07 Aralık 2009

Kürt sorunu ilinek insanlarla da çözülmez!

Kürt sorunu ilinek insanlarla da çözülmez!

Atalay GİRGİN*

Adına, başlangıçta “Açılım” denilen, sonra “Demokratik açılım”a, ardı sıra da “Milli Birlik Projesi”ne evriltilen “Kürt açılımı” sürecinin daha ilk günlerinde, tarafların karşılıklı açıklamaları ortalığa dökülüp saçılmaya başladığında, biri edebi diğeri felsefi-teorik iki yazıyı anımsadım ve yeniden okudum : Edebi olan, Nazım Hikmet’in “Benerci kendini niçin öldürdü?” adlı uzun şiiriydi. Felsefi-teorik olan ise, Kürt kökenli bir Türk felsefeci Selahattin Hilav’ın “Felsefenin Başlangıcı, Doğu, Korku, Birey”1 başlıklı makalesi.

Herkes Benerci Olamaz

Nazım Hikmet’in söz konusu şiirini okuyanlar, Benerci’nin kendini hangi koşullarda, hangi saiklerle ve neden, niçin öldürmeye karar verdiğini anımsayacaktır : Benerci, hareketin önderidir. Hareket ve onun peşinden giden yığınlar Benerci’nin söylediklerini dinlemekte, söyleyeceklerini beklemektedir. O ise yıllardır tutsak kalmıştır. Tutsaklığı süreci içerisinde hem hareketin hem de değişen toplumsal gerçekliğin uzağındadır. Bunu kavradığı andan itibaren, düşüncelerinin ve kendi varlığının gerçekliğin değiştirilmesi dönüştürülmesi sürecinde engel olacağının bilincine varır. Yaşadığı sürece de hem söylediklerinin hem de varlığının sorgulanamayan, tartışılamayan bir önder olarak kabul göreceği ve algılanacağını fark ettiği andan itibaren, yaşamına son vermeye karar verir. Hareketin ve var olanı değiştirme dönüştürme eylemliliğinin önünde, onu sekteye uğratacak bir engel haline gelmektense yaşamından vazgeçmeyi seçer. Ve kendini öldürür.

Yanlış anlaşılmak da istemem : Bu satırları yazarken kastım, birilerinin kendini öldürmesi gerektiğini ima etmek, anımsatmak ya da istemek değildir. Aksine, kavranması gerekenin, gerçekliğin, yani çok yönlü ve çok boyutlu bir toplumsal gerçekliğin ve uluslararasılaşmış bir sorunun, on metrekarelik hücrelerden kavranamayacağı, kavrandığı varsayılsa bile buradan yansıyan çelişkili ve birbirini nakzeden, tutarsızlıklarla kaim önermelerden hareketle çözülemeyeceğinin ve değiştirme / dönüştürme eylemliğinin yönlendirilemeyeceğinin bilinmesidir. Keza, paradigmalar tahterevallisinin, uluslararası aktörlerden ve sözüm ona politika yapıcısı, ‘kanaat önderi’ sıfatını taşıyan “akıl daneler”den sufle bekleyen figüranları için de geçerlidir bu.

Bekleyenler için kendisine hangi önem ve değer biçilmiş olursa olsun, Türkiye’de yaşanan “Kürt sorunu” gerçekliği ne suflelerle çözülebilir ne de sözüm ona “yol harita”larıyla. Suflenin hükmü zaten malum; keza “yol haritası”nınki de ondan daha hallice değil. Çünkü her harita varmak istediği yere ulaştırmaz insanı. Hele hele toplumsal olaylar ve sorunlar söz konusu olduğunda “haritaların hükmü hiç yoktur” dense yeridir. Çünkü toplumsal olaylar ve sorunlar çok yönlü, çok boyutlu, hatta çok taraflıdır. Bilinenleri kadar bilinmeyenleri de vardır. Olası gelişmeleri hesaplayabilirsiniz ama belirleyemezsiniz. Tek kişilik yolculuklara benzemez. Yalnızca yol ve yolun zorlukları ya da bazen tehlikeli, bazen tatlı sürprizleri, vb. değildir yolcuyu / insanı, daha doğrusu sorunun taraflarını bekleyen. Öte yandan, gidilmemiş, daha önce yürünmemiş, aşılmamış, hatta var olup olmadığı bile bilinmeyen, yalnızca düşte, düşsellikte tasarlanan ‘yol’un ise haritası olmaz. Düşsel, düşünsel bir ‘yol’ için tasarlanıp çizilen ‘harita’nın hükmü de düşler kadardır. Düşler kadar mükemmeldir, düşler kadar çelişkiden ve tutarsızlıktan aridir, ‘yol’ da ‘harita’ da… Ama tasarlayan kadar da kusurlu, tasarlayan kadar da çelişki ve tutarsızlıklarla malûl…

İlinek İnsanın Hal-i Pür Meali

Ne var ki, “doğu”nun “ilinek insan”ı, bunu bilmeye, kavramaya, anlamaya cüret etmez. Bilse bile anlayıp düşünce, söylem ve davranışa yön veren bir bilinç hali kılmaya yeltenmez. Israrla bundan kaçınır. Aslında bu, despotluğun ve korkunun kuvveden fiile dönüşebilirliğinin içselleşmiş oluşunun da tezahürüdür. Kendini ve ötekini statüleriyle, “töz” addettiklerine yakınlığı ve uzaklığıyla değerlendirir. Buradan hareketle de ya ötekinin iradesine, söylemine, davranışına ipotek koymaya yeltenir ya da kendi iradesini, söylemini ve davranışını ötekine tabi kılmaya…

İlki, kendini “töz” addedilene en yakın, hatta onunla özdeşleşmiş sayma halinin dışavurumudur; en iyisini, en doğrusunu o bilir, çünkü “töz”ü o temsil eder. Ama O (artık büyük harfle yazılmayı gerektiren bir O olarak), hiç kimse ve hiçbir kurum tarafından temsil edilemeyendir. İkincisi ise, bir birey olamayışın, ilinek insan halinden kurtulamayışın cisimleşmişliğiyle, bilerek ya da bilmeyerek, kendi üzerini çizip düşünce, söylem ve davranış düzeyinde, ilkine, yani “töz”ün ya da “töz”ün tezahürlerinin kendisinde vücud bulduğuna inanılana “vecd içinde secde etme”nin göstergesidir. İlki de ikincisi de ilinek insanın hal-i pür mealidir. Ancak ikincisi, ilineğin ilineği olmakla karakterize olur ki Selahattin Hilav, “katmerli ilinekleşme” olarak niteler bu durumu.

İşte buna rağmen, ne yazık ki, uzunca bir zamandır, “Katmerli ilinekleşme”yle malul insanların “Açılım” sürecinin taraflarını oluşturduğu gelişmeleri izliyoruz. Çünkü her iki tarafın da gönüllü ya da gönülsüz bir biçimde uymak ve itaat etmek zorunda olduklarını hissettikleri tözler ya da tözün tezahürlerinin kendisinde cisimleşmiş olduğunu varsaydıkları kişiler, kurumlar, otoriteler, ideolojiler, kısacası kutsal ya da kutsallaştırılmış, düşünsel ya da gerçek varlıklar var. Her iki taraf da kendi tözüne göre hizaya girmeye çalışıyor. Her iki taraf da tözlerinden yansıyan kabullerle pozisyon almaya… Biliyorlar ki tözle çatışan, “sahne”nin, “sahne”deki “oyun”un dışında bırakılabilir, görünürlükten azledilebilir, koltuğunu yitirebilir ansızın. Onlar da böylesi bir sonla karşılaşmaktansa, “hiç”leşmek pahasına ilineğin ilineği olarak kalmayı seçiyorlar. Tüm ilinekler ve ilineğin ilineği olanlar gibi, töze endeksli hesapçı, pazarlıkçı, köylüler alınmasın ama “köylü kurnazlığı”yla malul tutumlar sergiliyorlar. Çünkü ilineğin ilineği olanların kendi düşüncesi, kendi iradesi yoktur; korkuları, kaygıları ve yitireceklerini düşündükleri şeyler vardır. Bundan dolayı, “Açılım” sahnesinde boy gösterenler ilineğin ilineği olan insanlar olsa da, aslında arka planda var olanlar sözüm ona töz addedilenler ve daha da önemlisi uluslararası gerçek güçlerdir.

Her Türden Tözü Yaratan İnsandır

Oysa her töz addedilen ya da tözleştirilen, ister gerçek isterse düşünsel bir varlık olsun, her daim insanın ürünüdür. Töz addedilene dair olduğu söylenen her şey için de geçerlidir bu. Ancak ilinek ya da ilineğin ilineği olan insanın, yanılsamalı bir bilinç haliyle kendi düşüncesini, söylemini ve davranışını tabi kıldığı bir töz yoktur gerçeklikte; yalnızca töz addedilen, kendisinden korkulan varlık ya da varlıklar vardır. Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde, “Töz ; değişen durumlar ve niteliklere karşı kalıcı olan; bir başka şeyle ya da bir başka şeyde değil, kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan. Spinoza’nın tanımı ile ‘Varoluşu için başka bir şeye gereksinme duymayan şey’”2 olarak belirlenir. Yani töz, neliği olup gerçekliği olmayan kavramlardan biridir. Bundan dolayı olsa gerek ki, işi gerçeklikle olan “Modern doğa bilimleri için töz, (…) biçimsel bir kavramdan başka bir şey değildir”.

Ne İlineğin İlineği Ne De Figüranlar Sorun Çözebilir

Gerçek sorunlar, gerçekliği bütünsel olarak kavrayan, düşünen, söyleyen gerçek insanlarla çözülür. İlinek ya da ilineğin ilineği olan figüranlarca değil. “Kürt sorunu” da hem toplumsal hem de uluslararası gerçekliğe haiz bir sorundur. Bundan dolayı, ne gerçekliğe aykırı bir biçimde oluşturulduğu için “Kürt sorunu”nun da önemli nedenlerinin başında gelen, yaklaşık 80-90 yıllık kabulleri, “Milli Birlik Projesi” adı altında çözümün kabulü kılma akl-ı evvelliğine sığınan figüranlar ne de töz addettikleri kişi ya da kurumlardan gelen tutarsız açıklamalarla, rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi bir o yana bir bu yana savrulan ve adı dışında hiçbir hükmü şahsiyeti olmayan paravan kurumlar (ki bunlar kapansa ne olur kapanmasa ne olur) ve oralarda arz-ı endam eyleyen “katmerli ilinekleşme”yle malul kişilerce çözülebilir. Anlaşılan odur ki, “açılım” şimdilik düğüm düğüm bir kördüğümdür. Ve çözüm, ne zaman geleceği şimdilik belirsiz olsa da bir başka baharın işidir. O zamana dek de yeniden yeniden kaşınacak ya da nüksedecektir.

Ancak kördüğümün birazcık da olsa gevşetilmesi ve iki tarafın figüran ve ilineklerinin kapalı kapılar ardında ya da önünde, asıl aktör(ler) tarafından, tabir-i caizse kulaklarından tutulup masaya oturtulması ve geçici bir “mola”ya ‘ikna’ edilmesi yakındır (elbette öncesinde bir iç savaş galebe çalmazsa). Çünkü gerçek insanların, gerçek güç ve kurumların, hele hele bunlar uluslararası aktör; oyuncu, senaryocu sıfatını rast gele almamışlarsa ve bölgede öncelikli, acil, ertelenemez ve ikame edilemez çıkarları olduğu var sayılıyorsa, gerçek ihtiyaçları vardır. Yanılsamalı bilinç halleriyle malul ilinek ya da ilineğin ilineği olanların savruluş ve kuruntularıyla, kendi ihtiyaçlarını belli bir noktadan sonra ertelemeye yanaşmazlar. Hal böyleyken, kulaklarından vazgeçmeye hazır kaç ilinek ya da figüran var sanıyorsunuz ki…?

Unutulmasın ki, bu gerçek güçler, ortamını bulduklarında ve ihtiyaçlarına denk düştüğünde sorunları büyütüp bir ülkeyi yangın yerine çevirmeye de, “töz” addedilenleri “paket”lemeye ve hatta onları pazara çıkarmaya da kadirdirler. Bundan dolayı, zamanında kulaklarını onların eline verenlerin ve onların hamiliğini yaptığı insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalizm koşullarında bir çözüm olasılığına bile güle oynaya “evet” diyenlerin yerli yersiz “efelenme”lerinin, “açılım” sahnesindeki görüntülerinden daha öte bir hükmü de yoktur zaten.

*• Felsefe Öğretmeni;  http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Selahattin Hilav’ın “Felsefenin Başlangıcı, Doğu, Korku, Birey” başlıklı bu makalesi, ilk olarak 1983 yılında, Yazko Felsefe Yazıları 5. Kitap’ta, daha sonra da “Felsefe Yazıları” adlı kitabın içinde Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanmıştır.
2 Felsefe Terimleri Sözlüğü, Töz maddesi, sy. 168, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Marksizm, bir ideoloji değil, teoridir!

Marksizm, bir ideoloji değil, teoridir...

Fikret Başkaya’yla bir söyleşi*

Hocam ilk sorum şu: ‘Devrimi Yeniden Düşünmek’ başlığını taşıyan yazınızda, “... eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirligini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder... Başka türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız filozofu Alain, “düşünmek hayır demeyi bilmektir” diyordu. Etimolojik kökeni Kadim Grekçe theorien olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek... demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye birşey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir ‘resmi gerçeğe’ itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel mahiyette değil, aynı zamanda etiktir. Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var, kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var? Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru sorarak başlar. Marx’ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye, bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx’ı eleştirmek de dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular. Sadece durmakla da kalmadılar Marx’ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir ideolojiye dönüştürdüler. Marks’ın teorisi Stalinizimle birlikte kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi... Tabu yasaklanarak korunandır... Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır... Marx, yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, ‘ben marksist değilim’ demişti... Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi? Galileo’yu, Newton’u eleştirebildiği için... Marx sonrası marksistlerin Marx’ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu, Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.

Onun için mi yazınızın başlığını ‘devrimi yeniden düşünmek’ olarak koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor?

Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx’la başlaması, tuhaf bir folklor haline geldi... Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : “ Filozoflar bu güne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir’ der. Buradan Marx sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: ‘ anlama işi tamamsa ve bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine girişebiliriz... Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama bir militanın yaklaşımı budur... Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser... Bu kafayla dünyayı değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi uygulamaktır, önemli olan eylemdir... Burjuva kafasıyla yeni ve farklı birşey yapacağını sanır. Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz kadar eylem yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bir kere sol saymadığı, ‘kendinden saymadığı’ hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün, partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların birşey yazması, yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40 yılda sol dışında herkes düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca... ama solun o tarakta bezi yok gibi... Mesela günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir teknoloji eleştirisi, bir reklam eleştirisi yok... Yeni proleterleşme biçimine dair söyleyecek sözü yok... Bu alanlar önemli birer ideolojik hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekraralayan bir sol bu... Bu kafayla yeni ve farklı birşey söylemesi de, yapması da zaten mümkün değil. Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik, düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere bunu kabullenmek zorundayız. Hiç birşey olmamış gibi davranmanın, kendini aldatmanın bir mânâsı yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak, ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor... Yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır, düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz... Elbette bu düşünceyle eylem arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.

Neden böyle oldu peki?

Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı, ideolojiye dönüştürüldüğü için... Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün değildir... O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek çekiyorsunuzdur... Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, değişimi yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip olduğunuz durumda mümkündür.

Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor? Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi?

Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx’ın ölümünden sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir. Stalinizmin Marx’la ve marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi. Stalinizm her şeyiyle marksizmin tam bir inkârıdır. Aslında eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de marksizmin deforme olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade edersek, Stalinizm Marksizmin anti-teziydi...

Eğer öyleyse Türkiye’de ve dünya’da neden hâlâ Stalinizm hayranları var?

Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm eleştirel-devrimci bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona inanmaya devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı birşey. Bütün sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de gerek kalmaz tabii... Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış bilimisel sosyalizm denilen de asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından işçi sınıfının bilimi söylemi çok kullanılırdı. Oysa işçi sınıfının bilimi diye birşey hem mümkün değildir, hem de saçmadır. Aynı şekilde proletarya kültürü [proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi...

Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan ‘demokratik merkeziyetçiliğin’ bir oxymore olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir çelişki yok mu?

Biliyorsunuz oxymore karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar, sanatçılar anlatım güzelliği için oxymore’ a baş vuruyorlar ve orada bir sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, Antigone adlı oyununda ermiş cani diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla oxymore’a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela temiz savaş, calışma barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. dendiğinde ideolojik amaçlı bir oxymore yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun demokratik merkeziyetçilik de bir oxymore’dur. Zira bir örgütsel işleyiş hem merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu yerde örğütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, yetkili-yetkisiz... velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda da birşeyler başarmak mümkün olmaz. O halde nasıl bir disiplin sorusu akla gelecektir. Bu dünya’da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın? İnsanların birşeyi yapması için mutlaka dışırdan, yukarıdan birilerinin emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki, Eskinin ayakları sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana saat altıda kalk demiyor... Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin, fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt demokratik bir işleyişe sahip değilse, birşeyleri de başarsa sonuç başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1. Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir... Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür. Mesela Paris Komünü, 1917 de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt modeli hakkında fikir verebilir. Yegane evrensel örgüt modeli ‘demokratik merkeziyetçiliktir’ demek size mantıklı geliyor mu? Eğer siz demokratik merkeziyetçiliğin sonucundan şikayet ediyorsanız, o zaman farklı bir örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz... Eğer bir soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de sahipsiniz demektir.

Daha önceki bir yazınızda soldaki ‘aşırı parçalanmışlıkla ilgili olarak: “Türkiye’de sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patalojik nedenlerle açıklanabilir’ diyorsunuz. Gerçekten bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi?

Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz. Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu, sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil manzarasına bak anlarsın... Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de açıkta siyaset yapmak durumunda... Üstelik daha önce de defaaten söylediğim, yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların nasıl bir düzen kurulacak sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu... Halka bilinç götüreceğini sanıyor... Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa, sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle birşey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni birşey yapamamakla, politik mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira gerçekten patalojik bir durum bu...

Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz. Gerçekten yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye’deki sol buna hazır mı? Böyle birşeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu, daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle ‘yeniden düşünmeye’ ‘cesaret’ edebileceğini bekliyor musunuz?

Eğer ‘yeniden düşünmeye’ cesaret edilmezse, bu sol diye birşeyin olmadığı anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, ‘durumdan memnun oldukları’ anlamına gelir ki, böyle birşey saçmadır. Aklı başında biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum –aslında bunu söylemek yeni ve orijnal birşey söylemek de değil- . Bu günkü yenilgi tablosu ilelebet devem edecek diye birşey yok. Saldırı / karşı saldırı diyalektiği işin doğası gereğidir... İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın bir ‘anlamı’ olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan koymuşlar... Defteri çoktan kapatmışlar... Başkalarının gündeminin peşinden gitmeyi politika yapmak sanıyorlar... Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi bir başarı olarak görüyorlar... Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap arama cesaretini ortaya koyanlar var... Önemli olan onların sayısını artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır... Bu aşamada Spinoza’nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz Spinoza: “Gözlüğünü parlat’ diyordu..

Teşekkür ederim...
Ben de...

*Söyleşiyi Gerçekleştiren : Merdan Özüdoğru

03 Kasım 2009

Devrimi Yeniden Düşünmek...

Devrimi Yeniden Düşünmek...*

Fikret Başkaya

1. Ölü bilgilerin koloniyalizminden kurtulmak

Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adlandırmak, tanımlamak, anlamak üzere kullandığımız kelimelerin de bir tarihi var. Doğuyorlar, var oluyorlar, eskiyip ölüyorlar. Zira şeyler, sosyal olgular ve süreçler, sürekli değişen dinamik bir süreç olarak var oluyorlar. Oysa, onları adlandırmak, anlamak, bilince çıkarmak üzere kullandığımız kelimeler zamanla eskiyor ve kullanmaya devam ettiğimiz kelimelerle gerçeklik arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Velhasıl ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz...

Güneş varken ve güneş karşıdan geliyorken güneş gözlüğü takmak daha iyi bir görüş sağlar ama güneş battıktan sonra da gözlük takmaya devam ederseniz, gözlük sadece işe yaramaz hale gelmekle kalmaz görüşü daha da zorlaştırır. Zira güneş gözlüğü takmayı gerektiren durum değişmiştir. Benzer bir durum kelimeler ve kavramlar için de geçerli ve belirli bir eşik aşıldığında, kullanılan kelimeler, kavramlar artık karşı geldikleri gerçekliği ifade edemez duruma geliyor. Tarımsal üretimin öküzle yapıldığı zaman varolan tezeğin, üretimin traktörle yapıldığı, ısınmak ve yemek pişirmek için doğal gaz veya kömür kullandığı dönemde artık bir karşılığı yoktur, ölü kelimedir.

Şimdilerde çiftçi ve köylü kelimelerinin artık reel bir karşılığı olup-olmadığı tartışmalı... Köylü sadece köyde yaşadığı için köylü değildir, sahip olduğu üretim araçlarıyla kendisinin ve ailesinin ihtiyacı olan şeylerin çoğunu ürettiği ve genel bir çerçevede kendi kendine yettiği için köylüdür. Şimdilerde köylü ekseri tek bir ürün üretiyor ve onu satarak yaşamını sürdürüyor, dolayısıyla sadece emeğini satarak yaşayan işçinin durumuna yaklaşıyor. İşçi haftalık veya aylık ödenen ücretiyle ihtiyacı olan şeyleri satın alır. Oysa köylü ihtiyacı olan unu-ekmeği, sütü- yoğurdu, yağı-peyniri, yumurtayı, sebze ve meyveyi velhasıl yaşamak için ihtiyacı olan şeylerin büyük çoğunluğunu kendisi ve ailesi üretiyorsa köylüdür. Köylüler artık domatesi pazardan, ekmeği fırından, sütü, yumurtayı marketten satın alıyor... Sözleşmeli tarım denilenin devreye daha çok girmesiyle de, çiftçi-köylünün artık kullandığı üretim araçlarının hukukî mülkiyetine sahip olmasının bir kıymet-i harbiyesi yok... Çokuluslu tarım tekelleri, kapitalist tarım işletmeleri, çiftçinin ne üreteceğine, ne zaman üreteceğine, nasıl üreteceğine, ne kadar üreteceğine, ürünü ne zaman teslim edeceğine, fiyatın ne olacağına, hangi gübrenin ve pestisitlerin-herbisitlerin ne kadar kullanılacağına, vb. karar veriyor. Böyle bir çiftçi olabilir mi? Aslında orada söz konusu olan çiftçi-köylü kelimeleriyle ifade edilenden çok, tuhaf bir ‘modern serflik durumuna tekâbül ediyor...

İkinci bir sorun da kelimeler, kavramlar dünyasının manipülasyona açık olmasıdır. Kelimeler ve kavramlar ihtiyaca göre manipüle edildiklerinde, şeyleri, toplumsal süreçleri anlamanın değil, anlaşılmasını engellemenin araçları durumuna geliyorlar. Mesela demokrasi kavramının bir içeriği olması gerekiyor. Genel bir çerçevede demokrasi insanların kendi kendilerini yönettiği [ self- government / auto-gouvernement], kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği bir durumu ifade ediyor. Dolayısıyla sosyal demokrasi demeye gerek yok zira demokrasi kavramı tanımı gereği zaten sosyali ve bireysel özgürlüğü içerir, içermesi gerekir. Şundan dolayı ki, ekonomik planda özerk olmayan bireyin, politik planda özerk olması mümkün değildir. Ya da yan yana gelmeleri uygun olmayan, kelimeler, kavramlar yan yana getirilerek, oxymore’ a başvuruluyor. Bu amaçla ekseri bir kelimenin veya kavramın önüne bir niteleme sıfatı getirilerek, bilinç çarpıtması veya ideolojik manipülasyonla, insanların ideolojik egemenliği, gönüllü köleliği içselleştirmeleri amaçlanıyor. Mesela XX. yüzyıl devrimci, sol, sosyalist, komünist örgütlerin temel işleyiş aracı olarak kabul ettikleri, üstelik ‘evrensel bir ilke’ mertebesine yükselttikleri demokratik merkeziyetçilik tam bir oxymorondur. Bu iki kelimenin yan yana getirilmesi uygun olmadığı için... Ya merkeziyetçi bir işleyiş geçerli olur, ya da demokratik bir işleyiş geçerli olur ama hem o hem öteki olmaz.

Ekseri ölü bilgilerle düşündüğümüzü sanıyoruz ama aslında ölü bilgiler tarafından düşünülüyoruz... Ortalıkta dolaşan onca bilgi ölü bilgi... Okullar ve üniversiteler birer ölü bilgi deposu ve ders kitapları ölü bilgileri gençlerin bilincine enjekte etmenin etkin araçları. Zira, orada sorulan sorular, cevabı önceden bilinen sorulardır. Ölü bilgilerin tahribatı, şeylere, süreçlere, olgulara şüpheyle bakmamızı, onları yeniden düşünmemizi engelliyor. Eleştirelliği yok ediyor... Mesela ‘zenginlikle mücadele’ denmesi gerekirken ‘yoksullukla mücadele’ denmesi, ölü bilgilerin hakimiyetinin sonucudur... Ölü bilgilerle düşünen ‘yoksullukla mücadele’ eder. Ölü bilgilerin sultasından yakayı kurtarıp, soruyu ‘tekrar sorabilense, doğrusunun ‘zenginlikle mücadele’ olduğunu bilir. Eleştirinin olmadığı yerde bilim de yoktur denecektir...Bu yüzden Baruch Spinoza : “gözlüğünü parlat”, Karl Marx: “her şeyden şüphe et”, V.I. Lenin de: “her şeyi yeniden gözden geçir” derken, bizi ölü bilgilerin tahribatına karşı uyarıyorlardı...

Bilgi dondurulduğunda, seyleştiğinde, reifiye olduğunda kelime ve kavramların içi boşaldığında, artık başka amaçlara hizmet eder hale geliyor... Bir özgürleşme aracı olması gerekirken, köleleştirme aracına, egemenlik kategorisinin bir unsuruna dönüşüyor. Bu bakımdan eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi.

2. XX. yüzyıl sosyalizmlerinin izinden gitmek artık mümkün değil...

Avrupa solu, geleneksel düşünce sisteminden ve geleneksel ideolojiden radikal bir kopuş, farklı bir dünya, toplum ve insan tasavvuru anlamına gelen ve Büyük Fransız Devrimiyle ete kemiğe bürünen aydınlıklar [lumières] felsefesi veya devriminin devamı olarak tarih sahnesine çıktı. XIX’uncu yüzyılda işçi ve sosyalist hareket oluştu. Paris Komünü’nün ardından XX.yüzyıl da Sovyet ve Çin devrimleriyle devam etti. Paris Komünü’nün 71 günlük, Sovyet ‘komünizmi’ denilenin 70 yıl ömrü oldu. Bu arada XX. yüzyıl, koloniyalizme karşı mücadelelerin, 1968 Fransa Mayıs Devriminin ve Çin Kültür devriminin, Küba ve Vietnam devrimlerinin, İran ‘İslam’devriminin de yüzyılı olarak geride kaldı.

Paris Komünüyle başlayan Bolşevik ve Çin devrimleriyle devam eden, sınıflı toplumu, kapitalist sistemi, burjuva düzenini aşma perspektifine sahip bu ilk hamle başarısız oldu. Sovyet ve Çin deneylerinin neden başarısız oldukları, sosyalist toplum oluşturma projesinin neden kapitalizmin restorasyonuyla sonuçlandığı, hiçbir zaman gerektiği gibi tartışılmadı. Asıl rahatsız edici olan da, neden tartışılmadığı, tartışılamadığı, tartışmadan kaçınıldığı, ya da tartışılıyormuş gibi yapılıp geçiştirildiğidir... Elbette beşyüzyıllık kapitalist sistemin ve mirasçısı olduğu on bin yıllık sınıflı toplumun ilk hamlede aşılıp, insanlığın gündeminden çıkarılması mümkün değildi ve mümkün olmadığı görüldü.

