme bir cümledir ama her cümle bir önerme değildir. Ve tarafsız önerme, tarafsız cümle yoktur.

Tarafsız bir önermenin, tarafsız bir cümlenin bile olmadığı koşullarda, herhangi bir konuyu, nesneyi, sorunu dile getiren, buna ilişkin bir düşünceyi anlatan yazının ve bunun, eleştirel ya da değil, her türden değerlendirilmesinin tarafsız olmasından söz edilemez. Okuyanın da yazanın da bunu belleğine kazıması ve asla unutmaması gerek. Ve hiç kimsenin, okuduğu bir yazı ya da o yazıya ilişkin eleştiri sıfatını hak eden herhangi bir değerlendirme karşısında hiddetlenip öfkelenmemesi, adabını bozmaması da…

Ne var ki, ‘eleştiri – yorum’ sözünün ardına sığınarak, çarpıtma, iftira ve yalan devreye girdiğinde denge bozulmuş demektir. Çarpıtma, iftira ve yalana sarılarak, konu edindiği yazıyı ve oradan da hareketle yazanını tabir-i caizse “av”lamaya yeltenip kendini sözüm ona “avcı” sanan herkes yanılır. Çünkü farkında olmasa da buna yeltenen kişi, aslında o andan itibaren kendini, “av” kılmaya çalıştığının insafına terk etmiştir. Dede/hoca, torun/öğrenci, her ikisinin de hal-i pür meali budur aslında… Sadece ikisinin değil tüm yaratılışçıların…

Yaratılışçılar çarpıtmadan, yalansız, iftirasız yazamaz mı?

Önce genelden başlayalım

Yaratılışçıların tüm iddialarını, bir genelleme düzeyinde, iki noktaya indirgemek mümkündür : Bunlardan birincisi, özellikle tek Tanrılı birer din olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’in bir dogmaya dönüştürdüğü “Adem ve Havva” mitosu / masalıdır. İkincisi ise, Darwin’in Evrim kuramıyla, insanın evrimleşme yoluyla maymundan geldiğini ileri sürdüğüne ilişkin iddiadır.

Yaratışçıların temel tezlerinden biri olan ve Darwin’e atfedilen böylesi bir önerme, kendilerinin bir uydurmasıdır ve yoktur. Çünkü Darwin, “insan, maymunun evrimleşmesi sonucu meydana gelmiştir” gibi ya da benzeri bir hüküm vermemiştir. Dolayısıyla, bu zevat-ı muhteremler, “yaratılış görüşü”nün temel direklerinden birini daha ilk hareket noktasından itibaren, alenen çarpıtma, yalan ve iftira üzerine kurmuşlardır. Tüm yaratılışçılar da sözlü ya da yazılı olarak bu uydurmayı yineleyip dururlar.

Öte yandan aynı yaratılışçıların, her şeyi yaratan, kazaya ve kadere hükmeden, yarattıklarından dilediklerini doğru yola ileten, istemediklerini ise kalplerini mühürleyip doğru yoldan ırak tutan bir Tanrı / Allah inancına sahip olduğu söylenir. Bu Tanrı’nın yalandan, iftiradan sakınmayı buyurduğu da iddia edilir. Keza yalan söyleyeni, iftira atıp kara çalanı cezalandıracağı da...

Bu noktada; eğer böyle bir Tanrı varsa ve önce bunları yapan yaratılışçıların yakasına yapışmıyor, onları çarpmıyor, elden ayaktan düşürmüyorsa, yalandan ve yalancıdan, iftira ve iftiracıdan, çarpıtma ve çarpıtmadan / çarpıtandan medet umuyor demektir. Bunlardan medet umacak denli acz içindeki bir Tanrı hiçbir şeye kadir değildir. Dahası var olduğu iddia edilen bu Tanrı ya asla mükemmel bir varlık değildir ya da ayan beyan yoktur. Ya da mükemmellik atfedilen Tanrı’yla yaratılışçıların Tanrı’sı bir ve aynı değildir. Ki o zaman, her halükarda bir değil, birden çok Tanrı vardır.

Hal böyleyse, bunların içinde, yaratılışçıların kendisine vecd içinde secde ettikleri Tanrı’nın da yalandan, iftiradan uzak durmayı buyurması, bunları yapanları cezalandırması da söz konusu değildir. “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” misali… Böyle Tanrı’ya böyle kul… Bu durumda bu Tanrı’nın her türlü eksiklikten arî ve mükemmel bir varlık tasavvurunun ürünü olmadığını söylemek gerekir. Aksine bu Tanrı’nın, takım tutar gibi taraf tuttuğunu, yarattığı söylenen tüm insanlar karşısında adil olmadığını, bir gün mübah saydığını bir başka gün günah sayacak denli çelişki ve tenakuz içerisinde olduğunu da…

Şimdi sıra özelde
Radikal’in “Tartışı-yorum” bölümünde yer alan, “Darwin Evrim kuramıyla hangi Tanrı anlayışını yıkıyor?” ve “Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını kanıtla(ma)yacak?” başlığını taşıyan yazılara ilişkin site içinde ve site dışında, sözüm ona ‘eleştiri – yorum’ ya da doğrudan karşı yazı (ki bu ilk başlık için geçerli) yazan bazı yaratılışçılar hala ağızları burunları, kolları bacakları ‘çarpılmadan’ yaşamlarını sürdürüyorlarsa, yukarıdaki önermelerin hükmü yalnız bugün değil, her daim geçerlidir. Çünkü başlıkları anılan yazıların ikisi için de çarpıtmalar yapılmıştır.

