19 Temmuz 2008

AK Parti'nin kapatılmaması kararı da siyasidir!

AK Parti’nin kapatılmaması kararı da siyasidir

Atalay GİRGİN

AK Parti hakkında dava açılması ve bunun sonunda verilecek karar, AK Parti ileri gelenlerinin, partili ve yandaş hukukçuların söylediği gibi, yalnızca siyasi midir? Elbette siyasidir, ama yalnızca siyasi değil, aynı zamanda hukukidir de… Ama öte yandan, AK Parti’nin kapatılmaması kararı da hem siyasi hem de hukukidir.

Buna rağmen AK Partililer, yandaş hukukçuları ve medyadaki yandaş “kalem” ve “ses”leri kamuoyuna gerçekliğin kendi işlerine gelen yanını göstermeye, algılatmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken hakikâti mi söylüyorlar? Öte yandan, açılan bir davanın ya da verilen bir mahkeme kararının hukukiliği, onun doğruluğunun ölçütü müdür? Dahası, onların söylemleri doğrultusunda, taraf olanlar, kendi gözleriyle mi görüyor, kendi gözleriyle mi görüp anlamlandırıyor olup bitenleri?

Hakikât hangi yüzündedir madalyonun?

Bir madalyonun bile en az iki yüzü, iki boyutu vardır. Ekonomik, sosyal, siyasal, hatta hukuksal olay ve olguların ise çok daha fazla… Bu tür olay ve olgulara nereden, neden, nasıl ve niçin bakıldığına bağlı olarak sonuçlar değişir. Keza kişi ya da kişilerin algı alanı kadar, algı dayanakları da anlamlandırmalarını ve ortaya koyacakları bilgiyi koşullandırır. Öte yandan, yine kişi ya da kişilerin neyi görmek istedikleri kadar, neyi göstermek istedikleri de burada önemli bir etkendir.

Elbetteki bu koşullar altında ortaya konulan bilginin, neliği ve gerçekliği veri alındığında, varolan ya da konu edinilen gerçekliğin hakikâti değerini taşıyabilmesi söz konusu bile değildir. Bu tür bir bilgi, en iyi ihtimalle, inandırıcılık karinesi sağlayabilmek adına, gerçeklik verileriyle süslenmiş, bezenmiş ve formel mantık kurallarıyla örülmüş bir bilgidir. Eğer bariz mantık hataları yapılmamışsa, kendisinin dışına çıkılıp gerçekliğe bakılmadığı ve gerçeklik verileriyle sorgulanmadığı sürece, muhatapları ve tarafgirlerince kesin doğruluk değerine haiz kabul edilecektir. Hatta uğrunda ölünüp öldürülecek denli…

Bu durum, yalnızca güncel ya da yakın geçmişe ait toplumsal olay ve olgulara ilişkin bir geçerliliğe sahip değildir. Aynı zamanda, uzak geçmişte kalmış olan, artık daha ‘nesnel’, daha soğukkanlı bakmanın olanaklı olduğu varsayılabilecek tarihsel olay ve olgular için de geçerlidir.

Bundan dolayıdır ki, Tarihçi E. H. Carr, “Tarih Nedir” adlı kitabında, “bir tarihçinin yazdıklarını okumadan, anlattıklarını dinlemeden önce, onun siyasal, ideolojik düşüncelerine bakın” der. Artık kendileri de geçmişte kaldıkları için öznelerince de değiştirilmesi mümkün olmayan ve dolayısıyla değişmeyeceği kabul edilen tarihsel belge ve bulgularla çalışan bir tarihçinin bile söyledikleri, anlattıkları, “onun siyasal, ideolojik düşünceleri” ışığında değerlendirilmeyi gerektiriyorsa, bu saptama, konumuz açısından, görüş beyan eden tüm hukukçular için daha da fazla bir öneme ve geçerliliğe sahip değil midir? Hukukçular alınmasın. Onlar yalnız değil bu konuda daha niceleri var… Madalyonun bir yüzüne bakıp ahkâm kesen. Oysa hakikât, kendi başına hiçbir yüzünde değildir madalyonun…

Hukuki ve siyasi olan ayrımı

Hukuk ile siyaset, kesin çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Bunun temel nedeni, hukukun, her daim, siyasal olarak örgütlenmiş toplumlarda var olmasıdır. Siyasal olarak örgütlenmemiş toplumlarda, hukuktan çok ahlâk geçerlidir. Bu tür toplumlarda, bireylerin söz ve eylemleri yalnızca ahlâki değerlendirme konusudur. Hukuki ve siyasi değerlendirme konusu değil. Çünkü böylesi bir değerlendirmenin asgari toplumsal ve kurumsal koşulları yoktur daha…

Sözlü ya da yazılı hukukun varlığı, kendisine uyulması ya da uyulmaması durumunda, zorlayıcı tedbirler alabilen, cezai yaptırımlar uygulayabilen siyasal bir örgütün, gücün olduğu koşullarda olanaklıdır. Bunun en üst ifadesi ise devlettir. Devlet niteliğine haiz olsun ya da olmasın siyasal her toplumsal örgüt rüşeym halinde bile olsa kendi hukukuyla var olur. Neliği ve gerçekliği açısından baktığımızda, genel olarak hukuk, bir toplumda varolan egemen ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, bireysel ve kurumsal ilişki ve ilişki biçimlerinin korunup kollanması ve güvenceye alınması temelinde, bunların yapılıp yapılmamasını da yaptırımlara bağlayan formel kurallar bütününün genel adıdır.

Bundan dolayı, birincisi, hukuk devletten bağımsız değildir. İkincisi ise hukuk, konumuz açısından pozitif hukuk, formelliğine istinaden, her daim, üzerinde hükmünü meri kılmak istediği toplumsal yapının ve onun gerçekliğinin dününden seslenir. Yani toplumsal varlığın dününe aittir. Toplumsal varlık tüm boyutlarıyla diyalektik bir değişim sürecini yaşarken, hukuk bütünsel olarak ele alındığında daima onun gerisinde kalır. Değişen ve gelişeni, kendi formelliği temelinde düne ait olana uydurmaya ya da ona göre değerlendirmeye çalışır. Tüm yasaların dibacesi olan, daha alt düzeylerdeki kanun, tüzük, yönetmelik, vb.’nin kendisine aykırı olamayacağı anayasalar ise kendi başlarına ele alındığında, hukuki metinler olmanın yanı sıra esas olarak siyasal metinlerdir. Burada siyasal olan, hukuki formelliğe içkin kılınmıştır.

Siyasal olarak örgütlenmiş yani bir devletin ve aynı zamanda da şu ya da bu ölçüde hukukun varolduğu toplumlarda, bireylerin söz ve eylemleri, yerine ve zamanına göre yalnızca ahlâki; yerine ve zamanına göre ahlâki ve hukuki; yine yerine ve zamanına göre de ahlâki, hukuki ve siyasal değer taşır.

Kurumların ise eylemleri değil, kuralları ve kararları vardır. Hiçbir kural hiçbir karar ahlâki eylemde bulunmaz. Keza hiçbir kurum da… Bundan dolayı kurumların ahlâkı yoktur. Ancak kurumların, kuralları ve asıl olarak da kararları, yerine ve zamanına göre yalnızca hukuki ya da kurumun ve kararın türüne bağlı olarak aynı anda hem hukuki hem de siyasal değer ve değerlendirmeye tabidir. Çünkü kurumlar, özellikle de siyasal kurumlar ve bu kurumların kararları ve bu kararlar doğrultusunda söylem ve eylemde bulunan bireyler söz konusu olduğunda hukuki olan ile siyasal olan iç içe geçer. Hukuki değer taşıyan yerine göre aynı zamanda siyasal değer taşıyandır. Ya da tersi, siyasal olan aynı zamanda hukuksal olandır. Bunlar birbirinden ayrılmaz. Bir genelleme düzeyinde şöyle bir önermeyle ifade edilebilir bu : Siyasal olan her şey hukuki değerlendirme konusudur ama hukuki olan her şey (özellikle olabildiğince teknik ve alt düzeylere inildiğinde) siyasal bir değerlendirme konusu değildir.