Dolayısıyla bu ilk deneylerin başarısızlığından hareketle, kelimenin jenerik anlamında ortaklaşmacı, eşitlik-özgürlük temeline dayalı, sınıfsız sömürüsüz bir toplum tasavvuru olan komünizmin imkânsızlığı sonucunu çıkarmak abestir. Böyle bir şey ancak insanın insan olmaktan kaynaklanan bazı temel hasletlerinden arındığında, insanın insan olmaktan çıktığı durumda mümkündür. Toplumsal eşitsizliğin olduğu her yerde ve her zaman mücadele kaçınılmaz olarak vardır, olmak zorundadır ve başka türlü olması da mümkün değildir. Sömürü olan yerde sömürüye karşı, eşitsizliğin olduğu yerde eşitsizliğe karşı, baskı olan yerde baskıya karşı, aşağılanma olan yerde aşağılanmaya karşı, velhasıl insanı eksilten, onun kendini gerçekleştirmesine mani olan durumu aşmak için mücadele kaçınılmazdır. Kapitalist yağma ve talan rejimi olan burjuva düzeninin insanlığın yegane ufku olduğunu, onun tarihin sonu olduğunu ilân edenlerin heveslerinin kursaklarında kaldığının görülmesi için fazla zaman gerekmeyecek... Büyük İnsanlık her zaman yürüdüğü yolda yürümeye devam edecek ve ediyor... Elbette mücadele düz bir zemin üzerinde sorunsuz yol almıyor. Söz konusu olan, zaferlerin -yenilgilerin, yükselişlerin - düşüşlerin, umudun umutsuzluğun uzun ince yoludur...

XX. yüzyıl deneyleri başarısız olup, geride kaldığına göre, bu ilk deneylerin neden başarısız oldukları sorusu, devrimi yeniden düşünmeyi gerektiriyor... Elbette başarısızlığın birçok nedeninden bahsedilebilir ama nedenler hiyerarşisinde en önemli olanı veya olanları tespit etmek, tahlil ettiğimiz, bilince çıkarmaya çalıştığımız durumun anlaşılması için elzemdir. Fakat daha önce devrim nedir sorusuna açıklık getirmekle tartışmaya başlamak gerekiyor. Tabii devrim nedir sorusuna devrimi kim yapar sorusunun da eşlik etmesi gerekir. Devrim [Révolution] Eski egemenlik sisteminden radikal bir kopuş demektir veya öyle anlaşılması gerekir. Bu kopuş sadece sorunun egemenlik veçhesini, yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkisini angaje etmez. Ezilen toplum sınıflarının, halk sınıflarının çok yönlü emansipasyonunu da [özgürleşmesini] varsayar :
Birincisi, devrim yaşamın tüm veçhelerini [ ekonomik, politik, kültürel, ideolojik, etik, estetik...] kapsadığında, daha önce de yazdığım gibi, politika denilenin ve politika yapmanın farklı bir versiyonunun gündeme gelip ete-kemiğe büründüğünde mümkündür; ikincisi, devrimi halk adına bu işi bilen öncüler [avangard] , velhasıl örğüt yapmaz, yapamaz...bizzat halkın kendisi yapar. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: devrimi ya halk yapar ya da devrim diye bir şey mümkün değildir...

Avrupa solu [sosyalist-komünist partiler] genel bir çerçevede hep burjuva düzeninin bir iç muhalefeti olarak varoldu. Hiçbir zaman radikal bir kopuş perspektifine sahip olmadı. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma ile mâlüldü. Kapitalizmin kutuplaştırıcı eğilimini ve dinamiğini, çevre-merkez ayrışmasını ve çelişkisini yok saydı, görmezlikten geldi. Koloniyalistti, uygarlaştırıcı misyon paradigmasına karşı çıkmak şurda dursun, muhalif olduğu burjuva politikacıların ve ideologların yolundan gitti, parlamentarizmi bir siyaset aracı olarak kullanma tercihi yaptığında, burjuva düzeninin bir parçası haline gelmesi kaçınılmazdı ve geldi... Burjuva parlamentarizmi ve seçim oyununa dahil olmak demek, burjuva politikasını sol bir dil ve söylemle yeniden üretmek demekti. Başkalarının tasarladığı oyuna dahil olmak, başkalarının oyununu oynamaktır. Sosyalist-komünist denilen partiler, örgüt modeli olarak burjuva örgütlerinin ve partilerinin işleyiş modelini kopya ettiklerinde, burjuvazi de partiye, örgüte nüfûz etmiş oluyordu. Tam bir emperyalist, anti-sosyalist, anti-kömünist Atlantik projesi [ ABD ve Avrupa büyük sermayesinin projesi] olan, anti-demokratikliği tescilli AB’ye karşı çıkmadı. AB’ye cepheden karşı çıkmayan, neoliberalizme teslim olmuş bir sol olabilir miydi? Hiç değilse 1980 öncesinde reel olarak sosyal demokrat olan Avrupa solu, son otuz yıldır artık sosyal demokrat bile değil, sosyal liberal... Artık o tarakta bezi yok denecektir. Velhasıl, şimdilerde Avrupa solu diye birşey yok... Durum böyle ama bizim kimi rafine ‘solcularımız‘ Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini Türkiye sol hareketi için bir şans olarak görüyor... Herhalde bu dünyada herkes neyi görmek istiyorsa onu görüyor... kimbilir...

3. Öncü parti, bilinç-bilinçlenme veya örgüt sorununu yeniden düşünmek...

Geride kalan yüzyılın sosyalist mücadele anlayışında, ‘işçiler, ezilen-sömürülen sınıflar, kendiliklerinden durumlarının farkına varamaz, olup-bitenleri anlayamaz, dolayısıyla bilinçlenemez, ona ‘gerekli’ bilinci ancak devrimci entelektüeller dışardan taşıyabilir...’ şeklinde bir anlayış hakimdi. Bu tespitten hareketle de devrimi ancak devrimci-entelektüeller ve devrimcileşmiş işçilerden oluşan, mücadelelere öncülük edecek, devrimci partinin yapabileceği görüşüne varılıyordu. Bu tespit aynı zamanda profesyonel devrimciliğin gerekçesini de oluşturuyordu. Oysa devrim ve profesyonel kelimelerinin yan yana getirilmesi tam bir oxymoredur. Bu yüzden de yan yana getirilmeleri saçmadır. Mesleği devrim yapmak olan birinin var olabileceğini düşünmek abes değil mi? Marx, ‘işçi sınıfının emansipasyonu [kurtuluşu] onun kendi eseri olacaktır’ dememiş miydi? Bir sınıfın emansipasyonu başkalarının işi olabilir miydi? Devrim işini öncü partiye havale etmek, ezilen-sömürülen sınıfların kaderini başka ellere tevdi etmek, başkalarına emanet etmek değil midir? Bunun koloniyalist Avrupalıların ‘uygarlaştırma, uygarlık götürme, geri halkları ilerletme, Türkiye’de Kemalistlerin halkı adam etme teşebbüsünden bir farkı var mı? Oysa tanımı gereği emansipasyon bir özne olarak insanın kendini gerçekleştirmesine engel olan durumdan kurtulması, özgürleşmesi demektir ve bu ancak insanın [bireyin] özçabasıyla mümkündür...

Bu tespitle işçi sınıfına bir kimlik yakıştırılıyor: İşçiler kendiliklerinden olup-biteni anlayamaz... Buna gerekçe olarak da işçilerin zorlu ve uzun çalışma süreleri, eğitim olanaklarının dışına atılmış olmaları gösteriliyor. Eğer bu tespit kabul edilirse, bu, toplumun bilenler ve bilmeyenler diye ikiye bölünmüş olduğunu, birinden diğerine geçişin de imkânsız olduğunu, arada bir Çin setti olduğunu kabul etmektir. İkincisi, bilenlerin ne bildiğini tartışma konusu yapmamak, sorun etmemektir. O halde şu soru akla geliyor: bir metal işçisinin, terzinin, tekstil işçisi genç bir bayanın, nüfus idaresinde çalışan memurun, vb. kitap okumasına, resim yapmasına, şiir okumasına, hikaye yazmasına, insanlığın durumuna dair kafa yormasına, düşüncelerini çevresindekilerle paylaşmasına gerçekten bir engel var mı? Öğretmenlerden daha çok okuyan işçiler yok mu?

Entelektüel, egemen düzenin verdiği eğitimi aldığı için mi entelektüeldir, yoksa okullarda aldığı köleleştirici eğitimden kurtulmaya cesaret ettiği için mi entelektüeldir? Aslında mevcut olan durumu aşma bakımından eğitilmiş olanla eğitilmemiş olan arasındaki mesafe sanıldığından daha kısadır. Her ikisi de ilave bir zihinsel- entelektüel çabayla şeyleri bilince çıkarabileceklerine göre... Aslında işçiler ‘bilimsel bilgiye ulaşamaz, içselleştirip özümleyemez’ tespiti, dışarının, başkalarının, ‘onun hakkında konuşanların’ tespitidir ve bu dünyada reel bir karşılığı yoktur. İster küçük bir işyerinde isterse büyük bir kapitalist işletmede çalışıyor olsun, işçi sömürüldüğünü bilir ve biliyor. Dolayısıyla bu konuda bir sorun yok. Sorun bu durumdan nasıl çıkılır sorusunu sormamakla, soramamakla ilgili. Fakat, tarih boyunca yaşanan devrimler, belirli bir eşik aşıldığında ezilen-sömürülen-aşağılanan sınıfların korku duvarını aştığını da gösteriyor. O halde süreçte entelektüelin işlevi ne olabilir? Entelektüel olup-bitenleri eleştirip, netleştirip, bilince çıkararak, işçileri, ezilen-sömürülen sınıfları, yeryüzünün lânetlilerini cesaretlendirebilir. Mevcut olanın alternatif bir sistemle ikâme edilebilirliği bilincini güçlendirebilir. Entelektüelin misyonu işçi hareketini yönetmek değildir. Aksi halde böyle bir şey işçilerin kendi kendilerini yönetemeyeceği anlamına gelecektir...
XIX’uncu yüzyılda işçi sınıfının durumuna dair bilgiler, bilinenin ve genel kabul gören yaygın anlayışın aksine, işçilerin o kadar saat çalıştıktan sonra geceleri kitap okuduklarını, şiir ve hikaye yazdıklarını, sorunlarını tartıştıklarını gösteriyor. Marx’ın ünlü eseri Kapital, fasiküller halinde yayınlanırken, işçiler yeni fasikülün çıkmasını sabırsızlıkla beklerlermiş. O zaman işçiler Kapitali büyük bir hevesle okuyup- anlıyorlardı. Şimdilerde burnundan kıl aldırmayan iktisat profesörleri anlamıyor... Kapitalizm öncesi dönemde ve kapitalizmin ilk dönemlerinde, egemen sınıflar halk sınıfından insanların okuma yazma öğrenmesini, bilgiye ulaşmasını yasaklayıp, şiddetle de cezalandırıyorlardı. Eğer işçilerin, ezilenlerin öğrenme, bilinçlenme yeteneğinden [kapasitelerinden] korkmasalardı, yasaklama, cezalandırma yoluna giderler miydi? ABD de Afrika kökenli kölelerin okuma yazma öğrenmeye cesaret ettiklerinde nasıl acımasızca cezalandırıldıkları herkesin mâlûmudur...
XIX ve XX yüzyıl sosyalizmleri dünyayı değiştirmek için burjuva devletine göz dikti ve onu ele geçirmeyi devrim için yeterli koşul saydı. Kalkınmacılığa ve emperyalist ülkeleri yakalama perspektifine kilitlendi... İster seçim oyununa dahil olarak, isterse, zor ve şiddet kullanarak devleti ele geçirme perspektifi yegane hedef olarak görüldü. Nasıl bir düzen kurulacak sorusu savsaklandı... Oysa, iktidarı ele geçirmeyi yegane hedef olarak gören öncü örgüt [devrimci parti] de esas itibariyle yıkmak istediği devlet gibi bir örgütsel yapıya ve işleyişe sahipti. Devrimci parti de kendini burjuva devleti suretinde yaratmıştı: hiyerarşi, disiplin, ast-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, anti-demokratik dikey ilişkiler... Devrimden sonra partinin nasıl ve kolaylıkla parti-devlete dönüştüğünün izahı orada bulunuyor.

Elbette söylediklerimizden bir örgüt karşıtlığı sonucu çıkarmak haksızlık olur. Sadece XX. yüzyılda geçerli sol örgüt anlayışının yeni, farklı, orijinal bir model olmaktan çok, sınıflı toplumun binlerce yıllık ve burjuva toplumunun birkaç yüzyıllık örgüt anlayışının ve örgütlenme tarzının, sol bir söylemle yeniden üretildiğini söylemek istiyorum. Devlet sizin elinizde olunca başka şeye mi dönüşecek? Arabayı kim kullanırsa kullansın arabadır... Eğer örgütsel ilişki yatay bir nitelik taşımıyorsa, disiplin dışardan dayatılıyorsa, demokratik / eşitlikçi / özgürlükçü / emansipatris ilişkiler yerleşip-kökleşemiyorsa, orada ancak sınıflı toplumun yeni bir versiyonu, diktatörlüğün farklı bir biçimi söz konusu olabilir...

Öyleyse politika nedir, ne olmalıdır sorusunu sorarak yeni bir başlangıç yapmak gerekiyor. Bunun için de ölü bilgilerin tahakkümünden kurtulmaya, bilincimizi özgürleştirmeye, zihinsel bir silkinmeye, velhasıl radikal bir düşünce devrimine ihtiyacımız var...

*İstanbul Özgür Üniversite’de 24 Ekim 2009 da açılış dersinde yapılan konuşma

28 Ekim 2009

"Tartışılan Roman" ve Eleştiri Üzerine

“Tartışılan roman” ve Eleştiri Üzerine

Atalay GİRGİN

Edebiyatın da, onun “amiral gemisi” olarak nitelenen romanın da neliği tartışmalıdır. Üzerlerinde anlaşılabilen bir tek tanımları yoktur. Bundan dolayı olsa gerek ki, kendisine “roman” sıfatı verilen yapıtların ortaya konmaya başlanmasından bu yana, romanın neliğinin yanı sıra, varlığı da tartışılır, bu topraklar üzerinde. Örneğin, Vedat Günyol, “Cumhuriyet’ten önce gerçek romanın olmadığı”1nı yazar, “Dile Gelseler” adlı kitabına aldığı, “Yeni Ağza Eski Yemek” başlıklı makalesinde.