Birincisine dair bağımsız yazı kaleme alan ünlü bir İslamist yaratılışçı hoca, yazısının daha ilk paragrafına çarpıtmayla başlamış. “Atalay Girgin yanılıyor : …” başlığını taşıyan bu yazıyı, hızını alamayıp İngilizce’ye de çevirtip “Atalay Girgin is mistaken : …” diyerek bir dizi sitede yayınlamaktan geri durmamıştır. Burada yer alan bir dizi önerme ve benzer kalıp görüşler ‘eleştiri-yorum’ kisvesiyle Radikal’deki yazının altına eklenmiş olsa da söz konusu yazı site dışında yayınlandığı için ona yanıt vermenin platformu Radikal “Tartışı-yorum” bölümü değil. Başka bir yer ve başka bir zaman…

Ancak “Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını kanıtla(ma)yacak?” başlıklı yazı için yapılan ‘eleştiri-yorum’lardaki çarpıtma, yalan ve iftira için geçerli değil bu. Söz konusu yazıyı, yaratılışçılığı savunmaya evrimi yadsımaya çalışan bir zevat-ı muhterem okumuş ve anladığı kadarıyla da, harim-i ismetine saldırı saymış2. Hem harîminin hem de ismetinin tehdit altında olduğu yanılsaması ve saplantısının hiddeti, öfkesi ve tahammülsüzlüğünün etkisiyle kendini kaybetmiş. Ve bu halet-i ruhiyesiyle bilgisayarın klavyesine sarılıp, ne yediyse onları çıkarmaya yeltenmiş. Ama nafile… Çünkü yazıya ve yazana ilişkin çıkardıklarının önemli bir bölümü mesnetsiz ve uydurma. Bunun nedeni ise ya okuduklarını bütünsel olarak kavrayıp anlamlandıramamak ya da gözü dönmüşlükle malûl bir kasıt. Bir bölümü ise söylem üretebilmek, kendisine gerekçe yaratabilmek için, anlayamadığı haliyle yazıyı cendereye almaya dönük etiketleme girişimi. Bir kısmı da dolgu malzemesinden ibaret3. İşte etiketlemenin, yalanın, çarpıtma ve iftiranın örnekleri :

Yalan ve iftira sahibini vurur

1- Yazının pozitivist olduğunu ve pozitivizmi yeniden servis etmeye dönük olduğunu söylüyor. Pozitivist etiketini yapıştırıveriyor. Ama buna dair ne yazıdan ne de diğer yazılarımdan en küçük dayanak yok. Bir okur, yazının pozitivizm olarak değerlendirilemeyeceği uyarısında bulunuyor. Ne var ki, buna rağmen imam bildiğini okuyor.

2- Yazının kendini tekzip argümanı yarattığını söylüyor ve ekliyor “Yazının ya başlangıçtaki teorik kurgusu ya da sonuç kısmı yalan”. Dayanak ne? Yok. Ama ya başlangıçta ya da sonuç kısmında, yani hangisi olduğundan emin değil; ancak ikisinden birinde mutlaka yalan söylediğimi iddia edecek kadar kendini kaybetmiş ya da kasıtlı olmalı. İnsanlıktan, erdemden, etikten nasibi olan birisi, nasıl olur da utanmadan, yüzü kızarmadan hem de yazının göndermelerini kontrol bile etmeden birine iftira atabilir? Ne var ki zevat, kendi bilinç halini dışavuruyor ve yalan söylediğim yalanını uyduruveriyor; itham edip iftira atıyor.

3- “On parmağında on marifet” var, yalnızca yalan söylemiyor. Fazla zekiliğinden olsa gerek, yazıdan, “Din “masal”mış, evrim teorisi değişmez sorgulanamaz bir yasaymış, yaratılış teorisi de safsataymış” dediğim ya da diyeceğim sonucunu çıkarıveriyor, çarpıtmayla, iftirayla. El insaf diyesim geliyor, ama her akademik sıfat taşıyanın gereğinden fazla önemsenmemesi, gözlerinde büyütülmemesi gerektiğini derslerde öğrencilerime söylediğimi anımsayıp gerisini yazmıyorum. İnsanları değerli ya da önemli kılan, taşıdıkları dinsel, etnik, mesleki, akademik sıfatlar değildir. Aksine bu sıfatlara değer katan, onları önemli kılan insandır. Yalnızca anımsatıyorum :

a) Yazımda “Din masal”dır deseydim eğer, hiç kuşkusu olmasın ki kimsenin, “Evet” derdim, bu şundan şundan dolayı böyledir. b) “Evrim teorisi değişmez, sorgulanamaz bir yasaymış”. Kim demiş bunu? Yazının neresinde geçiyor? Mantık dersi gördünüz mü ya da açıp da bir mantık kitabı okumadınız mı, ey zevat-ı muhterem? Bir felsefe öğretmeni olarak, böylesi bir önermeyi yazmak bir yana, kazara telaffuz etsem, 15-16 yaşındaki öğrencilerim karşısında bile yüzüm kızarır, utanırım. Ya siz nasıl oluyor da bu denli desteksiz, mesnetsiz atıflarda bulunup sonra da öğrencilerinizin karşısına çıkabiliyorsunuz? c) “Yaratılış teorisi de safsata”dır demişim. Tıpkı (a) maddesinde yazdığım gibi, söylesem “Evet” derdim hiç erinip gocunmadan. Oysa ben “Yaratılış görüşü bilimdışıdır”, dedim. Uzatmayacağım, ama küçük bir mantık dersi, anlayana, hem de ücretsiz, : Her safsata bilimdışıdır. Ama her bilimdışı olan safsata değildir.

Sonuç olarak; her yazı yazan şu ya da bu ölçüde ediptir. Her edipten edepli olması beklenir. Edebini evde unutan ya da bayramda seyranda, kendisi gibi olanlara karşı anımsayıp kuşanan için edep ilinekten öte bir değer taşımaz. Dahası edebini unuttuğu, edebini takınamadığı her kişi karşısında kendini, bilinçli ya da bilinçsizce onun insafına teslim eyler. Bundan dolayı, eğer varsa Tanrı / Allah, kendisi için bunca çarpıtmayı yapan, iftirayı atan, dua edip kul köle olduğunu söyleyen böyleleri için, cennetten önce edep, sonra da akıllarını ve dillerini çarpıtma, yalan ve iftiradan ıraklık ihsan eylesin… Buna da kadir değilse zaten hükmü nedir ki…

· Felsefe Öğretmeni ; http://atalaygirgin.blogspot.com
1-
2 Bu kişinin adını anmıyorum. Çünkü bunun olabilmesi için, öncelikle söz konusu kişinin, göz göre göre yaptığı çarpıtma, iftira ve “yalan” yazdığım yalanına ilişkin özür dilemesi gerekirdi. Eğer isterse, bunları neden yaptığının gerekçelerini de anlatabilirdi. Bence mahzuru yoktu. Ama bu erdemli ve etik tutarlılığa sahip olanların yapabileceği bir iştir zaten.

3 Bunun yanı sıra, eğer iftira, yalan ve çarpıtmaları olmasa, tartışılabilecek birkaç önermesi de yok değil. Ama asıl yaptıklarını “es” geçip tartışmaya yeltenmek de zevatı ödüllendirmek olurdu.

10 Mayıs 2009

Felsefeciler hangi Tanrı'nın varlığını kanıtla(ma)yacak?

Felsefeciler hangi Tanrı’nın varlığını
kanıtla(ma)yacak?

Atalay GİRGİN*

“Zıddı söylenemeyecek hiçbir şey yoktur.”1

Milli Eğitim Bakanlığı, felsefe derslerine ilişkin, ‘taslak’ olduğu söylenen bir çalışma yaptırdı. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı aracılığıyla ve Orta Öğretim Genel Müdürlüğü’nce görevlendirilen bir “Özel İhtisas Komisyonu”nun hazırladığı bu çalışmanın adı, “Orta Öğretim Felsefe Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu”.

Felsefe dersinin ünite ünite nasıl işleneceğine, hangi konuda hangi etkinliğin yapılacağına ilişkin bilgilerin yer aldığı bu çalışmayla, felsefe öğretmenlerine ‘kılavuz’ olmak da amaçlanıyor. Önümüzdeki eğitim-öğretim döneminden itibaren uygulamaya konulması düşünülen bu program, olumluluklarının yanı sıra olumsuzluklar da içeriyor.

Özellikle bu yazıya konu olan ve “Din Felsefesi” ünitesine ilişkin ‘kılavuzluk’ girişimi bu olumsuzluklardan biri. Söz konusu “Felsefe Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu”nun 80. sayfasında yer alan, “Tanrı var ki…” başlıklı bölümü okuyup da “Kılavuzu karga olanın …” sözünü anımsamamak elde değil. Çünkü bu bir değil, birçok açıdan problemli.

Öncelikle felsefenin neliği açısından doğru ya da uygun bir yaklaşım değil bu. Çünkü neliği açısından felsefe, akla dayalı bir biçimde, konusunu bütünsel olarak ele alma iddiasını taşıyan, kavrayıp anlamlandıran ve ona eleştirel bir biçimde yaklaşıp soran, sorgulayan tutarlı bir düşünme etkinliğidir. Oysa “Tanrı var” hükmünün peşinen kabulüne dayanan söz konusu ‘kılavuz’, daha baştan bu neliğin temel unsurlarının üstünü çizmeye yönelmektedir.

Öte yandan, felsefe öğretmenine, el çabukluğu marifet türünden bir ‘cinlik’le, “Tanrı var” dedirterek ve onun varlığını kanıtlamaya yönelterek, “Din Felsefesi”nin neliğine de aykırı davranılmaktadır. Din felsefesi, mevcut programa göre, bütün dinler ve hatta ateizm karşısında, dolayısıyla onların Tanrı / Allah anlayışları karşısında “eşit” mesafede durur. Hiç birinin yanında ya da karşısında olmadığı gibi, insanların inançlarını zayıflatmak ya da güçlendirmek gibi bir yaklaşıma da sahip değildir.

Neliği olup gerçekliği olmayan kavram : Tanrı / Allah
Bu nokta belirtmek gerekir ki, Tanrı / Allah, neliği olup gerçekliği olmayan kavramlardan biridir. Salt düşsel, düşünseldir. Ancak neliği de bir tane değildir. Felsefeden dinlere dek, birbirinden farklı nelik belirlemeleri yapılır. Bunun temel nedeni, ister dinler için olsun, isterse tek tek felsefi yaklaşımlar için olsun, Tanrı tasavvurundaki, varlık anlayışındaki farklılıktır. Bundan dolayı ortada bir tek Tanrı / Allah kavramı olsa da, nelikleri ve tasavvuru bağlamında birçok Tanrı anlayışı vardır.

Öte yandan, Tanrı ya da Allah’a ilişkin tüm nelik belirlenimleri, tüm tasavvurlar insana aittir. Tanrı / Allah kavramları da dahildir buna. Çünkü bunların hepsi dilseldir ve dil insanın yaratısıdır. Kültürün hem bir parçası hem de aktarıcısıdır. Kültür, maddi ve manevi boyutuyla, insanın dünyaya / evrene kattığı her şeydir. Kültürün içerisinde yer alıp da insanın eseri olmayan hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla, tüm dinler gibi, Tanrı kavramından Tanrı tasavvuru ve neliğine dek her şey hem kültürün bir parçası hem de insan düşüncesinin bir ürünüdür.

Oysa “Tanrı var”dır kabulü, bir Tanrı tasavvuru ve anlayışından bağımsız olarak ele alınamaz. Her Tanrı tasavvuruna tekabül eden bir din yoksa da, her dine özgü, en azından kendisini kendinden önceki ya da sonraki dinlerden ayırt edici, bir Tanrı tasavvuru, anlayışı vardır. Dolayısıyla bir değil, birden çok Tanrı / Allah tasavvuruna dayanan Tanrı / Allah vardır. Felsefe dersinde, her biri kendine göre bir Tanrı’nın varlığını ileri süren deist, teist, panteist olmak üzere başlıca üç Tanrı anlayışından söz edilir. Ancak teist oldukları kabul edilen ve aynı Tanrı / Allah inancına sahip olduğu varsayılan semavi dinlerin bile Tanrı tasavvurları arasında temel denilebilecek önemli farklılıklar vardır. Dahası, İslamiyet’e inananlar arasında bile farklı Tanrı tasavvurlarının varlığı da bilinmektedir.

Tanrı, (Radikal’de yayınlanan, “Darwin Evrim kuramıyla hangi Tanrı anlayışını yıkıyor?” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi), felsefede genellikle mükemmel bir varlık olarak tasavvur edilir. Ki bu Tanrı / Allah çelişki, tenakuz, yalan söylemek, yarattıklarına tuzak kurmak başta olmak üzere, onların bir kısmının inanmasını bir başka kısmının inanmamasını istemek, bir gün mubah dediğine bir başka gün günah demek, taraf tutmak, vb. gibi her türlü eksiklikten arîdir. Tüm sıfatları da tatil edilmiştir. Tamlık ve mükemmellikle kaimdir. Her şeyin hem yaratıcısı hem de varlığa gelmesinin nedenidir.

Hal böyleyken, kendisine ‘kılavuz’ gereği “Tanrı var”dır dedirtilen felsefe öğretmeni, hangi Tanrı anlayışına dayanan hangi Tanrı’nın varlığını kanıtlayacaktır? Ya da hangi Tanrı anlayışlarına dayanan hangi Tanrıların varlığını kanıtlamayacaktır? Komisyon üyelerinin, en azından “felsefeci” sıfatını taşıyan dört üyesinin, bunları bilmemesi söz konusu değildir. Dahası hiçbir felsefe öğretmeninin, inancı ne olursa olsun, Tanrı’nın varlığını kanıtlamak gibi bir görevi de yoktur. Komisyon üyelerinin bunu da biliyor olması gerek.

Tüm bu bilinenlere rağmen “Tanrı var ki …” başlıklı bir etkinliğin felsefe dersi programına yerleştirilip felsefe öğretmenlerine de, sözüm ona bunu kanıtlatma girişiminin amacı nedir? Bu yalnızca komisyon üyelerinin işgüzarlığının bir sonucu mudur? Buyuranları karşısında ve işgüderlikte sınır tanımaz bir memurluk zihniyetinin göstergesi midir? Yoksa, birileri tarafından “kulaklarına üflenen” bir şeyler sonucu mu?

Biyolojiden sonra sıra felsefe dersinde mi?

Eğer hükmü meri olan ikinci ve üçüncü sorularsa, “Felsefeciden memur memurdan ‘felsefeci’ yaratılan Türkiye’de”2 vaka-i adiyeden bir durum sayıp geçmek gerek bunu. Ancak geçerli olan bunlar değil de sonuncusuysa, “Biyoloji dersinden sonra sıra felsefe dersine mi geldi?” dedirtecek kadar önemlidir.