Doğru, hukuka uygun olan mıdır?

Buradan hareketle, anayasaya uygunluk ya da aykırılık iddiasıyla açılan her dava hem siyasi hem de hukukidir. Böyle bir dava sonunda verilecek her karar da hukukilik ve siyasallık niteliklerini bir arada taşır. Çünkü herhangi bir davalı hakkındaki iddialar, salt biçimsel değil, kurucu siyasal metin olan anayasanın içeriğine uygunluk açısından değerlendirilir. Bu ise kendi biçimselliği temelinde, siyasal bir değerlendirmedir ve sonuç olumlu ya da olumsuz ne olursa olsun, her şart altında hukuki ve siyasaldır.

Ama bu, gerçeklik söz konusu edildiğinde, onların doğruluğunun göstergesi değildir. Varlığın dününde kalmış olanlara ilişkin yapılmış olan formelliğe uygunluğun ifadesidir. Bir başka deyişle “biçimsel doğruluk” ya da “biçimsel uygunluk”tur söz konusu olan; epistemolojik doğruluk değil.

Kısacası, genel olarak hukuka, özel olarak ise anayasaya ve yasalara uygun olan bir şey her zaman doğru olan değildir. Çünkü doğru olan, neliği ve gerçekliği itibariyle nesnesine uygun olandır. Neliğinin tekabül ettiği nesne, olay ya da durum dünde kalmışken ve o nesnenin sürekli değişen gerçekliği veriyken, zamansal ve mekansal olarak nesnesini yitirmiş formel bir hükmün, ontolojik ve epistemelojik anlamda doğruluğundan ve geçerliliğinden söz edilemez. Bir gecede kişi başına düşen milli gelirin, sözüm ona 5 bin dolardan 9 bin doların üzerine çıkarılıvermesine benzer bu… İster zengin olduk diye sevinirsiniz; isterse Başbakanın ve bakanların, “milli geliri kişi başına 9 bin doların üzerine çıkartık” türü propagandif sözlerini “ağzı açık ayran delisi” gibi dinlersiniz. İsterse de “yalan söylüyorlar” diye tepinirsiniz. Sonuç değişmez…

İnsanlar, çevrelerinde olup bitenleri, özellikle de ekonomik, sosyal, siyasal, hukuki, vb. olup bitenleri, kendi gözleriyle görüp algılamaya, anlamlandırmaya yönelmedikleri sürece, birilerinin peşinde ve onların, gerçekliğin hakikatine uygun olmayan sözleriyle taraf olmaya devam edecektir. Tıpkı AK Parti’nin kapatılma davasına ilişkin ya da ‘Ergenekon’ davasına ilişkin olduğu gibi… Gördük sandıkları şeylerin, aslında kendilerine, kasıtlı bir biçimde, bile isteye gösterilen ve görmeleri, bilmeleri istenen şeyler olduğunu bile fark etmeyeceklerdir. Film setindeki ışıkçının ışığı peşinde bir oraya bir buraya yöneleceklerdir. Oysa o da yönetmenin görülmesini istediği yerlere yöneltmektedir ışığı…

Sözün özü : İnsanların, gözlerini kendi gözleri kılmasının yolu, kendi aklıyla düşünüp sormaya, sorgulamaya açık olmasından ve “bilmeye cüret” etmesinden ve dahası, bu süreçte bilgi diye karşına çıkanların nelik ve gerçeklik bağını kurmasından geçer. Buna yeltenmeyen insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda yanılsama kutsallaşır ve kutsallık yanılsamayı, yanılsama kutsallığı besler. Hakikât ise sırra kadem basar. Çünkü kutsallık, gözleri körelten, aklın ışığını kesen kapkaranlık bir şaldır.

12 Temmuz 2008

Paradigmalar tahterevallisinden düşen bir figüran : 'ERGENEKON'

Paradigmalar tahterevallisinden düşen bir figüran : ‘ERGENEKON’

Atalay GİRGİN

Türkiye Cumhuriyeti, paradigması iflas etmiş bir devlettir. Yıllar önce, “Paradigmanın iflası” adlı yapıtında, Fikret Başkaya yazmıştı bunu. Ne var ki, ekonomik, sosyal ve siyasal olarak egemen olan sınıflar ve onların, toplumun her alanında yer alan siyasal ve ideolojik temsilcileri yeni bir paradigma oluşturamamışlardır. Ne Fikret Başkaya’nın kitabından önce ne de sonra…

Yalnızca onlar değil, siyasal iktidar mücadelesi yürüttüğünü söyleyen ve dikkate alınan ya da dikkate değer hiçbir kesim, yeni bir paradigma sunamamıştır. Solundan sağına, milliyetçisinden siyasal İslamcısına her kesim dahildir buna… (Bu konuda kayda değer tek yerli öneri, ne gariptir ki, tutuklandıktan sonra Abdullah Öcalan’dan gelen ve kapitalizmin sınırları içinde kalan ama düzenin ‘resmi siyasal bilinç sınırlarını’ zorlayan, hatta kısmen aşan “Demokratik Cumhuriyet” yaklaşımı ve söylemidir. Öte yandan Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi ile yaptığı kısmi açılım ve Mehmet Ağar’ın son dönemdeki demeçlerinde kısmen içerilen yaklaşım birer istisnadır. Ve istisnalar olarak da bir kenarda kalmışlardır zaten.)

Cumhuriyet’in kuruluş döneminin eseri olan ve iflas eden paradigmanın, resmi ideolojik söylemin şemsiyesi altında, bayramda seyranda tekrarlanması ve dönem dönem değişik kesimler üzerinde “Demokles’in kılıcı”na dönüştürülmesinden öteye gidilememiştir. “Biz bize” kalındığı sürece işe yarayan, vaziyeti idare eden bu tutum ve anlayışın, özellikle, yaklaşık son 10 yıldır çözüm olmadığı, artık ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Figüran bir değil çok… Ama şimdilik görünen iki

Kendi gerçekliğine ve içerisinde bulunduğu bölgenin ve dünyanın gerçekliğine uygun bir paradigma değişikliği sürecini, bile isteye ve kendi iradesiyle yaşayamayan ve bunu oluşturup yönetemeyen Türkiye Cumhuriyeti, paradigmalar tahterevallisine çıkarılmıştır. Tahterevallinin bir yanında, Cumhuriyet’in kuruluş döneminden devralınan ve iflas eden paradigmanın takipçileri vardır. Diğer yanında ise, günlük ve dönemsel çıkar hesapları ile bir AB’ye bir ABD’ye yanaşarak, onlardan göreli bağımsız bir paradigmayı oluşturmak ve egemen kılmak isteyenler…

Birincilerin ya da ‘Ergenekon’ olarak nitelendirilenlerin paradigması bilinmektedir. Onlar; Cumhuriyet’in, kuruluş döneminde Osmanlı’dan devraldıklarının yanına eklediği uluslaşma ve üniter bir ulus devlet olarak varolma anlayışını, yani esas olarak eski paradigmayı, her şeye rağmen sürdürmek isteyenlerdir. İkincilerinki ise muğlaktır, belirsizdir (Aslında “Yeni Osmanlıcılık”a da “BOP” a da teşnedirler ama “müesses nizam” güçleri karşısında da şamrel lastiğinden beterdir durumları). Çünkü bunlar, diğerlerine göre daha pragmatist bir tutumla ve daha ilkesizce davranmaktadırlar. ABD ve AB ile ilişkilerinin durumuna ve içerideki gelişmelerin seyrine göre hareket etmeye çalışmaktadırlar. İçerideki gelişmeler sertleşmeye başladığında, söylemsel olarak, birincilerin paradigmasına yakın bir vaaz edişe yönelmekte ve bu doğrultuda açıklamalar yapmakta ve nutuklar atmaktadırlar. Dolayısıyla devlet paradigmasının ne olması gerektiğini, nedenleri ve niçinleriyle açıkça ortaya koyup bunun mücadelesini yürütmemektedirler. İçeride sıkıştıklarında, söylemde keskin bir üniter ulus-devletçi kesilmekte, dışarıda sıkıştıklarında ise ABD ve AB yollarında, kapılarında ayak sürüyerek, icazet, anlayış ve destek dilenmektedirler.

Paradigmaları figüranlar belirleyemez

Neylersiniz ki, siyasetin gerçek öznelerinin olmadığı, açıkça kendini göstermediği yerde, önce figüranlar sahne alır. Önce onlar düşer, sözüm ona önce onlar düşürür… Ama er ya da geç gerçek özneler uzlaşarak ya da birbirlerini alt ederek sahneye çıkar. Çünkü paradigmaları gerçek siyasal özneler belirler : Ülkenin ve dünyanın gerçekliğine uygun bir biçimde, egemen ve aynı zamanda ekonomik ve siyasal olarak örgütlenmiş sınıflar ya da onların asli temsilcileri. Ya da tersi; belli bir paradigma ve toplum projesi temelinde örgütlenip siyasal ve sınıfsal muarızlarını yenerek kendi iktidarını kuran sınıflar ve temsilcileri.

Devletler paradigmalarıyla vardır. Paradigmalarını yitiren devletler, içsel ve dışsal güç ilişkilerinin etkisi altında değişip dönüşmeye ve genellikle de çözülmeye başlar. Paradigmalarını, gerçekliğe uygun bir biçimde kendi ‘iradesi’yle, ‘aklı’yla değiştirebilen devlet, değişim ve dönüşümü bir gelişim süreci kılabilen devlettir. Başkaya, “Bir toplumsal formasyonun başarısı düne göre bugün neye sahip olduğuyla değil, fakat karşı karşıya olduğu sorunları çözebilme yeteneğiyle ölçülür” der “Paradigmanın İflası”nda.

Türkiye Cumhuriyeti ise bırakın köktenci bir paradigma değişimini yönetmeyi, sermaye birikim biçimindeki bir değişimi bile darbeyle başarmış bir devlettir. Özellikle 12 Eylül 1980 bunun bariz bir göstergesidir. Ki 12 Eylül 1980 dahil, darbelerin “yerli malı” birer imalat olduğu da tartışmalıdır zaten. Sadece darbeler ve onlarla değişen politikalar değil bir çok değişikliğin görünen yüzünde ‘yerli’ler olsa da ardında başkaları vardır. Örneğin; Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Milli Eğitim’ politikalarındaki önemli iki değişiklikten birincisi, Demokrat Parti iktidarı döneminde Amerikan Ford Vakfı’nın fikri yönlendiriciliği ve finansal desteğiyle, hem de Viyana’da yapılmıştır. Destek dediğime bakmayın, tüm giderleri Ford Vakfı’nca karşılanmıştır. İkincisi ise malum, Avrupa Birliği’nin eğitim politikalarına uyum adı altında…Bunu bile, neredeyse, devrim diye sundular : Eğitimde Newtoncu anlayıştan, Kuantumcu anlayışa geçiş adı altında…(Neyse bu kendi başına önemli bir konu)

Hal böyleyken; yani ekonomik, sosyal ve siyasal alanlar bir yana, eğitim politikalarındaki değişikliği bile kendi iradesi ve ‘aklı’yla yapamayan bir devletin, yeni bir paradigmayı kendi başına belirlemesi mümkün müdür? İflas ettiği ayan beyan ortada olan paradigmayı, değişen toplum ve dünya gerçekliğine rağmen yeniden devletin paradigması kılabilmek mümkün müdür? Dahası bunu figüranların başarması mümkün müdür? Elbetteki hayır…

Figüranlardan biri düştü; sıra düşürende mi?

Bundan dolayıdır ki, bugün figüranlardan biri, paradigmalar tahterevallisinden düşmüştür, düşürülmüştür, ayağı kaydırılmıştır ya da tökezlemiştir… Ne derseniz deyin sonuç değişmez. Bu figüranın adı ‘Ergenekon’… Yarın bir gün bir bakmışsınız ki bir başka figüran düşmüş, düşürülmüş ya da ayağı kaydırılmış. Ya onun adı ne? Onu ben söylememeyim, Tahsin Yücel’in “Golyan Devrimi” adlı kitabındaki aynı başlığı taşıyan öyküyü okuyup siz tahmin edin.

Elbette, yeni figüranlar için sahne hazırdır. Sahibi aslisi arz-ı endam eylemeye karar verinceye dek, yeni figüranlar sahne almaya devam edecektir; kimi kör, kimi topal, kimi sağır olsa da fark etmez. Çünkü figüranlar tükenmez. Bereketlidir bu topraklar, dün devşirmeleriyle ünlüydü. Çağımızda ise devşirilenleriyle… Bakarsınız, yakında, devşirilip yedekte bekletilenlerden biri, damdan düşer gibi, peydahlanıverir. Hacı mı olur hoca mı; yakışıklı mı olur bir güzel huri mi; işçi, köylü, memur çocuğu mu olur bir mahalle bitirimi mi; v.b. ? Kim bilir? Allah bilir demeyeceğim; çünkü efendileri bilir düzenin… Çünkü getirilen her kim olursa olsun, onların kapısında çobandır. Ya sürü…? Onun adını da siz koyun.

Sözün özü : Bugün olup bitenler ve gösterilenler, farklı figüran gruplarıyla sürdürülen bir paradigmalar savaşının kırıntılarıdır. Paradigması, yaklaşık olarak 1970’lere gelindiğinde iflas etmiş olan bir devlete yeni paradigma biçme mücadelesidir. Paradigmalar tahterevallisinde sözüm ona birer oyuncuymuş gibi duran figüranların hiç biri, kendi başlarına, devlete yeni bir paradigma belirleyemez. Çünkü kapitalizmin ve düzenin siyasal bilinç sınırları içerisinde kalınarak, bugünkü koşullar veri olduğu sürece de bu olanaklı değildir zaten.

Bunların dışına çıkmak ise, sınıflar mücadelesi temelinde,dünyanın her metrekaresinde kapitalizmi yadsıyan yeni bir toplum projesiyle olanaklıdır. Toplumun ve devletin kendi paradigmasını oluşturarak yeniden örgütlenmesinin yolu buradan geçer. Bunun dışındaki her yol, dünya düzeninin aktörlerince servis edilen paradigmaların peşinde, figüranların dublörüne dönüşerek telef olmak ya da telef etmektir birilerini… Daha ötesi değil… Çünkü dünyayı değiştirenler ne figüranlardır ne de figürana dublör olanlar…

07 Temmuz 2008

KÜRESELLEŞME

Gerçeklik Mi? Yoksa Kavramsal Bir Gözlük Mü?
KÜRESELLEŞME

Atalay GİRGİN

Dilin ve düşünmenin olmazsa olmazlarıdır kavramlar. İmgelerin ve simgelerin yanı sıra, asıl olarak düşünme onlarla gerçekleşir. Bilgi onlarla ortaya konur.

Kavramsız bir tarih olmadığı gibi, tarihsiz bir kavram da yoktur. Her kavramın bilinen ya da bilinmeyen bir tarihi vardır.

Kimi tarihsel ve sosyal olay ve olgularla birlikte bazı kavramlar öne çıkar ya da yeni kavramlar üretilir. Bir dönem birlikte anılırlar; biri söylendiğinde diğeri de anımsanır. Örneğin: l789 Fransız İhtilali ve Milliyetçilik. Doğru ya da yanlış, bir gerçekliğin bilinçteki tasarımı olarak billurlaşır bu kavramlar. Ancak her kavram da bir gerçekliğe ya da olguya tekabül etmez. Yani gerçekliği yoktur kimi kavramların...