Fethi Naci, “Türkiye’de roman var mıdır?” sorusuna, futbolun hal-i pûr meâline atıfta bulunarak yanıt verir yıllar önce : “Ne kadar futbol varsa, o kadar.”2 O yıllarda, ister kulüpler bazında olsun, isterse milli takım bazında olsun, alınan yenilgiler genellikle hep “şerefli”dir ve “yenildik ama ezilmedik” denir. Sık sık da, uluslararası karşılaşmalar öncesi, gazetelerin spor sayfalarında, artık geçmişte kalmış olan, Almanya ve Macaristan galibiyetleri ile Göztepe’nin Fuar Şehirleri Kupası’nda çeyrek finale kadar çıkışı anımsatılarak, nasıl “Tarih yazdığımız” anlatılmakta ve o anlar yâd edilmektedir. Bundan dolayı olsa gerek ki, yanlış bir biçimde, “Türkiye’de roman yoktur” olarak algılanır Fethi Naci’nin yanıtı.

“Tarih yazma” alışkanlığı hâlâ yerli yerinde duruyor olsa da, futbolda, “şerefli yenilgi”ler döneminin geride kalmasıyla birlikte, neredeyse anımsanmaz, anımsatılmaz oldu artık o günler. Romana ilişkin ise, “Fethi Naci yıllar önce söylemişti. Türkiye’de roman yoktur” diyen, İsmet Özel’den başkası kaldı mı günümüzde, Fethi Naci’nin yanıtını hâlâ yanlış anlamaya devam edip ve hâlâ ona atıfta bulunarak, “yoktur” hükmünde ayak direten? Bilmiyorum.

Ama günümüzde, doğrudan “roman yoktur” demeseler de, bir yıl içinde yayınlanan üç yüzden fazla romanı, “hızlı okuma tekniğiyle okudu”ğunu söyleyip, “tümünü çöplük”3 olarak niteleyiveren ya da bu kadar roman içerisinde, “70 tane okuyun” denilebilecek, “7 tane bile iyi”4 diye nitelenebilecek romanın olmadığını yazan edebiyatçılar var.

“Romanımıza ne oldu?” adlı kitabında, “Romancı enflasyonu”na dikkat çeken Ahmet Oktay da bir yandan bunun nedenlerine değinirken, diğer yandan da buna paralel olarak eleştiri, eleştirmen, yeni eleştirici/reklamcı-pazarlamacı ilişkisinin ve dönüşümünün altını çizer, eleştirel bir biçimde. Kitaba adını veren makalesinde ise, “ Bir zamanlar romancılarımız, öykücülerimiz …” diye başladığı paragraflarıyla, geçmişten günümüze uzanan süreçte, “nostaljik bir biçimle”, yazarın seçimini ve romanın değişimini örneklerle gösterir ve şöylesine eleştirel bir tespitte bulunur : “1980 sonrası Türk romanı, geçmişi ve büyük harfle yazılan tarihi, hedef kitlenin beklentilerini, tahmin edilebilir tercihlerini ve bastırılmış arzularını ön alan biçimde yeniden düzenleyerek, olaylarını tahrif ederek turistikleştiren ve ticarileştiren sayısız örneklerle dolu.”5

Daha fazla veriyle yazının hacmini arttırmaya gerek yok şimdilik. Geçmişten günümüze, edebiyat üzerine yazan eleştirmenlerin, araştırmacıların yazı ve yapıtlarında, buraya aktardıklarımdan çok daha fazlasını bulabilir ilgilisi, romanın varlığına-yokluğuna, roman ve “romancı enflasyonu”na, iyiliğine-kötülüğüne, gelişimine ve değişimine ilişkin tartışma, eleştiri ve değerlendirmelerin. Çünkü, şiir ve öykü bir yana, romanı konu edinip de eleştiriden, değerlendirmeden, karşılaştırmadan uzak durmak, eğer eleştiriyi kitap tanıtımcılığı/reklamcılığı sanan ya da buna indirgeyenleri saymazsak, mümkün değildir. Kısacası, roman kadar, eleştiri de tartışmalıdır.

Dolayısıyla, A. Galip’in, “etik ve estetik boyutuyla” alt başlığını taşıyan “Tartışılan roman”6 adlı kitabı, romanı ve onun eleştirisini konu edinen ilk yapıt değildir. “Edebiyat ve felsefe”, “Tartışmalar” ve “Roman dünyasında gezinti” olmak üzere üç bölümden oluşan “Tartışılan roman”ın, hem bu yazı bağlamında bizi ilgilendiren hem de kendisini diğer roman ve roman eleştirisi üzerine yapılan çalışmalardan ayırıcı kılan kısmı, birinci bölümüdür. Yani “Edebiyat ve felsefe”.

Felsefeyle bakmanın önemi ve bir örnek

A.Galip, “Tartışılan roman”da, romana, eleştiriye, roman eleştirisine ve hatta romanı temel alan edebi akım ve kuramlara da felsefeyle bakmayı öneriyor. Felsefeyle bakmak; nesnesini, ister salt düşsel, düşünsel, isterse gerçek bir var olan/varlık olsun; her daim ontolojik ve epistemolojik boyutuyla, bir bütünsellik temelinde ya da böylesi bir iddia ile kavramayı, anlayıp, anlamlandırmayı ve ele almayı gerektirir. Bu ise aksiyolojik olana kapı aralar. Çünkü, nesneye ilişkin ortaya konan her bilgi, açık ya da örtük bir biçimde, etik ve estetik boyutuyla, davranışa dönüşmesi gereken bir değer üretir. Ki bu açıdan da, kitabın alt başlığının “etik ve estetik boyutuyla” olması anlamlıdır.

Felsefeyle bakmak, yani kendisine nesne edindiğini ontolojik ve epistemolojik olarak kavramak, onun, yani nesne kılınanın neliği ve gerçekliğini de ortaya koymak demektir. Nelik ve gerçeklik ilişkisinin kurulması, romanın sınıflandırılması açısından da önemlidir. Günümüzde, gazetelerin kitap eklerinde ve dergilerde roman üzerine yazan, yayınlanan romanları tanıtan ve pek azı yazdıkları açısından “eleştirmen” sıfatını hak edebilen, çoğunluğu “tanıtımcılık/reklamcılık”tan öte geçemeyen sözde “edebiyat eleştirmeni”nin, düşünmediği ya da dikkate almadığı bu nelik ve gerçeklik ilişkisi, hem eleştiride, hem sınıflandırmada, hem de bir kişi olarak eleştirmenin kendi kendisiyle tutarlılığında başat bir yere sahiptir. Çünkü bu ilişkiyi düşünmeyen, dikkate almayan, ontolojik ve epistemolojik bir temelden hareketle nesnesine uygun ve tutarlı bir biçimde kurmayan ya da kuramayan, yazdığı ya da telaffuz ettiği bir sözün ardında duramaz.

İşte bu bağlamda bir örnek: Semih Gümüş ile A. Ömer Türkeş arasında, roman ve sınıflandırılmasına, romanın neliğine ve eleştirisine ilişkin, taraflardan biri sessizliğe bürünüverdiği için, başlamadan bitiveren ve bu haliyle “tartışma”dan çok ‘sataşma’ düzeyine düşüveren girişim anılmaya değer. Biraz uzunca da olsa aktarayım : Semih Gümüş, A. Ömer Türkeş’in, “Milliyetçilik; bir aile fotoğrafı”7 başlıklı yazısında yaptığı sınıflandırmayı da eleştiri vesilesi kılan, “Roman ne değildir…” başlığını taşıyan bir makale yayımladı. Ki bu makalede, A. Ömer Türkeş’in adı bir kez ve benim ‘vesile’ dediğim sınıflandırma bağlamında anılmış olmasına rağmen, Semih Gümüş, daha ilk satırdan itibaren, genellik şalına bürüdüğü hükümlerin örtüsü altında, adını belirtmeden Türkeş başta olmak üzere, eğer varsa, onun gibi ya da ona yakın düşünen birilerine şiddetli, hatta ağır denilebilecek eleştiriler yöneltir. Örneğin; Türkeş’in, “Üç yüz eşiği aşılıyor; kimin umurunda?” dediği, son yıllardaki yayımlanan roman sayısındaki artışa, “verimlilik” olarak yaklaşan Gümüş, bu “verimlilik” karşısında duyulan “hoşnutsuzlukların” ise edebi değil, “politik olduğunu düşünelim” diyerek başlar yazısına. Ve devam eder : “Eleştirel sezgileri yerine edebiyat dışındaki önkabullerini geçiren anlayışların yayımlanan romanların çokluğunu küçümsemesi”ni, “anlamsız” olarak niteler. “Edebiyat üstüne düşünme yetersizliği”nden söz eder ve “Düşünme yetersizliğinin sonuçlarından biri erken yargılar vermektir ki, bu yargılar çoğun yanlış çıkmaya mahkumdur.” hükmünü verir. Yetmez. Bir adım daha atar Gümüş ve “edebiyatın doğasının kabul etmeyeceği sınıflamalar yapıl”dığını belirterek, “A. Ömer Türkeş’in yaptığı ‘milliyetçi roman seçkisi’, edebiyatın ölçüleri içinde alınması zor, şimdi yeni karşılıklar bulması neredeyse olanaksız, bugün aşılmış bir anlayışı örnekliyor.” diye yazar. Gümüş’ün varmak istediği, dile getirmek istediği önemli bir nirengi noktası vardır : Adını anmadığı muhatabına ya da eğer varsa başka muhataplarına, “Güncel olanın anaforunda geçirilen zaman uzadıkça, kalıcı olanı görme yetilerini yitirmek kaçınılmazlaşır. O zaman toplumcu ve bireyci (giderek sağcı, solcu, liberal) roman sınıflarını da kolayca yaratabilirsiniz” dedikten sonra, muhatabını ya da muhataplarını, “plastik romanların ardına düşmek”le ve bundan dolayı da son iki yıl içinde yayımlanan romanlar arasındaki “unutulmaz örnekler”i görmezlikten gelmek ya da “üzerinde durmayı”, değerlendirmeyi “ertele”mekle eleştirir (yoksa “suçlar” mı demeliydim). Semih Gümüş’ün bu makalesi bağlamında bilinen muhatabı ya da eğer varsa muhataplarının içerisinden tek bilineni A. Ömer Türkeş’tir. Ama aynı platformda, yani Radikal Kitap sayfalarında, herhangi bir yanıtına rastlanmaz Türkeş’in. Burada söz konusu olan; önemli olan, Gümüş’ün, roman ve eleştiriye ilişkin kurduğu nelik ve gerçeklik ilişkisinin doğruluğu ya da yanlışlığından, tutarlılığı ya da tutarsızlığından çok, “Roman ne değildir…” bağlamında, bir biçimde bu ilişkiyi kurması ve konuya bu perspektifle yaklaşmasıdır.

İşte A. Galip’in “Tartışılan romanı”nın ayırıcı özelliklerinden birisi de kendini bu noktada gösterir : Romanın ve roman sanatının neliği.

Romanı, bozulmuş bir dünyada, yazarın “sahih değerler arayışı”nın bir ürünü olarak da gören Lukacs’ın, “roman üzerine yapılmış ilk büyük sistematik çalışma” diye nitelenen “Roman Kuramı”8 adlı yapıtından beri, romanın ve roman sanatının neliğini belirlemek ya da belirlemeye çalışmak, genelde edebiyat, özelde ise roman üzerine düşünen, soran sorgulayan ve sistematik bir yaklaşım kaygısı taşıyan her edebiyatçı ve edebiyat eleştirmeni için temel bir öneme sahiptir. Romanın ve roman sanatının neliğini belirlemede, tanımlamaya da, fenomenolojik-betimsel yönteme de başvurmak mümkündür. “Tartışılan roman”da ise roman, “kişilerin, değer duygusu ve değer bilinci edinmesinde, farklı yaşam olanaklarının farkına varmasında etkili bir araç”9 olma işleviyle belirlenir. Ancak, alıntılanan cümlenin sonunda yer alan “olmalıdır” yüklemi, A. Galip’in, roman sanatının günümüzde verilen ürünleri karşısındaki eleştirel ve mesafeli yaklaşımının da göstergesi gibidir. Bunun temel nedeni, A. Galip’in romana nasıl baktığı ve onda ne aradığıyla ilgilidir. Ki O, romanda, kitabının alt başlığı olarak da öne çıkardığı gibi, “etik ve estetik boyutu” aramaktadır. Eleştirmenleri de “hiç biri övdükleri ya da yerdikleri kitapların hangi değerleri yokladığını, insana ne gibi yaşam olanaklarını sunduğunu sorgulamayı akıl etmiyorlar”10 diyerek eleştirirken, tam da bu boyutlardan bakmakta olduğunu sergilemektedir.

Roman sanatını, “‘insan doğasını’ aydınlatacak”, insanın “tavır ve tutumlarını zenginleştirecek”, “her türlü kapalı, yerel, coğrafi, ırksal, törel, örfi alışkanlıkların, ezberlenmiş örüntülerin dışına çıkarak evrensel etik (ahlaki) normaları sergileyecek”11 bir sanat olarak niteleyen A. Galip, romana yüklediği işlevin farkındadır. Bundan dolayı der ki, “romana böyle bir işlev yüklemek, hem romancıya hem de roman okuyucusuna belirli kültürel eşikleri aşmış olma zorunluluğu yüklemektedir.”12 Romanın yazarı bir yana, okuyucusundan bile beklentilerin belli bir düzeyin üzerinde olmasının istendiği bir çalışmada, A. Galip’in eleştirmenlere yönelttiği eleştiri yersiz ve gereksiz değildir.

