06 Eylül 2008

Eğitim, İş, İşsizlik ve Çalışma

EĞİTİM, İŞ, İŞSİZLİK VE ÇALIŞMA

Atalay GİRGİN

Eğitim ile iş arasında, neredeyse birebir bir bağlantı kurulur yıllardır. Oysa koskocaman bir yanılsamadır; aldatmacadır bu...

Eğitimin üç temel işlevini anımsamak ve bunlar üzerine, kısmen bile düşünmek yeterlidir bunun bir yanılsama olduğunu kavramak açısından. Eğitimin bu işlevleri siyasal, kültürel ve ekonomik olarak adlandırılır. Bunların içerisinde de başat unsur, öncelikle siyasal, yani aynı zamanda ideolojik olan işlevdir. Özellikle de genel anlamda sistematik eğitim sürecinin her kademesinde, açık ya da örtük bir biçimde belirleyici olan budur. Çünkü aslolan, çocuğun ya da bireyin siyasal ve ideolojik olarak , egemen olanlara ve onların çıkarlarına her düzeyde hizmet edecek doğrultuda biçimlendirilmesidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi sürecinde ise kültürel işlev, hem siyasal ve ideolojik davranışların “istendik” kılınmasını hem de üstünün bir biçimde cilalanıp örtülmesini kolaylaştır. Çünkü özellikle, tarih, edebiyat, din, ahlak, v.b alanlardan seçilen örnekler, siyasal işlevi koşullayıp pekiştirmeye yöneliktir.

Ekonomik işlevin ise, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya dönük olduğu söylense de, söylenenin aksine, bu işlevin genel sistematik eğitim sürecindeki asli rolü, egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen mevcut ya da yeni ekonomik politikaların, toplumun tabii olan sınıfları nezdinde yaygınlaştırılıp meşrulaştırılmasıdır. Buna ilişkin üzerinde düşünülmesi gereken Türkiye’den bir örnek: Yerli malı haftası... Yerli malı haftaları, neden, nasıl, niçin ve ne zaman ortaya çıktı? Dahası bu neden, nasıl, niçin ve ne zaman işlevsiz kılınmaya başladı? Hem birinci hem de ikinci sorunun yanıtını verirken, kimin için, kimin çıkarına, hatta hangi toplumsal sınıf ya da sınıfların çıkarına sorularını da eklemek gerek yanına... Bir soru daha: Ekonomik işlev, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya yönelik ise, eğitimle iş arasında doğrudan bir bağlantının kurulduğu bir dönemde, genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insan, hem de gerçeğe aykırı bir biçimde, neden kendinin vasıfsız olduğunu düşünür?

Yukarıdaki söylenenlerden de hareketle, eğitim ile iş arasındaki ilişki üzerine, üç noktada, gerçekliğe uygun bir tarzda hükmü ifade etmek gerek:

Birincisi; günümüzde genel olarak eğitim ile iş arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insanın işsizliği en büyük kanıtıdır bunun. Aslında dün de yoktu bu ilişki. Bugün olduğu gibi vasıflı vasıfsız ayrımı yapılırdı insanlar arasında. İşte bir sorun daha... Yapay bir ayrım daha...
Vasıflılık ve vasıfsızlık. Kime göre, neye göre vasıflı ya da vasıfsızdır bir insan? Ya da hangi vasıf, her derde deva gibi, her koşulda açar iş kapılarını? Ya da hangi vasıf, her koşulda güvencesidir işin?
Bilinmelidir ki, egemen anlayışça belirlenen ve her düzeydeki egemenler ve temsilcilerince de insanlara atfedilen vasıflılık ya da vasıfsızlık, içerisinde yaşadığımız toplumsal koşullarda hem göreli hem de ilinektir. Çünkü onların vasıf dedikleri birçok özellik, bir yandan toplumsal değişimin neredeyse çözülme ve çürüme boyutunda gerçekleşmesi ve bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de üretim sürecine uygulanması koşullarında işlevsizleşmekte, diğer yandan da insanın kendini gerçekleştirmesini sağlamamaktadır. Bunun en önemli nedeni, egemen anlayışın ekseninde toplumsal yarar ve çıkarın değil, aksine bireysel kârın yer almasıdır. Bu da kaçınılmazdır. Çünkü, insanın insanı sömürüsüne dayanan toplumsal sistemlerin, şu an için sonuncusu ve en gelişmişi olan kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı olan sermaye ve burjuvazi için, kendi metalaştırma zincirine, ihtiyaçlarına denk düşen herhangi bir süreçte, eklemlenip üzerinden kâr sağlanamayan herşey değersizdir; insan dahildir buna... İşte bundan dolayıdır ki, vasıflılık ve vasıfsızlık da bu anlayışın bir tezahürü olarak, insana, kendine dair yanılsamalı bir değerlilik/değersizlik anlayışının bir davranış olarak kazandırılmasını, içselleştirilmesini, bir bilinç hali kılınmasını sağlayan yapay bir ayrımdır. Bunu sağlamanın temel aracı ise eğitimdir.

Oysa vasıfsız insan yoktur. “Nasıl olur, nasıl söylersin böyle bir şeyi” demeyin... “İnsan nedir?” diye sorun kendinize ve olabildiğince bütünsel bir yanıta yönelin önce. Sonra da bu yanıtın içindeki vasıfları belirleyin ve başlayın saymaya... İşte o zaman farkına varacaksınız ki, insan vasıflarla dolu sosyal bir varlık. O halde kim, neden, nasıl, hangi hakka dayanarak “vasıfsız” diye niteliyor bir insanı? Dahası böylesi bir nitelemede bulunma hakkını kendinde bulanlar ve kullananlar kimlerdir?

İkincisi; işe dönük eğitim ile iş arasındaki ilişki açısından geçerli değildir yukarıdaki ilk hüküm. Çünkü, mesleki eğitimle iş arasında mutlak olmasa da ilişki kurmak mümkündür. Ne var ki, kronik işsizlik karşısında bu da önemini yitirmektedir her geçen gün... Artık, herhangi bir işe dönük eğitimden geçenler de işsizlikle yüz yüze kalmaktadır. İşe dönük eğitim de yetmez iş kapılarını açmaya... İşe dönük eğitim etkinliği, eğitim öğretim süreci içinde bireye, belirli bir işe dönük olarak bilgi ve beceri donanımı kazandırır. Ancak bu donanım, istisnai kimi alanlar dışında emek yoğun üretime dönüktür. Bir çok sanayi sektörü ise bilimsel ve teknolojik gelişmeleri üretim sürecine aktararak, hızlı ya da tedrici bir biçimde emek yoğun üretimden teknoloji yoğun üretime geçerken mevcut mesleki eğitim etkinliği sürecin dinamiğinin gerisinde kalır. Ki bu eğitimin de iş bulmanın güvencesi olamamasının asli nedeni değildir.
Asli neden sistemin kendisidir. Adına kapitalizm denilen ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. bu sistem, tarihsel ve güncel boyutuyla, işsiz üretim çarkıdır. Sistemin, statüsü ne olursa olsun (ister öğretmen, ister akademisyen, ister siyasetçi, isterse düşünür, yazar, gazeteci, din adamı, v.b), her düzeydeki siyasal ve ideolojik temsilcisi, dönem dönem bir ya da birkaç kuruma ilişkin atfettikleri ve öne çıkardıkları niteliklerle, toplumun alt sınıflarının tepkilerini varolan düzene ve temel, köklü çözüm arayışlarına yöneltmelerini engelleyerek, asli nedeni gizlemeye çalışırlar ve bunda başarılı da olurlar. Her başarıları, varolanın meşruluğunun yeniden üretimine, toplumun tabi olan, yani işçisi, işsizi, yoksul köylüsü ve küçük mülk sahipleri başta olmak üzere, tüm yönetilen ve sömürülen kesimlerinin ise yanılsamalı bir bilinçle, toplumsal gerçekliğin kendilerine gösterilen alanında ve yapmaları istenen eylemlilik sürecinde debelenmelerine neden olur. İşte eğitim ve iş ilişkisi de bunlardan biridir. Dolayısıyla, ister mesleki, ister dini, isterse her düzeydeki genel eğitim olsun doğrudan iş kapılarını açmaz, açamaz. Ki eğitime iş ilişkisi açısından yaklaşılması da yanlıştır zaten. Ne var ki sistem, her şeyin alınıp satılan bir mal kılınması üzerinden işlediği için, bir mal ya da hizmetin üretilmesinde, esas olarak ya sömüren ya da sömürülen olmak seçeneğini koyduğu için insanın önüne, kaçınılmaz bir biçimde yanlış, doğru bilinip bir bilinç kılınır...