Bazı kavramlar ise ortaya çıktıkları koşullardan bağımsızlaşarak, hem ‘şimdi’nin anlamlandırılmasında ve kendisine uygun bir sosyal-siyasal-ideolojik gerçeklik bilincinin inşasında egemen bir söylem biçimi kılınır hem de geçmişin, yani tarihin yeniden okunması ve imal edilmesinde... Bu tür kavramlar, dünün ve bugünün anlamlandırılmasında, yarına bakışta ve yönelişte bireye, siyasal ve ideolojik bir gözlük sunar. Farkında olsa da olmasa da bireyin düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişinde içselleşir. Bu andan itibaren, bu kavramların gerçekliğinin olup olmadığı bile sorgulanmaz. Örneğin: ulus, ulusal devlet, ulusal çıkar, vb gibi.

Küreselleşme kavramının da bir tarihi vardır; ama gerçekliği yoktur. Çünkü, dünyanın gerçekliğinden bağımsız olarak, ona atfedilen bir nitelik olan küre, düşsel, düşünsel bir varlıktır. Gerçek bir varlık olmayan kürede, hiçbir eylem ve hiçbir süreç de gerçekliğe haiz değildir. Düşsel bir varlığın içindeki tüm eylemler ve süreçler de, bundan dolayı, yalnızca düşsel bir varoluş özelliği taşır ve gerçeklikleri olamaz. Gerçekliği olmayan ya da bir olguya tekabül etmeyen bir kavram ise Kant’ın deyişiyle, “boş” bir kavramdır.

İşte bu “boş” kavram, kısacık tarihine rağmen, günümüzde, hem varolanın farklı alanlarına ilişkin varoluş sürecinin anlamlandırılması, açıklanması ve nitelenmesinde ve geleceğe yönelişte, hem de geçmişin yeniden okunması ve anlamlandırılmasında temel, belirleyici bir unsur kılınıyor. Dahası, gerçeklik addediliyor. Neden? Nasıl? Nereden çıktı bu kavram?

Küreselleşme Kavramının Öncesinde...

Globalizm sözcüğünün “küreselleşme” olarak Türkçe’ye çevrilmesiyle karşımıza çıkan bu kavramın, 10-15 yıllık bir geçmişi vardır. Ancak “küreselleşme” kavramına gelinceye dek, varolanı nitelemek için kullanılan ve günümüzde, neredeyse unutulmak üzere olan, fazlaca telaffuz edilmeyen iki söz var: Bunlardan birincisi, “yeni ekonomik düzen”. İkincisi ise “yeni dünya düzeni”.

“Yeni ekonomik düzen”, sermayenin ve burjuvazinin siyasal ve ideolojik temsilcilerinin, “globalization/küreselleşme” kavramını üretmeden önce, varolanı nitelemek için kullandıkları bir sözdür. “Yeni” olan nedir? Bu “yeni” denilen “ekonomik düzen” neden ve kimin ihtiyaçlarının sonucu ortaya çıkmıştır?

Adı telaffuz edildiğinde ilk akla gelen ekonomi olsa da, kapitalizm salt ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, siyasal bir düzendir. İnsanın insanı sömürüsüne dayanan bu düzenin hükmünü sürdürdüğü her yerde, ekonomiden siyasete, eğitimden hukuka dek tüm alanlardaki politika değişiklikleri ve uygulamaları, kapitalizmin gelişimine, sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarına bağlı olarak yapılır. Ki “bilimsel ve teknolojik devrim”in ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve askeri alanlarda sağladığı tüm fiili ve potansiyel olanakları, sanayiden tarımsal üretime, toplumların yönlendirilip biçimlendirilmesinden, denetlenmesine kadar kullanma ve uygulama koşullarını yaratacak, oluşturacak düzenlemelere de ihtiyacı vardır artık egemenlerin.

İşte bunun gerekleri doğrultusunda, 1970’in ilk yarısında, uluslararasılaşan sermayenin ve burjuvazinin, hem sanayi hem de finans kesimlerinin yaşadıkları krizi aşmak için, İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulanan, devlet müdahalesini ve korumacılığı da içeren ithal ikameci sermaye birikim biçiminin terk edilmesine karar verilir, dünya kapitalizminin egemenleri ve onların temsilcilerince. “Eski”nin yerine konulacak olan “yeni” politika, hem uluslarasılaşan sermayenin ve burjuvazinin ve Çok Uluslu Şirketlerin(ÇUŞ) krizine yanıt olmalı hem de krize neden olan unsurları ortadan kaldırmalıdır. Dahası, kapitalizmin gelişimine ve onun egemen sınıfının ihtiyaçlarına ve yönelimlerine uygun olmalıdır.

Sosyal ve siyasal sorunları da beraberinde getiren krizin, öncelikle birbiriyle ilişkili iki boyutu vardır: Birincisi uluslararası ticaretin daralması, ikincisi ise borç alan ulus devletlerin bunları geri ödeyememesi.

Aldıkları kredileri geri ödeyemez hale gelen ulus- devletler, kaçınılmaz olarak ithalatı da kısarlar. Borç verenler ise, paralarını geri alamadıkları gibi, yeni mal da satamazlar. Hem borçlu hem de alacaklı ülkelerde üretim düşer ve işsizlik, işten çıkarılanlarla daha da artar. Bunun yanısıra ulus-devletin siyasal sınırları ve hukuku, hem yoğunlaşan sermayenin hem de malların dolaşımının önünde engeldir. Bu sınırları, hiç olmazsa, nesnel olarak aşmanın vakti saati gelmiştir. Düzenin siyasal ve ideolojik temsilcilerince de bilinir zaten, önce maddi olan değişir, değiştirilir; öznel olan onun ardından gelir, gecikmeli olarak. Bu kez de öyle olacaktır.

Artık ekonomide bu engel ve sorunlara çözüm sunan yeni bir sermaye birikim biçimi uygulanacaktır. Bu yeni politikanın bilinen en yaygın adlarından birisi, “İhracata dönük ekonomik büyüme politikası”dır; diğeri ise ünlü “serbest piyasa ekonomisi”. Bu politika, ekonomide devlet müdahalesini ve korumacılığı yadsıdığı gibi, aynı zamanda kapitalist devletin, özellikle 1929 bunalımının sonrasında büründüğü ekonomik ve sosyal vasıflarından da arınmasını gerektirmektedir.

Bu “yeni” politika, 1970’in ikinci yarısından itibaren, IMF, Dünya Bankası gibi, sermaye ve burjuvazinin uluslar arası, hatta uluslarüstü kurumlarınca, özellikle borçlu ve borçlarını ödeyemez duruma düşen ulus-devletlerin önüne konulur; tabiri caizse, dayatılır. Bu kuruluşlar, “uzman” doktor rolündedir ama, ne gariptir ki, her hastaya aynı teşhisi koyup, aynı reçeteyi yazmaktadırlar. Çünkü teşhis ve tedavide belirleyici olan, o ülkenin, o toplumun ve toplumsal sınıflarının kendine özgü koşulları ve ihtiyaçları değil, sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarıdır.
Ki zaten, kapitalizmin egemen olduğu bir yerde, devletin niteliğine ister dinsel, isterse etnik bir vurgu yapılsın, sonuçta bu kaçınılmazdır. Çünkü, hem din hem de milliyetçilik, hangi alanda olursa olsun, sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda belirlenen ve uygulanan politikaların üstünü örten, toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri nezdinde onları meşrulaştıran, yanılsamalı bir bilinç hali yaratan, siyasal ve ideolojik şemsiyelerdir. Ve ortaya çıktıkları günden bu yana da bunların asli işlevleri, demagojik itirazlar içeren bir söylemin ardına saklanarak, varolan sömürü düzeninin varlığını sürdürmesi doğrultusunda, etkileri altına aldıkları toplumsal kesimleri, eski ya da yeni efendilerine biat ettirmektir. Ki buna, devletin de, önüne hangi sıfat getirilmiş olursa olsun, her çağda, egemen sınıf ya da sınıfların toplumun ezilen sömürülen sınıfları üzerindeki diktatörlüğü oluşunun eşlik edişiyle, reçete faturasının, her halükarda kimlere ödetileceği belirlenmiş olur.

Her krizde olduğu gibi, bu kez de fatura toplumun işçileri, işsizleri, yoksul köylüleri başta olmak üzere, küçük mülk sahibi kesimlerine kesilmiştir. Reçetenin önemli maddelerinden biri ekonomik ve sosyal boyutuyla birlikte özelleştirmedir. Bir diğeri, tarımda destekleme alımlarının, taban fiyat uygulamalarının kaldırılması ve kimi tarım ürünlerinin üretimine kısıtlama, hatta yasaklama getirilmesidir. Vergilerin arttırılması ve katma değer vergisi uygulaması dahil, dolaylı vergilerin arttırılması ise bir başka maddedir.

Bunların yanı sıra, yerel paranın sözde uluslararasılaşması yönünde “konvertibilite”ye geçişini; ithalat-ihracat rejiminin düzenlenmesini ve sermayenin bir yerden bir başka yere gidişinde ulus-devlet denetiminin kaldırılıp, dolaşımının serbestleşmesini içeren maddeler vardır reçetede.

Bunların anlamı, ekonomik, sosyal, siyasal ve sınıfsal boyutuyla kısaca şudur:

*Artık, kapitalist sömürü düzeninin hüküm sürdüğü her yerde, herkes, içtiği bir yudum su, yediği bir lokma ekmek de olsa, yaşadığı her günün vergisini ödemek zorundadır. Hem kazanırken, hem de harcarken... Küçücük bebeklerin bile daha doğarken binlerce dolar borçlandırılmış olması yetmez bu sömürü düzenine, efendilere ve onların temsilcilerine... Onlar doymak bilmez bir iştahayla hep daha fazlasını isterler.

*Özelleştirmeler ise bir yanıyla borçların döndürülebilmesine yöneliktir. Bir başka yanıyla da ulus-devletin ekonomik ve sosyal vasıflarından arındırılarak, düzenin “gece bekçiliğine” hazırlanmasına...

Bu noktada unutulmamalıdır ki, üretim araçlarının özel mülkiyetine, toplumsal sınıfların varlığına dayalı tüm sömürü düzenlerinde, “halk” ve “ulus” gerçeklikten yoksun ve sınıflarüstü niteliğiyle, siyasal ve ideolojik anlamda bir bilinç yanılsaması yaratmaya, sınıfsal gerçekliğin üstünü örtmeye yönelik kavramlardır. Bundan dolayıdır ki, dünyanın her yerinde, özelleştirilen, yani asli sahiplerine devredilen ekonomik nitelikli tüm devlet ya da kamu kuruluşları, hiçbir zaman için “halk”a ya da “ulus”a ait olmamıştır ve olamazdı da... Bu kuruluşların, “halk”a ya da “ulus”a aitliği iddiasının, Anka kuşunun bunlara sahipliği iddiasından daha öte bir değeri yoktur.

Özelleştirmelerle yapılanlardan biri de, malumun ilanıdır: Üretimde ve istihdamda esneklik adı altında, sistemin, söylem düzeyinde bile “herkese iş ve iş güvencesi”ni tarih kıldığıdır. Artık, işsizler bir yana, çalışanlar için bile iş güvencesi yoktur. Dahası, bundan sonra yaşamı boyunca sömürülme şansı bulamadan ölüp gidecektir bir çok insan. “Bilimsel ve teknolojik devrim”in yarattığı, sanayi üretimde otomasyonu olanaklı kılan gelişmeler de, canlı emeğe duyulan ihtiyacı en alt düzeye çektiğinden dolayı, daha fazla işçi istihdamını gereksizleştirmektedir. Toplumsal yarardan çok bireysel kara ve sömürüye dayanan bir sistem için de, “mevcut işlerin, ücretler düşürülmeksizin, çalışabilir nüfusa pay edilerek, iş saatlerinin düşürülmesi” ve işsizliğin ortadan kaldırılması egemen sınıfların çıkarına olmadığından, sömürülme şansını elde etmek, bir ayrıcalıktır artık bu düzende...

Herkese iş veremeyecek olan bir sistemin, herkese parasız eğitim, herkese parasız sağlık hizmeti sunması beklenebilir mi ki? Elbette ki hayır... Devlet, çıplaklaşma, “düzenin gece bekçiliğine” hazırlanma sürecinde, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda eğitim ve sağlık gibi sosyal vasıflarını da bırakacaktır adım adım...

*Sermayenin dolaşımının önündeki yasal ve siyasal engellerin kaldırılması ise, ulus-devletlerin sınırlarını “yol geçen hanı”na dönüştürür. Sermaye, fiberoptik kablolar üzerinden ansızın gelir ve gider; ne sınır tanır ne de ulus-devlet... Ulus-devletin ve sınırlarının hükmü, yönetilen ve sömürülenler için geçerlidir artık... Yerel paranın “konvertibilite”ye geçişi ise, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanmasının tepesinde yer alan devletlere ait paranın, yerel paradan da değerli bir değişim, dolaşım aracı, hatta ilginç bir biçimde yatırım aracı kılınmasını beraberinde getirir. Bu, bağımsız olduğu var sayılan her ulus-devletin, bağımsızlığının göstergesi olan, siyasal sınır belirleyerek, sınırları içerisinde kendine ait para basma, her türlü mal, hizmet ve sermayenin girişinde ve çıkışında yetkili olma ve denetleme hakkının, artık ortadan kaldırılmış olmasının ifadesidir. Bir başka deyişle, günümüzde ulus-devletin, kendi sınırları içerisinde, öncelikle ekonomik ve siyasal anlamda, yasama, yargı ve yürütme bağımsızlığını yitirmesi demektir. Ki bunlar, nesnel olarak düne aittir artık... Geride kalan ve hamasi nutuklara vesile olan ise, bunun öznel boyutudur ki o da her geçen gün, kaçınılmaz bir biçimde anlamını ve değerini yitirmektedir.

“Yeni ekonomik düzen”le birlikte, öncelikle ekonomik ve siyasal bir birim olarak, kapitalizmin gelişiminde önemli bir rol oynayan ulus-devletin tarih kılınması süreci de nesnel anlamda hızlanmıştır. Buna sosyal, kültürel ve askeri alanlar da gecikmeli bir biçimde eşlik etmektedir. Sermayenin yoğunlaşması ve hareketine, sanayi üretimin farklı coğrafyalar üzerinde örgütlenmesine uygun tarzda yeni bir ekonomik ve siyasal birimin, ulus devletleri aşan bir boyutta oluşturulma sürecinin adımları atılmaya başlanır. Ki bu tür bölgesel kıtasal oluşumlar da yeni değildir. Bunların bir prototipi olarak, bugünkü adıyla Avrupa Birliği(AB) vardır öncesinde.

Bu ise dünyanın, kapitalizmin ve onun egemen sınıfı sermayenin ve burjuvazinin hükümranlığı altında, ekonomik, sosyal, siyasal, vb. tüm boyutlarıyla yeniden düzenlenmesi sürecidir; onların gelişimlerine ve ihtiyaçlarına uygun bir tarzda.

1989’dan itibaren SSCB başta olmak üzere, sosyalist addedilen tüm devletlerin, kapitalizme eklemlenişinin aleniyet kazanması ve “yeni ekonomik düzen”in gerektirdiği düzenlemelere girişmeleriyle birlikte, “Yeni Dünya Düzeni” siyasal bir söylem olarak bayraklaştırılır. Bu, “yeni ekonomik düzen”in aleni olarak siyasal anlamda da taçlandırılmasıdır.

Bu andan itibaren kimileri “tarihin sonu”nu ilan eder ki bu son, kapitalizmdir onlara göre... Kimileri sevinçten, olmayan bir sosyalizmi, “sosyalizm öldü” çığlıklarıyla karşılar. Çünkü düzenin “mezar kazıcıları”nın bir denemesi daha büyük bedellere rağmen tarihe aittir artık... Varlığı kapitalist sömürü düzeninin sürmesine bağlı olan ve buradan nemalanan düzenin her renkten, her dinden, her cinsten, her soydan ve boydan siyasal ve ideolojik temsilcisi için bundan büyük bir sevinç mi olur?