“Romanı”, ontolojik ve epistemolojik olarak ele almak ve “etik ve estetik” boyutuyla değerlendirmek gerektiğini yazan A. Galip; “ontolojik yapı bütünlüğü içerisinde ele almak bilgiyle kurulacak ilişkiyi de iki biçime dayandıracaktır”13 der. Ona göre, bu iki biçimden “Birincisi, roman ontolojisinin bilgisidir.”14 N. Hartmann’ın “yeni ontoloji” olarak nitelenen yaklaşımıyla temellendirilen bu ilk biçimde esas olan romanın “real yapısıdır.” Çünkü, “kağıttan, mürekkepten oluşan basılı romanın real, ön-yapısı onun irreal, arka-yapısının, tinsel boyutunun, bir estetik obje olarak anlam dünyasının taşıyıcısıdır.”15 İkincisi ise, “ele alınan insan fenomeninin bilgisidir”. Romanın “ontolojik yapı bütünlüğü içerisinde ele alınışında”, “dil ve biçem özellikleri”nden başlayarak, “olayların sıralanışı ve anlatımını belirleyen kurgu özellikleri”nin yanı sıra “insan fenomeninin” yer alması önemlidir. Çünkü bir romanda etik boyutun hem dışsallaştırılıp algılanır kılınabileceği hem de üzerinde yükselebileceği alan, değerleri, çatışmaları, açmazları, farklı yaşam ve davranış olanakları, arayışları ve ilişki biçimleriyle, romancının yapıtta var ettiği “insan fenomeni”dır. Ki “bu yüzden” der A. Galip, “roman, etik ilişkilerin sunulduğu bir sahne olarak da tanımlanabilir.”16

Romanı eleştirmek ya da değerlendirmek

Romanı, ne olarak gördüğünüz, nasıl tanımladığınız, ondan ne beklediğiniz, onu neyle sınırladığınız, kısacası ona ilişkin ortaya koyduğunuz nelik, eleştiri ya da değerlendirme anlayışınızı ve onun sınırlarını belirlemenizi de koşullandırır. Bunu eleştiri için de söylemek mümkündür. Yani eleştiriyi ne olarak gördüğünüzden başlayarak, ona ilişkin nelik belirlemenize dek her şey, romana nasıl baktığınızdan, romanın ne olduğuna ve ne olması gerektiğine ilişkin yaklaşımınızı da koşullandırır. Ancak daha temelli, sistematik ve tutarlı bir yaklaşım, birine ilişkin belirlemeden hareketle diğerine yönelmek yerine, her ikisini de ontolojik ve epistemolojik olarak ele alan ve temellendiren felsefi bir bakış, kavrayış ve anlamlandırışla olanaklıdır.

Örneğin; öykücü, romancı, denemeci ve eleştirmen Tahsin Yücel, genelde “yazın”ı, özelde ise onun türlerinden biri olarak romanı da, “gerçek göndergesi kendi kendisi” olan olarak niteler ve “yazınsal söylemin doğrulanmak için gerçekliğe gereksinimi yoktur, kendi öğelerinin birbirini doğrulaması yeterlidir”17 der. Roman, “gerçek göndergesi kendi kendisi” olan olarak belirlendiği an, romana ilişkin eleştirinin, değerlendirmenin sınırları da kendiliğinden çizilir; o, öncelikle ve esas olarak, nesnesiyle, kendine nesne edindiğinin sınırları içinde kalanlarla yetinmek durumundadır. Ki romana ilişkin bu belirleme, roman eleştirisi, değerlendirmesi ve çözümlemesini, “eleştirinin amacı (…), romanın (ya da yazın yapıtının) yarattığı dünya karşısına bir başka dünya çıkarma”18dır diyen yaklaşımla bağdaşmaz. Keza, genelde eleştiriye, özelde ise roman eleştirisine, romanın yarattığı dünya karşısına bir başka dünya çıkarma amacı biçmek ya da yüklemek de, romanı “gerçek göndergesi kendi kendisi” olan bir yapıt olarak görmekle yetinemez. Hatta, “günümüzde yazılan romanları, onları hayatımızın uzantıları olarak görme alışkanlığını bırakarak değerlendirmeliyiz”19 denildiğinde bile, yetinilemez. Çünkü eleştiriye ilişkin belirlenen amaç, eleştiri nesnesini, her daim aşmak, sınırları dışına çıkmak ve giderek onu, neredeyse kendi söyleyeceklerinin ya da söylemek istediklerinin salt ‘vesilesi’ne dönüştürmekten kaçınamaz. Dolayısıyla, “eleştirinin amacı”ndan hareketle, romanın neliğine ve eleştirisine yönelik belirlemelerin, tanımlamaların hükmü, tutarlılık ve geçerlilik açısından genellikle kadük kalmaya ve veri olan herhangi bir tartışmanın sınırlarına sıkışmaya mahkumdur. Kısacası salt romanın neliğinden ya da salt eleştirinin neliğinden yola çıkarak diğerine ilişkin belirlemelere yönelmek, kişinin, sık sık kendini nakzedişlerine, hatta ısrarla kaçınmak istediklerine bile paradoksal bir biçimde kapı aralar. Ve bu durumlarda da tutarlılık ve bütünsel bir yaklaşım söz konusu edildiğinde geriye tek bir dokunulmaz sığınak kalır : “Tutarlı olmanın da bir tür gericilik”20 olduğu hükmü…

“Tartışılan Roman” ise, roman eleştirisini, eydeyişle değerlendirmesini, “Değerlendirmek, bilinçli bir biçimde ele aldığımız şeyin kendisinden hareket ederek onu kendi alanı içerisindeki ve benzerleri arasındaki yerini görmek ve göstermektir.”21 belirlemesi ekseninde ve felsefeci/filozof İonna Kuçuradi’nin görüşleri doğrultusunda temellendirmektedir. A. Galip’e göre “Romanı eleştirmek, eydeyişle değerlendirmek, öncelikle onun ontolojisini, varlığını ortaya koymak ve hakkında doğru ve geçerli önermeler kurmakla başlar.”22 Felsefeyle bakmanın, eleştiri açısından kendini ve önemini açığa vurduğu noktalardan biridir bu. Ona göre, “Felsefeyle bakmak derken kastedilen, bilgi nesnesi edilenin yapısını ve bağlantılarını açık ve seçik bir biçimde ortaya koymaktır.”(aynı yer) ki “Aksi takdirde beğeni ve tercihlerimiz moda olana yöneliş, popüler olana itibar ve ideolojik boyutta bir kör dövüşüne teslimiyete varacaktır.”(aynı yer). Ve kaçınılmaz olarak varmaktadır da… İşte küçük bir örnek : Notosöykü’nün 8. sayısında yayınlanan “Yüzyılın 40 romancısı” anket sonuçlarına dayanarak oluşturulan liste de, bunun sonrası yaşanan tartışmalar23 da, dahası, Semih Gümüş’ün, ad belirtmeksizin kimi ‘eleştirmen’ ya da tanıtımcı/reklamcıya yönelttiği “plastik romanların ardına düşmek”ten, yayınlanmakta olan “unutulmaz örnekler”i görmemek eleştirisi de aslında bunun göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

A. Galip, sonuçta “… kör dövüşüne teslimiyete var”maktan kaçınmanın yolunun, felsefeyle bakmaktan geçtiğini söylüyor. Felsefeyle bakmanın bir diğer önemli noktası da yapıtın, konumuz açısından ise romanın “doğru değerlendirilmesidir.” Özelde romanın, genelde ise edebiyat yapıtının “doğru değerlendirilmesi”nde İonna Kuçuradi’yi referans alan A. Galip, bu niteliğe haiz bir değerlendirmenin üç aşaması olduğunu aktarıyor Kuçuradi’den. Bunlardan birincisi, “yapıtı anlamaktır : Yani yazarın, a) hangi insan ilişkilerinin, yaşantı ve eylem olanaklarının, bunlar aracılığıyla hangi etik değerlerin örneğini vermek istediğini, bunu da b) nasıl ve ne ölçüde başardığını kavramak ve ortaya koymaktır. Bu, aynı zamanda yapıtın doğru açıklanması olur; yapıtın sınırları dışına çıkmayan açıklanması(…).”24

Doğru değerlendirmenin ikinci aşaması ise, “bir yapıtı kendi alanında bir yere oturtmaktır; yani belirli bir yapıtın, şöyle şöyle ilişkileri, şöyle şöyle yaşantı ve eylem olanaklarını o özel şekilde gösteren bir yapıtın, kendi alanındaki y e r i n i –değerini- b e l i r l e m e k tir. Bu aşama yenilik sorunuyla karşılaştığımız aşamadır (…).”25

Doğru değerlendirmenin, yani “başarılı bir yapıtı değerli bir yapıttan ayırabilme”nin üçüncü aşaması ise, “böyle bir yapıtın yaratılmasının insan i ç i n, dünyamız için anlamının ne olduğunu göstermek; bu olanakların etik değerler bakımından anlamının ne olduğunu göstermektir.”26

Öte yandan, A. Galip’in, “Tartışılan roman”daki, romana ilişkin nelik belirlemesi ile roman eleştirisine yaklaşımı arasında karşılıklı bir bağlayıcılık ilişkisi vardır. Romanın, “etik ilişkilerin sunulduğu bir sahne olarak da tanımlanabilir” olduğunu belirtişiyle, hem edebiyat eleştirmenlerine, hem de sözde edebiyat eleştirmenlerine yönelttiği, “onlar sıradan kitapları çeşitli kuramların süzgecinden geçirip akla hayale gelmedik meziyetler yüklüyorlar. Oysa hiç biri övdükleri ya da yerdikleri kitapların hangi değerleri yokladığını, insana ne gibi yaşam olanakları sunduğunu sorgulamayı akıl etmiyorlar”27 eleştirisi de bu bağlayıcılığın önemli göstergelerinden biridir.

Sonuç Olarak

A. Galip, “Tartışılan roman”da, romana, roman kuramlarına, dahası eleştiriye ve roman eleştirisine felsefeyle bakmayı önerirken; ontolojik ve epistemolojik bir temelden hareketle, nesnesini bütünsel ve tutarlı bir biçimde kavramanın önemini dile getiriyor. Böylesine bir kavrayış ve anlamlandırışa dayanarak ortaya konan bilginin, etik ve estetik boyutlarıyla değerlendirmeyi hem kolaylaştıracağını, hem de koşullandıracağını dışa vuruyor ki, bu, romanı “etik ilişkilerin sunulduğu bir sahne olarak” nitelemesiyle de paralellik arz ediyor.

Genel olarak edebiyat, özel olarak ise roman üzerine geçmişten günümüze süren tartışmaların, yapılan eleştirilerin, nerdeyse büyük bir bölümünün, ya “kör dövüşü”ne dönüştüğü ya da “ben söyledim oldu; kime ne” tavrıyla gerçekleştiği düşünüldüğünde, A. Galip’in önerisi ve yaklaşımı dikkate değer bir öneme sahiptir. A. Galip’in, felsefeyle bakmanın sağladığı duruşa ve yaklaşıma rağmen, bunun gereklerini, spesifik anlamda ve derinlemesine, kitabının sınırları içerisinde gerçekleştirebildiğini söylemek kolay değildir. Ancak, “Yeni bir eleştiri” arayışının da dile getirildiği ve “eleştirinin çıkmazını çözecek bir seçenek geliştirmek”28 gerektiğinin belirtildiği günümüz koşullarında görmezlikten, bilmezlikten gelmeyi hak etmediği de açıktır.

Biliyorum ki, “Tartışılan roman”, romanın neliğine, varlığına, eleştirisine ilişkin tartışmaları bitirmeyecektir. Hatta taşıdığı eksiklikleriyle, yer yer yüzeysel geçiştirmeleriyle, kendisi de tartışılacaktır ve tartışılmalıdır da… Ama o, önerisi ve yaklaşımıyla, hem edebiyat ve roman, hem eleştiri üzerine tartışmaların zenginleşmesine katkıda bulunacak, hem de bu alanda kalem oynatan ve kalem oynatmaya yeltenenlere, kendi kendisiyle tutarlı olmak gerekliliğini hissettirecek bir çalışmadır.

Kısacası, bir başka penceredir “Tartışılan roman”, ama yalnızca ötekine, nesne edindiğine değil, aynı zamanda kendisine de bakmayı ve bakabilmeyi, kendi üzerine düşünmeyi ve sorgulamayı da olanaklı kılan…
1 Vedat Günyol, Dile Gelseler, sy. 86, Cem Yayınevi, 1984.
2 Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü, sy. 5, Özgür Yayın Dağıtım, 1986. “Türkiye’de roman var mıdır?” sorusunu, Fethi Naci’den yıllar önce, daha 1936’da Ahmet Hamdi Tanpınar da ortaya atmış ve “Garp dillerinden birini bilen, yabancı ülkelerde bu sanatın verdiği iyi örnekleri okuyan ve hayat üzerinde az çok fikir sahibi olan okur-yazarlarımızın büyük bir zevkle tattığı [Türk romanı] henüz yoktur.” yanıtını vermiştir. (Aktaran, Fethi Naci, a.g.e. sy,11)
3 Semih Gümüş, “Roman ne değildir…” içinde aktaran, 9 Şubat 2007 tarihli, Radikal Kitap, Sayı 308, sy. 34.
4 A. Ö. Türkeş, “Üç yüz eşiği aşılıyor; kimin umurunda?”, Radikal Kitap, 28 Ekim 2005, sy. 15-16.
5 Ahmet Oktay, Romanımıza ne oldu?, sy. 13-14, Dünya Kitapları, 2003.
6 A. Galip, Tartışılan roman, etik ve estetik boyutuyla, algıyayın, 2007.
7 A. Ömer Türkeş, Milliyetçilik; bir aile fotoğrafı, 2 Şubat 2007 tarihli Radikal Kitap, Sayı 307, sy, 16.
8 Georg Lukacs, Roman Kuramı, Metis Eleştiri, 2003.
9 A. Galip, Tartışılan Roman, etik ve estetik boyutuyla, sy. 8, algıyayın, 2007.
10 a.g.e, sy., 10.
11 a. g. e., sy. 8.
12 a. g. e., sy. 8.
13 a. g. e., sy. 46.
14 a. g. e., sy. 46.
15 a. g. e., sy. 46.
16 a.g. e., sy., 47.
17 Tahsin Yücel, Yazın Gene Yazın, sy., 26, Can Yayınları, 2005.
18 Semih Gümüş, Başkaldırı ve Roman, sy. 18, Oğlak Yayıncılık, 1996.
19 Semih Gümüş, Roman ne değildir…, Radikal Kitap, Sayı 307, sy. 34.
20 Hasan Ali Toptaş, Sonsuzluğa Nokta, sy. 130, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
21 A. Galip, Tartışılan Roman, etik ve estetik boyutuyla, sy. 26, algıyayın, 2007.
22 a. g. e., sy. 8.
23 Semih Gümüş, “Yüzyılın 40 romancısı” anketi sonrasındaki tartışmalarda yöneltilen eleştirilere, Radikal Kitap’ın 361 ve 362. sayılarında birbirini izleyen iki yazıyla yanıt verdi. Bunların ilkinde, edebiyatın demokrasiyi içerdiği gibi yanılsamalı olduğunu düşündüğüm bir kabulden hareketle olsa gerek, “Edebiyatımız niçin demokrat değil…” başlığını tercih etmiş. Anketin “bir değer ölçütünün bulunmadığı”na ilişkin eleştiriyi de “yersiz” olarak niteledikten sonra, “böyle bir soruşturmanın bir değer ölçütü belirlemesi, (…) yapılacak en yanlış işlerdendir” diyor. Oysa, genelde edebiyat, özelde ise roman alanında yapılan bir çalışmanın, soruşturmanın değer ölçütünün olmadığını söylemek de, bunu kabullenmek de eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü edebiyatta etik ve estetik boyutuyla değer ölçütünü ya da ölçütlerini içermeyen bir değerlendirme yapılamaz. Dolayısıyla, sanırım söylenmesi gereken, “bu anket çalışmasında, Notosöykü’nün belirlediği bir değer ölçütü yoktur. Ancak, görüş belirtenlerin her biri kendi değer ölçütleri temelinde seçimlerini yapmışlardır. Notosöykü’nün yaptığı ise ‘habercilik’tir.” Ama sansasyonel bir habercilik… Daha ötesi laf-ı güzaftır.
24 Aktaran A. Galip, İonna Kuçuradi’nin, Sanata Felsefeyle Bakmak, adlı yapıtından, Tartışılan Roman, sy.27.
25 Akataran A. Galip, a. g. e. Sy. 27
26 Aktaran A. Galip, a. g. e. Sy. 27-28.
27 a. g. e., sy 10.
28 Semih Gümüş, Yeni bir eleştiri için…, Radikal Kitap, sayı 312, s

29 Eylül 2009

ÖĞRETMENLİK : İş midir, yoksa çalışma mı?

ÖĞRETMENLİK : İŞ MİDİR YOKSA ÇALIŞMA MI?
Atalay GİRGİN

Öğretmenlik iş midir? Yoksa çalışma mıdır? Her iş çalışma mıdır? Her çalışma iş midir? “Öğretmenlerin sorunları” denildiğinde, öğretmenler ve öğretmen sendikaları, öğretmenliği bir iş olarak mı görmektedirler yoksa bir çalışma mı? Öğretmenlik bir işe indirgenebilir mi? Ya da içerisinde yaşadığımız koşullarda, öğretmenlik çalışma kılınabilir mi? Öğretmenlik nedir? İş nedir? Çalışma nedir?

Soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama gerek yok şimdilik. Tek tek bu soruların doğrudan yanıtlarına yönelmek yerine de, başlığın içerdiği kavramlarla başlamak gerek.

Öğretmenlik, iş ve çalışma... Bu üç kavram birbirine indirgenemez. Ama birbirleriyle ilişkilendirilebilir.

Çalışma ve İş
Bu kavramların içerisinden özellikle son ikisi, yani iş ve çalışma, yakınî bir anlam bağlamında, günümüzde sık sık birbirine indirgenerek ya da birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Oysa neliği ve gerçekliği açısından ele alındığında bu kullanım yanlıştır. Çünkü, sabahtan akşama çalışan ama bunun sonunda satılabilen, herhangi bir meta ya da değişim değeri olan bir şey üretmeyen/üretmemiş sayılan insan, örneğin “ev kadınları” gibi, “işsiz” ve “çalışmayan” sayılmaktadır. Bunun temel nedeni, çalışan kişinin, işgücünü satamıyor ya da onu, pazarda alınıp satılabilen bir malın ya da üretilip tüketilebilen bir hizmetin içerisine, sözüm ona ‘ekonomik bir değer’ olarak katamıyor/katmıyor oluşudur. Ancak bu kişinin hiçbir değer üretmediğini söylemek mümkün müdür?

Dolayısıyla, bir insanın severek, kendini gerçekleştirerek yaptığı herhangi bir alandaki çalışma, karşılığında bir ücret getirmiyorsa, “iş” olarak görülmemektedir. İş, karşılığında ücret alınarak, işgücünü bir mal ya da hizmetin üretimine koşabilmek olarak değerlendirilmektedir ki burada, kişinin bunu severek yapıp yapmamasının ya da kendini gerçekleştirip gerçekleştirmiyor olmasının hiçbir önemi yoktur. Önemi olan tek şey, sonunda, alınıp satılabilen, yani metalaştırılabilen bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Çünkü bu bir çalışma değildir; İŞ’tir... İşgücünüzü; bilginizi, becerinizi bir ücret karşılığında o mal ya da hizmetin üretimine katmanıza indirgenen bir İŞ... Bu anlamda, insan, farkında olsun ya da olmasın, İŞ’te, işgücünün dışında paranteze alınan bir varlık haline gelir.

Oysa çalışmada insan, hiçbir niteliğiyle paranteze alınamaz. Çünkü insan, o çalışmanın bütünsel bir öznesidir. Onu severek, hissederek ve kendini gerçekleştirerek yapar. Burada, düşünsel, duygusal ve bedensel bir katılış ve aidiyet vardır. Her çalışma maddi ve manevi anlamda değer üretir; insanın paranteze alınmadığı/alınamadığı bir değer... Bundan dolayı çalışmak, insanın kendini gerçekleştirerek, içerisinde yaşadığı toplumun varlığını maddi ve manevi düzeyde zenginleştirerek, ne kadar küçük olursa olsun onu etkileyerek, değiştirip dönüştürerek, yeniden üretimine katılmasıdır. Ki bu anlamda, iş çalışmaya, çalışma işe indirgenemez. Çalışma işi kapsayabilir ama iş çalışmayı kapsayamaz. İş rutindir, çalışma ise yaratıcılığa açık...

Ne var ki, insanın insanı sömürüsüne ve egemen sınıflarının ihtiyaçlarına denk düşen, işgücü dahil ( ki insan dahil dense yeridir) her şeyin metalaştırılarak alınıp satılmasına dayanan kapitalist sömürü düzeni, çalışmayı yukarıdaki anlamından arındırarak, genelde iş’e dönüştürmüştür. Artık günümüzde çalışma, asli anlamıyla, çalışmasını aynı zamanda iş ya da işini aynı zamanda çalışma kılabilen az sayıdaki insanın yapabildiği, sahip olduğu bir etkinliktir. Ki bu insanlar ayrıcalıklı sayılmak durumundadır. İş ise, yaşamını sürdürebilmek için işgücünü satabilenlerin işçi, işgücünü satamayan ya da kiralayamayanların işsiz olarak nitelendiği, işsiz üretim çarkına dönüşen bu sistemde, ulaşılmaz kılınmıştır. Öylesine ulaşılamaz kılınmıştır ki, işgücünü satarak bir sömürülen haline, hele hele sürekli sömürülen haline gelebilmek ulaşılması bile güç bir şanstır, çünkü içerisinde yaşadığımız koşullar hükmünü sürdürdüğü sürece yüz milyonlarca insan sömürülme şansını bile yakalayamadan ömrünü tamamlamak zorunda kalacaktır artık.

Günümüzde bile sayısı milyarla ifade edilen işsizlerin “iş” isteyen çığlıklarına, yakın bir gelecekte, pazarın, piyasanın gereklerine uygun hale getirilmek için çalışılan tarımsal üretimin kapitalist işletmelere dönüştürülmesi sürecinde bunlara, yüz milyonlarca yeni ses eklenecektir. Ki Türkiye’de bile, en geç on-on beş yıl içinde, tarımdaki bu değişim süreciyle birlikte 15-20 milyon insanın tarımsal istihdamın dışına çıkması beklenmektedir. Dolayısıyla insanları cenderesine alan bu ve buna bağlı toplumsal sorunların, dertlerin ilacı bu düzende değildir. Çünkü insanın ve insanlığın sorunlarına ne güncel ne de tarihsel anlamda bir çare olabilen kapitalist sömürü düzeni, ekonomik, sosyal, siyasal,v.b. anlamda miadını çoktan doldurmuş ama bir türlü “asar-ı atika” müzesine gönderilememesinin ve sahnedeki hükmünü hala sürdürüşünün bedelini, başta toplumun ezilen sömürülen kesimleri olmak üzere tüm insanlığı, her geçen gün toplumsal çözülme ve kültür çürümenin bataklığına sürükleyerek ödetmektedir.

İşte bu noktada, konumuz bağlamında sorun, bu sömürü düzeninin dayattığı iş’i ya da iş kılıp ulaşılmaz hale dönüştürdüğü çalışmayı reddedip reddetmeme sorunudur. Çünkü çözüm de çözümsüzlük de buradadır. Ki öğretmenler açısından da sorunun nirengi noktasıdır bu...

Ne var ki, ne öğretmenler ne de onların örgütleri olan sendikalar kavramaktadır bunu. Onlar her ağızlarını açışlarında ekonomik anlamda maaşların düşüklüğünü, özlük haklarının yetersizliğini dile getirmekte ve eğitim-öğretim koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini belirtmektedirler. Oysa bunlar, bir yanıyla, veri olan koşulları, düzenin dayattığını kabullenme, meşru olarak kavrama temelinde doğruluğa ve haklılığa sahipken, diğer yanıyla, hem kendilerinin hem de öğretmenliğin neliği ve gerçekliği bağlamında ise temel sorunu savsaklamaktan, üzerini örtmekten öte bir değeri olmayan yanılsamalı bir bilinç halinin dışavurumudur. Ne yazık ki, gerçeklikle yüzleşip aşmaya yönelmedikleri bu bilinç hali her öğretmeni potansiyel şizofren kılmaktadır.

Öğretmenlik...
Öğretmenlik, değişik biçimlerde tanımlanabilir. Her eğitim felsefesine göre, düşünsel düzeyde, öğretmenliğe farklı bir nelik atfedilebilir. Davranışçılık açısından yaklaşıldığında, öğretmenlik, bireye davranış kazandırma etkinliği olarak tanımlanabileceği gibi; farklı eğitim felsefeleri açısından öğretmenlik, öğrenmeyi öğretme; düşünmeyi öğretme diye de belirlenebilir. Türkiye’de son yapılan müfredat değişikliğiyle gündeme taşınan, şaşaalı bir biçimde eğitimde Newtoncu anlayıştan Kuantumcu anlayışa geçiş1 diye nitelenen ve bir anlamda eğitimin “yeni felsefesi” olarak sunulan yapılandırmacılık2 söz konusu olduğunda ise, öğretmenlik, bir yapılandırma, bir oluşturma etkinliğidir. Buna göre öğretmen, bu yapılandırma, oluşturma etkinliğinin rehberidir, yönlendiricisidir. Çünkü yapılan, sözüm ona, “öğrenci merkezli”, yani öğrencinin “özne” olduğu bir eğitim-öğretimdir. Burada öğretmenin neyi, neden, nasıl, niçin yapılandırdığı, kimin için, kimin çıkarları doğrultusunda bir yapılandırma etkinliği gerçekleştirdiği sorulabilir. Dahası, bunun farkında olup olmadığı da... Ve bir adım sonrasında, öğretmen için bunun bir iş mi, yoksa çalışma mı olduğu da...

Velhasıl, düşünsel düzeyde öğretmenliğe ve öğretmene “kutsallık” da dahil hangi değer ve nelik atfedilirse edilsin, bunların hükmünün meriliğini görüp algılamanın, geçerliliğini ve tutarlığını, dahası hakikâtini kavramanın yegâne yeri gerçekliktir. Gerçeklikten bağımsız nelik belirlemeleri ve değer biçmeleri, yanılsamaların kaynağıdır.

İşte öğretmenlik ve öğretmen için de gerçeklik söz konusu olduğunda, salt düşünsel neliklerin ve değerlerin hükmü tatil eğlenir. Çünkü öğretmenlik, öğretmenler farkında olsun ya da olmasın, dünden bugüne, özellikle de sistematik genel eğitimin veri olduğu toplumsal koşullarda, her daim siyasal ve ideolojik bir etkinliktir. Egemen olanın “Nasıl bir insan? Hangi bilgi ve becerilerle donanmış ve hangi tarzda düşünen bir insan istiyoruz?” sorusuna verdiği yanıtlar doğrultusunda gerçekleştirilen bir etkinlik...

Öğretmenin ve öğretmenliğin gerçekliğine damgasını vuran bu durum, her öğretmeni, o ne düşünürse düşünsün, kendini nasıl görürse görsün, kendini nasıl anlatırsa anlatsın, her şart altında egemenin ve onun iktidarının, öncelikle sınıftaki temsilcisi kılar. Bu nedenle, her öğretmen iktidardır ve onun iktidarının asli kaynağı, hatta yegâne kaynağı da, varolan düzendir ve o düzenin “Nasıl bir insan?” sorusuna yanıt veren ya da vermiş olan egemenleri ve onların her düzeydeki siyasal-ideolojik kurum ve temsilcileridir. Çünkü öğretmen, onların profesyonelleştirilmiş işgüderidir; siyasal ve ideolojik işgüderi...