Oysa, çalışma, yani insanın kendini gerçekleştirerek, içerisinde yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine aktif bir biçimde katılışı anlamında, iş eğitim bağlantısını kurmak mümkündür. İşte üçüncü nokta budur ve bu, kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı ile siyasal ve ideolojik temsilcilerinin, bilinçli bir biçimde insanların önüne koyduğu, yanılsamalar yaratmaya yönelik paradigmayı aşar.

İş ve iş sürecinde o işe dönük eğitimi esas alan bu ilişki, içerisinde yaşanan koşullarda, ekonomik, sosyal ve siyasal boyutuyla sınıfsal bir tercihi gerektirir. Bir yanında, işçisi, işsizi, yoksul köylüsü başta olmak üzere, ezilen, sömürülen sınıfların, diğer yanında ise, yerli ve yabancı sermaye ve burjuvazi ile onların sofrasından beslenen uzantılarının yer aldığı bir dünyada ve toplumda, birincilerden hareketle, insanın tercih edilmesinin gerektirdiği seçenektir bu. Çünkü bu, öncelikle, bütünsel anlamda, insanın insanı sömürüsüne dayanan, sömürmeyi ya da sömürülmeyi meşru kılan bireysel ya da kurumsal tüm insandışı ilişkilerin ve ilişki biçimlerinin reddiyesine bir yöneliştir. Öte yandan, sistemin dayattığı ve insanı şizofrenik bir bilinç haline sürükleyen, yanılsamalı ve dolayısıyla ilinekten öte gerçekliği olmayan vasıflılık/vasıfsızlık ayrımının da reddiyesini içerir.

Burada bilinir ki, genel eğitimden geçen, hatta okur yazar ve akli melekeleri yerinde olan her insana, iş sürecinde ve en çok 6 ay içerisinde o işe dönük eğitimle, o işin gerektirdiği beceri ve bilgi donanımı kazandırılabilir. Bundan dolayı eğitim iş bağlantısı kurulmaz; yalnızca, bir işin üst düzeyde uzmanlık gerektiren alanlarında, o alanı esas alan işe dönük eğitim ve iş bağlantısı söz konusu edilebilir. Burada çalışma, insanın, kendisiyle barışık bir biçimde kendini gerçekleştirme etkinliği olarak anlam kazanır. Ve işsizliği yadsır bu seçenek. Çünkü, “bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki tahakkümü”nün nesnel koşullarının ortadan kaldırılmasından hareketle, bireysel kâr ve sömürü yadsınarak, insan ve toplumsal yarar esas alınır. İşsizliğin panzehiri, neredeyse çelik yasası, toplumsal bir bilinç kılınır; olağan bir biçimde işler. Ki bu yasa, günümüzde işsizliğe karşı bir talep ve çözüm önerisi olarak, “Mevcut işler, ücretler düşürülmeksizin,çalışabilir nüfusa pay edilerek iş saatleri kısaltılsın” biçiminde de ifade edilmeyi gerektirmektedir. Çünkü kapitalist sistem, yaşamın her alanında, insanın üzerini çizip, onu, ihtiyaçlarına bağlı biçimde sözümona değerli ya da değersiz kılarken, bunun karşısında toplumsal anlamda umudu büyütüp çoğaltacak direnç ve nirengi noktalarını, genelleşen bir bilinç kılmak gerek.