Yıllar önce Biyoloji ders kitaplarına yerleştirilen ve herhangi bir bilimsel değeri olmayan “Yaratılış Görüşü” ile “Evrim Kuramı”nın altının nasıl oyulup aslında üzerine nasıl çizgi çekildiği bilinmektedir. O zamandan günümüze, geçen her yıl, zihinleri ilk öğretim aşamasından itibaren “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” derslerinde “Adem ve Havva” masalıyla doldurulmuş olan öğrenciler bir yana; biyoloji öğretmenleri arasında bile “Evrim Kuramı”nı savunan sayısının giderek nasıl azaldığı da... İlköğretimde Evrim kuramından söz eden öğretmenlerin sürgün edildiği de bilinmektedir.

Dolayısıyla bu, eğitimde, dinsel temelli siyasal-ideolojik anlayışın ulaştığı aşamanın vahim bir göstergesidir. Dahası bu, eğitimin ne denli yoğun bir siyasal ideolojik mücadele alanı olduğunun da göstergesidir. Üç paragraf dokuz cümleden ibaret bilimdışı “Yaratılış Görüşü”nün etkisi ortadadır. Biyoloji dersi bu sayede amaçları bakımından sakatlanmış ve işlevsizleşmiştir. Şimdi de aynı tehlike, “Zıddı söylenemeyecek hiçbir şey”in olmadığı Felsefe dersinin kapısını çalıyor, demektir. Bundan dolayı mesele, basit ve küçücük bir “Tanrı var ki…” etkinliğinden ibaret değildir. Tanrılar içinden hangi Tanrı’nın kanıtlanıp kanıtlanmayacağı da değildir. Daha ötesidir ve daha vahimdir.

· Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com/

1 Goethe’den aktaran Süleyman Hayri Bolay, Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe, sy. 36, Akçağ.
2 Atalay Girgin, Öğretmen : düzenin duvarındaki tuğla, sy. 110, algıyayın, Nisan 2009.

02 Mayıs 2009

Siyasi Kültür, Ergenekon, "Mustafa Kemal'in Askerleri" ve Sol

Siyasi kültür, Ergenekon,
“Mustafa Kemal’in Askerleri” ve Sol
Fikret Başkaya

Türkiye’de geçerli siyasi kültür esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşmuş, rejimin tüm kurumlarına derinlemesine sirayet etmiş, bugün de belirleyici olmaya devam eden ‘tuhaf’ bir kültürdür. Yakın tarihin baştan aşağı tahrif edilip, ihtiyaca göre yeniden ‘inşa edilmiş’ bir versiyonuna, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasına, devletin kutsanmasına dayanmıştır. Böylece Eski Rejim kendini yepyeni bir şey olarak sunmayı başarmıştır. “Yenilikçi” Osmanlı bürokratik elitinin devamı olan egemen bürokratik elitin ve hâkim sınıfın diğer unsurlarının [Ticaret ve sanayi burjuvazisi, toprak ağaları] çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Yeniliği, farklılığı, moderniteyle ilgisi görüntüden ibarettir.

Eski’nin yepyeni bir şeymiş gibi sunulabilmesini sağlayan da, ülkenin geçmişinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Cumhuriyet aydınlanması denilen de tam bir safsatadır. Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lânetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, bir dizi ‘laik kutsallıklar peydahlayan, toplumu ‘adam edilmesi gereken’ bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla gerçekten bir ilgisi olabilir miydi?

Eğer bir aydınlanma devrimi yaşanmış olsaydı, Eski Rejimle bir hesaplaşma ve kopuş söz konusu olsaydı, hem topluma böylesine bağnaz bir resmi tarihi ve resmi ideolojiyi dayatmak mümkün olmaz, hem de söz konusu resmi tarih ve resmi ideoloji bu kadar uzun ömürlü olmazdı. Osmanlı döneminin yeniliklerinin, Cumhuriyet döneminin inkılaplarının asıl misyonu, eski olanı yeni bir retorik ve kimi yeni kurumlar ve mekanizmalar marifetiyle yeniymiş gibi sunmaktan ibaretti ki, bu işte başarılı olduklarını teslim etmek gerekir. Herhalde modern tarih çağında kişi kültünün böylesine etkin ve etkinliğin bu kadar uzun ömürlü olduğu bir başka “modern” toplum olup-olmadığını araştırmak ilginç olurdu. Her şeye kâdir bir kurtarıcı, koruyucu, kurucu, eğitici-yetiştirici [mürebbi], yol gösterici, bağışlayıcı, vasi, tek ve şaşmaz, en büyük [Atatürk] ve onun ne dediğini, neyi arzuladığını, neyi istemediğini bilen, onun adına konuşan bir ‘cumhuriyet aydını’, ‘modern ulemâ’ taifesi. İşte ‘Modern Türkiye’ denilen böyle bir şey...