Düzenin, siyasal ve ideolojik işgüder kıldığı hiçbir öğretmen, onun, bilinçli ya da bilinçsizce “ideolojik esiri” olmaksızın, öğretmenliği, kendini gerçekleştirdiği bir etkinliğe dönüştüremez. Hem düzenin “ideolojik esiri” olmadığını söyleyen hem de kendini gerçekleştirdiğini iddia eden her öğretmen yalan söyler. Kendisini bile ikna edemediği bir yalan... Çünkü bu etkinlikte, o, bir insan olarak sıfatı dışında paranteze alınmıştır aslında. Varolan çatışmalı bir bilinç hali, bir bilinç yarılmasıdır. Ve hiçbir insan uzun süre yaşayamaz bununla. Ya inkârla, ya kabullenmeyle içerisinde bulunduğu durumu, en azından öncelikle kendisi için meşrulaştırmaya yönelir. Ya da daha kökten bir çözüme ve tercihe... Son seçeneğe yönelemediği yerde ise, kaçınılmaz olarak inkâr ya da kabullenme halidir arz-ı endam eden... Ve bu noktada, öncelikle “ideolojik esir”ler dışındaki her öğretmeni, şizofrenleşmenin eşiğinde, yani potansiyel şizofren halinde tutan da budur.

Ne var ki, inkâr da kabullenme de öğretmenin öğretmenliğini iş ya da çalışma kılmaya yetmez. Çünkü öğretmenlik, herhangi bir işe indirgenemez. Öğretmenliği herhangi bir iş olarak gören ya da gördüğünü söyleyen, öncelikle kendi üzerini çizer. Çünkü öğretmen, düzene yeni “ideolojik esir”ler yetiştirir. Yetiştirdiği, biçimlendirdiği ya da eğitimin “yeni felsefe”si bağlamında söylersek, bilincini yapılandırdığı her öğrenciyle, bir insan olarak kendini sosyal, siyasal, ideolojik, sınıfsal tercihiyle, hatta bazıları için çok önemli olan etnik kökeniyle yok sayar. Ya da tersinden, eğer kendisi de bir “ideolojik esir”se, kendi toplumsal, sınıfsal gerçekliğine rağmen, özgecilik düzeyinde bir aidiyetle bağlanır düzene.

Ancak, “öğretmenlerin sorunları” denildiğinde, her ikisi de öncelikle maaşların düşüklüğünden, özlük haklarının yetersizliğinden söz etmeye başladığında ise öğretmenliği bir iş, kendilerini de düzenin işgüderi olarak ortaya koymuş olurlar. Ki bu durum, birinciler için insan olarak üzerlerinin çizilmesini meşru görmektir, ikinciler içinse büyünün bozulması, aidiyetin kırılması demektir.

Öte yandan, talepleriyle, öğretmenliği bir iş kendilerini de birer işgüder olarak görür duruma gelen öğretmenlerin ve sendikalarının, eğitim-öğretim etkinliğinin kendilerinden uygulanması istenen biçimi ve içeriğine ilişkin söz söyleme, itiraz etme hakları da ortadan kalkar. Çünkü onlar bununla, birer işgüder olarak, iş sahibinin kendilerinden istediklerini yapmayı, işin doğası gereği daha baştan kabullenmişlerdir. Zaten hem bunu kabullenmek hem kendini işgüder olarak görmek hem de bunların ardı sıra işin biçim ve içeriğine itiraz etmek bariz bir çelişkidir. Ve öğretmenlerin de, onların hangi siyasal ve ideolojik rengi taşıyor olursa olsun sendikalarının da yaşadıkları çelişkilerin başında yer almaktadır bu.

Bunun yanı sıra, içersinde yaşanan, üretim araçlarının özel mülkiyetine, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki tahakkümüne dayanan bir düzende, öğretmenliği bir çalışma kılmak da mümkün değildir. Çünkü çalışmanın neliği gereği, mevcut koşullarda, öğretmenin kendini gerçekleştirerek toplumun kendini yeniden üretimine katılmasının asli olarak bir iki anlamı vardır : Birincisi, insanın insanı sömürüsüne dayanan düzeni yeniden üretmek ki bu öğretmenliği çalışma kılmaksızın da işgüderlerle gerçekleştirilmektedir. İkincisi ise, kendi sosyal, siyasal, sınıfsal tercihi, hatta çok önemseyenler için etnik kökeni doğrultusunda, varolan düzeni değiştirmek.

Her ne kadar, Hilmi Ziya Ülken, öğretmenler için, “İnkilâpları o yetiştirir, devrimleri o hazırlar. İlerinin tam kazancı için günün küçük kazançlarından vazgeçmesini yalnız o bilir” dese de, ikinci seçeneğin hükmü tatil eğlenmiştir. Çünkü mevcut koşullarda tüm öğretmenler ve rengi ne olursa olsun onların tüm sendikaları birinci seçeneğin, “gönülsüz ve fedaî meçhul asker”idir.

Ve ne yazık ki, dünyanın her yanında, kapitalist sömürü düzeninin dayattığı iş ya da iş kılıp ulaşılmaz hale dönüştürdüğü çalışma reddedilmediği sürece, bu durum gerçekliğin bir hakikati olarak varlığını sürdürecektir. Ve öğretmenler, işe indirgenemeyen ama neliği düzeyinde çalışma da kılınamayan öğretmenliği, varolan düzenin “gönülsüz ve fedaî meçhul asker”leri gibi yapmaya devam edecektir.

The Wall adlı albümlerinde, “Öğretmen, sen de duvarda bir tuğlasın” diye, hançeresini yırtarcasına bağıran Pink Floyd’u anımsamamak mümkün mü şimdi? “Duvarda bir tuğla” olarak kalındığı sürece mümkün mü dayatılan herhangi bir şeyi reddetmek ya da değiştirmek...

Son söz : “Duvarda bir tuğla” olarak kalmak mı kolay yoksa o duvardan fırlayıp çıkmak mı öğretmenim?

* * Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Eğitimde “Newtoncu anlayıştan Kuantumcu anlayışa geçiş” söylemi ve bunun, sanki Newtoncu anlayışın eğitimden dışlanışı gibi sunuluşu, en hafifinden, bir kandırmacadır. Çünkü düşünen her insanın kavrayıp bilebileceği gibi, eğitim-öğretim sürecinde neden-sonuç ilişkisi yadsınıp yok sayılamaz. Ancak bu tek neden ve tek sonuç ilişkisi de değildir; özellikle de toplumsal olaylar ve sorunlar söz konusu olduğunda... Yani herhangi bir sonuç herhangi bir tek nedene bağlanamayacağı gibi, gösterilen sonucun dışında da başka sonuçlar vardır ve bunu düşünen, soran, sorgulayan her insan şu ya da bu biçimde kavrar, bilir. Dahası, bilgi varlığın, zamansal ve mekansal olarak dününe aittir. Mevcut eğitim de, asıl olarak, varlığın dününe ait olan bu bilgilerden seçilmiş olanlarının eklektik bir tarzda öğrenciye kazandırılmasına dayanır. Ki bu süreçte, niyetlerinizden bağımsız bir biçimde nedenlerin çokluğu da, olası sonuçlar da paranteze alınıverir. Sanki bir neden ve bir sonuç varmış gibi kavranır ve kavratılır bilgi. Ve kaçınılmaz olarak ezberlenir. Dolayısıyla, Newtoncu anlayış, birilerini eğitmenin neliği ve gerçekliği gereği, kaçınılmaz bir biçimde, eğitim ve öğretimde arz-ı endam eylemektedir. Ki bu ayrı bir yazı konusudur.
2 “Yapılandırmacılık” , eğitimde yapılan müfredat değişikliğiyle birlikte, “yeni eğitim felsefesi” olarak sunuldu. Sanki bir düşünsel derinlik oluşturulmak isteniyordu. Yapılanları, daha temel düzeydeymiş gibi algılatmak isteniyordu. Ki bunun için de felsefe biçilmiş kaftandı. Felsefi bir adres, felsefi bir referans, yapılanları halelemek için birebiridir; özellikle felsefeyi, kendinde bir şey olarak, her derde çare harc-ı alem bir şey sananlar için... Oysa eğitimde müfredat (program) değişimi, ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. anlamda egemen olan sınıfın ya da onun siyasal ve ideolojik temsilcilerinin geçmişte “Nasıl bir insan; hangi amaçlar doğrultusunda, hangi davranışlarla donanmış bir insan istiyoruz?” sorusuna verilmiş olan yanıtlarının değişimine delalet eder. Bu ise “Eğitim nedir?” sorusundan çok, “İnsanları neden ve niçin eğitmeliyiz?” sorularının ve yanıtlarının koşullandırıcılığıyla belirginlik kazanan gerekçe ve amaç doğrultusunda biçimlenir. “Nasıl bir eğitim?” ya da “İnsanları nasıl eğitmeliyiz?” sorusuna verilen yeni yanıtın billurlaşan, ete kemiğe bürünen halidir, değişen eğitim programları. Ki bunlar da, egemen olanların “Nasıl bir insan?”, “Hangi davranışlarla donatılmış bir insan?” istediklerinin, sözüm ona bilimsel ve akademik bir söylemle gizlenmiş, bezenmiş dışavurumunu içerir. Dolayısıyla, eğitimde müfredat değişikliğine de, eğitimin neliğine ilişkin bir sorgulamadan değil, aksine varolan düzenin ve egemenlerinin, ekonomik, sosyal ve siyasal ihtiyaç ve yönelişlerinden hareketle gidilmiştir. Eğitimin “yeni felsefesi” olarak sunulan yapılandırmacılık da, buna giydirilen, meşruluğunu ve akliliğini sağlamaya dönük bir giysidir.

Kapitalizmi 'krizden kurtarmak değil, kapitalizmden kurtulmak...

Kapitalizmi ‘krizden’ kurtarmak değil,
kapitalizmden kurtulmak...

Fikret Başkaya*

Geride kalan haftalarda sel onlarca insanı alıp-götürdü, evler, köprüler yıkıldı, işyerleri tahrip oldu, ekili alanlar ve mahsuller zarar gördü, suya zehirli kimyasallar karıştı... Doğal âfet dendi, ihmal dendi, dere yatağına ev mi yapılır, bu ‘derenin intikamıdır’ dendi, sorumlular hesap versin dendi, ‘muhalif’ olduğu sanılan siyasetçiler hükümeti suçladı, bu arada kendi etiğine ve varlık nedenine külliyen yabancılaşmış, felaketi sansasyona çevirmeyi marifet sayan medyaya da iş çıktı... Elbette her zaman olduğu gibi ‘konunun uzmanları’ da konuştular-yazdılar ama konuşmalarda-yazılarda kapitalizm kelimesi geçmedi... Kimse ‘bu sosyal bir felakettir, gerisinde kapitalist sömürü, yağma ve talan var’ demedi... Eğer öyle diyecek olsalar ‘konunun uzmanı’ sayılıp, ‘değerli görüşlerini’ sizinle paylaşmaları mümkün olur muydu?

Rahatsız edici bir şey de, bunun sanki bir ilkmiş gibi sunulmasıydı... Eğer sorunun kaynağına inilmiş, gerektiği gibi tartışılmış, vaktiyle adıyla çağrılmış olsaydı, bu felaketin öncekilerin daha büyük ölçekte tekrarı olduğu anlaşılırdı. Yedi emekçi kadın ‘tek kapılı’ servis aracında can verdi. Daha önce başka kadınlar da çalıştıkları fabrika’da, işyerlerinde diri diri yanmışlar, ekmek parası kazanırken hayatlarından olmuşlardı... Son dönemde sayıları ve kapsamları hızla artan ‘felâketlerin’ gerisinde iklim değişikliği, atmosferin ısınması denilen var. İklim değişikliğinin gerisinde de kapitalizm var. Aslında söz konusu olan ‘doğal felâket’ değil, sosyal felâket... Sel, su baskınları, fırtına, kasırga, kuraklık, vb. elbette doğal nedenlere dayanıyor. Her zaman vardı ve olmaya devam edecek ama kapitalizmin tarih sahnesine çıkıp herşeyi kendi mantığına bağımlı hale getirip dejenere ettiği dönemde, özellikle de son 50 – 60 yılda doğal felâketler de artık doğal felâket olmaktan çıktı... Şimdilerde söz konusu olanın gerisinde kapitalizm ve onun kör mantığı yatıyor. İnsanları 15 milyonluk kentlerde toplayan da, dere yataklarına ev ve fabrika kurduran da, işçileri diri diri yakan da kapitalizm. Velhasıl kapitalizm öldürüyor...

Kapitalizm başka türlü yapamaz

Kapitalizm koşullarında üretim, insan ihtiyaçlarını karşılamak için değil kâr etmek, kârı büyütmek için yapılıyor. İnsan ihtiyaçlarının tahmin edilmesi, kâr etmenin bir türevidir sadece. Her kapitalist daha çok kâr etmek ve her seferinde daha çok üretmek, elde ettiği artı-değeri [kârı] yeniden yatırmak, sermayeye dönüştürmek, sermayesini büyütmek, ileriye doğru kaçmak zorundadır. Canlı olanı ölü şeyler, nesneler haline getirmek zorundadır... Her bir tekil kapitalistin ayakta kalabilmek için vahşi rekâbet ortamında daha ucuza üretmesi gerekiyor. Artı değeri yaratan da canlı emek [işçi] olduğuna göre, işçiyi daha çok sömürmesi, doğal çevreyi daha çok yağmalaması gerekiyor. Kapitalistin gözünde insan üretim sürecine sokulan diğer araçlar [makina, bina, ham ve ara-malı, vb.] gibi bir şeydir... Onu insan olarak görmez, görmesi mümkün değildir. Görseydi kapitalist olmazdı...

Kapitalizmin bir başka özelliği de ahlak dışı [amoral] oluşudur. Daha fazla üretmek, daha ucuza üretmek de, ancak daha fazla tüketildiğinde mümkündür ve daha fazla üretim, daha fazla tüketim de, daha fazla tahrip etmek, kirletmek, yok etmek demektir. Oysa doğanın kaynakları da her şey gibi sonludur. Doğadan alınan ve atık olarak doğaya dönen belirli bir sınırı geçtiğinde, doğanın kendini yenilemesi imkânsız hale geliyor. Doğanın dengesi bozuluyor ve belirli bir eşik aşıldığında doğal ve sosyal sorunlar birbirini besler- azdırır hale geliyor. Nitekim 1960 yılında insanlık doğanın biyolojik kapasitesinin yarısını kullanırken, 2003 yılında artık söz konusu kapasitenin %20 fazlasını [1.2’sini] kullanıyordu. Bunun anlamı, insanlığın gezegenin ürettiği ekolojik kaynaklardan fazlasını tükettiğidir. Doğanın kendini yenilemesine zaman bırakmamak demektir. Aslında iklim değişikliği, atmosferin ısınması, ekosistemin kirlenmesinden-bozulmasından ve biyolojik çeşitliğin hızla yok olmasından bağımsız değil. Atmosfere atılan ve sera etkisi yaratan gazlarının %20’si ormansızlaşmadan kaynaklanıyor.

İşte şimdilerde ortaya çıkan insanlık krizi, kapitalizmin bu kör mantığının ve işleyişinin sonucu. Velhasıl doğal ile sosyal [‘insânî ] kökenli sorunlar her seferinde daha büyük ölçekte tezahür ediyor. Kapitalist büyüme ki, sermayenin büyümesi denmesi gerekirken ekonomik büyüme deniyor, sorunları giderek büyütüyor ama sorunların daha çok ekonomik büyümeyle aşılacağına dair de sefil bir anlayış hâkim. Bir ulusal ekonomi yılda ortalama %3 oranında büyürse, GSMH denilen 23 yılda ikiye katlanıyor, yılda ortalama %5 oranında büyürse 14 yılda ikiye katlanıyor... Sadece büyümeye, daha çok büyümeye endekslenmiş bir gidişat nereye çıkar ve ne anlama gelir?.. Emperyalist ülkelerin [ABD, Almanya, İngiltere, Japonya, Fransa...] hâlâ büyümeye ihtiyaçları var mı? Şimdilerde Güney denilen ‘Üçüncü Dünya Ülkeleri’ de onları taklit etmeli mi? Taklit edebilirler mi, eğer edebilirlerse nasıl bir manzara ortaya çıkar? Ormansızlaşma, çölleşme, sera gazı emisyonu, her tarafın otoyola çevrilip - astvaltlanması, her tarafı otomobillerin kaplaması, türlerin yok olması, çevrenin kirlenmesi... daha nereye kadar?

Kapitalist yaptığının insânî, sosyal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değildir. İlgilenmesi mümkün değildir, aksı halde kapitalist olmazdı... Kapitalist, doğayı sınırsız yağmalanır, insanı sınırsız sömürülür birer kaynak olarak görür, görmek zorundadır... Bu vesileyle ünlü Akreple Kurbağa masalını hatırlamak yaralı olabilir: Akrep, Kurbağa’ya sırtında nehri geçirmesini ister. Kurbağa önce reddeder. ‘seni sırtıma alayım sonra da beni sok... yok öyle şey...’ der. Fakat, akrebin ısrarı karşısında dayanamayıp sonunda kabul eder. Akrebi sırtına bindirip nehre dalar. Tam nehrin ortasına vardıklarında akrep kurbağayı sokar. Kurbağa başını çevirip, “niye yaptın, ikimizi birden niye öldürüyorsun” dediğinde, akrep, ‘başka türlü yapamazdım, bu benim tabiatım’ der. Aslında kapitalizm de başka türlü yapamaz...

Geçtiğimiz Haziran [2009] ayında BM’nin ‘felaketler riskinin azaltılmasına’ dair raporu, çevre bozulması, atmosferin ısınması, anarşik kentleşmenin dünyanın bazı bölgelerinde felâket riskinin nasıl artırmakta olduğuna dair fikir veriyor: 1975-2008 aralığında 8866 doğal felâket sonucu 2 milyon 284 bin insan hayatını kaybetmiş. Son 30 yılda fırtına ve su baskınlarından zarar gören insan sayısı da 740 milyondan 2.5 milyara yükselmiş. Sadece geçen yıl 300 doğal felakette 236 bin insan hayatını kaybetmiş, 200 milyon insan da doğrudan etkilenmiş... Ölenlerin ve zarar görenlerin daha çok yoksul ülkelerin yoksulları olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur... İklim değişikliğinin ortaya çıkardığı ekolojik ve ekonomik sorunlar yüzünden ölenlerin sayısı hızla artıyor. Dünya’da doğal felaket denilenin sonucu daha şimdiden yılda 300 bin insan hayatını kaybediyor ve bunun yarıdan fazlası açlıktan ve ‘kötü beslenmeden’, kaynaklanıyor. İklim değişikliği, atmosferin ısınması, hastalıkların yayılmasını hızlandırıyor. Halen 10 milyon yeni sıtma vakası tespit edildiği, bunların 3 milyonunun bir yılda öldüğü bildiriliyor. İklim değişikliği sonucu hava sıcaklığının artması, tarımsal üretimi, suya erişimi zorlaştırıyor ve açlığı, yoksulluğu ve sefaleti derinleştiriyor. Fırtına, kasırga ve sel doğrudan 325 milyon insanı etkiliyor ki, bu dünya nüfusunun yirmide biri demek.

Bu yazı yazılırken Filipinleri vuran Ketsana tropik fırtınasında 100 den fazla insanın öldüğü, onlarcasının ‘kaybolduğu’ ve yüz binlercesinin etkilendiği bildiriliyordu... Sorunun asıl kaynağında emperyalist ülkelerin aşırı üretimi, şımarık tüketimi var ve asıl felaket kapitalizmin kendisi ama onlar suçu ‘Üçüncü Dünya’nın yoksullarına atıyor. Emperyalist dünya’da kişi başına kullanılan ortalama enerji, Üçüncü Dünya’dakinin 11 katı olduğu bilindiği halde... Doğaya karışan karbon gazlarının %24’i ABD’den %10’u da AB’den kaynaklandığı halde... Şimdilerde yağma ve talanı ‘görünmez’ kılmak için kapitalizmi yeşile boyama modası gündemde. Sürdürülebilir Kalkınma söylemi ahmakları aldatmak için peydahlandı. Eski olanı yeniymiş gibi sunma işlevi görüyor. Kalkınma diye bir şey mi var da, önüne sürdürülebilir sıfatı ekleniyor? Kapitalizm kâr etmek için kirletiyor, bozuyor, yok ediyor. Sonra sıra kâr etmek için temizlemeye geliyor.

Kural kirletirken de temizlerken de, bozarken de tamir ederken de hep aynı: kâr etmek. Kapitalist patron şehrin içme suyunu kâr etmek için kirletir, aksi halde ilave harcamalar yapması gerekir ki, bu kâr oranını düşürür. Sonra da şehrin içme suyunu ‘temizleyerek’ kâr eder. Sürdürülebilir kalkınma söylemi en iyi koşullarda: “ilerde daha fazla kirletmek için şimdi biraz az kirlet” demeye gelebilir ama bu mümkün değil. Küresel plütokrasinin sloganı şöyle: kapitalizmi kurtarmak için gezegeni ve insanlığı feda et... Doğrusu, insanlığı ve gezegeni kurtarmak için kapitalizmi öldür... olabilir. ‘Bu terazi bu sikleti çekmez, üretim kısılmalı, üretimin kompozisyonu değişmeli, tüketim çılgınlığına son verilmeli’ dediğinizde, cevap: ‘tam tersine bu sorunlar üretimi artırarak aşılabilir... oluyor. Karşınıza hemen bilim ve teknoloji taifesiyle, bu dünyanın gerçekliğine külliyen yabancılaşmış, bilimi kendinden menkûl, yangına körükle gitmeyi adet edinmiş ‘ekonomi bilimi’ ulemasını çıkarıyorlar.

Sakızcı, simitçi, oyuncakçı, çiçekçi...

Kapitalist krizden çıkmak için ‘dahiyane’ kampanyalar geliştiriyorlar. Önce “Kriz varsa çaresi de var” kampanyası, şimdilerde de ‘alın verin ekonomiye can verin’ kampanyası... Doğrusu şu reklâmcıların muhayyile gücüne ve yaratıcılığına hayran olmamak mümkün değil... İnsanın, ‘bu kadar yaratıcılık ancak reklâmcıda olur’ diyesi geliyor. Tabii buradan bir şey daha öğreniyoruz: meğer krizden çıkışın yolu reklâmcıdan geçiyormuş... Reklamcılar ‘ekonomi aleminin’ duayenlerini aktör ve aktris olarak kullanmış. Biri ekonomi profesörü ve sakız satıyor: “ Bu sakız her türlü ekonomik krizi sakinleştirir” diyor. Nobel ödül jürisine duyurulur... İkincisi, emekli bankacı, simit satıyor: “Sıcacık paranın dolaştığı canlı bir ekonomi için sıcacık bir simit alın” diyor; Üçüncüsü de emekli bankacı, oyuncak satıyor: “Bu oyuncak sadece çocukları değil, ekonomiyi de sevindirir” diyor; nihayet, dördüncüsü ekonomi yorumcusu bir bayan gazeteci, çiçek satıyor: “ Gül gibi bir ekonomi için siz de çiçek alın” diyor. Her biri satış işlemi gerçekleştikten sonra neler olabileceğini, ileriye ve geriye doğru doğru [en amont et en aval] nasıl kümülatif bir genişleme ortaya çıkacağını da ‘veciz’ bir şekilde anlatıyorlar... İşte ‘uzman’ böyle zamanlar için gerekli... Lâkin sadece Türkiye kapitalizmini krizden çıkarmak yetmez, bu kampanyanın küreselleştirilmesi pek faydalı olur... Ulusal egoizmin âlemi yok... Reklâmın dilinde dikkat çeken bir husus da, ‘ekonominin’ irade sahibi bir varlık olarak görülmesi... Öyle bir ekonomi ki, seviniyor, sakinleşiyor... Kapitalizmle çiçek arasında ilişki kurmak gibi bir garâbet de var tabii... Bu durum entellektüel düzey hakkında da bir fikir vermiyor mu? Kapitalizmle çiçeğin yan yana getirilmesi abes değil mi? Sadede gelirsek, sakızcıya, simitçiye, oyuncakçıya, çiçekçiye bakarak, ekonomi bilimi denilip üniversitelerde okutulanın sefil halleri hakkında fikir edinebilirsiniz...

Kapitalizm krizde olmadığı zamanda da yoksulluk ve sefalet üreten bir makinadır. Başka türlü yapamaz... Kriz dönemlerinde durum daha da kötüleşir. Fakat bizim sakızcı, simitçi, oyuncakçı ve çiçekçi esnafı hesabı yanlış yapıyor: sanıyorlar ki, hitabettikleri kitle harcamaktan kaçıyor. Eskilerin deyimiyle iddihar ediyor... Kim bilir, belki yaklaşık dört kişiden birinin işsiz olduğu, milyonlarca insanın asgari ücretin altında, ekseri sigortasız ve işgüvenliğinin mevzubahis olmadığı koşullarda çalıştığı, her an işini de kaybetme korkusuyla ‘yaşadığı’, gelir dağılımının ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilir olduğu bir ülkede yaşadıklarından habersizdirler... Bu ‘esnaf taifesi’ insanlarla alay etmiyorsa ne yapmak istiyor? Eğer tutarlı olmak istiyorlarsa, kime hitap edeceklerini de bilmeleri gerekirdi. Simit, oyuncak ve sakız müşterilerine değil de, lüks otomobil, yat, helikopter, cip, havuzlu 550 metre kare ev, mücevher, yurt dışı gezileri, v.b... satın alabilir durumda olanlara hitap etmeleri akla daha uygundur ama onlar nasıl hareket edeceklerini, neyi, ne zaman satın alacaklarını çok iyi bilirler. Reklâmcıların tavsiyelerine ihtiyaçları yoktur.

O hâlda büyük sermayenin bu çığırtkanlarının yaptıkları ne anlama geliyor? Neden bu zahmete katlanıyorlar? Acaba bu reklam karşılığında aldıkları parayı hemen harcayarak, sözünü ettikleri kümülatif genişlemeyi yaratabilirler mi dersiniz? Belli ki ortada harcanması gereken ve harcanmasında hepsinin çıkarı olan bir para var ve reklâm o amaç için kurgulanmış... Aksi halde yaptıklarının hiçbir, mantıkî, etik, pratik değeri ve gerçek dünyada reel bir karşılığı yok... Şeyleri adıyla çağırmadığınız zaman yalan söylemiş olursunuz ve insanların yalandan başka şeylere ihtiyacı var. Sorun rica ile çözülür mahiyette değil, doğrudan sınıfsal çıkarları, kapitalizmin mantığını angaje ediyor. Kaldı ki krizden çıkmak da çözüm değil... Bu insanların ‘krizsiz kapitalizme’ razı oldukları anlamına gelir ve kapitalizmin krizlisiyle krizsizi arasında kayda değer bir fark yoktur... Bunu düşünme yeteneği dumura uğramış burjuva iktisatçıları bilmez ama kapitalist sömürüye maruz işçiler, işsizler, dışlanmışlar ve yeryüzünün lânetlileri bilir...

Kapitalizmden çıkmak...

Ekonomik, sosyal, ekolojik, etik velhasıl insanlık krizi bu rotada devam ederse, vakitlice aracın yönü değiştirilmezse, insanlığın da bir geleceği olmayabilir. Kapitalizmin beş yüzyıllık tarihi insanlığı uçurumun eşiğine getirmiş durumda. İlerlemeci, modernleşmeci, kalkınmacı paradigma iflas etmiş bulunuyor. Bu aşamadan sonra ölüyü, giydirip-kuşandırıp koltuğa oturtarak diriymiş gibi göstermenin bir âlemi ve kıymet-i harbiyesi yok. Dünyanın yoksullarına, yeryüzünün lânetlilerine gösterilen yolun sonu yok. Dünyanın geri kalanının da emperyalist ülkeler gibi ‘zengin’ olması mümkün değil. Kaldı ki, insanlığın yeni bir zenginlik tanımına, daha doğrusu zenginlik diye bir kelimenin sözlüklerde yer almadığı bir dünya yaratmaya ihtiyacı var. Sürekli toplumsal sorunlar yaratan, doğa tahribatını derinleştiren, yaşamı anlamsızlaştıran kapitalist barbarlığın artık ‘büyük insanlığa’ teklif edeceği bir şeyi yok. Öyleyse ve vakitlice aracı, aracın direksiyonundakini ve aracın istikametini değiştirmekten başka seçenek yok ve bu imkânsız değil... Velhasıl sorun kapitalizmi kurtarmakla değil, kapitalizmden kurtulmakla ilgili ...