Unutulmamalıdır ki eğitim bu sistemin kurumlarından yalnızca birisidir. Ve dolayısıyla egemen sınıfın temsilcileri ne derse desin, mevcut eğitim iş bulmanın güvencesi olmadığı gibi, işsizliğin de panzehiri değildir. Aksine varolanın meşruluğunu tüm boyutlarıyla üretmeye ve yeni nesil için bilinç kılmaya yönelik bir etkinliktir. Sistemin egemenlerinin, yani sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarının dışında, hele hele ona karşı hiçbir işlevi yoktur. Kısacası, eğitim iş bağlantısının da yanılsamadan öte bir değeri yoktur...

Düşünün bir kez: İşsizler içerisinde lise diplomalıların artan oranı karşısında telaffuz edilmeye başlanan, “iyi bir iş için iyi bir eğitim gerekir” sözü, yeni yetişen gençlerin ve ailelerinin üniversiteye girişi amaçlaştırmalarını da beraberinde getirmiştir. Bu amaçla, normal eğitim öğretim süreciyle yetinmeyip, milyarlarca lirayı özel dershanelere dökmüşlerdir. Yeter ki çocukları üniversiteye girebilsin diye.. Çünkü sanmışlardır ki, üniversite eğitimi iş kapılarını açacak sihirli bir maymuncuktur.

Sanılarının bir yanılgı olduğunu çok kısa bir süre sonra anlamaya başlamıştır, bunların bir kısmı. İşsizler arasında, lise mezunlarının oranı artık eskisi kadar umursanmazken, üniversite diplomalı işsizlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilmeye başlanmıştır çünkü. Ancak ne çıkılan yoldan dönmek bir çözümdür ne de bir başka çıkar yol vardır düşünsel ufuklarında. Ehven-i şer, şerlerin en kötüsü olsa da çaresizlik içinde bir seçenektir daima.

Üstelik, “çalışma hakkı”nı düzenleyen, sözüm ona anayasal güvenceye alan bir yasa da vardır. Anayasanın 49. maddesi, amir hükmünde der ki, “Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir”. Anayasa hükmüne rağmen, işsizlik çığ gibi büyürken, işten atılan her insanla, anayasa “tağgir, tebdil ve ilga” edilirken, egemenler ve onların her soydan, her boydan ve her dinden temsilcisi, eğitimle iş arasında kurdukları bağlantıyla ve “iyi bir iş için iyi bir eğitim gerekir” iddia ve yalanlarıyla, utanmadan yeni yetişen gençleri ve ailelerini de “ideolojik esir” kılmaya çalışmaktadırlar.

Bilinmelidir ki, eğitimle insanlara hangi davranışların, neden, nasıl ve niçin kazandırılacağını belirleyenler de anayasaları yapanlar da onlardır. Yasaları yapanlar, kendi yaptıkları yasalarla kendilerini korumakta da, aynı yasaları çiğnemekte de mahirdirler. Çünkü o yasaların hükmü, asıl olarak yönetilenler, sömürülenler için geçerlidir; yani toplumun “lanetlileri” için...

İnsanın insanı sömürüsüne dayanan bir düzende yasalara rağmen ortadan kaldırılamayan işsizliğe, eğitimin çare olduğunu ileri sürüyor, işte böylesi bir düzenin sofrasından arda kalanlarla beslenenler ve “hık” deyicileri...

Onların bu iddialarına inanmak ya da inanmamak... Elbette ki herkesin kendi bileceği bir iştir. Ve her ikisinin de bedeli vardır. Bireysel ya da toplumsal olarak ödenmesi ya da ödetilmesi gereken...

Hiç yorum yok: