24 Mayıs 2008

Türkiye'de Felsefenin Yeri

Felsefeciden Memur, Memurdan ‘Felsefeci’ Yaratılan
TÜRKİYE’DE FELSEFENİN YERİ

Atalay GİRGİN

Herhangi bir yerde felsefenin yerini belirlemeye çalışmak ya da onu aramak, varlığını baştan kabul etmek demektir. Bu anlamda, Türkiye’de de felsefe, felsefi düşünce ve ürünleri vardır. Yalnızca Türkiye’de değil, sistematik hale gelsin ya da gelmesin, bir geleneği olsun ya da olmasın, adına “felsefe” densin ya da denmesin, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, her toplumda, felsefi düşünüşe uygun düşünen, söyleyen, eyleyen birileri vardır ve onların şahsında, o toplumda da felsefe vardır. Ve dünden bugüne, güncel ve tarihsel “Türkiye”de de felsefenin varlığı yok sayılamaz. Ancak üzerinde durulması ve belirlenmesi gereken onun toplumsal yaşamdaki yeri ve toplumsal yaşamdaki etkisidir.

Bu bağlamda, “Türkiye’de Felsefenin Yeri”1 başlığı geniş kapsamlı ve derinlemesine yapılan bir çalışmayı gerektirir. Elbette ki böylesi bir çalışma ne dergi sayfalarına sığdırılabilir ne de buna uygundur. Hele hele bu bütünsellikte bir çalışma, bir dergi yazısının harc-ı alem bir işi hiç değildir. Farkındayım bunun.

Dolayısıyla, bu yazıda, meramımı anlatabilmek için, konuya ilişkin bazı noktalarda kapsamı dar tutmak ve olabildiğince genel bir biçimde değinerek geçmek gerekiyor, özellikle tarihsel arkaplana ilişkin aktarımlarda; ilgilisi belirtilen kaynaklara başvurabilir bunun için. Ki bazı noktalarda da durumu saptamaya dönük ve eleştirel içerikli önermelerin ve belirlemelerin, birileri, sorunu kavramak ve çözmeye, çözüm üretmeye yönelmek yerine, alınganlık gösterip yersiz ve gereksiz olarak, “harim-i ismet”lerine bir saldırı sayabilecek olsalar da, vurgulanması önem arz ediyor.

Buradan hareketle, öncelikle üst başlığa değinerek başlayacağım yazıya.

Ardı sıra yazının geri kalan bölümünde de, öncelikle başlığın gerektirdiklerini temel olarak ve kısaca belirlemekle yetinip, sonrasında da felsefenin ve felsefi düşünmenin neliğine uygun tarzda ve sınırlı bir biçimde konuyu ele alacağım.

Felsefeciden Memur Olursa...

Felsefeci ve memur... Memurluk ve felsefi düşünme, söyleme ve eyleme etkinliği... Bunları, birbirinin niteliği kılabilmek; bir araya getirebilmek ve bir araya getirilişlerini meşru kabul edebilmek, memurluk ve felsefe, memur ve felsefeci/filozof kavramlarının neliğine aykırıdır.

Memuru felsefeci addetmekle memurun memurluğuna herhangi bir halel gelmeyebilir. Ama bir felsefecinin memurlaştırılması, onu o andan itibaren özürlü ve icazete muhtaç bir felsefeciye dönüştürür. Bu, özellikle de, memurlaştırılan felsefeci tarafından meşru kabul edilip, “memur” sıfatını yitirip yitirmeme kaygısı bilincine içselleşmişse, sorun, bütünsel anlamda felsefi düşünme etkinliği açısından hayati öneme haiz demektir. Bu durumda “memur” niteliği aslilik kazanır ve “felsefeci”lik niteliği, ne yazık ki ilineğe dönüşür. O, memurlaş(tırıl)madan önceki alışkanlığı gereği, her şey üzerine arada sırada düşünse bile, yitirmek istemediği memurluk süresince, bu düşünmeleri (istisnalar hariç) günyüzüne kavuşan düşüncelere dönüşemez.

Memurluk, hem bir zihniyete hem de yapılan işe tekabül eder. Ve her daim amiri gerektirir. Amirsiz hiçbir yerde hiçbirşeyin memuru olunamaz. Memur zihniyetine sahip olamayan ya da kendisine bu zihniyet kazandırılamayan herhangi bir kişi, hasbelkader memur sıfatına bürünmüş olsa da, memurlukta uzun süre kalamaz. Ya o kişi memurluktan vazgeçer ya da memurluk ondan... Çünkü böylesi bir kişi için “memurluk” ilinekten öte bir nitelik kazanmamış demektir.

Memurluk zihniyeti, kişinin, yaptığı işin ya da kendisine buyrulan işin bilgi ve becerileriyle donanmış olmayı ve bunun gereklerini yapmayı meşru kabul edip bilinç olarak içselleştirmeyi gerektirir. Ama bu, asla, o iş ve alan başta olmak üzere, herhangi bir alana ilişkin özgürce düşünmeyi, sormayı, sorgulamayı ve buradan hareketle de düşünmelerini, söylem ve eyleme dönüştürmeyi içer(e)mez. Memur denilen kişi, “memur” sıfatını taşıdığı sürece, amirinin denetimi ve gözetimi altında, memurluk zihniyetinin ve görevinin gerektirdiği kısıtlılıklara, sınırlamalara uyarak, öncelikle eyleyen ve söyleyen, sonra da eğer kendisine sorulur ve söz verilirse, amirlerinin hassasiyetini gözeterek düşüncesini beyan eden kişidir.

Felsefeci ise, felsefenin neliği gereği ve ona uygun olarak, herşeyi, kendisine özgürce konu edinebilen, sorup, sorgulayabilen, düşünmesini, herhangi bir sınırlamaya ya da icazete tabii tutmadan tutarlı bir biçimde düşünce kılan, yani söyleme ve eyleme dönüştürebilen insandır. Bundan dolayıdır ki, neliği temelinde bakıldığında, felsefeci ile memurluk ne zihniyet ne de yapılan iş anlamında bir arada bulunabilir ya da yanyana getirilebilir. Çünkü, bir felsefeci için, gerçeğin hakikâtini bulmak için çıktığı yolda, yegâne amiri kendi aklı; yegâne yol göstericisi, yönlendiricisi de, yanıtlarının aksine, sorun kılabildiği sorularıdır. Sorularını sorun, aklını yegâne amir kılamayan ve düşüncesini, bilincini, hangi nedenle olursa olsun, birilerinin ya da birşeylerin ipoteğine vermiş olan bir felsefeci için ise yol bitmiştir zaten. Böyleleri için, adları, ünvanları ne olursa olsun, ağızlarından düşürmeseler bile, “yolda olmak” söyleminin de, “felsefeci” sıfatının da taşıdığı değerin “kıymet-i harbiyesi” yoktur. Aslında aynı sorun memur ya da memurlaş(tırıl)an tarihçiler için de geçerlidir.

Memurlaş(tırıl)an felsefeci, memurluğu sürecince, içerisinde yaşadığı toplumsal gerçekliğin sorunlarını genellikle ya görmezden gelir ya da kendi konumuna halel getirmeyecek türden, “etliye sütlüye” bulaşmayan yanıtlarla geçiştirir. Olup biten ya da yaşanan sorunları neliği açısından konu edinip, eleştirel bir biçimde sormaya, sorgulamaya, yanıtlar üretmeye yelten(e)mez. Örneğin : Türkiye sınırları içerisinde yaşanan ve onbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanan ve halen varlığı devam eden ve devletin ileri gelen temsilcilerince de tanınması gerektiği söylenen “Kürt realitesi”ne ve bunun sorunlarına, çözüm yollarına ilişkin, toplumbilimcilerden iktisatçılara, siyasetbilimcilere dek farklı alanlardan birçok akademisyen olumlu ya da olumsuz görüş beyanında bulunmasına rağmen, iktidarın akademisinde yer alan felsefecilerden kayda değer açıklama ve çalışmalar yapılmamıştır. Ki bu, siyasal, toplumsal, kültürel, v.b boyutları olan bir sorundur. Bu noktada, kayda değer bir açıklama ya da çalışmanın yapılmamış olmasını, toplum felsefesi, kültür felsefesi, siyaset felsefesi alanlarında çalışma yapan felsefecilerin yokluğuna mı bağlamak gerek, yoksa bu alanlardaki ya da farklı alanlardaki felsefecilerin bu sorunu görmediklerine, bilmediklerine mi? Hangisi?

Elbette ki ikisi de değil. Bunun asıl nedeni, varolan felsefecilerin, nerdeyse genelinin memur ya da memurlaş(tırıl)mış felsefeciler oluşunda saklıdır; ve bunların da, kimin işgüderi olduklarını unutmadan, kendi konumlarının gereği olarak, neyi görüp görmeyeceklerini, neyi konu edinip edinmeyeceklerini bilerek davranmalarında... Ve bu bir giz değildir. Akıl ve bilinç, birkez birilerinin ya da birşeylerin ipoteğine verilmeye ya da hizmetine koşulmaya dursun, o andan itibaren, düşünce, söylem ve davranışların icazet sınırı da şekillenmeye başlar ki felsefeciler herkesten daha çok farkındadır bunun.

Öte yandan, bir örnek de eğitim ve eğitim felsefesine ilişkin verilebilir. “Eğitim Felsefesi” adını taşıyan bir çok kitap yazılmış olmasına rağmen, bunların, Türkiye’de eğitime felsefi bir zemin oluşturma niteliğine ne denli haiz olup olmadıkları, üzerinde tartışılmayı gerektirecek denli önemlidir. Ki bu kitaplar, genellikle başka ülkelerdeki, eğitim alanına ilişkin ileri sürülen eğitim felsefelerini tanıtma ve onları aktarmaya dönüktür. Bu noktada özgünlüklerinin tartışmalı olması bir yana, bunları yazanlar, sıfatları ne olursa olsun, asıl olarak memurdur. Dolayısıyla, eğitim felsefecilerinin ya da genel olarak felsefecilerin, Türkiye’de eğitime ilişkin, sağda solda yapılmış kimi değiniler dışında, sistematik, özgün bir öneri ve çalışmayla çıkamamalarının, buna niyet etme eğiliminde olanların da, eğitimin düzenleyici ve uygulayıcılarınca dikkate alınmamasının ardındaki en önemli neden, memurluklarıdır. Neylersiniz ki, tıpkı iktidarın akademisinde olanların, akademi dışındaki felsefecileri görmezlikten gelişi gibi, hiyerarşide amir konumunda olanlar da, memurlarını, memurlaş(tırıl)anları görmezlikten, dikkate almazlıktan geliveriyor işte...

Keza, dikkat çekici bir nokta da şudur: İstisnalar bir yana, bazı felsefecilerin de, içerisinde yaşadıkları ve bir parçası oldukları toplumsal gerçekliğe ve bunun sorunlarına ilişkin yazılı ya da sözlü olarak söylem üretmeye başladıkları dönemdir. Ki bu dönem, genellikle emeklilik hakkının kazanıldığı ya da emekliliğe yaklaşıldığı zamana tekabül eder. Öncesinde, nedense bir türlü görülememiş olan sorunlar, emeklilik aşamasında ya da emeklilikle birlikte ansızın fark ediliverir. Acaba nedir bunun nedeni?

Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Ama gerek yok şimdilik daha fazlasına. Sonuç olarak, sözün özü: Memurluk ve felsefe, memur ve felsefeci. İkisinin bir kişide birleşmesi, “eşyanın tabiatına aykırı” denilebilecek kadar tezat ve birbirini nakzeden bir şey olmasına rağmen, ne var ki bu durum, akademiden, liselere dek yaşanan bir gerçekliktir. Ve bu gerçekliğin, tüm tezatlığına rağmen, Türkiye’de felsefi düşünmenin ve düşüncenin hem toplumsal yaşamda yankı uyandıracak ürünlerinin ve etkisinin olmamasında hem de neliğinin ve yerinin, ister belirlenmesinde deyin, isterse belirlenememesinde deyin, çok önemli bir etken olduğu unutulmamalıdır. Çünkü felsefecinin memurlaştırabildiği, memurun da felsefeci addedilebildiği yerde, felsefenin, felsefi düşünmenin ve düşüncenin yerini ve etkisini, kimse alınmasın ama, resmi icazetin çizdiği ve işine geldiği zaman da kısmen çiğnenmesine ya da aşılmasına göz yumduğu sınırlar belirler. Aslında yalnızca bu bile , hali pür mealini anlatmaya yeter, dünden bugüne Türkiye’de felsefenin ve felsefecilerin.

Felsefenin Yerini Belirlemek İçin...

“Türkiye’de Felsefenin Yeri”, genel olarak üç ana başlık altında araştırılıp, incelenmeyi gerektirir.

Bunlardan birincisi, Türkiye’de felsefe tarihidir : Dünden bugüne felsefe alanında yapılan çalışmaları, bu çalışmaların içerdiği düşünceleri ve eğer varsa, kendi zamanlarında toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini ve içersinde yaşanılan koşullardan etkilenmelerini kapsamalıdır. Ki Hilmi Ziya ÜLKEN’in “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” , İbrahim Agâh ÇUBUKÇU’nun “Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri” ve Arslan KAYNARDAĞ’ın “Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Felsefe” çalışmaları, bu alanda bir “ilk örnek”ler olarak değerlendirilebilir.

“Türkiye’de Felsefenin Yeri”ni, belirlemeye, bu alanda yapılan etkinlikleri, ürünleri ortaya koymaya dönük bir çalışma, Cumhuriyet döneminin sınırları içerisine sıkıştırılmamalıdır. Osmanlı dönemini kesinlikle kapsamalıdır. Dünden bugüne varolan sürekliliği, değişimi ve kimi alanlardaki kopuşu kavramanın ve gösterebilmenin yolu buradan geçer. Ki bu Cumhuriyet ve Osmanlı ayrımının da asıl olarak siyasal ve ideolojik olduğu gerçekliğini kavramanın da gereğidir.

Evet! Bu ayrım, hem tepkisel ve meşruiyet arayışına tekabül eden, hem de bilinçli ya da bilinçsizce oluş(turul)an yanılsamalı bir bilinç halinin dışavurumudur. Çünkü, Osmanlı’nın bakiyesi olan Anadolu coğrafyası üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, özellikle kuruluş sürecinde, kurucu kadrolarının tüm yadsıyıcı söylemine rağmen, siyasal alandaki kimi düzenlemeler ve bazı reformlar dışında, Osmanlı devletinin devamı niteliğindedir. Ekonomik, siyasi, askeri, eğitim alanları başta olmak üzere, bir dizi kurumun Cumhuriyet’ten daha yaşlı olması buna delalet eder. Resmi kurucu söylem de ve buna karşıt bir duruşa sahip olan “Osmanlıcı”, “hilafetçi” olarak nitelenebilecek söylem de, yanılsamalı bir siyasal ve ideolojik bilinç haliyle gerçekliğe aykırı bir biçimde konumlanışa ve kavrayışa tekabül eder. Dolayısıyla, bu birbirine karşıt ve gerçekliğin yanılsamalı kavranışına, anlamlandırılışına dayalı yaklaşımların ötesine geçilerek, dünden bugüne varolan ve yapılan felsefe çalışmalarını bütünsel olarak ele almak ve değerlendirmek gerekir.

İkincisi, akademik alandaki felsefe çalışmalarıdır. Bu hem Türkiye’de felsefe tarihi içerisinde yer verilebilecek hem de ondan bağımsız olarak da ele alınabilecek ve alınması gereken bir alandır. Felsefi düşünmenin ve düşüncenin öznelliğine ve özgünlüğüne rağmen, akademinin formelliği, burada yapılan çalışmaların ayrı bir başlık altında incelenmesini gerektirecek denli önemlidir. Çünkü akademi, kendi iktidarının büyüsü ve cazibesine kapılarak, kendi dışındakileri, kendi formelliğine uymayanları, ne yazık ki, genellikle görmezden, bilmezden, duymazdan gelen bir alandır. Öte yandan da, kendi çatısı altında ve kendi denetiminde yapılan çalışmaların öznelliği ve özgünlüğü söz konusu olmadığında bile, bunların, belirlediği formelliğe uygunluğuna onay verdiği sürece, hem bu çalışmaları yapanlara hem de ortaya konulan ürünlere değer atfeden bir alandır. Ve akademi, iktidarının varlık koşullarını, iktidarın akademisi olmasından alır. Ki onun için aslolan, gerçekliğe uygun olmasa da, genelde kendi dünyası, kendi iktidarı ve bunun varlık koşullarını sağlayandır.

Bunlara rağmen, teslim etmek gerekir ki Türkiye’de, verdiği ürünlerin özgünlüğü tartışmalı da olsa, dünden bugüne, felsefe alanında yapılan çalışmaların sistematik ve kurumsal olarak sürdürüldüğü yegane yer ola gelmiştir akademi. Bağımsız bir başlık altında incelenmeyi gerektiren önemi de buradan gelir.

Üçüncüsü ise, günümüzde, yani yaşanan zaman dilimindeki felsefe çalışmalarıdır. Resmi ya da özel kurumların düzenli ya da düzensiz felsefe eğitimi etkinliklerini, bunların içeriklerini ve bunun yanısıra tüm yayın faaliyetlerini içeren ve bunların etkilerini, varsa ürettikleri ürünleri araştıran, inceleyen ve değerlendiren bir niteliğe haiz olmalıdır bu çalışma. Çünkü, özellikle 1980 sonrası artmaya başlayan felsefeye ilgi2, 1990’ın ilk yıllarından beri de bir çok farklı alanda giderek yoğunlaşmaktadır.

Bu alanda çıkarılan süreli yayınların (kurum ya da finansör/sponsor desteğinden yoksunları uzun ömürlü olmasa da) sayısı çoğalmakta ve bir dizi çeviri eser basılıp, okunmaktadır. Sayıları çeviri eserlerle kıyaslanmayacak denli az olsa da, akademi içinden ve dışından yazarların telif eserleri de yayınlanmakta ve kitapçı raflarında yer almaktadır. Bazı televizyon programlarında felsefeci kimliğiyle tanınan, bilinen (Kürşat Bumin, Ahmet İnam, v.d) kişiler düzenli olarak yer almakta ve bazı radyolarda da periyodik olarak felsefe programları yapılmaktadır.

Öte yandan son yıllarda Ankara, İstanbul, İzmir, v.b. gibi büyük kentlerde, değişik özel kurumlar felsefe kursları, seminerleri düzenlemektedir. Ki buralarda yapılan etkinliklerde akademi içinden ve dışından kişiler görev almaktadır. Ve bu etkinlikler genel olarak akademi dışıdır. Daha önceki yıllarda akademilerde ve onların çeperinde gözlenen felsefeye ilgi, her geçen gün bu sınırların ötesine uzanmaktadır.
Günümüzde, felsefe alanında en az yukarıdakiler kadar önemli olan bir başka gelişme de liseler düzeyinde yapılan çalışmalardır. 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, Türkiye Felsefe Kurumu (TFK) ve Başkanı İoanna KUÇURADİ’nin öncülüğünde başlatılan girişime, özellikle bazı özel liselerin gösterdikleri ilgi ve verdikleri destekle, Türkiye genelinde “Liselerarası Felsefe Olimpiyatları” düzenlendi ve bugüne dek sürekli kılındı. Bu genel organizasyonun yanısıra, yine bir çok özel lisede “Felsefe Kulüpleri” kuruldu. Bu kulüpler başlangıçta özel okullarla sınırlıyken, son iki üç yıldır, resmi okullarda da yaygınlaşmaya başladı. Bunda, 21. yüzyılın ilk Dünya Felsefe Kongresi’nin Türkiye’de düzenlenmesi ve buna, öncesinde ve sonrasında yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının hatırı sayılır bir yer ayırmasının yarattığı popülerliğin de önemli bir etkisinin olduğunu belirtmek gerek. Keza, AB sürecine uyum sağlamaya çalışan tüm kurumlar gibi, MEB’in de bu yöndeki düzenleme ve uyum çalışmalarının, resmi etkisini, şimdilik kısıtlı da olsa, unutmamak gerek.

Felsefe kulüplerinin kurulmasıyla birlikte, bunların, bulundukları bir çok okulda, öğrencilerin katılımı ekseninde bülten ya da dergi çıkarmaya başlamaları da, öğrencilerden hareketle velilerine dek, felsefenin, toplumun değişik kesimleri arasında yaygınlaşmasına , en azından kavram düzeyinde tanınır, bilinir ve korkmadan telaffuz edilebilir hale gelmesinde önemli bir etkisi vardır.

Günümüzden bu örnekleri verirken, pembe bir tablo çizmek değil amacım. Dahası, hiç kimse de bu örneklere bakarak, felsefe adına her şeyin olumlu ve çok güzel olduğunu da düşünmesin. Aksine bu çalışmaların, her şey olmasa da önemli olduğunu bilmek, ama bunların felsefi düşünmenin ve düşüncenin toplumsal yaşamdaki varlığına, etkisine delalet etmediğini ve bunun için daha yapılacak çok şeyin, yürünecek meşakkatli yolların olduğunu da anımsamak ve unutmamak gerek.

Bugüne kadar, değişik kesimlerin, özel ya da resmi kurum ve kuruluşların, akademi içinde ya da dışında yapılan çalışmaların, felsefi düşünme ve düşünce açısından önemi ve değeri tartışılır olsa da; bunları beğensek de beğenmesek de; bunların içerisinde yer alsak da almasak da, tüm bu yapılanlar ve yapılmış olanlar, felsefi düşünme ve düşüncenin önümüzdeki yıllarda üzerinde boy verebileceği, fundalık toprağının hazırlanmasına hizmet etmektedir. Ve felsefi düşüncenin üzerinde yeşereceği toprak, alabildiğine eşelenmekte ve kabartılmaktadır, dünden bugüne yapılan ve yapılmakta olan çalışmalarca. Ki eğer bir gün, felsefi düşünme ve düşünce, olması gerektiği gibi, toplumsal yaşamda etkili olmaya ve bunun ürünleri yaşamın her alanında arz-ı endam eylemeye başlarsa bu ülkede, bilinmelidir ki, bunun temelinde, bugün yapılan irili ufaklı çalışmaların yadsınamayacak, tartışılamayacak bir etkisi ve katkısı olacaktır ve bu unutulmamalıdır.

Felsefenin Neliği Açısından...

“Türkiye’de Felsefenin Yeri”, hem felsefenin hem de felsefi düşünme ve düşüncenin neliği açısından bakıldığında, oldukça sorunlu ve tartışmalıdır.

Bunun en önemli nedeni, “felsefe nedir” sorusuna verilen yanıtlarda ve bu yanıtlar doğrultusunda sergilenen ya da sergilenmek istenen, düşünüş, söyleyiş ve davranışlarda gizlidir. Çünkü, verilen yanıtlara bağlı olarak, ister akademik alanda, isterse akademinin dışında yer alsın, her felsefeci, hem kendi düşünce, söylem ve davranışını, hem de kendisinin de içerisinde yaşadığı gerçekliği algılayışını, anlamlandırışını ya da aslında bu gerçekliğe hiç bulaşmayışını, “akılsallaştırarak”3 aktarabildiği gibi; bunları yok sayarak, geçmiş yüzyıllarda yaşamış filozofların önermeleri üzerinden düşünüş ve söyleyişini de felsefi düşünme ve felsefi düşünce olarak niteleyebilmektedir. Bu tutum, eğer bir genelleme yapılacak olursa, felsefeyi “bilgi sevgisi”, “bilgelik sevgisi” olarak algılayan ve algılatmak isteyen felsefecilerde bariz bir biçimde gözlenmektedir.

Oysa, binlerce yıldır, felsefeyi nitelemek için, hatta tanımlamak için kullanılan bu sözlerle, bilinçli ya da bilinçsizce yapılan/yapılmak istenen, felsefenin ve felsefecinin/filozofun bir biçimde kendisinin de içerisinde yaşadığı, parçası olduğu zamanın ve mekanın şimdiki boyutundan dışlanarak, paranteze alınması, onun seyircisi kılınmasıdır. Ki bu hem felsefenin hem de felsefecinin/filozofun, bütünsel anlamıyla varlığın ve ona dair olan bilgi ve değerin dünüyle, dününde kalmış olanla iştigal eylemeye mahkum edilmek istenmesidir.

Ne var ki bu, felsefenin, felsefecinin/filozofun değil, bilgenin ve bilgeliğin işidir. Çünkü bilgi, varlığın dününe aittir ve dünden seslenen, dünü bugünde seslendiren/dillendiren ise bilgedir ve onun yegâne donanımıdır bu bilgi.

Bilge, varlığın şimdiki zamanı üzerine düşünüp söylemeye başladığı an, felsefi düşünmenin neliğine uygunluğu koşullarında filozoflaşır, ancak buna uygunsuzluğu koşullarında da sıradanlaşır. Çünkü hem ezberi bozulur hem de içerisinde yaşanan varlığın şimdisine ait düşünüşü ve söyleyişinin içerdiği her bilgi, içerdiği değer itibariyle eyleyiş sorumluluğu yükler sırtına. Ve insanlar bekler; görmek ister tutarlılığını ya da tutarsızlığını. Oysa varlığın dününe ya da dünlerine ait bilgi, eyleme sorumluluğu gerektirmez. Çünkü o zamansal ve mekansal anlamda nesnesini yitirmiş, nesnesizleşmiştir; nesnesi dünde kalmıştır ve onunla değiştirebileceğiniz bir nesnesi yoktur artık. Bundan dolayı bilgelik durağandır ve donmuş olana, statik olana aittir.

Değişimin, toplumsal hareketliliğin yoğun olarak yaşandığı dönemlerde ve toplumsal koşullarda, ortaya çıkan sorunlara insanın yanıt arayışıyla birlikte yeni düşünceler ve filozoflar çıkarken ön plana, bunun olmadığı ya da değişimin, toplumsal hareketliliğin durağan denilebilecek denli yavaş olduğu dönemlerde ve toplumsal koşullarda da bilgeler... Birincisinde değerli olan felsefedir, ikincisinde ise bilgelik...

Hiçbir insan etkinliği, hangi çağda yapılırsa yapılsın o etkinliğin öznesi olan insanın içerisinde yaşadığı koşullardan bağımsız değildir ve mutlaka yaşanan çağın damgasını, rengini taşır. Bir insan etkinliği olan felsefe ve bunu gerçekleştiren, zamanın ve mekanın belirli bir anında varolan birey olarak insanın, yani felsefecinin düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş tutarlılığını ve sorumluluğunu koşullandıran felsefi düşünmesi ve söylemi ( yazılı ya da sözlü) de, bu belirlemeden ari değildir. Hatta, asıl olarak bununla karakterize olur; olması gerekir.

Bu nedenledir ki, “felsefi düşünme, ‘şimdi’ ve ‘şu an’da varolan üzerine düşünmektir. Ki bir insanı filozof ya da felsefeci kılan da, bundan dolayı, onun kendisinden önceki ya da sonraki, yaşamadığı ve yaşayamayacağı zamanlara dair düşünceleri değildir. Aksine, içerisinde yaşadığı ve kendisini de kapsayan gerçeklikten hareketle onun üzerine düşünmesi, söylemesi ve eylemesidir. Felsefe tarihinde ya da düşünce tarihinde yer alan tüm filozoflar için geçerlidir bu (eyleyememiş olanları için bile). Bundan dolayı, filozofların düşünceleri, onların içerisinde yaşadığı koşullardan, sosyal, siyasal, sınıfsal tercihlerinden ve kişiliklerinden koparılarak değerlendirilmemelidir. Kısacası her filozof, ileri sürdüğü düşünceleri de dahil, her şeyiyle yetiştiği koşulların ve çağın ürünüdür, ne eksik ne de fazla... O halde hem felsefi düşünme hem de felsefeci için aslolan “şimdi” ve “şu an”da olan üzerine düşünmek, söylemek ve eylemektir”4.

Ancak, işte tam da üstteki satırların ardı sıra, felsefenin, felsefi düşünme ve düşüncenin neliği açısından “Türkiye’de Felsefenin Yeri”ni tartışmalı ve sorunlu kılan, “Felsefe nedir” sorusuna verilen yanıta da bağlı bir başka nokta burada karşımıza çıkar. Çünkü yukarıdaki belirleme açısından baktığımızda, toplumsal sorunlar karşısında da felsefi düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle varolabilen felsefecilerin/filozofların olması, dahası bunların felsefi düşüncelerinin de toplumsal yaşam içinde etkilerinin ve bir dizi karşılığının bulunması gerek. Ne var ki, (birkaç istisna dışında) ikisini de bulabilmek, mumla değil projektörlerle aransa da çok güç. Bunları dikkate aldığımızda, Türkiye’de felsefe ve felsefi düşünce, kendi dibini bile aydınlatamayan bir mum misali; bir başka tabirle de, eğer varsa, kimsenin ulaşamayacağı sırça köşklerin en izbe odalarında... Gün yüzü görmeden ve karışamadan hayata, arşivlerde ya da eğer eser haline getirilmişse, asar-ı atikâ müzesinde yerini almayı bekliyor olmalı...

Bu yeni bir sorun değil aslında. Dünden bugüne devam ediyor. Hilmi Ziya ÜLKEN, 1885 ve izleyen yıllarda yapılan felsefe çalışmalarından söz ederken, “Bunlar ne yazık ki, cemiyet hayatında yankı uyandırmamış ve yalnız meslek adamları arasında kalmıştır”5 der. ÜLKEN’in, “ne yazık ki, cemiyet hayatında yankı uyandırmamış” sözünde, felsefi düşünceden hem ne anlaşılması gerektiği hem de ondan beklenenin ne olması gerektiği gizlidir. İçerisinde bulunduğu zamanın ve mekanın koşullarından beslenemeyen, onu görmezden gelen, onun sorunları karşısında temelli ve bütünsel bir duruşu olmayan hiçbir düşünüşün, taşıdığı etiket ya da atfedilen nitelik “felsefe” de olsa, toplumsal yaşamda bir karşılığı, bir etkisi yoktur, olamaz da...

Günümüz Türkiye’sinde de, toplumsal yaşamda yankı uyandıracak, toplumsal sorunlar karşısında, felsefi düşünmenin neliğine uygun bir tarzda varolanı, akla dayalı bir biçimde ve bütünsel anlamda kavramaya, anlamlandırmaya çalışan, soran, sorgulayan, eleştirel bir duruş sergileyen, açılımlar sunan ve hele hele özgünlük niteliğine haiz herhangi bir felsefi düşünceden ya da çalışmadan söz edebilmek mümkün değildir. Bunun öncelikli olarak, birbiriyle ilintili ve karşılıklı etkileşimi barındıran iki nedeni olduğunu düşünüyorum :

Birincisi ve en sık rastlananı, felsefeci sıfatını taşıyan bir çok insanın ki bunların sayısı, azımsanmayacak denli fazladır; ister dinsel, ister etnik ya da sınıfsal olsun kendi siyasal ve ideolojik kimliklerinin “akılsallaştır”ılarak sunulmasında, felsefeyi ve taşıdıkları felsefeci sıfatını araç olarak kullanmalarıdır. Elbette ki, her insan gibi felsefecinin de, bir dünya görüşünün; siyasal, ideolojik, sınıfsal bir tercihinin ve kimliğinin olması olağandır.

Aksine, içerisinde yaşanan koşullarda böyle bir tercihin olabileceğini reddetmek, böylesi tercih ve kimlikleri olanları ve bunu açıkça söyleyenleri ayıplamak, küçümsemek ya da kınamak, hem akıldışı hem de gerçekdışıdır. Gerçekliğe gözlerini kapatmak ve felsefecinin de gerçek bir insan olduğunu unutmaktır.
Dolayısıyla sorun siyasal, ideolojik ve sınıfsal bir kimliğe ya da dünya görüşüne sahip olmakta değildir. Felsefeyi ve felsefeci kimliğini, bunun hizmetine koşma, yani bunun “akılsallaştır”ılmasında, meşrulaştırılmasında bir araç kılmadır. Ve sorun da buradadır. Çünkü, böylesi bir yaklaşım, kendi siyasal ve ideolojik tercih ve yönelimlerini, dünya görüşünü, felsefenin ve felsefi düşünüşün süzgecinden geçirmek yerine, felsefeyi bunların süzgecinden geçirmekle karakterize olmaktadır. Dolayısıyla yaşananlar karşısındaki yaklaşımına, anlamlandırışına egemen olan, açıklamalarına damgasını vuran da felsefi düşünme değil, siyasal ve ideolojik olandır, etnik, sınıfsal ya da dinsel anlamda. Ki bu yaklaşımın, yalnızca bütünsel anlamıyla gerçekliği değil, ötekine bakışı ve anlamlandırışında, ötekileştirdiğinin söylediklerini ve yaptıklarını değerlendirişinde de, kaçınılmaz bir biçimde egemendir bu tutum. Ve günümüzde felsefi düşünmenin ve düşüncenin hem neliğini hem de yerini sorunlu ve tartışmalı kılan, sorgulanmayı gerektiren önemli bir sorundur bu.

İkinci neden de, tam burada karşımıza çıkmaktadır. Felsefi etkinliğin ve felsefecinin doğrudan parçası olduğu ve içerisinde yer aldığı, ‘şimdi’ ve ‘şu an’da olan üzerine düşünüşün, söyleyişin ve eyleyişin felsefi düşünme ve düşünce olamayacağını utangaçça ima etmeye yeltenenlerin, “asıl felsefe”, hatta “saf felsefe” vurgusunu, “demoklesin kılıcı” misali, felsefecilerin ve yeni yetişenlerin başlarının üzerinde sallamalarıdır. Belki bu vurgularının nedeni, felsefeyi, felsefeci sıfatını, siyasal ve ideolojik kimliklerinin hizmetine koşan ve bunun için araçlaştıranlara karşı bir tepki olup, onları dizginlemek isteyişleridir. Kim bilir, belki de bu vurgunun nedeni, içerisinde yaşadıkları gerçeklik ve onun sorunları karşısında düşünce, söylem ve davranış düzeyinde bir tutum almayış ya da alamayışlarından kaynaklanan bir kaçış ve bu kaçışı meşrulaştırma kaygısıdır. Birinci neden daha masumânedir, ikincisi ise “etliye sütlüye” bulaşmamaya, vaziyeti idare edip gitmeye dönük memur zihniyetinin dışavurumudur.

Hangi nedenle olursa olsun, yapılması gerekenin “asıl felsefe”, “saf felsefe” olduğu vurgusuyla öne çıkarılan, ontoloji, yani varlık felsefesidir. Felsefeye bulaşan, hemen hemen herkes, varlık’ın felsefenin, üç temel konusundan biri olduğunu bilir ki diğerleri de bilgi ve değerdir. Varlık anlayışı, bilgi ve değeri koşullandırır. Dolayısıyla her felsefi sistemin ve her felsefi düşünme ve düşüncenin temelinde bir varlık anlayışı yer alır. Bu anlayış, varlığın, ister “var”, ister “yok”, isterse “bilinemez” olduğuna dayansın, her koşulda açık ya da gizil bir biçimde, ileri sürülen düşüncede içkindir.

Tümel olarak varlık bir yana, felsefenin, insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan ve insanın anlamlandırdığı, neredeyse herşeyi kendisine konu edinebilen bir düşünce, söylem ve eyleyiş etkinliği oluşu, kaçınılmaz bir biçimde felsefeciyi, varlığa ilişkin bir belirlemeye, varlık anlayışını ifadeye, en genel haliyle de varlık üzerine felsefe yapmaya mahkum eder. Hiçbir felsefeci için bundan kaçış yoktur.

Hal böyleyken, “saf felsefe” vurgusu yapanların bunu bilmediklerini varsaymak mümkün müdür? Eğer mümkünse, yani yanıtımız “evet”se, onlar gerçekten “saf”tırlar ve bir an önce bu “saflık”larından kurtulmalıdırlar. Çünkü, “saf felsefe” gerçek insanın gerçek bir etkinliği değil, doğmamış olanın ve asla doğmayacak olanın, tasavvur bile edilmesi mümkün olmayan etkinliğinin ürünü olabilir ancak. Eğer yanıtımız “hayır”sa, ki ben bu kanaatteyim; “saf felsefe” vurgusu yapanlar, bilinçli bir biçimde ve hinlikle, felsefeyi ve felsefeciyi içerisinde yaşadığı gerçekliğin ve orada olup bitenlerin seyircisi kılmaya çalışmaktadırlar. Ve ne yazık ki, geçmişten buyana özellikle akademi çatısı altında, iktidarın gücünü de kullanarak yeni yetişmekte olan felsefeciler üzerinde etkili olmaktadırlar.

Boşuna denmemiş ya “ağaç yaşken eğilir” diye... Onlar da biliyor elbet bunu... Ve sonrasında, eğilmiş ve memurluktan bile gocunamayan felsefeciler, başarılarının tescili olarak boy veriyor ortalıkta onların...

Ya içerisinde yaşanılan toplumsal yaşamdan, onun sorunlarından etkilenen, onları eleştirel bir biçimde ele alan, konu edinen, sorgulayan, yanıtlar üreten felsefi düşünme ve düşünce, dahası bunların ürünleri? Anlaşılan o ki, şimdilik bunlar bir başka bahara... Ve bu bahar felsefenin ve felsefecinin hayata karışabildiği ve ondan etkilenip, düşünmesini düşünce kıldığı ürünleriyle, onu etkileyebildiği, değiştirip dönüştürülmesine katılabildiği gün gelecek...

*********************
1 Sevgili Neslihan Bayram’ın, “Türkiye’de Felsefenin Yeri” konusunu da içeren ve bu yazının ortaya çıkmasına vesile olan mailini okuduğumda, ilk düşündüğüm, “keşke, Osmanlı dönemini de içeren, o dönemde yapılan çeviri, şerh ya da eğer varsa özgün çalışmaları ve eserleri kapsamlı bir biçimde aktaran derli toplu bir felsefe tarihi olsa elimizde” oldu. Ne yazık ki, bugün, bu kapsam ve derinlikte bir çalışma yok başvuru kaynağı olarak kullanabileceğimiz. Bilim tarihi alanında, A. Adnan ADIVAR’ın “Osmanlı Türklerinde İlim” adlı eserinden sonra da, Felsefe Bölümlerinin Bilim Tarihi kürsülerinden yetişen birçok bilim tarihçisi bu konuda araştırma ve günümüz Türkçe’sine çeviri çalışmaları yapmasına rağmen, genel anlamda felsefeye ilişkin araştırma boyutu önemli bir eksiklik olarak durmakta... Bazen sormadan geçemiyor insan, acaba bu araştırmacılar, felsefeyle ilgili çalışmalara rastlamıyorlar mı Osmanlı arşivlerinde? Yoksa rastladıkları çalışmaları kayda değer mi bulmuyorlar ya da ilgi alanlarının dışında mı görüyorlar? Elbette ki, İbrahim Agâh ÇUBUKÇU’nun “Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri” ile Osmanlı’nın son dönemini de içeren, Hilmi Ziya ÜLKEN’in “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” adlı çalışmasını, sözünü ettiğimiz kapsamda olmasa da, anmadan geçmemek gerek bu noktada. Bu yazıyı tamamlamak üzereydim ki, yeni bir kitap yayınlandı, Kitabevi tarafından. Adı “Açıklamalı Felsefe Eserleri Bibliyografyası”, Ömer Mahir Alper tarafından hazırlanan kitap, Arap harfleriyle yazılmış Türkçe basma eserleri konu ediniyor. Umarım sözünü ettiğim alanda eksikliği giderecek çalışmalardan biri olur bu kitap. Şu anda alıp okuma olanağım olmadığı için, daha fazla bir bilgi aktaramıyorum hakkında.
2 Bu dönemdeki ilgi, 12 Eylül döneminin koşullarında ve genellikle felsefe bölümlerinin bulunduğu fakültelerde belirgindir. Dönemin özelliği gereği, bu durum, üniversiteli öğrenci gençliğin bir arayışının dışavurumu, belki de sorularının yanıtlarını bulma umudu olarak ve o günkü koşullardan dolayı felsefeye, akademinin kendi sınırlarından hareketle fiili ve potansiyel etki alanı içerisindeki yatay ve geçici bir ilgi artışı ve yoğunlaşması anlamında değerlendirilmelidir, diye düşünüyorum. Çünkü bu dönemdeki ilgi, hem kalıcı olmamış hem de belirli felsefe hocalarının dersleriyle sınırlı kalmıştır.
3 “Akılsallaştırma” kavramını kullanan Edgar Morin, bu kavramı akılsallıktan ayırırken şunları söylüyor : Akılsallık hata ve yanılsamaya karşı en iyi koruyucudur. (...) Ama akılsallık, akılsallaştırma olarak bozulduğunda, kendi içinde bir hata ve yanılsama olasılığı taşır. Akılsallaştırma akılsal olduğuna inanır, çünkü tümevarım ya da tümdengelime dayalı mükemmel bir mantık sistemi oluşturur, ancak sakatlanmış ya da yalan temellere dayanır ve kendini, kanıtlara dayalı tartışmaya ve görgül doğrulamaya kapatır. Akılsallaştırma kapalı, akılsallık ise açıktır. Akılsallaştırma, akılsallıkla aynı kaynaklardan beslenir, ama en güçlü hata ve yanılsama kaynaklarından birini oluşturur. ( Edgar Morin, Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi, sy. 4-5, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003)
4 Atalay Girgin, Felsefenin Neliği ve Felsefeci, Sanat ve Edebiyat’ta YARATIM, Sayı 9, sy.54, 2005.
5 Hilmi Ziya ÜLKEN, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, sy. 227, Ülken Yayınları, 1998)

18 Mayıs 2008

"Şizofrenik aşk"ların kılıfı...

Aşk... Şizofrenik aşkların ‘kılıfı’…?

Atalay GİRGİN

Arzu ve aşk… Önce arzu vardır. Sonra aşk…

Aşık olunan her insan, aynı zamanda arzulanandır. Ama arzulanan her insan, aynı zamanda aşık olunan değildir. Arzulanmayan hiçbir insana aşık olunmaz. Arzulanan her insana da aşık…


Ancak arzu ile aşk arasında nesnesine yönelişleri ve ilişki kurma biçimleri açısından temel farklılıklar vardır.

Arzu, öncelikle yönelenin yöneldiği nesneyle, esas olarak iki tür ilişki kurma biçiminde kendini gösterir.

Bunlardan birincisi, ona sahip olma, onu kendinin kılma isteğidir. Bu isteğin şiddeti, arzulayanın arzuladığını, bir nesne olarak elde edip onu tüketmesine de, elde edemeyip kendini tüketmesine de, dahası hem kendini hem de nesnesi yok etmesine de yol açabilir.

İkincisi ise, nesnesini yüceltme, onu ulaşılmaz bir varlık olarak algılama ve anlamlandırma noktasında, yönelenin, kendini yöneldiğine nesne kılma ve ona hasretme biçiminde gerçekleşir.

Diğer yandan ise, arzu aşka da kapı aralayabilir. Bunun birincil koşulu, arzulayanın arzuladığınca arzulanmasıdır. İşte arzunun aşka dönüşmesini olanaklı kılabilecek olan ilişki burada belirir. Ancak bu yalnızca olanaklı bir ilişkidir. Aşk değil… Yaşanılırlık süresi ne olursa olsun aşk değildir daha…

Aşk; yönelenin yöneldiği nesneyi aynı zamanda bir özne olarak algılamasına dayanır ve birbirlerini birer özne/nesne olarak görüp algılayanların ilişkisinde ete kemiğe bürünüp arz-ı endam eyler. Düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla bütünsel olarak yaşanır.

Bu ilişki, birbirlerini birer özne/nesne olarak gören, algılayan ve anlamlandıran iki insanın, bütünsel anlamda kendini diğerinde, diğerini ise kendinde var etme yönelişinde hayat bulur. Ki bu haliyle, belki de, eşitliğin yaşandığı yegâne gerçek ilişkidir.

Yönelenin yöneldiğini, salt nesne değil, aynı zamanda bir özne kabulüne dayanan bu ilişki, iki özne/nesnenin birbirlerini üretmelerini koşullandırır. Çünkü o, düşünselliği, duygusallığı ve bedenselliğiyle, teklifsiz, çıkarsız, ödünsüz ve çırılçıplak yaşanan gerçek bir ilişkidir.

Düşünselliğin ve karşısındakini özne olarak görüp algılıyor olmanın, yaşanan ilişkinin her anında var olması, bu ilişkinin şizofrenikleşmesine, platonikleşmesine set çeken temel koşuldur. Bundan dolayı hiçbir aşk ne platoniktir ne de şizofrenik… Keza ilahi de değildir.

Sözcüğün gerçek anlamında platonik olarak nitelenen ve adına “aşk” denilen hiçbir yöneliş aşk değildir. Ama platonik olarak “aşk” denilen her yöneliş ve yaşayış şizofreniktir. Keza “İlahi aşk” denilenler de dahildir buna… Çünkü her şizofrenik arzu yönelişi “ilahi aşk” olarak nitelenmese de, adına “ilahi aşk” denilen her yöneliş şizofreniktir.

Zaten arzulayanın arzuladığı karşısında yaşadığı, gerçekliğe uygun olmayan, bir bilinç yarılmasının ifadesi olan; ama makul, mantıklı ve anlamlı kılınarak meşru gösterilmek istenen her şizofrenik yönelişin yegâne kılıfıdır, “ilahi aşk” nitelemesi; “İlahi aşk” söylemi…

Oysa “ilahi aşk” söyleminin kendisi, eşyanın tabiatına aykırıdır. Kendi inkarını kendinde taşıyan, kendini nakzeden bir söylemdir.

“İlahi aşk” söyleminin paradoksu…
“İlahi aşk” söylemi, öncelikle bir düşsel, düşünsel, “İlah”ı varsayar; daha doğrusu, “El-İlah”ı…

“El-İlah”ın varsayıldığı yerde, birileri ne denli düşünmemek için zorlasa da kendini, “El-İlahe” arz-ı endam eylemeye hazırdır zaten… Tarihsel olarak da hep yan yana olmuşlardır bunlar… Birincisi erildir, ikincisi dişil…

Ancak birilerinin inançsal kabul sınırlarını zorlamamak için, şimdilik, paranteze alıp düşselliğe düşünselliğe, yani zaten ait olduğu yere hapsediverelim “El-İlahe”yi… (Sakın kadının ikincil plana düşüşünün bir sonucu olmasın, “El-İlahe”nin yok sayılmaya başlaması ya da aksine, “El-İlahe”nin yok varlığa dönüştürülmesine dayanıyor olmasın kadının yüzyıllardır süren ikincilliği.) Zaten, ne arayanı var ne de soranı garibimin; yüzyıllardır sürgününde tekbaşına…? Ve dönelim “El-İlah”a…

Yazının daha ilk cümlesinde, “El-İlah”ın düşsel, düşünsel bir varlık olduğunu belirtmiş olsam da, “İlahi aşk” söyleminin, inancının peşinden gidenlere soracak olursak, bu varlık, yani “El-İlah”, düşünsel değil, gerçek varlıktır. Hiç değişmez, hep kendi kendiyle aynı kalır. Zamansız ve mekansızdır. Sonsuz ve sınırsızdır. Aslında tasavvur ettikleri bu haliyle bir yok varlıktır ya neyse… Platon’un aklına bereket… Nerdeyse, neleri varsa, Platon’a borçludurlar bu konuda. “Ödünç aldık” bile demeden kendilerinin kılıvermişlerdir onun varlık anlayışını... Teşekkür de etmemişlerdir üstelik…

Yeni Platoncu olarak kabul edilen Plotinos’un südur anlayışından da yararlanarak, Farabi, zorunlu varlık ve mümkün varlık anlayışıyla “El-İlah”ı akli anlamda temellendirmeye çalışmıştır. Ancak buna rağmen Farabi’yi, Antik Yunan felsefesinin etkisinde kabul ederek bir kenara itiverme yaklaşımı da yaygındır bu kesimlerde. Ama laf başı geldiğinde de, “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” dedirtircesine, Farabi ve diğer felsefecilerle övünmekten geri durmazlar.

Neyse… “İlahi aşk” söylemiyle, nesnesi karşısında duyulan şiddetli arzudan kaynaklanan ve hallüsinasyonlaşan bilinç hallerinden bazılarını meşrulaştırma gayretkeşliği içerisine girenler, “El-İlah”ı gerçek varlık, asıl varlık olarak kabul ederler. Kökeni Platon’a kadar geriye uzanan bu anlayışa göre, değişen, zamanda ve mekanda varolan, başlangıcı ve sonu olan hiçbir varlık gerçek değildir.

İşte tam da bu noktada, sonlu ve sınırlı bir varlık olan insanın, sonsuz ve sınırsız, aynı zamanda her şeye kadir bir varlık olan “El-İlah”a düşünsel, duygusal ve bedensel olarak yönelişi ve kendini hasredişini “İlahi aşk” olarak niteliyorlar. Oysa daha baştan bir tenakuzla adım atıyorlar : Adlandırmak, ad vermek.

Ad, ister düşünsel olsun isterse gerçek, her daim nesne kılınana, nesneleştirilene verilir. Nesne kılınan, nesneleştirilen ise daima sınırlandırılmış olandır. Dahası, her nesne sıfatlarıyla vardır. Bu arzu yönelişinin karakteristiğine uygundur. Çünkü arzulanan, ne denli yüce ya da kutsal sıfatlar adfedilmiş olursa olsun, nesneleştirilmiş, sınırlandırılmış olandır.

Ama sonsuz ve sınırsız bir “El-İlah” tasavvuruna uygun değildir. Çünkü kendisine sıfatlar ve eylemler atfedilen her “El-İlah”, daha adlandırma aşamasından başlayarak, salt varolanlıktan çıkarılmış ve artık bir nesneye dönüştürülmüştür. Kim tarafından? Yanıtı belli sorunun : İNSAN.

Bu büyük harfle yazılan İNSAN, sonra bakmış ve düşünmüş ki, sıfatlar işleri karıştırmaktan, özellikle de küçük harfle yazılan insanın kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor, hatta bazıları muzipleşip olmadık şeylere yelteniveriyor. O zaman demiş ki, “sıfatları tadil eylenmiştir” artık “El-İlah”ın.