Her sevinç biter. Eğer uykuysa, her uykudan da mutlaka uyanılır. Onlar da uyandılar ve onların da, abartılmış sevinçleri çabuk tükendi. Ve ayakları erdi suya...

Ayaklarının erdiği yerde suya, “yeni ekonomik düzen”i de, “yeni dünya düzeni”ni de kullanmayı gerektirmeyen, bu sözlerin ayrı ayrı ifade ettiklerini de içeren, daha kapsamlı bir kavram, üretilip sürüldü ortaya... İlk kullanan kimdi? İlk kez hangi tarihte ortaya çıkmıştı? Bilmiyorum... Ama bugünkü anlamıyla, 1980 sonlarıyla 1990’ın ilk birkaç yılına kadar götürülebilir ortaya çıkışı bu kavramın. Ki bu kavram, globalizastion/küreselleşme... Hem ekonomik, hem sosyal, hem siyasal, hem kültürel, hem tarihsel, tüm alanlara uygulanabilir bir kavram... “Sosyalizm öldü” çığlıklarından daha etkili... Gereksiz, anlamsız ve demagojik bir tarzda, bir araya gelmesi, öğretinin kendisine aykırı olan “devlet” ve “komünizm” kavramlarını birleştirerek, “komünist devletin”, “komünist rejimin” yıkılışı propagandasından da daha etkili bir kavram küreselleşme...

“Yeni ekonomik düzen” ve “yeni dünya düzeni”nin sağlayamadığı ideolojik etkiyi küreselleşme kavramı yarattı. Hem de muarızlarının bile gündemini belirleyip, onları, söylemlerinin önemli argümanlarını kullanamaz kılarak... “Bir taşla iki kuş” değil, çok fazla kuş vurmayı başardılar bu kavramla, kapitalist sömürü düzeninin efendileri ve temsilcileri...

“Yeni Bir Söz Eski Bir Gözle Anlatılamaz”*

Küreselleşme kavramı ortaya çıktığı andan itibaren, gerçekliğinin de var olduğu, neredeyse tartışılmaz bir biçimde kabullenildi. Hem savunucuları hem de karşıdurucularınca... Söz bakışı belirledi ve gerçeklik, tüm boyutlarıyla, kavramın penceresinden okunmaya, anlamlandırılmaya başlandı. Bu anlamlandırma, salt bugünle, yaşanmakta olanla sınırlı değildir. Dahası olamaz da... Çünkü her siyaset, ideolojik olarak kendi meşruluğunu sağlamak için, “bugünü şekillendireyim derken aslında geçmişi şekillendirmekte ve bu ilginç zamansal kaymanın sonucunda, geçmiş veya gelecek plastisitesinden/mimarisinden hareketle bugünün şekillendirilmesi talebine bir meşruiyet kazandırmaktadır. Yani geçmiş bir kez şekillendirildikten sonra, bugünü de onun aynasında şekillendirme talepleri kendiliğinden meşru hale gelmekte, ama geçmişi şekillendirmenin meşruluğu sorgulanmamaktadır. O halde siyasetlerin tarihi (hizaya sokulmuş geçmiş, hem de kısmi geçmiş) destek noktası olarak kullanmaları bir meşruiyet sorunundan başka bir şey değildir.”**

İşte günümüzde, egemenlerin “küreselleşme” siyaseti, neredeyse tarihsel arka planıyla birlikte meşruiyet sorununu aşmıştır. Çünkü dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanmasının en üstünde yer alan emperyalist-kapitalist devletlerin ve bu devletlerin çıkarlarını temsil ettiği sermaye ve burjuvazinin her tür eylemi, “küreselleşme”nin gereği olarak nitelenmektedir. Bu eylemlere karşı duranlar da kendilerini “küreselleşme” karşıtı olarak nitelemekte... Ki sonuçta, “küreselleşme”, varlığı ya da yokluğu sorgulanmaksızın, gerçeklik addedilmektedir.

Dahası yalnızca güncel olan değil, tarih okumaları da “küreselleşme” perspektifinden yeniden yapılmaktadır. Geçmiş, “küreselleşme” kavramının aynasında, öncelikle ekonomik küreselleşme olarak hizaya sokulmakta ve bunu kültürel, hukuki, sosyal, siyasi alanlar izlemektedir. Bu okumalar, geçmişten bugüne, neredeyse tüm tarihin ereksel bir anlayışla yeniden imal edilmesi, tarihe “küreselleşme” amacı ve hedefinin yüklenmesidir. Sonuç: Tarihin amacı “Küreselleşme” olarak ilan edilmektedir. Bu amaç ki aynı zamanda sonudur tarihin...

Tarihe ereksel yaklaşım da yeni değildir. “Tarihi sürecin bir hedefe doğru ilerlediğini varsayan –amaçsal (gai=teleolojik) görüş- Yahudiler ve Hıristiyanlar olmuştur. Böylece, tarih, dünyevi niteliğini kaybetmek pahasına, bir anlam ve amaç edinmiştir. Tarihin hedef kazanması, otomatik olarak tarihin sonu demek”***tir. Bu Yahudi-Hıristiyan tarih anlayışını İslamiyet de sürdürür. Her ne kadar, günümüzdeki İslamcıların büyük bir çoğunluğu, yanılsamalı bir biçimde geçmişi şekil alarak düşünmeyi sürdürüyor ve o geçmişe duyulan özlem ve istekle, kendilerini geçmişle temellendiriyorsa da, İslam dini de kendisinden önceki iki din gibi, benzer bir ereksel tarih anlayışına sahiptir. “Aydınlanma Çağı’nın akılcıları, Yahudi-Hıristiyan amaçsal görüşü alıkoymuş, fakat amaçsal görüşü laikleştirmişlerdir.”**** Laikleşmeyle birlikte egemen ideoloji olarak dinin yerini milliyetçilik alır.

Kapitalizmin gelişiminde, ekonomik, sosyal, siyasal bir birim olarak önemli bir yere sahip olan ulus-devletin meşruiyeti doğrultusunda, ulus ve ulusçuluk, laikleştirilen bu amaçsal görüş çerçevesinde tarihin yeniden okunması ve imal edilmesinde, başat bir unsur kılınır. Öncelikle her ulus-devlet , ekseninde kendi egemen etnik kesiminin yer aldığı bir tarih yaratır; dünden bugüne ulaşan, imal edilmiş amaçsal bir süreçtir bu...

İşte dün, ulus-devletlerin, hem kendi meşruiyetleri hem de egemenlikleri altındaki toplumsal sınıfları siyasal ve ideolojik olarak biçimlendirme sürecinde, soyut ve sınıflarüstü bir “ulus” ekseninde, ereksel ve dolayısıyla eklektik bir tarih imaline duydukları ihtiyacın önemi gibi; bugün de “küreselleşme” ekseninde, ereksel bir tarzda tarihte güncelin imal ve inşası ile varolanın meşruiyeti temelinde, küresel olanın hem amaç hem de son olduğunun bir bilinç hali kılınması, ulus-devletin aşılması sürecinin öznel olarak da hızlandırılması ve bu doğrultudaki siyasal ve ideolojik hegemonyanın kırılmaması açısından önem taşımaktadır egemenler için... Ki bu sınıflar için, gerçekliğin küresel bir niteliğe haiz olup olmayışının önemi yoktur; aslolan, küreselleşmenin gerçek olduğu ve ekonomik, sosyal, siyasal, askeri,vb. her türlü eylemlerinin bunun gereği olduğu yanılsamasını, siyasal ve ideolojik olarak bir bilinç hali kılmaktır. Şimdilik, önemli ölçüde bunu başardıklarını da ifade etmek gerekir.

Bu başarı öylesine bir boyuttadır ki, dünyanın her yerinde tüm toplumsal sınıfları ve hem düzen içi hem de düzen dışı tüm siyasal kesimleri bile “küreselleşme”nin tarafı ve karşıtı olarak bölüp geçmektedir. Yeni saflaşma, küreselleşmeciler ve küreselleşmeye karşı çıkanlar olarak belirginleşip şekillenmektedir. Böylesi bir etkiyi ve saflaşmayı, ne “yeni ekonomik düzen” ne de “yeni dünya düzeni” söylemi yaratabilmiştir. Ki bu saflaşmada, apriori olarak, tartışmasız kabullenilen yegane şey, “küreselleşme”nin varlığıdır; gerçekliğidir. Bunlardan bazıları, kendisiyle çelişmek pahasına, “Küreselleşmenin dünyanın her ülkesine daha yüksek gelir sağladığı bir ortamın yaratılması için hem sermayenin, hem emeğin dolaşımı serbest olmalıdır. Yoksa bugünkü koşullara küreselleşme değil, “küreselleşme maskesi” denir”***** demekten kendini alamamaktadır.

Evet; küreselleşme bir yanılsamadır; Kazgan’ın deyişiyle bir “maske”dir. Varolanın, gerçekliğine uygun bir tarzda kavranışını engelleyen, bunu perdeleyen, dahası olmayanı gerçeklik addettiren, siyasal ve ideolojik bir maskedir bu; bazılarına illüzyon bazılarına hallisünasyon gördüren... Çünkü yaşanan, “bilimsel ve teknolojik devrimin” haberleşmeden, bilginin akışına dek yansıyan görünümlerinin aksine; dünya kapitalizminin, her geçen gün mevcut uluslarüstü kurumlarıyla birlikte dağılma eğilimleri giderek belirginleşen hiyerarşik yapılanmasında bugüne dek “aslan” rolünü oynayan ABD’nin, bunun askeri ve siyasi olarak sağladığı olanakları da kullanarak, “eşitler içinde daha eşit” olmanın avantajıyla, temsil ettiği ulusüstü sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda, kendi ekonomik sorunlarını da çözebilmek için, “stratejik müttefikleri”yle birlikte diğerlerinden önce başlattığı, yeni bir fetih sürecidir. Elbette ki bu, ABD’nin öncelikle kendi hegomonya bölgesinden başlayarak, kendi ekonomik, siyasal, askeri ihtiyaçları doğrultusunda, dünyanın geri kalanına, daha doğrusu egemen sınıflarının gitmeye gerek gördüğü kesimlerine nizam verme sürecidir. Fatihin görevi ve fethin işlevi her çağda her daim budur zaten.

Bilinmektedir ki, dünyanın bir çok bölgesine ulusüstü nitelikleriyle ne sermaye ne de sanayi burjuvazisi gitmektedir. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin, gitmeyi olanaklı kılması başka bir şeydir, gitmekse daha başka... Ki gitmek için, “bilimsel ve teknolojik devrim”e de ihtiyacı yoktur sermayenin ve burjuvazinin... Bundan dolayı günümüzde, ulusüstü sermaye ve burjuvazi için, dünyanın her yanına gitmek yalnızca eylem anlamında değil, düşsel anlamda da yitirmiştir değerini...

Onlar da bilmektedirler ki, yer altı ve yerüstü kaynakları talan edilmiş, yağmalanmış alanlarda dünya pazarı için yapılacak metalaştırma işlemleri karlı değildir artık. Metalaştırılması ve doğrudan kontrol edilmesi gereken yeni bir kaynak ortaya çıkmadığı sürece böylesi bölgeler, şimdilik ve yanlızca haklarında gıda ve ilaç yardımlarının konuşulmasından öte bir değere haiz değildir ki egemenler için bu bile bir külfet olarak görülmektedir. Bir halk deyişiyle, sermayenin ya da sanayi yatırımların buralara gitmesi, “semeri eşeğinden pahalı” ve gereksiz bir eyleme dönüşmüştür bu kesimler için.

Bitirirken...

Ne karşıtlarının ne de savunucularının ileri sürdüğü gibi, başlayan ve yaşanan bir “küreselleşme” değildir. Aksine bu başlayan, şimdilik “aslan” konumunda bulunmanın ayrıcalığını kullanarak ilk adımını ABD’nin attığı, yeni bir fetih sürecidir. ABD’nin dışındaki güçler de bugün kendi meşreplerince sürdürdükleri hegemonya ilişkilerini, yakın bir gelecekte askeri olarak da fetihle taçlandırmaktan geri durmayacaktır. Bu noktada, küreselleşme söylemi, fetih sürecini de meşrulaştıran bir söylemdir. Hem ABD için hem de diğer fetih heveslileri için... Bundan dolayı, egemenlerin siyasal ve ideolojik bir silahı olmaktan öte hiçbir gerçekliği olmayan “küreselleşme” söyleminden ve gözlüğünden bir an önce kurtulmak gerek...

Bilinmelidir ki, kapitalist sömürü düzeninin hüküm sürdüğü bir dünyada, yeni fetihlerden ve savaşın hiçbir türünden kaçınmak olanaklı değildir. 21.yüzyılda fatihler “özgürlük ve demokrasi” vaadiyle çıkıyorlar, yağma ve talanı meşrulaştıran fetih seferlerine... Savaş bu düzen ve egemenleri için, krizlerini aşmanın ve varlığını yeniden üretmenin bir yoludur. Ezilen, sömürülen, yönetilenler için ise, yıkım, yağma, talan ve ölüm sürecinin hızlanması...

Ve insanlık için, kapitalist sömürü düzenini yıkmaksızın, bu düzenin varlığına, dünyanın her metrekaresinde son vermeksizin, fetihlerden ve fatihlerden kurtuluş yok... Onların savaşı ve barışından da kurtuluş yok... Ki onların savaşında ve barışında, “yarım besmeleli bir av”dır insan... Bundan, bu kapitalist sömürü düzeninden kurtulmak gerek... Tek yol bu... Yani yıkmak; yani son vermek varlığına bu sömürü düzeninin... Ve hala ümit var. Ki bu ümidi korumak ve çoğaltmak gerek. Çünkü, “Yalnızca ümit, ihtimale ve geleceğe aşıktır ve tarihi güzel dişleriyle ısıracak olan yalnızca odur.”(Alain Joxe)

*Yılmaz Odabaşı’nın bir dizesi...
**Mehmet Ali Kılıçbay- Bir “Tarih Okuma Tarzı” Olarak Gericilik, Doğu Batı dergisi Yıl:1 Sayı:3 sy, 24.
***E. R. Carr-Tarih Nedir, sy.147, Birikim Yayınları.
****E.R. Carr- Tarih Nedir, sy.147, Birikim Yayınları.
*****Gülten Kazgan – KÜRESELLEŞME ve Yeni Ekonomik Düzen- Altın Kitaplar
Konuya İlişkin Okuma Önerileri:
Ulusal Kalkınmacılığın İflası - Çağlar KEYDER – Metis Yayınları
Yeni Ekonomik Düzen’de TÜRKİYE’NİN YERİ – Gülten KAZGAN – Altın Kitaplar
KÜRESELLEŞME ve Yeni Ekonomik Düzen - Gülten KAZGAN – Altın Kitaplar
Ekonominin Küreselleşmesi – Jacques ADDA – İletişim yayınları
Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine – Coşkun ADALI – Sarmal Yayınları
İmparatorluk – M. HARDT & A. NEGRI – Ayrıntı Yayınları
Kaos İmparatorluğu – Samir AMİN – Kaynak Yayınları
Kaos İmparatorluğu – Alain JOXE – İletişim Yayınları
Tek Dünya – William GREIDER – İmge Yayınları
Küreselleşme – Özgür Üniversite Forumu Sayı:1

03 Temmuz 2008

Devletin ahlâkı yoktur; ya başbakanın,...?

Devletin ahlâkı yoktur; ya başbakanın, ...?

                                                          Atalay GİRGİN

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, sorgulayıcı ve eleştirel düşünmeyi tetikleyebilmek için biraz daha farklı bir açıdan ve farklı bir kurguyla yaklaşmak istedim ahlâk konusuna. Bakalım başarabilecek miyim? Her ağzını açanın beğenmediği ya da muarız kabul ettiğine "ahlâksız" dediği günümüzde bunun hiç de kolay olmadığını biliyorum. Ama yine de denemek gerek.

