27 Eylül 2008

Zenginlerin dünyası : "Bütün ülkelerin kapitalistleri birleşti.."

Zenginlerin dünyası:
“Bütün ülkelerin Kapitalistleri Birleşti...”

Fikret Başkaya*

Zenginlerin medyasından ekseri kötü haberler yayılıyor : Açlık, yoksulluk, sefalet, şiddet, savaş, cinayet, katliam, kasırga, sel, kazalar, yok olup giden canlı türleri, kötüleşen doğal çevre, sayısız skandallar... Bu arada iyi şeyler de oluyor elbette...

Ünlü tefecilik kurumu Merrill Lynch’in 2008 raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin sayısı 2007 sonunda 10 milyonu aşmış. Artık dünyada 10 milyondan fazla dolar milyoneri var... Bu en zenginlerin toplam serveti de 1986 da 7200 milyar dolardan 1997 de 17 400 dolara, 2007 de de 40 700 milyar dolara yekselmiş. Ne büyük başarı... Bu arada ortalama servetlerinin değeri de ilk defa 4 milyon doların üstüne çıkmış... Sadece en zenginlerin sayısı artmıyor zenginlikleri de artıyor... Velhasıl küreselleşme kazandırıyor...

Türkiye ‘yükselen piyasa’ olarak bu sürecin dışında değil. Muasır medeniyet seviyesine doğru her zamankinden daha hızlı koşan Türkiye’de milyonerlerin ve milyarderlerin sayısı daha hızla artıyor. Aynı tefecilik kurumunun verdiği rakamlara göre: “Türkiye’de toplam varlığı 1 milyon doların üstünde bulunan yüksek ve ultra yüksek varlıklı kişi sayısı 2006’da 42 bin iken, 2007 yılında bu rakamın 8 bin kişi artarak 50 bini aştığı belirtildi.” Türkiye milyoner sayısını artırmakla da kalmıyor % 17,5’lik oranla dünya ortalamasından 3 kat daha hızlı artırıyor... Bir yılda milyoner sayısını 8 bin kişi artıran, üstelik dünya ortalamasından da daha yüksek artıran AKP hükümetinin medya, akademi taifesi, her şeyi bilen köşe yazarları [bal tutan parmağını yalarmış] ve bir kısım siyaset erbabı tarafından takdir edilmesini anlamamak mümkün mü? Elbette mutlak rakamların nüanse edilmesi gerekir. Dünyanın en zengin 10 milyonu dünya nüfusunun sadece binde onbeşini [ % 0.15] oluşturuyor...

Gözden kaçmaması gereken bir şey var: Zenginlerin sayısı artarken yoksulların sayısı da artmak zorunda, nitekim artıyor. Bilindiği gibi kavram ikiliği veya kavram çifti diye bir şey vardır. Kavramlardan birinin varlığı diğeriyle mümkündür. Biri olmadan diğeri de olmaz. Zenginlik ve yoksulluk gibi. Zenginliği ortadan kaldırmadan yoksulluğu ortadan kaldıramazsınız. Hem kavram çifti veya ikiliği geçerlidir hem de bu ikiliden biri makbul ve muteber sayılır. Başka türlü ifade edersek, ikisi arasında bir hiyerarşi vardır. Zenginlik muteber olandır ve yoksulların da karşıtı/çifti gibi olması gerektiği imâ edilir. Gelişmiş ülkeler/azgelişmiş ülkeler, kalkınmış ülkeler/kalkınmamış ülkeler, zengin ülkeler/fakir ülkeler, vb. bu kavram çiftinde makbul olan gelişmiş olandır, kalkınmış olandır. Azgelişmişin ve kalkınmamışın da gelişmiş ve kalkınmış gibi olması gerektiğini imâ eder.

Kapitalizmin geçerli olduğu bir dünya’da zengin ve zenginlik üretmenin yegane yolu yoksul, yoksulluk ve sefalet üretmekten geçer. Sadece bu kadar da değil, aynı zamanda doğal çevre tahribatından da geçer... Başka türlüsü asla mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik büyümeyle, kalkınmayla işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin üstesinden gelineceği ‘düşüncesi, inancı ve beklentisi’ abesle iştigalden başka bir şey değildir. Zira kapitalizm koşullarında söz konusu olan sermayenin genişletilmiş ölçekte büyümesidir. Gerçek durum böyledir ama burjuva ideolojisi özellikle de onun başlıca bileşeni olan ve üniversitelerde ‘saf’bilim diye okutulan ‘iktisat‘ [economics] öyle bir inancı yaymakla meşguldür...

Ekonomik büyümenin işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracağına dair genel geçer kabul, hem yaşanan pratik süreç, hem de rakamlar tarafından yalanlanmış durumdadır. Ekonomik büyüme rekorları kıran Çin’e bak anlarsın... Eğer durum öyleyse neden hâlâ ekonomik büyüme çözüm olarak sunulabiliyor? Bu sorunun cevabını ideolojiler dünyasında, ideolojik kölelikte bulabilirsiniz...

Kapitalist üretim aynı anda zenginlik ve yoksulluk üretmeden varolamaz

Kapitalist üretim tarzı kendinden önceki üretim tarzlarından farklı olarak, bir kutupta zenginlik üretebilmek için karşı kutupta yoksulluk ve sefalet üretmeye mahkûmdur... Zira bir tür sömürü metabolizması olarak işler. Kaçınılmaz olarak kutuplaştırıcıdır. İnsanları işçileştirmek veya aynı anlama gelmek üzere proleterleştirmek zorundadır. İşçileştirmek/proleterleştirmek demek, insanı hem üretmek hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakmak, ‘mülksüzleştirmek’ ve sermaye sahibine [kapitaliste] bağımlı hale getirmek demektir. Zaten Latince [proletarius] kökenden gelen proleter, hiçbir şeyi olmayan, yaşamak için gerekli olandan mahrum olan ‘çıplak’-çulsuz- korunmasız, çaresiz insan anlamındadır. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sermayeyi büyütürken, proletaryayı da büyütür. Bu o kadar açıktır ki, çevrenize on yıl geriye doğru bakmanız yeter. Her geçen gün emeğini satarak yaşamaya mecbur olanların sayısı artar.

Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sadece proleterlerin sayısını artırmakla kalmaz, sistemin mantığının bir gereği olarak, mutlak ve göreli yoksulluğu da artırır. Zira, birincisi, proleterin emeğini satabilmesi, bir iş bulabilmesi her zaman kesin değildir; ikincisi aldığı ücretle kendisinin ve aile fertlerinin karnını doyurması de kesin değildir. Bu da işssizliğin, açlığın ve sefaletin her zaman reel ve potansiyel olarak varolması demektir... Kapitalist üretim doğa tahribatını da derinleştirerek yol alabilir. Demek ki, kapitalist üretim toplumsal kötülükleri büyütmeden ve ekolojik yıkımı derinleştirmeden varolamıyor.

Dünyadaki açlıkla mücadele ettiğini söyleyen Dünya Bankası’nın açıkladığı son rakamlar söylediklerimizi bir kere daha doğrular nitelikte. Bankanın 9 Eylül 2008 tarihli raporunda 2005 de üç milyar 140 milyon insanın günde ikibuçuk [2.5] dolardan az gelirle ‘yaşadığı’, bu nüfusun %44’ünün de günde 1,25 doların altında gelire sahip olduğu belirtiliyor. %85’i beş yaşın altında çocuk olmak üzere her gün 30 binden fazla insan, açlıktan, yetersiz beslenmeden, sıradan bulaşıcı hastalıklardan, vb. ölüyor. Dünya Tarım Örgütü de 820 milyon insanın yetersiz beslendiğini açıkladı... 1.1 milyar insanın içme suyu sorunu var veya içtiği su sağlığa uygun değil. 2.4 milyar insan da ‘yeterli’ sağlık bakımından yoksun...

İnsanlar neden açlıktan ölüyor? Yeryüzünün toprağı artık insanların doyuramaz durumda olduğu için mi – ki, bu çılgın süreç vakitlice durdurulamazsa yakın bir tarihte doyurması mümkün olmayacak- yoksa çokuluslu şirketler, özellikle de çokuluslu tarımsal şirketler daha çok kâr ettiği için ve kâr etsin diye mi? Çokuluslu bir tarım tekeli olan Cargill 2008’in ilk çeyreğinde kârının geçen yılın aynı dönemine göre %86 arttığını açıkladı. Dünya gıda fiyatları neden Haziran 2007- Haziran 2008’ arasında %22 arttı? Topraklar insanları doyurmak yerine otomobillere yakıt ürettiği için ve spekülatörler daha çok kâr etsin diye...

Kapitalizm bir tarafta açlık, yoksulluk, sefalet ve doğal çevre tahribatına neden olurken, bir tarafta da açlıkla, yoksullukla mücadele edildiği, şu kadar yılda yoksulluğun şu düzeye indirileceği söylendi, söylenmeye devam ediliyor. Açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bizzat sorumlu olanların, sorunu yaratanların onu gerçekten çözmek gibi bir niyetleri olduğuna inanılıyor mu? Kalkınmacılık sahneye çıktığı günden beri ‘açlara yardım’ ‘kalkınma yardımı’, vb. yeryüzünün efendilerinin dilinden hiç düşmedi. Yardım dedikleri ne menem birşeydi peki? Aslında yardım, dekolonizasyon sonrası “bağımsızlıklarını” kazandığı söylenen Üçüncü Dünya ülkelerini emperyalist dünya sistemi içinde tutmanın bir aracıydı. Emperyalizmden muhtemel bir ‘kopuşu’ önleme amacı taşıyordu... ‘emme basma tulumbayı harekete geçiren su idi...’ Yardımlar Üçüncü Dünya’nın kendi halklarına ihanet içinde olan yöneticilerini soysuzlaştırmak amacı başta olmak üzere, söz konusu ülkeleri kapitalist sömürüye daha fazla açıp, bağımlılığı pekiştirecek ‘alt-yapı yatırımlarına’ ve emekçi çoğunluğu ‘hizaya getirecek’ silahlanmaya yönelikti ve amaç hasıl oldu. Aslında yardım, yardım yapıldığı söylenenler için değil, yardımı yapanlar içindi, tam bir ikiyüzlülüktü... ve kaldığı yerden devam ediyor...

Eğer bir sorunu gerçekten çözmek gibi bir niyetiniz varsa, işe önce sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sorarak başlamanız gerekir. Temel soru da herhalde şu olabilir: Neden bazıları zengin diğerleri yoksul? Bir kere bu soru sorulunca, sorunun kaynağına inmek olanaklı hâle gelir. Fakat soruyu soranın iki koşulu yerine getirmesi gerekir: 1. Kendinden beklenen ‘bilimsel/entelektüel yeterliğe sahip olmak, gerekli yüksekliğe çıkabilmek; 2. Etik tutarlılığa sahip olmak... bilimsel namus ve entelektüel dürüstlüğün gereğini yapmak... gerçek bir entelektüel duruşu sergilemek... Kapitalizmi yok sayarak, açlıkla/yoksullukla/sefaletle mücadele mümkün müdür? Eğer bir sosyal sistem, mantığının ve işleyişinin doğal sonucu olarak toplumsal eşitsizlik yaratıyorsa, kutuplaştırıcılık sisteme içkin [ mündemiç] bir temel eğilimse, o sistem içinde kalarak, bizzat sistemin eseri olan kötülüklerle mücadele edilebilir mi?

Oysa her şey kapitalizmin tartışılmasını, anlaşılmasını engellemek üzere kurgulanıyor. Okültasyon [yok sayma] öylesine büyük ki, kapitalizm dememek için büyük bir çaba harcanıyor, piyasa ekonomisi, pazar ekonomisi, veya ekonomi deniyor. Üstelik piyasa dedikleri de sanki irade sahibi bir yaratıkmış, kişilikmiş, şahsiyetmiş gibi sunuluyor: piyasalar tedirgin, piyasalar tezkereyi satın aldı, piyasaların tepkisi sert oldu, piyasalar uçtu, piyasalarda panik, piyasalar sakin, piyasalar rahat bir nefes aldı, piyasalar nefesini tuttu... Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi değil midir? Elbette kapitalizm dememek için bunca çaba boşuna harcanmıyor. Eğer kapitalizm denirse, onun zorunlu olarak imâ ettiği şeyler akla gelecektir: sömürü, toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, emperyalizm, vb. Okültasyon amacıyla bir dizi özdeşlik de varsayılıyor: liberalizm kapitalizmle özdeş sayılıp kapitalizm yerine liberalizm veya liberal ekonomi deniyor, liberalizm de demokrasiyle özdeş sayıldığında ideolojik manipülasyon tamamlanmış oluyor. Oysa kapitalizm/liberalizm/demokrasi özdeşliği tam bir safsatadır ve seyirciyi oyalamak içindir...

Zenginleri nasıl bilirsiniz?

Her ne kadar yoksulluk bir laboratuvar faresi kadar çok ilgi konusu olmuşsa da [yüzbinlerce kitap ve makale yazılmıştır], literatür bolluğu o kadar da amaca hizmet etmiş değildir zira yoksulluk ekseri zenginlikten ayrı ele alınıyor, aradaki belirleyicilik ilişkisi gözardı ediliyor. [Elbette bu az da olsa değerli eserlerin yazılmadığı anlamına gelmez]. Buna karşılık zenginliğe dair pek bir şey yazılmaz ve söylenmez.

Bunun birkaç nedeni var: Birincisi, zenginlik konusunda yaratılan ‘tabu’ onu tartışılamaz hale getirmiştir. Zaten tabunun varlık nedeni de odur. İkincisi, zenginlikten söz etmek biraz ayıbı açığa vurmak gibi bir şeydir ve ayıbı açığa vurmak ayıbı büyütmektir. Eğer öyleyse ayıbı büyütmenin ne âlemi var! Üçüncüsü, zenginliğe dair gerçeği söylemesi gerekenlerle ilgilidir. Bu işi yapacak olanlar/ yapması gerekenler çoğunlukla zenginlikten ve iktidardan beslenen eğitilmiş kesimler, diplomalılar, akademisyenler, ‘aydınlar’, sanatçılardır, vb. Sosyal artık üründen servet ve güç sahipleri dolayımıyla pay alan bu kesimlerin kendilerini besleyenleri eleştirmesi pek kolay değildir. Tam tersini yaparlar, zenginleri ve iktidar sahiplerini meşrulaştırmayı yeğlerler. Ancak sömürü düzenine karşı mesafeli duran, açıkça ezilen ve sömürülen sınıflardan yana tavır alanlar böyle bir şeyi sorun edebilirler ve onu gerektiği gibi tartışmaya cüret edebilirler.

Sadede gelirsek, zengin dendiğinde başlıca üç şeye gönderme yapılmış olur: servet, güç ve itibar [prestij]. Fakat bunlardan birincisinin önceliği vardır. Servet sahibi ekseri gücün ve prestijin de sahibi olduğu gibi, duruma göre güce sahip olan da servetin sahibi olabilir. Bir insan ne kadar akıllı, yetenekli, çalışkan, kararlı, sebatkâr, kurnaz, vb. olursa olsun sadece kendi fizik ve entelektüel kapasitesine dayanarak servet sahibi olamaz, zengin olamaz. Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olmak bir yana, teorik ve pratik olarak da mümkün değildir. Beşbin hektar verimli toprağa sahip birinin onu sadece kendi çabasıyla edindiğini söylemek abestir. Böyle bir şeyi kim iddia edebilir?

Birincisi o kadar toprağa sahip olamaz, ikincisi tek başına o kadar toprağı işlemesi, ekip/biçmesi, değerlendirmesi mümkün değildir. Toprak ancak oraya tarım araçları [sermaye] ve tarım işçileri geldiğinde işlenebilir ve toprak sahibini ‘zengin edebilir’... Aynı şekilde 10 milyon dolar serveti olanın onu kendi çabasıyla kazanması mümkün değildir. Bir insan nasıl zengin olur? Zengin olmamanın yegane yolu başkasının emeğini sömürmek, başkasının emeğinin ürününe elkoymak ya da el konmuş olandan pay almaktır... Esasen daha önce başka yerde yazdığım gibi, mülkiyet gasptır, ancak zorla şiddet kullanarak, hileyle mümkündür ve aynı araç ve yöntemlerle de korunabilir...Başkasının emeğini sömürmenin, başkasının emeğinin ürünü olana el koymanın yolu da üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaktan geçer.

Bu vesileyle yaygın bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Mülkiyetten başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarının mülkiyeti kastediliyor. Makineler, binalar, araçlar, toprak, yeraltı zenginliği, vb. doğayı ve emeği kullanmaya imkân veren bir ilişki bütünlüğü söz konusu olmalıdır. Bir insanın yaşamı için kullandığı kap/kacak, hali kilim, her türlü kullanım aracı, elbise, bir çiftçinin bir çift öküzü, arabası, kendi gücüyle ektiği toprak parçası, bir küçük burjuvanın sahip olduğu otomobil, vb. mülkiyet kategorisine girmez. Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mülkiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.

Kapitalistler Enternasyonali

Kapitalizm öncesinin büyük uygarlıkları, zenginliğin ancak başkaları aleyhine mümkün olduğunun farkında oldukları için, zengini ve zenginliği muteber saymazlardı. Büyük dinlerin ve kültürlerin faizi yasaklaması boşuna değildi. İsraf lânetlenmişti. Çok mal haramsız olmaz denirdi. İncil'de, bir devenin iğnenin deliğinden geçmesi, bir zenginin cennetin kapısından geçmesinden daha kolaydır deniyor. Hem paraya hem Tanr'ıya tapamazsınız... Benzer anlayış ve tespitler başka din ve kültürlerde de az-çok aynı kesinlikte ifade edilmiştir. Bu durum kapitalist üretim tarzının sahneye çıkışıyla değişti. Protestan Reformuyla faiz yasağının kalkması ve zenginliğin lânetlenmek şurda dursun yüceltilmesiyle sınırsız sömürü, yağma ve talanın velhasıl her türlü ahlak dışılığın önü sonuna kadar açıldı.

Bir tek kişinin 62 milyar dolar servete sahip olması tam bir skandaldır ve kabul edilebilir değildir. Zaten kapitalizmin ahlâkı yoktur. Kendi ahlâkı yoktur ama başkalarının ahlâkını yok ettiği, dejenere ettiği kesindir. Bu yüzden kapitalizmin her ileri aşaması ahlaksızlığın da bir üst aşaması demektir. Eğer 500 zenginin [beş yüz büyük hırsız densin] ‘geliri’ 416 milyon yoksulun gelirine eşitse bu bir insanlık ayıbı değil midir? Ekonomiler %2, %3 büyürken nasıl olup da borsa oyuncularının %30, %130 kazandığını sorgulayan var mı? “Küreselleşme çağı” denilen 1980 sonrasında güç dengesinin tekrar ezilen ve sömürülen sınıfların aleyhine dönmesiyle, sınırsız sömürünün ve küstahlığın önündeki engeller birer birer ortadan kalktı ve dünya sermaye için tam bir dikensiz gül bahçesi haline geldi. Zenginlik ve yoksulluk uçurumu insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı.

Asıl skandal bu durumun küresel oligarşinin akıl hocaları ve sözcüleri tarafından sunuluşunda: Tam bir pişkinlikle bu süreçten herkesin yarar sağlayacağını söylüyorlar [şimdilik]... ABD’de 1974 yılında ençok kazanan büyük şirket yöneticileri [şimdilerde moda olan bir tabirle CEO’su], otomotiv sektöründe çalışan ortalama işçiden 47 kat fazla kazınıyorlardı. 1999 da fark 2381’e çıktı. Bazılarının küreselleşme şarkılarını ağızlarından neden düşürmediği ortada değil mi? Sınıfsal güç dengesinin emekçilerden yana döndüğü 1945-1970 aralığında daha dengeli bir gelir dağılımı tablosu geçerliydi. Söz konusu dönemde CEO’ların kazancı ortalama işçinin kazancının 35 katıyken daha 2000 yılında 130 katına çıkmıştı... Bir şirketin CEO’su bir başkasına 400 milyon dolara transfer oluyor, bir diğeri üç yıllığına 135 milyon dolara bir şirketle üç yıllık sözleşme yapıyor...Şimdilerde süper zengin bir küresel oligarşi oluştu ve akıl almaz bir tempoyla dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yok ediyor. Aşırı zenginlerin ölçüsüz tüketimi [ uzunluğu sürekli artan yatlar, uçaklar, helikopterler, futbol sahasından büyük rezidanslar, malikaneler, mücevherler, saatlar, egzotik seyâhatler... 330 milyonluk yatlar, 160 bin dolarlık kürk, 3480 dolara 12 gömlek, 1559 dolara12’lik şampanya kolisi, 167 500 dolara iki tüfek, bir striptiz barında bir gecede harcanan 241 000 dolar, 5000 dolara bir takım elbise, 1.2 milyon dolara bir otomobil, bir kulübe üyelik için ödenen 50 000 dolar aidat... Yakın tarihte gazetelere yansıyan bir habere göre Türkiye’ye de ithal edilen dünyanın en pahalı spor otomobili ‘Bugatti Veyron 16-4’ 2.4 milyon avroya satılacakmış... Arabanın marifetini merak mı ediyorsunuz: 300 km hıza 16.8 saniyede ulaşıyormuş... sizce değmez mi? Âzamî hız sınırının 110 kilometre olduğu bir ülkeye 300 km’ye 16.8 saniyede ulaşan bir otomobil neden ithal edilir... Elbette söz konusu olan sadece küresel oligarşinin [zenginler enternasyonalinin] neden olduğu beşeri ve ekolojik kötüleşme değil.

Ünlü Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen’in yüzyıl kadar önce isabetli bir şekilde gösterdiği gibi, küresel oligarşinin ikinci, üçüncü sınıf zenginler ve orta sınıflar tarafından taklit edilmesi, sosyal ve ekolojik yıkımın asıl nedenini oluşturuyor. Her kesim kendine yakın olan bir üsttekini taklit ettiğinde, küresel oligarşinin tüketim alışkınlığı geniş bir orta sınıf tarafından taklit edildiğinde, tahribat derinleşiyor, toplumsal ve ekolojik tablo kararıyor. Aslında sadece küresel oligarşinin anlamsız, mantıksız ve kabul edilemez tüketimi değil, dünyanın %20’sini oluşturan ama beşeri ve doğal kaynakların %80’ini tüketen emperyalist ülkelerin hayat standardı da yeryüzünün lânetlileri tarafından hem taklit edilebilir değil hem de zaten arzulanır birşey de değil. ABD’de dört kişiye üç otomobil düşüyor. Aynı şey Çin'de de gerçekleşse, bu 1.1 milyar otomobil demek... Oysa bu gün dünyadaki toplam otomobil sayısı 800 milyon. Eğer Çin de ABD’deki oranda otomobile sahip olursa, günde 99 milyon varil petrol gerekecek... Oysa tüm dünya’da üretilen günde 82 milyon varil...

Şimdilerde çıkarları, özlemleri, zevkleri, tüketim alışkanlıkları ortak bir küresel oligarşi oluşmuş durumda. Dünya tüm ülkelerin dolar milyarderlerinin ve milyonerlerinin dünyası haline geldi. Buna bir tür zenginler enternasyonali de diyebilirsiniz. Dalga dalga dünyanın her yerindeki elitler ve orta sınıflar tarafından taklit edilen bir küresel azınlık... Şimdilik bu küresel oligarşinin çıkarı herkesin çıkarı olarak sunulmak isteniyor. Bir insanın değerinin sahip olduğu tüketim malları miktarıyla, sadece maddi zenginlikle ölçüldüğü bir insanlık toplumu mümkün ve sürdürülebilir değildir.

Bir insanın sahip olduğu şeylerin miktarı arttıkça refahının, mutluluğunun da arttığına dair düşünce saçmadır. Daha çok şeye sahip olmak mutluluğun garantisi değildir ama tersini iddia etmek mümkündür.

Kapitalizmle birlikte her türlü değer ölçüsü de yok oldu, insânî değerler aşındı. İnsanlar durup düşünmeye vakit bulamadan mahşeri bir yarışa zorlanıyorlar. İnsanlığın ve doğanın durumu burjuva akıl hocalarının resmetmek için zorlandıklarından çok farklı ve kritik eşiğe doğru koşar adım yaklaşıyor. O zaman bu kör gidişi vakitlice durdurup tersine çevirmek gerekiyor. Velhasıl yeni bir paradigmaya ihtiyaç var...

*Fikret Başkaya; www.ozguruniversite.org

14 Eylül 2008

"İhlâl" ve Sanatta Nesneleştirme

“İHLAL” ve SANATTA NESNELEŞTİRME
Atalay GİRGİN*

Sanat, bir nesneleştirme etkinliğidir. Nesneleştirmenin olmadığı bir yerde, sanat dahil, hiçbir etkinlik gerçekleştirilemeyeceği gibi, varolanlar evrenine katılabilecek hiçbir ürün de yaratılamaz. Ancak sanat, herhangi bir nesneleştirme etkinliğine de indirgenemez; öte yandan sanatın farklı alanlarındaki nesneleştirme etkinlikleri de birbirine...

Sanatın içerisinde yer alan tekil etkinlik türlerinin her birinde, onların kendilerine özgü nesneleştirme biçimleriyle, varolanlar dünyasına katılan yeni varolanlar yaratılır. Örneğin; edebiyatın, neredeyse her türünde, esas olarak anlama ve yeniden anlamlandırmalara, çağrışımsal, betimsel, imgesel anlatımlara dayalı olarak yeni varolanlar yaratılırken; görsel sanatlarda, sanatçının görme biçiminden hareketle, anlamın ve mesajın, gösterme biçimlerindeki farklılıklarla dışavurulduğu yeni varolanlar konulur ortaya...

İşte “İhlâl” de, teknik olarak Marlene Dumas’tan etkilenme izleri taşısa da, gösterme biçimindeki farklılıkla, kendi alanında bir nesneleştirme etkinliği olarak gerçekleşmiştir. “İhlâl” ne mi?

“İhlal”; ressam Arzu Başaran’ın resim sergisinin adı. Ama aynı zamanda o, serginin kendi bütünselliğinde bir nesnenin adı... Estetik bir nesnenin, estetik bir realitenin...

Platon’un “ideal devlet”inden, başta sanatçısı olmak üzere, tüm ilgililerini kovdurtabilecek bir etkinlik olan “İhlal”, başlangıcından itibaren, hem haber hem de köşe yazıları düzeyinde, özellikle günlük gazetelerde geniş yer buldu. Nesneleştirilip, nesne olarak sunuldu; haber ya da değerlendirme düzeyinde...

Arzu Başaran’ın, bir sanatçı duyarlılığı ve yaratıcılığıyla nesneleştirip, bir nesne, estetik bir nesne olarak alımlayıcı için ortaya koyduğu yapıtlarını içeren sergisini ve onun temasını, birçok köşe yazarı ve gazeteci, kendi bulunduğu yerden, kendi bakışına, görme ve anlama, anlamlandırma ve gösterme biçimine göre nesneleştirerek, yeni nesneler ürettiler okuyucuları için.

Ancak “İhlal”in, özellikle gazeteci alımlayıcılarınca nesneleştirilmesine ve sonrasında da okuyucularına bir nesne olarak sunuluşuna damgasını vuran başat unsur, köşe yazılarından haberlere dek; genelde estetik değerler ve değerlendirmeler içeren estetik yargılar değildi. Neden? Muhtemeldir ki, sergiyi ziyaret eden diğer alımlayıcılar için de geçerlidir bu durum ve akabinde aynı soru... Yani “Neden?..”

Oysa, genelde kabul gören yaklaşıma göre, her sanat eseri ya da aynı türden tek tek sanat eserlerini içeren bir sanatsal etkinlik, estetik bir değerlendirmeyi ve estetik yargıları gerektirir. Bu yargılar, estetik açıdan hangi değerleri içerirse içersin, üzerinde tartışılır olsa bile, yadırganmaz. Çünkü bilinir ki, estetik yargılar özneldir. Hem sanatçı hem de alımlayıcı (izleyici/dinleyici/okur v.b) için geçerlidir bu...

Sanatçının, yaşadıklarını ya da gerçeklikleri anlamlandırışı, onun kendi bireyselliğinin düşünsel dehlizlerinde gerçekleşir. Bu anlamlandırma yaşantılara, nesnesine ya da gerçekliğe nedenli uygun olmaya, onu nedenli “tam” ve “doğru” aktarmaya çalışırsa çalışsın, bunu bildiriş biçiminden, geneldeki üslubuna ve imleyişine kadar birçok alanda, kaçınılmaz bir biçimde sanatçının öznelliğidir arz-ı endam eyleyen... Çünkü bunu karakterize eden, sanatçının, an’ın ya da geçmiş yaşantıların kendisinde bıraktığı izleri, imgeleri, tasnif edip, gerektiğinde yeniden anlamlandırıp tasarımlayarak, bildirim haline dönüştürme, dışsallaştırma sürecindeki düşsel ve düşünsel halet-i ruhiyesidir. Ki bunun bildirim boyutu aslında, hem özel olarak sanatta hem de genelde, görme ve gösterme biçimiyle birlikte nesneleştirme konusudur.

Nesneleştirmenin Kaçınılamazlığı

Sanattan bilime, dinden felsefeye dek, insanın hangi etkinlik alanında olursa olsun; betimleme, tanım, yargı, değer, v.b ifadeler içeren her bildirim nesneleştirilmiş olana ilişkindir. Nesneleştirilmemiş olan, “şey”liğiyle kaim olan hiçbir şeye ilişkin bildirimde bulunulamaz. Nesneleştirmek, özne konumuna haiz insanın ya da varlığın, her daim bir nesneyle, en azından düşsel, düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla olumlamanın ya da olumsuzlamanın olası farklı biçimlerini içeren bir ilişki kurmasını gerektirir. İster düşsel, düşünsel bir varlık olsun, isterse bilincimizden bağımsız olarak varolan gerçek bir varlık olsun, ilişki kurulmamış olan hiçbir şey nesneleştirilemez. Çünkü “Nesneleştirmek, bir varolana yönelmeye işaret eder.”1
Bu anlamda da, kalıtsal ve birikimsel düzeyde tüm insan başarımlarının ifadesi olan kültür, tarihsel ve güncel boyutuyla, zamanın ve mekanın dününde ve şimdisinde yer alan ve yalnızca insanın nesneleştirdiklerini ve diğerleri için bir nesne olarak ortaya koyduklarını ya da koyabildiklerini içerir. Ki onun içerisinde insan tarafından nesneleştirilmeyen, kendiliğinden nesneleşen, hiçbir şey yoktur. Çünkü, insan dahil, herhangi bir varlığın kendi başına, kendi kendine “nesneleşme”si söz konusu değildir. Dolayısıyla ortada bir “nesneleşme sorunu” ya da gerçekliği değil, bir nesneleştirme sorunu ve gerçekliği vardır.

Nesneleştirmek genelde, düşünen her canlı varlığın, özelde ise düşünen bir varlık olarak insanın, biyolojik anlamda yaşamını sürdürebilmesinin bile temel koşuludur. Bundan dolayı nesneleştirme kaçınılmazdır. Çünkü nesneleştiremediği sürece, biyolojik yaşamını bile sürdüremeyecek bir varlık olan insan, yeryüzündeki ve doğa karşısındaki tüm başarımını bu etkinliği ve yeteneğiyle gerçekleştirir. Dolayısıyla, nesneleştirmenin temelindeki koşul düşünmektir. Düşünme etkinliği ise bir nesneleştirme etkinliğidir; fiili ve potansiyel boyutuyla birlikte... Bu iki boyutuyla, insanın düşünmesinin ve dolayısıyla nesneleştirmesinin belirlenmiş bir sınırı yoktur. O her şeyi düşünebilme yeteneğiyle önce potansiyel sonra da gücü ve olanakları ölçüsünde fiilen nesneleştirerek, başkaları için nesne haline getirebilen, nesneler üretebilen bir varlıktır.

Nesneleştirmenin potansiyel boyutun dışına çıkmaması/çıkamaması, başka insanlar için bir nesne kılınmaması, onun görsel, yazınsal ya da dilsel boyutta dışsallaştırılmamış, bir düşünceye, bir davranışa dönüştürülmemiş olması demektir. Varlığın çok yönlü ve çok boyutlu oluşunun ya da insanın, onu düşünme, bilme, anlama, kavrama, anlamlandırma, açıklama ve onunla bir biçimde bağ kurma etkinliğinin çok farklı biçimlere bürünmesinin, nesneleştirmenin kuvveden fiile dönüşmesinde, birbirinden farklı ve değişik bilgi türlerini, bildirme etkinliklerini olanaklı kıldığı bir hakikattir. Ki dünden bugüne bilimsel, dinsel, sanatsal, felsefi, v.b düşünmeden, bilgiden, etkinlikten söz ediyorsak, bunun en önemli nedeni de budur.

Nesneleştirme Sorunu, Görme Biçimlerinin
Farklılığı Sorunudur


Sanattan siyasete, dinden bilime dek, hangi alanın damgasını taşırsa taşısın, hangi bilme ve bildirme etkinliği alanında olursa olsun, nesneleştirme, insanın, geçmişten bugüne, bulunduğu en küçük alandan başlayarak, tüm yeryüzünü, adım adım evreni, düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla üretim ve tüketim zincirine eklemleyerek; kendini var kılma, kendisi gibi olanları koruma, yaşatma, mutluluk ve refahını sağlama ve aynı zamanda da biçimlendirme eylemliğini içerir. Hem kendisi gibi olanlara hem de ötekine yöneliktir bu biçimlendirme eylemliliği... Bu ise, dünya-evrensel bir boyutta içerisinde yaşanılan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel v.b koşullarda, varolanın nesneleştirilmesinde farklı görme ve gösterme biçimlerinin ortaya çıkışının kaçınılamazlığına delalet eder. Ki bu, burada özel olarak üzerinde durmayacak olsam da, siyasal ve ideolojik bir sorundur. İktidar ve karşı-iktidar sorunudur; ölmenin ve öldürmenin meşruluğu sorunudur ve ilh...

Farklı görme ve gösterme biçimlerinin kaçınılmazlığı, aynı nesnelerin, aynı bilme ve bildirme etkinliği alanı açısından bile olsa, farklı kişiler tarafından, onların nereden, nasıl ve nereye, niçin baktıklarına bağlı bir biçimde çok değişik, hatta birbirine karşıt olabilecek düzeyde nesneleştirilmelerini de olanaklı kılar. İşte, yanılsamalı bir biçimde ifade edilen ve gerçeklik addedilen “nesneleşme” sorununun değil, aksine bir nesneleştirme sorununun varlığına delalet eden durumun nedeni de budur.

İnsan hem kendini hem de ötekileştirdiğini, zamanın ve mekanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir anında, salt düşünsellik düzeyinde kalarak ya da dışsallaştırarak nesneleştirebilen ve dolayısıyla ötekileştirdiğince de nesneleştirilebilen bir varlıktır. Ötekileştirilen ve görme biçimlerindeki farklılık girdiğinde işin içine, nesneleştir(il)me çetrefilleşir ve bir sorun olarak karşımıza çıkar. Ama bu, içerisinde yaşanılan toplumsal gerçeklik koşullarında ve ötekileştirdiklerimizce ötekileştirilebilir olduğumuz koşullarda da kaçınılmazdır.

“Görme Biçimleri” adlı kitabında John Berger, “Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi.
Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmanın iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman konuşma bu görme-görülme işlemini dile getirme çabasıdır. “Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz”ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, “onun her şeyi nasıl gördüğü”nü anlama çabanızdır”2 der. Bu “görme-görülme” ilişkisi en azından potansiyel düzeyde bir nesneleştirme ve nesneleştirildiğini bilmedir. Konuşma ise, nasıl görüldüğünüzü, bir başka deyişle öteki tarafından nasıl nesneleştirildiğinizi anlama çabası...

Nesneleştirilmenin sorun olarak görüldüğü, “nesneleştiriyor” diye ötekine ya da herhangi bir varlığa itiraz edilmeye, eleştiri yöneltilmeye başlandığı an, aslında yapılan nesneleştirmenin kendimizinkiyle uyuşmadığını, çeliştiğini, çatıştığını fark ettiğimiz andır. Bunun sorun olarak kavrandığı ve ardı sıra eleştirinin olabildiğince üst perdeden dile getirildiği, neredeyse yegâne nesneleştirme, insanın nesneleştirilişidir. Oysa her insan, bulunduğu yere, konuma, o an ki halet-i ruhiyesine ve ilişki biçimine göre, bazı anlarda nesneleştirmek kadar nesneleştirilmekten de haz alır. Örneğin, aşk ilişkisinde...

Aşk, özne/nesnelerin birbirlerini nesneleştirdikleri bir ilişkidir. Aşk’ın tarafları, birbirlerini olumlu değerler ve niteliklerle nesneleştirirler ve kimsenin itirazı, eleştirisi yoktur buna; hatta hoşlarına gider. Ancak, aşk’ın hükmünü tarih kılan bir terk ediş ya da terk ediliş ya da bir ihanet arz-ı endam eylemeye görsün, bu kez tarafların nesneleştirmeleri, en hafifinden birbirlerini rahatsız, huzursuz edecek denli acımasız, nefreti ve öfkeyi tetikleyen; geçmişte yaşanan ve birlikte ürettikleri, paylaştıkları tüm güzellikleri çiğneyip geçen, unutturuveren, bir boyut kazanır. Ki hiç kimse istemez, kabullenemez bu tür bir nesneleştirilmeyi... Çünkü neredeyse tüm olumsuz değer ve nitelikler yüklenir insana. Bu nesneleştirme, kişi olarak insanın değeri ve değerlerine aykırıdır.

Nesneleştirmenin, yukarıda ve örnekte belirtilenlerle birlikte, olumlu ve olumsuz anlamda değer ve nitelikler atfetmeyi içerdiğini kavradığımızda, “nesneleştirilmiş” olmaya itirazın, eleştirinin asıl nedenini de anlamak mümkün hale gelir. Sorunun, eleştirinin, asıl olarak insanın nesneleştirilişi temelinde dile getirilmekte oluşunu da dikkate aldığımızda, karşımıza ayan beyan çıkan şudur: Değer ve değerler sorunu. Bir başka deyişle sorun, yani “insanın nesneleştirilişine” eleştirinin, itirazın nedeni, “insanın değeri ve değerleri”3 sorunudur.

Ancak sorun, bu boyutta ve temelde ele alınıp değerlendirilmesi, tartışılması gerekirken, itiraz ve eleştiri, yanılsamalı bir biçimde, insanın önemli bir vasfı olan nesneleştirmeye ve nesneleştirilmeye yöneltilmiştir. Ki aslında yapılması gereken eleştiri ve itirazın, nesneleştirmeye ya da zamanın ve mekânın herhangi bir anında ve yerinde nesneleştirilişe değil; aksine bunun hem genel olarak “insanın değeri ve değerleri”ne, hem de özel olarak söz konusu edilen “a” ya da “b” bireyinin “değeri ve değerleri”ne uygun olup olmayışı temeli üzerinde yükselmesi ve ona yönelik olması gerekir.

Güzelin ve Çirkinin Ötesinde Bir “İhlal”
Söyleşilerinde “Çocukların nesneleştirilişi” gibi ifadeleri kullansa da, Arzu Başaran’ın “İhlal” adlı sergisini ete kemiğe büründüren, onun görme biçimine, değerlerine, düşüncelerine de bağlı olarak, genelde insanın, özelde ise çocuğun “değeri ve değerleri”ne aykırı bir biçimde nesneleştirilmiş oluşudur. Ve Başaran, bu noktada itirazını, eleştirisini, kendi görme ve gösterme biçimi ekseninde, farklı bir nesneleştirmeyle, alımlayıcılarının önüne, “İhlâl” adlı bir estetik nesne, estetik bir realite olarak koymuştur. Arzu Başaran, serginin başlığını “İhlâl” olarak belirleyiş gerekçesini, “Hem hak ihlalinin altını çizmek hem de sergiyi oluşturan resimlerin izleyicide bırakacağı huzursuzluk, rahatsızlık daha da önemlisi yüzleşmeyi sağlamak” diye belirtir. Aslında, Başaran’ın cümlesinin “hem de” ile başlayan ikinci kısmı da bir ihlâldir. Ama bu, “İhlâl”in ihlâlidir; alımlayıcısına yönelik, düşündüren, sorgulatan, huzursuz eden, vicdanen yüzleşmeye zorlayan bir ihlaldir.

Her nesneleştirme bir ihlâl olmasa da, her ihlâl, her koşulda bir nesneleştirmedir. An’da gerçekleşebileceği gibi, an’dan başlayarak, geçmişe de geleceğe de dönük olabilir. Bundan dolayı, genel de İhlâl; öznenin, ötekileştirdiğini ya da ötekiler için herhangi bir varolanı, kendi düşünceleri, inançları, ihtiyaçları, çıkarları, beklentileri, yaptığı iş ve amacı ekseninde, görme biçimiyle başlayan, gösterme biçimiyle şekillenen, tüketime, manipülâsyona ve/ya da yeniden üretime dönük “yeni” bir nesne olarak, görsel, düşünsel, duygusal, bedensel düzeyde ortaya koyuşu veyahut da onu tüketişiyle, kullanışıyla tamamlanan bir nesneleştirmedir. Ki öznenin, herhangi bir varolanı görüşünü, görme biçimini başat düzeyde etkileyen ise, düşünceleri ve inançlarıdır. “İhlâl”in ressamı Başaran için de geçerlidir bu... Keza Başaran’ın, bir insan ve bir sanatçı olarak “değeri ve değerleri”, gösterme biçimine de damgasını vurur, kaçınılmaz olarak...

“İhlal”in ihlalini güzelin ve çirkinin ötesinde, yani estetik değerler içeren estetik yargıların ve değerlendirmelerin ötesinde alımlamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya neden olan ise, onun konusu bağlamında çocuğun “değeri ve değerlerini”, eleştirel bir biçimde düşünsel ve duygusal olarak yeniden ürettirmeye; alımlayıcısını vicdanen yüzleşmeye, hesaplaşmaya zorlayarak, fark ettirmeye yönelik olmasıdır. Burada belirleyici öneme haiz olan ise Başaran’ın gösterme biçimidir. Sanatçının gösterme biçimini, herhangi bir insanın gösterme biçiminden ayırmak gerekir. Sanatçı, duyarlılığını ve yaratıcılığını herhangi bir işi yapabilme becerisiyle birleştirip, estetik bir ürünü, yaratıyı ortaya koyabilen insandır. Onun duyarlılığı görme biçiminde içselken, yaratıcılığı, anlamlandırışı, imleyişi, farklılığı, özgünlüğü, özellikle görsel ya da plastik sanatlarda, gösterme biçiminde dışsallaşır. Ki “İhlal” duyarlılığın ve yaratıcılığın, içerik ve biçim olarak bütünleştiği bir estetik etkinlik olarak alımlanır.

Arzu Başaran, genel olarak “İhlâl”de, özel olarak ise çizgi ve lekelerden oluşan tek tek resimleri ve desenlerinde, duyarlılığın ve yaratıcılığın, içerik ve biçimin bu bütünselliğini sağlarken; Platon’ca lanetlenebilecek, sanatçılığı yadsınabilecek bir eyleyişi gerçekleştirir. Onun resimlerindeki, desenlerindeki çocuklar, muhtemeldir ki, her şeyin bir ideasının yer aldığı Platon’un idealar dünyasındaki “çocuk ideası”ndan çok uzaktır. Başaran’ın çocukları kimi zaman ağızsız, gözsüz, burunsuzdur; kimi zaman dudaklarına bir tebessüm tutunmuşken, gözleri belirsiz olandır; kimi zaman, şiddetin izini taşıyan kırık dişleriyle, kanayan ağızlarıyla dururlar alımlayıcısının karşısında... Neredeyse hepsinde de yaralayan, kanatan bir hüznün, acının; yoksunluğun, “değeri ve değerleri” çiğnenmişliğin, yoksayılmışlığın dışavurumu...

Bu dışavurumun karşısında, ahlaki, sosyal ve insani olan ayağa kalkarken, estetik değerler ve yargılar paranteze alınır elbette. “İhlâl”in, salt güzelin ve çirkinin, salt iyinin ve kötünün, salt doğrunun ve yanlışın ötesinde olmasının da nedenidir bu... Çünkü Arzu Başaran, bir şeyi, önemli ama unutulan ya da anımsanmak istenmeyen bir şeyi anımsatır alımlayıcısına : Sosyalleştirdiğin her şeyden sorumlusun, hem de ömrünün sonuna dek4.

Sosyalleştirdiklerimiz ise çocuklar, çocuklar, çocuklar... Gözlerimizi, kendi gözlerimiz kılamadığımız sürece, “değeri ve değerleri”yle görüp kavrayamayacağımız çocuklar...

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Dr. Çetin Veysal, Nesneleşme ve Özgürleşme Sorunu Üzerine, sy.9, Tekağaç Yayınları, 2005.
2 John Berger, Görme Biçimleri, sy. 9, Metis Yayınları, 2003.
3 İoanna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu , 1998.
4 Bu ifadeyi İ. Kuçuradi’nin yazdığı şu satırlardan esinlenerek yazıyorum. İ. Kuçuradi, “Çağın Olayları Arasında” adlı kitabında şöyle der : Saint-Exupèry’nin Küçük Prens’ini okumuş olanlarınız, Küçük Prens’in tilkiyle evcilleştirme konusundaki konuşmasını anımsayacaklardır. “Evcilleştirmek ne demek?” diye inatla soran Küçük Prens’e tilki, “evcilleştirmek bağlar yaratmak demektir” diye karşılık verir ve bu bağların nasıl yaratıldığını anlattıktan sonra, şunu ekler : “ ama insanlar bu hakikatleri unuttu. Evcilleştirdiğin her şeyden sorumlusun, ömrünün sonuna dek.” Çağın Olayları Arasında, sy. 10, Ayraç Yayınevi, 1997.

06 Eylül 2008

Eğitim, İş, İşsizlik ve Çalışma

EĞİTİM, İŞ, İŞSİZLİK VE ÇALIŞMA

Atalay GİRGİN

Eğitim ile iş arasında, neredeyse birebir bir bağlantı kurulur yıllardır. Oysa koskocaman bir yanılsamadır; aldatmacadır bu...

Eğitimin üç temel işlevini anımsamak ve bunlar üzerine, kısmen bile düşünmek yeterlidir bunun bir yanılsama olduğunu kavramak açısından. Eğitimin bu işlevleri siyasal, kültürel ve ekonomik olarak adlandırılır. Bunların içerisinde de başat unsur, öncelikle siyasal, yani aynı zamanda ideolojik olan işlevdir. Özellikle de genel anlamda sistematik eğitim sürecinin her kademesinde, açık ya da örtük bir biçimde belirleyici olan budur. Çünkü aslolan, çocuğun ya da bireyin siyasal ve ideolojik olarak , egemen olanlara ve onların çıkarlarına her düzeyde hizmet edecek doğrultuda biçimlendirilmesidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi sürecinde ise kültürel işlev, hem siyasal ve ideolojik davranışların “istendik” kılınmasını hem de üstünün bir biçimde cilalanıp örtülmesini kolaylaştır. Çünkü özellikle, tarih, edebiyat, din, ahlak, v.b alanlardan seçilen örnekler, siyasal işlevi koşullayıp pekiştirmeye yöneliktir.

Ekonomik işlevin ise, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya dönük olduğu söylense de, söylenenin aksine, bu işlevin genel sistematik eğitim sürecindeki asli rolü, egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen mevcut ya da yeni ekonomik politikaların, toplumun tabii olan sınıfları nezdinde yaygınlaştırılıp meşrulaştırılmasıdır. Buna ilişkin üzerinde düşünülmesi gereken Türkiye’den bir örnek: Yerli malı haftası... Yerli malı haftaları, neden, nasıl, niçin ve ne zaman ortaya çıktı? Dahası bu neden, nasıl, niçin ve ne zaman işlevsiz kılınmaya başladı? Hem birinci hem de ikinci sorunun yanıtını verirken, kimin için, kimin çıkarına, hatta hangi toplumsal sınıf ya da sınıfların çıkarına sorularını da eklemek gerek yanına... Bir soru daha: Ekonomik işlev, ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamaya yönelik ise, eğitimle iş arasında doğrudan bir bağlantının kurulduğu bir dönemde, genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insan, hem de gerçeğe aykırı bir biçimde, neden kendinin vasıfsız olduğunu düşünür?

Yukarıdaki söylenenlerden de hareketle, eğitim ile iş arasındaki ilişki üzerine, üç noktada, gerçekliğe uygun bir tarzda hükmü ifade etmek gerek:

Birincisi; günümüzde genel olarak eğitim ile iş arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insanın işsizliği en büyük kanıtıdır bunun. Aslında dün de yoktu bu ilişki. Bugün olduğu gibi vasıflı vasıfsız ayrımı yapılırdı insanlar arasında. İşte bir sorun daha... Yapay bir ayrım daha...
Vasıflılık ve vasıfsızlık. Kime göre, neye göre vasıflı ya da vasıfsızdır bir insan? Ya da hangi vasıf, her derde deva gibi, her koşulda açar iş kapılarını? Ya da hangi vasıf, her koşulda güvencesidir işin?
Bilinmelidir ki, egemen anlayışça belirlenen ve her düzeydeki egemenler ve temsilcilerince de insanlara atfedilen vasıflılık ya da vasıfsızlık, içerisinde yaşadığımız toplumsal koşullarda hem göreli hem de ilinektir. Çünkü onların vasıf dedikleri birçok özellik, bir yandan toplumsal değişimin neredeyse çözülme ve çürüme boyutunda gerçekleşmesi ve bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de üretim sürecine uygulanması koşullarında işlevsizleşmekte, diğer yandan da insanın kendini gerçekleştirmesini sağlamamaktadır. Bunun en önemli nedeni, egemen anlayışın ekseninde toplumsal yarar ve çıkarın değil, aksine bireysel kârın yer almasıdır. Bu da kaçınılmazdır. Çünkü, insanın insanı sömürüsüne dayanan toplumsal sistemlerin, şu an için sonuncusu ve en gelişmişi olan kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı olan sermaye ve burjuvazi için, kendi metalaştırma zincirine, ihtiyaçlarına denk düşen herhangi bir süreçte, eklemlenip üzerinden kâr sağlanamayan herşey değersizdir; insan dahildir buna... İşte bundan dolayıdır ki, vasıflılık ve vasıfsızlık da bu anlayışın bir tezahürü olarak, insana, kendine dair yanılsamalı bir değerlilik/değersizlik anlayışının bir davranış olarak kazandırılmasını, içselleştirilmesini, bir bilinç hali kılınmasını sağlayan yapay bir ayrımdır. Bunu sağlamanın temel aracı ise eğitimdir.

Oysa vasıfsız insan yoktur. “Nasıl olur, nasıl söylersin böyle bir şeyi” demeyin... “İnsan nedir?” diye sorun kendinize ve olabildiğince bütünsel bir yanıta yönelin önce. Sonra da bu yanıtın içindeki vasıfları belirleyin ve başlayın saymaya... İşte o zaman farkına varacaksınız ki, insan vasıflarla dolu sosyal bir varlık. O halde kim, neden, nasıl, hangi hakka dayanarak “vasıfsız” diye niteliyor bir insanı? Dahası böylesi bir nitelemede bulunma hakkını kendinde bulanlar ve kullananlar kimlerdir?

İkincisi; işe dönük eğitim ile iş arasındaki ilişki açısından geçerli değildir yukarıdaki ilk hüküm. Çünkü, mesleki eğitimle iş arasında mutlak olmasa da ilişki kurmak mümkündür. Ne var ki, kronik işsizlik karşısında bu da önemini yitirmektedir her geçen gün... Artık, herhangi bir işe dönük eğitimden geçenler de işsizlikle yüz yüze kalmaktadır. İşe dönük eğitim de yetmez iş kapılarını açmaya... İşe dönük eğitim etkinliği, eğitim öğretim süreci içinde bireye, belirli bir işe dönük olarak bilgi ve beceri donanımı kazandırır. Ancak bu donanım, istisnai kimi alanlar dışında emek yoğun üretime dönüktür. Bir çok sanayi sektörü ise bilimsel ve teknolojik gelişmeleri üretim sürecine aktararak, hızlı ya da tedrici bir biçimde emek yoğun üretimden teknoloji yoğun üretime geçerken mevcut mesleki eğitim etkinliği sürecin dinamiğinin gerisinde kalır. Ki bu eğitimin de iş bulmanın güvencesi olamamasının asli nedeni değildir.
Asli neden sistemin kendisidir. Adına kapitalizm denilen ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. bu sistem, tarihsel ve güncel boyutuyla, işsiz üretim çarkıdır. Sistemin, statüsü ne olursa olsun (ister öğretmen, ister akademisyen, ister siyasetçi, isterse düşünür, yazar, gazeteci, din adamı, v.b), her düzeydeki siyasal ve ideolojik temsilcisi, dönem dönem bir ya da birkaç kuruma ilişkin atfettikleri ve öne çıkardıkları niteliklerle, toplumun alt sınıflarının tepkilerini varolan düzene ve temel, köklü çözüm arayışlarına yöneltmelerini engelleyerek, asli nedeni gizlemeye çalışırlar ve bunda başarılı da olurlar. Her başarıları, varolanın meşruluğunun yeniden üretimine, toplumun tabi olan, yani işçisi, işsizi, yoksul köylüsü ve küçük mülk sahipleri başta olmak üzere, tüm yönetilen ve sömürülen kesimlerinin ise yanılsamalı bir bilinçle, toplumsal gerçekliğin kendilerine gösterilen alanında ve yapmaları istenen eylemlilik sürecinde debelenmelerine neden olur. İşte eğitim ve iş ilişkisi de bunlardan biridir. Dolayısıyla, ister mesleki, ister dini, isterse her düzeydeki genel eğitim olsun doğrudan iş kapılarını açmaz, açamaz. Ki eğitime iş ilişkisi açısından yaklaşılması da yanlıştır zaten. Ne var ki sistem, her şeyin alınıp satılan bir mal kılınması üzerinden işlediği için, bir mal ya da hizmetin üretilmesinde, esas olarak ya sömüren ya da sömürülen olmak seçeneğini koyduğu için insanın önüne, kaçınılmaz bir biçimde yanlış, doğru bilinip bir bilinç kılınır...

Oysa, çalışma, yani insanın kendini gerçekleştirerek, içerisinde yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine aktif bir biçimde katılışı anlamında, iş eğitim bağlantısını kurmak mümkündür. İşte üçüncü nokta budur ve bu, kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı ile siyasal ve ideolojik temsilcilerinin, bilinçli bir biçimde insanların önüne koyduğu, yanılsamalar yaratmaya yönelik paradigmayı aşar.

İş ve iş sürecinde o işe dönük eğitimi esas alan bu ilişki, içerisinde yaşanan koşullarda, ekonomik, sosyal ve siyasal boyutuyla sınıfsal bir tercihi gerektirir. Bir yanında, işçisi, işsizi, yoksul köylüsü başta olmak üzere, ezilen, sömürülen sınıfların, diğer yanında ise, yerli ve yabancı sermaye ve burjuvazi ile onların sofrasından beslenen uzantılarının yer aldığı bir dünyada ve toplumda, birincilerden hareketle, insanın tercih edilmesinin gerektirdiği seçenektir bu. Çünkü bu, öncelikle, bütünsel anlamda, insanın insanı sömürüsüne dayanan, sömürmeyi ya da sömürülmeyi meşru kılan bireysel ya da kurumsal tüm insandışı ilişkilerin ve ilişki biçimlerinin reddiyesine bir yöneliştir. Öte yandan, sistemin dayattığı ve insanı şizofrenik bir bilinç haline sürükleyen, yanılsamalı ve dolayısıyla ilinekten öte gerçekliği olmayan vasıflılık/vasıfsızlık ayrımının da reddiyesini içerir.

Burada bilinir ki, genel eğitimden geçen, hatta okur yazar ve akli melekeleri yerinde olan her insana, iş sürecinde ve en çok 6 ay içerisinde o işe dönük eğitimle, o işin gerektirdiği beceri ve bilgi donanımı kazandırılabilir. Bundan dolayı eğitim iş bağlantısı kurulmaz; yalnızca, bir işin üst düzeyde uzmanlık gerektiren alanlarında, o alanı esas alan işe dönük eğitim ve iş bağlantısı söz konusu edilebilir. Burada çalışma, insanın, kendisiyle barışık bir biçimde kendini gerçekleştirme etkinliği olarak anlam kazanır. Ve işsizliği yadsır bu seçenek. Çünkü, “bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki tahakkümü”nün nesnel koşullarının ortadan kaldırılmasından hareketle, bireysel kâr ve sömürü yadsınarak, insan ve toplumsal yarar esas alınır. İşsizliğin panzehiri, neredeyse çelik yasası, toplumsal bir bilinç kılınır; olağan bir biçimde işler. Ki bu yasa, günümüzde işsizliğe karşı bir talep ve çözüm önerisi olarak, “Mevcut işler, ücretler düşürülmeksizin,çalışabilir nüfusa pay edilerek iş saatleri kısaltılsın” biçiminde de ifade edilmeyi gerektirmektedir. Çünkü kapitalist sistem, yaşamın her alanında, insanın üzerini çizip, onu, ihtiyaçlarına bağlı biçimde sözümona değerli ya da değersiz kılarken, bunun karşısında toplumsal anlamda umudu büyütüp çoğaltacak direnç ve nirengi noktalarını, genelleşen bir bilinç kılmak gerek.

Unutulmamalıdır ki eğitim bu sistemin kurumlarından yalnızca birisidir. Ve dolayısıyla egemen sınıfın temsilcileri ne derse desin, mevcut eğitim iş bulmanın güvencesi olmadığı gibi, işsizliğin de panzehiri değildir. Aksine varolanın meşruluğunu tüm boyutlarıyla üretmeye ve yeni nesil için bilinç kılmaya yönelik bir etkinliktir. Sistemin egemenlerinin, yani sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarının dışında, hele hele ona karşı hiçbir işlevi yoktur. Kısacası, eğitim iş bağlantısının da yanılsamadan öte bir değeri yoktur...

Düşünün bir kez: İşsizler içerisinde lise diplomalıların artan oranı karşısında telaffuz edilmeye başlanan, “iyi bir iş için iyi bir eğitim gerekir” sözü, yeni yetişen gençlerin ve ailelerinin üniversiteye girişi amaçlaştırmalarını da beraberinde getirmiştir. Bu amaçla, normal eğitim öğretim süreciyle yetinmeyip, milyarlarca lirayı özel dershanelere dökmüşlerdir. Yeter ki çocukları üniversiteye girebilsin diye.. Çünkü sanmışlardır ki, üniversite eğitimi iş kapılarını açacak sihirli bir maymuncuktur.

Sanılarının bir yanılgı olduğunu çok kısa bir süre sonra anlamaya başlamıştır, bunların bir kısmı. İşsizler arasında, lise mezunlarının oranı artık eskisi kadar umursanmazken, üniversite diplomalı işsizlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilmeye başlanmıştır çünkü. Ancak ne çıkılan yoldan dönmek bir çözümdür ne de bir başka çıkar yol vardır düşünsel ufuklarında. Ehven-i şer, şerlerin en kötüsü olsa da çaresizlik içinde bir seçenektir daima.

Üstelik, “çalışma hakkı”nı düzenleyen, sözüm ona anayasal güvenceye alan bir yasa da vardır. Anayasanın 49. maddesi, amir hükmünde der ki, “Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir”. Anayasa hükmüne rağmen, işsizlik çığ gibi büyürken, işten atılan her insanla, anayasa “tağgir, tebdil ve ilga” edilirken, egemenler ve onların her soydan, her boydan ve her dinden temsilcisi, eğitimle iş arasında kurdukları bağlantıyla ve “iyi bir iş için iyi bir eğitim gerekir” iddia ve yalanlarıyla, utanmadan yeni yetişen gençleri ve ailelerini de “ideolojik esir” kılmaya çalışmaktadırlar.

Bilinmelidir ki, eğitimle insanlara hangi davranışların, neden, nasıl ve niçin kazandırılacağını belirleyenler de anayasaları yapanlar da onlardır. Yasaları yapanlar, kendi yaptıkları yasalarla kendilerini korumakta da, aynı yasaları çiğnemekte de mahirdirler. Çünkü o yasaların hükmü, asıl olarak yönetilenler, sömürülenler için geçerlidir; yani toplumun “lanetlileri” için...

İnsanın insanı sömürüsüne dayanan bir düzende yasalara rağmen ortadan kaldırılamayan işsizliğe, eğitimin çare olduğunu ileri sürüyor, işte böylesi bir düzenin sofrasından arda kalanlarla beslenenler ve “hık” deyicileri...

Onların bu iddialarına inanmak ya da inanmamak... Elbette ki herkesin kendi bileceği bir iştir. Ve her ikisinin de bedeli vardır. Bireysel ya da toplumsal olarak ödenmesi ya da ödetilmesi gereken...