[Ebedî] Şef, parti, devlet, millet özdeşliğine veya ‘birliğine’ dayanan bir rejim, modernliğin [çağdaşlığın] timsali sayıldı. Yönetici elit millet dediğinde de kendini kastediyordu. Bütün bu zaman zarfında halkın ‘işe karıştırılmaması’ kuralı geçerliydi. Halkın politik sürece dahil edilmemesinin gerekçesi de hazırdı: Halk cahildi, eğitilmesi ve ‘olgunlaşması’ ‘yetiştirilmesi’,‘rüştünü ispat emesi’ gerekiyordu. Onu eğitecek olan [mürebbi] de kendileriydi.
Diktatörlük döneminde oluşturulan yapıda kayda değer bir değişiklik söz konusu olmadan 1946’da çok parti sistemine geçiş, gerçek anlamda birçok partili sistem anlamına gelmiyordu. O zamana kadar bütünüyle siyasi sürecin dışına atılmış halk kitleleri, bundan böyle muvazaa partileri veya taşeron devlet partileri ve seçimler aracılığıyla manipüle edilecekti. Aracın rotasını tek parti diktatörlüğü döneminde olduğu gibi yine asıl devlet partisi belirlemeye devam edecekti. Halk henüz mürebbilerin rahle-i tedrisinden geçmemişti, korunmaya ve kollanmaya ihtiyacı vardı. Halk henüz yeterli eğitimi alıp, ‘olgunlaşmadığına’ göre mürteciler, teokrasi yanlıları, kızıl komünistler, kim bilir belki de liberaller onu aldatabilirdi... Aslında bu anlayış ‘modern koloniyalizme ‘ özgüdür ve bugün de geçerli ama artık köprülerin altından hayli su aktığı da bir vakıa... Nasıl İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş Eski Rejimden bir kopuş değil idiyse, diktatörlükten ‘demokrasiye’ geçiş de bir kopuş değildi.

Can sıkıcı ve rahatsız edici olan husus, rejimin hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaması ve esas itibariyle 1920–1938 döneminde oluşturulan siyasi kültürün varlığını ve etkinliğini bugün de sürdürmesidir. Aslında bu durum kişi kültüne, ‘ulu öndere’ tapınmaya dayalı eğitim sisteminin doğal sonucudur. Diplomalı kesimin bilincinin resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından dumura uğratılmasıyla, iğdiş edilmesiyle ilgilidir. Ulu önder tüm soruların cevabını peşinen ve ‘ilelebet’ verdiğine ve gidilecek yolu da gösterdiğine göre, ortada tartışılacak bir şey kalır mıydı? Velhasıl mürebbilere ve diplomalı taifeye iz sürmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu... Rejimi tartışmaya cesaret edenler rejimin kutsallarına saldıran ‘yıkıcılar’, değilse “düşmanlarımız hesabına çalışan ajanlar” olabilirlerdi ki, Cumhuriyetin ‘sükûn sağlayıcı takrirleri onlara gereken dersi verirdi.

Bu durum son dönemde gündemde olan ve bir süre daha gündemde kalacağa benzeyen Ergenekon Operasyonuyla bir kez daha doğrulandı. Sivil ve militer bürokrasi, akademi ve iş dünyası içindeki darbecilere yönelik operasyona özellikle diplomalı kesimin verdiği tepki, tek parti diktatörlüğü döneminde oluşturulan siyasi kültürün bu kesimin bilincinde ne kadar köklü bir yer edindiğini ortaya koyuyor. Elbette operasyonun mahiyeti hakkında da kafalar karışık ve böyle bir siyasi kültürün geçerli olduğu koşularda bu anlaşılmaz bir şey değil. Türkiye’de darbecilik ve darbeci gelenek rejime ve onun mantığına içkin bir özelliktir. Başka türlü söylersek, TC’de darbeler rejimin ‘olağan halidir’. Dolayısıyla genel durumdan bir sapma veya istisna değildir. Netice itibariyle Cumhuriyet de bir darbeyle kurulduğuna göre, rejimin darbelerle yol alması neden şaşırtıcı olsun? Başladığı gibi devam etti ama artık yolun sonuna gelmekte olduğumuzu söyleyebiliriz...

Öyleyse Ergenekon operasyonunda ‘yeni olan’ nedir? ‘Yenilik’ bu güne kadar ordu içinde kotarılan darbe girişiminin bu sefer ‘sivil alana’ sıçraması ve bunun engellenememesidir. Vatanın ve milletin tüm işlerinden sorumlu, koruyucu ve kollayıcı ordu bu sefer çalınan minareye kılıf bulmakta başarılı olamadı... Ordu içindeki darbecilerle darbe karşıtları arasındaki görüş ayrılığı ve çatışma, sivil yargının işe müdahale etmesi ve durumdan halkın haberdar olmasıyla sonuçlandı. Velhasıl halk duymaması gerekeni duydu... Bir kısmı emekli olan, darbede ısrarcı komutan başarılı olursa [ ki bu onun ‘sivil toplum’ dediklerini etkili bir şekilde harekete geçirebilmesine bağlıydı], darbeyi ordu içinde de yapacakları bilindiğinden, darbe karşıtları [aslında darbe karşıtlarıyla darbeciler arasındaki anlaşmazlık bir ilkeden değil, konjonktürün darbeye uygun olmaması tespitinden kaynaklandığı anlaşılıyor...] bu kesimi etkisizleştirmek üzere - operasyonun kapsamını da kendileri belirlemek kaydıyla - sorunu sivil yargıya havale etmek zorunda kaldılar. [Her ne kadar operasyonunun kapsamı hakkında etkin olsalar da, bazı durumlarda ruhları çağıranların onu geri gönderemedikleri de bilinen bir gerçektir.] Bu tür bir operasyonla fazlasıyla ayağa düşmüş, mafyalaşmış unsurları tasfiye etmek, ordu içindeki ve dışındaki darbecileri etkisizleştirmek, imaj tazelemek, başta ordu olmak üzere ‘devletimizin itibarını’ restore etmenin amaçlandığı anlaşılıyor.

Aslında darbeye hedef olan ordu kadrolarının darbe karşıtlığı, onların demokrasi aşkıyla ilgili değildir. Bu durumda yeni olan bir şey de, ilk defa her darbenin gönüllü destekçisi olan sivil bürokrasinin yükseklerine, akademinin ve medyanın, bazı unsurlarına dokunulmuş olmasıdır. Dokunulmazlıkları konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olan ve kendilerini ‘müesses nizamın bekçisi’ ve ‘memleketin sahibi’ olarak gören diplomalı seçkinlerin infiali ve şaşkınlığı bu yüzdendir. Oldum olası bu kesimlerin en büyük korkusu ‘cahil halkın’ işe karışmasıdır. Bu yüzden özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarının katıksız düşmanıdırlar. Darbeyle ilgili olduğu gerekçesiyle tutuklananlara yapılan muameleden vazife çıkarmaya çalışıyorlar. Elbette hak ihlallerinin her türlüsüne karşı çıkmak ve usul hukuku kurallarına uyulmasını istemek son derece önemli ve gereklidir. Tutuklamalar sürecinde yasal gereklere uyulmadığı için ortalığı velveleye verenler, hak ihlâllerinden yakınanlar, Ergenekon sanıklarına yapılanın yüz katı başkalarına yapıldığında kıllarını hiç kıpırdattıkları oldu mu? İşkence ve siyasi cinayetlerle ilgili, düşüncelerinden dolayı cezalandırılanlarla ilgili bir defacık sesleri çıktı mı? Çıkar mıydı? Çıkabilir miydi?

Bu ülkede anaokulundan başlayarak tüm okul sisteminde ve askerlikte puta tapmayı esas alan, özgür düşünceye düşman bir eğitim sürecinden geçmiş, düşünme yeteneği körelmiş, yurttaş değil kul bilinci taşıyan, bürokraside, akademide, orduda, medyada, vb. ayrıcalıklı bir pozisyon edinmiş kesimin darbeci, ‘ulusalcı’, Ergenekoncu olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim bir üniversite rektörünün Ergenekon davasından tutuklanması sonrasında bu durumu Atalarına şikâyet için Anıt Kebire giden cüppeli hocaların “biz Atatürk’ün askerleriyiz” sloganı atmaları, rejimin verdiği eğitimin etkinliğinin kanıtı olduğu gibi, yarattığı insan tipi hakkında da bir fikir verecek durumdadır... Bu dünya’da ve sadece burada, Kemalist Cumhuriyette üniversite üyeleri, şikayet için ölmüş bir şahsiyetin mezarına gidebilir ve kendini militarist bir sloganla ifade edebilir... İşte size ‘memleketimin üniversitesinden manzaralar...’ İşte size ‘modern Türkiye’den manzaralar... Bu durum sadece üniversite denilen ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan kurumun sefaletini göstermiyor, aynı zamanda Türkiye’deki bilimsel/entelektüel seviyeyi de gösteriyor ve siyasi kültürün sefaleti hakkında da fikir veriyor.

Solun Ergenekonla imtihanı...

Aldığı eğitim ve rejimin niteliği gereği, kalben veya fiilen, reel veya potansiyel Ulusalcı-Ergenekoncu olanların bu durumuna diyecek bir şey yok. Lâkin solun bu konudaki tavrı problemli. Elbette operasyonun devlet içi bir operasyon olduğunda da kuşku yok ve dosya pisliğin temizlenmesi için mobilize olmuş emekçi halk kitlesinin talebi ve dayatması sonucu açılmış da değil.

Sol problemli bir kavram. Genel olarak sol kavramından, ezilen, sömürülen sınıfların safında olmak ve ezilme ve sömürülmenin olmadığı, eşitlik ve özgürlüğe dayalı sosyalist bir toplum ve dünya için mücadele etmenin anlaşılması gerekir. Türkiye’de sol ile sol olmayan arasındaki sınır silik. Bunun nedeni solun her şeyden önce Kemalizm’den kopamamış, rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizm’le hesaplaşamamış, dahası öyle bir kaygı taşımıyor olmasıyla ilgili. [Elbette istisnalar vardır...]

Resmi tarihle, resmi ideolojiyle hesaplaşmayan, resmi tarihin ürettiği yalanlara, efsanelere itibar eden bir sol hareket olabilir mi? Böyle bir hareket inandırıcı olabilir, kitlelerin güvenini kazanabilir, etkin bir politik faaliyet yürütülebilir mi? Türkiye’de solun ‘radikal unsurları’ arasında bile Türkiye Cumhuriyeti denilenin ‘gerçek’ bir cumhuriyet olduğuna, üstelik anti-emperyalist bir ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna inanların sayısı az değildir. Türkiye’de 1923 de adı Cumhuriyet olarak değiştirilen rejim, padişahın sahneden çekilmesi dışında bir farklılık ve orijinallik içermiyordu. Kaldı ki, zaten rejim o tarihte şeklen anayasal bir monarşiydi ve padişahın sadece sembolik bir varlığı söz konusuydu. Kemalizm’le aradaki sınırın kalın çizgiyle ayrılmadığı koşullarda ve köklü bir anti-militarist bilinç yokluğunda solun darbeler karşısında tutarlı bir tavır ortaya koyması elbette mümkün olamazdı ve olmadı. Mesela 27 Mayıs darbesini ‘ilerici’ sayıyor... Bu dünyada ilerici bir darbe olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile Elif-Ba da kırk hata değil midir? Nitekim son dönemde solun bir kesiminin ‘ulusalcılığa’ meyletmesi ve darbecilerin safına savrulması söylediğimizi doğruluyor.

Solda olmak şurada dursun, solun karşısındaki ulusalcılar dışındaki ‘radikal solun’ da [istisnalar hariç ve genel bir çerçevede] Ergenekon Operasyonu konusunda sola yakışır bir tavır sergilediğini söylemek mümkün değil. Oysa bu durum rejimi teşhir etmek için bir fırsata dönüştürülebilir, rejimle ilgili bir netleşme sağlanılabilirdi. Bu işe girişmemek için her biri kendince bir ‘gerekçe’ bulmuş görünüyor.

Kimileri operasyonun gerisinde AKP’nin olduğunu düşündüğü için yapması gerekeni yapmıyor. Eğer AKP’nin de diğer düzen partileri gibi bir taşeron devlet partisi olduğunu bilselerdi, bu tür gerekçeler üretmek durumda kalmazlardı. Bunun için de asıl iktidar ile görünen iktidar arasındaki ayrımın farkında olmaları gerekirdi. Kimileri sorunun üzerine gitmenin AKP’yi güçlendireceğini düşünüyor. Başkaları operasyonun sonuna kadar gitmeyeceğini, diğerleri operasyonun asıl yapılması yerde yapılmadığını söylüyor. Kimi sol entelektüel de ‘demokrasi ve sol adına’ darbecilerden bir kısmını desteklemeye kadar işi ileri götürüyor. Operasyonun gerisinde ABD’nin olduğunu düşündükleri için uzak duranlar da var... Elbette operasyonun arkasında emperyalistler de olabilir ama bu sorunun üzerine gerektiği gibi gitmememin ve gereğini yapmamanın bir mazereti olabilir mi? Sizin kendi ilkelerinizin gereğini yapmak diye bir derdiniz yok mu? Bu gerekçelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yok ve anyayı Konyayla karıştırmakla ilgili... Eğer öyleyse bütün bu uyduruk gerekçelerin gerisinde ne var?

Belli ki, solun rejimin niteliğini anlamakla ilgili bir derdi ve kaygısı yok ve o konuda ‘bilinç’ zafiyeti var... Rejimin niteliğini tartışmayı hiçbir zaman dert etmemiş sol hareketin bileşenlerinin bu operasyonla ilgili sağlıklı bir duruş ortaya koymaları düşünülebilir miydi? Solun bu sorun karşısındaki tavrındaki tutarsızlık onun demokrasi ve özgürlükler konusundaki yetersizliğiyle de ilgili. Bizdeki sol, resmi ideoloji olan Kemalizm’den ve onun yakın akrabası olan Stalinizmden kopamamış olmaktan ötürü, demokrasiyi ve özgürlükleri hiçbir zaman önemsemedi. Bizzat kendi içinde demokrasiyi işletemeyen, kendi içinde eşitlikçi-demokratik işleyişi gerçekleştiremeyen, özgürlüklerin kıskanç savunucusu olmayan bir sol nasıl bir soldur? Bırakın demokrasiyi kıskançlıkla savunmayı, demokrasiyi ‘burjuva demokrasisi’ sayıp lânetliyor... Egemen sınıfların asla demokrasi diye bir sorunu olamayacağını, egemenliklerini ancak demokrasi ve özgürlük yokluğunda sürdürebileceklerini düşünemiyor.

Aslında burjuva demokrasisi diye bir şey yok. İşçi sınıfının ve ezilen halkların mücadelesi sonucu burjuva düzeninde kazanılmış sınırlı mevziler var. Burjuvaların demokrasiyle ilgisi, sömürme ve egemen olmayla sınırlıdır. Egemenler için demokrasi sadece bir retoriktir ve bir ideolojik manipülasyon aracıdır... Özgürlükler ve demokrasiyse ezilen ve sömürülen sınıflara gereklidir ve ancak onların mücadelesiyle ete-kemiğe bürünebilir, içi doldurulabilir. Velhasıl Ergenekonla rejimin ayıbı ‘dışa vurmuştu’ solun bu ayıbı büyütmek, oradan giderek de Kemalist rejimi teşhir etmek gibi bir misyonu olmalıydı ama misyonunun gereğini yapmakta sınıfta kaldı...