Ahlâkın kökeninin, kaynağının din olup olmaması bağlamında başlığı şöyle yazmam mümkündü : Dinin ahlâkı yoktur; ya peygamberin, …? Ardı sıra da halifeden papaya, hahama, şeyhülislama, mezhep ve tarikat şeyhinden diyanet işleri başkanına, cami imamından kilise rahibine ve Fethullah Gülen’e dek, ilânihâye herkese yer verilebilirdi.

Keza, başlık için de geçerli bu. Yani “Devletin ahlâkı yoktur; ya başbakanın, …?” sorusunun kapsamında, padişahtan krala, beyden ağaya, kadıdan kaymakama, cumhurbaşkanından bakana ve genelkurmay başkanına, validen emniyet müdürüne, belediye başkanından öğretmene dek herkes yer alır.

Kurumların ve ideolojilerin ahlâkı yoktur

Bu yazının başlığı ile ikinci olası başlığın, birinci bölümünde yer verilen devlet ve din, birer kurumdur. İkisinin de kaynağı ve varlık koşulu toplumdur. Adem ve Havva hikayesini bir yana bırakırsak; ikisi de insanlığın gelişiminin belli bir evresinden sonra varlık kazanmaya başlamıştır. Ve giderek varlık koşullarını buldukları toplumdan bağımsızlaşarak, onlar üzerinde, asıl olarak da toplumun tabî olan ezilen sömürülen kesimleri üzerinde egemen birer güce dönüşmüşlerdir. Tarih boyunca bu iki kurum, kısmî çekişme ve çatışma dönemleri dışında, birbirlerinden beslenmişler, iç içe kolkola yaşamışlardır.

Devlet; egemen olanın, varolanı, mevcut sınıfsal güç dengeleri temelinde korumak, sürekli kılmak ve geliştirmek için, tabî olanlar ve tebaası kıldıkları üzerinde gerektiğinde zor kullanan, cezalandıran, şiddet uygulayan tahakküm aracıdır. Din ise, kendi kutsal varlık ya da varlıklarından hareketle, dogmatik önermeleri içeren kutsal metinleri ve inanma biçim ve araçları temelinde insanların düşünüş, söyleyiş ve eyleyişlerini belirlemeye, yönlendirmeye çalışan ideolojik bir kurumdur. Din bu nitelikleriyle, toplumun kendi inananları üzerinde, devletin olağan koşullardaki uygulamalarının meşru görülmesini sağlayan en önemli ideolojik kurumlardan, araçlardan biridir. Örneğin Konfüçyus’a göre, “ruhların en üstünü olan gökyüzü, yalnızca imparatorun şükran ve dualarını kabul eder”. Bu durumda “en üstün ruh”un lütfuna mazhar olmak isteyen insanın yapması gereken nedir? Yanıtı belli sorunun…

Devlet ve din ahlâki eylemde bulunamaz

Ancak ne kurumlar, ne makamlar ne de ideolojiler ahlâki eylemde bulunur. Bu anlamda, tarihsel ve güncel, hiçbir devletin ve hiçbir dinin ahlâkı yoktur. Yani bir kurum olarak devlet de din de ahlâksızdır. Tıpkı; milliyetçilik, liberalizm, Marksizm, nasyonal-sosyalizm, Kemalizm, pan-Türkizm, pan İslamizm, vb. gibi… Bundan dolayı, devlet ve din gibi, ideolojilerin tümü de olumlu ya da olumsuz anlamda tüm ahlâki değerlendirmelerden ve ahlâki yargılardan arîdir. Çünkü bunlar, ne ahlâki karar alır ne ahlâki eylemde bulunur; yalnızca hüküm kurar; zamanın ve mekanın kısacası varlığın hep dününde kalmış olana ilişkin kurulmuş hükümler ve kurallar vaaz eder. Ya da gerçekliğe rağmen, onu dikkate almayan, her daim varlığın dününde kalmış olanlardan hareketle, koşullar ne olursa olsun, geniş zaman kipindeki önermelerin genelliği ardından, olması gerekene dair hükümler bildirir.

Bu hükümler ve kurallar ise, ister tek tek isterse bütünüyle, yani dizgesel olarak ele alınsın, bir ahlak değildir. En iyi ihtimalle, yaşayan ve eyleyen bir insanın, bu hüküm ve kuralları benimsemesi koşuluyla, kendisinin ya da bir başkasının eylemini ahlâki açıdan değerlendirmesinde, nitelemesinde; olumlu ya da olumsuz anlamda değer biçmesi ya da değer atfetmesinde bir algılama, anlamlandırma dayanağı olabilir yalnızca.

Ahlaki eylem ise, şu diye gösterilebilen, zamanın ve mekanın belli bir yerinde ve anında, karşılaştığı bir durum karşısında, bir şeyi yapmayı ya da yapmamayı, bir sözü söylemeyi ya da söylememeyi seçen insan için olanaklıdır. En kısa haliyle “İyi ve kötü üzerine bir bilinç” olarak tanımlanabilen ahlak, toplumsal bir varlık olarak, bu bilinçle eyleyen ve dolayısıyla akli melekeleri de yerinde olan insan için geçerlidir. Birey olarak insan, herhangi bir dine mensup olmakla değil, toplumsal bir varlık olmakla edinir ahlâkı. Çünkü, ahlâkın kaynağı da kökeni de toplumdur; toplumsal ilişki ve ilişki biçimleridir. Keza devletin ve dinin de…

Ahlâksız insan yoktur

Toplum söz konusu edildiğinde ise, ahlâksız toplum yoktur. Ancak, aynı toplum içinde bile bir tek ahlâktan söz edilemez. Toplumu ve içerisinde yaşayan insanları, hangi kutsallık cenderesinin içerisine alırsanız alın, ekonomik, sosyal, siyasal, sınıfsal çıkar çatışmaları ve insanın insanı sömürüsünün devam ettiği koşullarda, çok farklı ahlâkların ve aynı eylemlere verilen taban tabana zıt değerlerin varlığı ortadan kaldırılamaz. Bunu ne devlet başarabilir ne de din. Tarih boyunca başaramadıkları gibi günümüzde de başaramazlar. Çünkü bunun ekonomik, sosyal, siyasal, sınıfsal, hatta tarihsel-kültürel anlamda toplumsal nedenleri ve varlık koşulları vardır. Tıpkı dinin ve devletin olduğu gibi…

Öte yandan, ahlâksız toplum olmadığı gibi, ahlâksız insan da yoktur. Çünkü insan, toplumsal bir varlık oluşuyla ahlâkı ve ahlâki değerleri edinmeye, “iyi ve kötü üzerine bir bilinç” sahibi olmaya başlar. Bu anlamda her insan ahlâk sahibidir ve ahlâki eylemde bulunur. Buradan hareketle, hem yazının başlığında hem de olası başlıkta yer alan soru boyutunun özneleri değişse de soruya verilecek yanıt değişmez : Sorunun açılımı içinde yer alan sıfatlara sahip herkesin, toplumsal bir varlık olarak insan olmak hasebiyle, akli melekeleri yerinde olan her insan gibi, ahlâkı vardır. Onlar da her insan gibi ahlâki eylemde bulunur.

Sözün özü : İnsanlar ister sevinsin, ister üzülsün, isterse öfkelensinler; çünkü ne kadar ararlarsa arasınlar ahlâklı bir devlet de ahlâksız bir başbakan da bulamazlar. Tıpkı; ahlâksız bir fahişe, ahlâksız bir pezevenk, ahlâksız bir işkenceci, ahlâksız bir dolandırıcı, vb. bulamayacakları gibi… Keza ahlâklı bir din, ahlâksız bir peygamber de bulamazlar. Tıpkı; ahlâksız bir tefeci, ahlâksız bir din taciri, ahlâksız bir uyuşturucu satıcısı bulamayacakları gibi…

Yoksa siz aksini mi düşünüyorsunuz? Neden?