O andan beridir ki, “El-İlah”, düşünür ama beyinsizdir; duyar ama kulaksızdır; görür ama gözsüzdür; koku alır ama burunsuzdur; konuşur ama dilsizdir; yapar, yaratır, yakar, yıkar ama elsiz ve ayaksızdır; saçsız ve tüysüzdür, çünkü bedensiz ve kafasızdır; dahası ne erkek ne kadındır, düpedüz cinsiyetsizdir. O bu haliyle, bir yok-varlıktır.

İşte “İlahi aşk” yaşadığı söylenen insanlar, büyük harfle yazılan İNSAN’ın düşünsel, düşsel anlamda bile yok kılmaya çalışarak, yalnızca bir ada dönüştürdüğü “El-İlah”ı arzular. Onu kendinin kılamayacaklarına göre, kendilerini onun kılmaya yeltenirler. Birazcık kendini toparlayabilenleri bunların, “o her yerde ve her şeydedir” derler. “Her yer ve her şey” deyince işler karışıverir…

Ehh… Galileo ve G. Bruno’dan beri evren de sonsuz ve sınırsız kabul edildiğine ve salt madde olduğuna göre, “El-İlah”ın da gidebileceği başka bir yer kalmamıştır zaten. Bundan dolayı, “İlahi aşk”lara da rastlanmıyor artık günümüzde… Psikologlar, psikiyatristler ne güne duruyor ki… Çünkü ayan beyan adı belli bunun : Şizofreni…

14 Mayıs 2008

"Marx neden ateist değildi?"

“Marx neden ateist değildi?”
Atalay GİRGİN

Doğru bilinen yanlışlar vardır. Tıpkı, yanlış bilinen doğrular olduğu gibi… Ya da doğru olup olmadığına ilişkin en küçük bir araştırma kaygısı bile taşımadan, aktarıldığı gibi kabul ediliveren bilgiler… Marx’la ateizmin, herhangi bir kuşku duymaksızın ilişkilendirilmesine dayananlar da bu türdendir.

Memleketim insanının, “Din bir araçtır” diyen başbakanın dindarlığını sorgulamak aklına bile gelmez. Ama bu “araç”ın neliğini ve işlevini ortaya koyan, dahası toplumun geniş kesimleri tarafından yalnızca “Din halkın afyonudur” sözüyle tanınan Marx’ın ne olduğunu sorgulamak, onun kendini ne olarak niteleyip nitelemediğini araştırmak da…

Çünkü Türkiye’de, Marx’tan haberdar olup da, onun ateist olmadığını düşünen hemen hemen hiç kimse yoktur. Bu düşüncenin ne kadar doğru olup olmadığı, ne denli geçerlilik değeri taşıyıp taşımadığı ayrı bir tartışma konusudur elbette.

Ancak, Sözcelem Felsefe-Edebiyat Dergisi, bu ay yayımlanan mayıs-haziran sayısında, “Marx neden ateist değildi?” başlığını taşıyan bir makale yayımladı. Rastlantı bu ya, bir çok dergide de, ünlü “Komünist Manifesto”nun yayınlanışının 160. yılına ilişkin yazıların ardı ardına yayımlandığı sırada…

Andy Blunden’in, imzasını taşıyan ve Doğan Barış Kılınç’ın Türkçe’ye çevirdiği makalenin temel önermesi, başlıktan da anlaşılabileceği gibi, “Marx ateist değildir.” Blunden, yalnızca önermeyi ileri sürmekle yetinmiyor : Daha başlığa içsel kıldığı “Neden” sorusuyla, önermesini temellendirmeye, gerekçelerini, dayanaklarını ortaya koymaya hazır olduğunun işaretini veriyor.

Andy Blunden ve yazıyı kapaktan veren Sözcelem Felsefe-Edebiyat Dergisi, bugüne dek Türkiye’de Marx üzerine yerli yersiz kelam edenlerin, sanki ezberini bozmak istiyorlar. “Din, ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur” diyen Marx için, Blunden, lafı dolandırmadan, “ateist değildir” hükmünü veriyor.

Bu yazının, birilerinin ezberini bozmaya ya da bu konuda bir tartışma başlatmaya ne denli katkı sağlayıp sağlamayacağını bugünden söylemek mümkün değil. Çünkü insanlar, genellikle kanaatlerini ve düşüncelerini kolay kolay sorgulamaya, dahası değiştirmeye yanaşmazlar. Ne de olsa, başkalarının ezberini bozmaya hazır olanlar, sıra kendi ezberlerine geldiğinde “sırra kadem basar”lar, her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de…

Hele hele, anlamaktan çok kalıp bilgi ve formülleri, klişe sözleri ve önermeleri ezberlemekten kaynaklanan kanaatler ve düşüncelerse bunlar, sorgulanmasını, eleştirilip, değişmeye açık kılınmasını beklemek daha da zordur. Ama imkansız değildir.

Eğer imkansızlık söz konusu olsaydı zaten, tüm ilahi dinlerin, bıkıp usanmadan yineledikleri, “Dünya evrenin merkezinde ve hareketsizdir. Evren sonlu ve sınırlıdır. Allah / Tanrı, evreni yarattıktan sonra arşa istiva (Türkçesi : yerleşmek) etmiştir.” önermeleri değişmezdi. Ama değişti. Bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu bilgi, doğmalarını tepetaklak ettirdi onlara. Sırasıyla Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet ve bunların bağımlıları, yüzlerce yıl insanların zihnine nakşettikleri, onların bilincine ve düşünme biçimine içsel kıldıkları önermeleri değiştirdiler çaresizce…Tıpkı bu dinler ve bağımlıları gibi, tek tek insanlar da düşünce ve kanaatlerini, inançlarını değiştirebilirler.

Dolayısıyla, insanlar, Marx’a ilişkin de düşüncelerini ve kanaatlerini yeniden değerlendirebilir bu yazı bağlamında. Ki Blunden, Marx’ın, “ateist damgasını 23 yaşında reddettiğini” belirtiyor. Ardı sıra şöyle diyor yazıda : Kendisini bir daha da ateist olarak tanımlamadığı açık bir olgudur.

Andy Blunden’e göre, Marx ateist değildir. Ya size göre…?

09 Mayıs 2008

Savaş ve Barış

SAVAŞ SÜREKLİYKEN,
BİR YANILSAMADIR BARIŞ

Atalay GİRGİN

Savaş ve barış... Hangisi gerçektir, hangisi düş?

Gerçek, bilincimizden bağımsız ve onun dışında var olandır. Düş olanın, düşlenenin ise, istenen ya da korkulan anlamında, varlığı da yokluğu da düşünmemize bağlıdır. Ama gerçek olan, düşünülmediği, görmezlikten gelindiği için yok olmaz; o, değişip dönüşse de hep var olur. Ta ki, yenilip, varlık koşullarıyla birlikte yok edilinceye dek. Tıpkı barış gibi...

Barış; eşitlik, özgürlük ve adaletle varolabilir. Savaş ise, eşitsizlik, adaletsizlik ve tahakkümle... Gerçek olan ikincisidir; düşse, ilki... Barışın, insan için, zamansal ve mekansal gerçekliğini yitirip, düşselleştiği an, savaşın da gerçeklik kazandığı andır. O an ki, bir insanın bir başkasını, herhangi bir nedenle ve herhangi bir biçimde, ekonomik, sosyal, siyasal, dinsel ya da cinsel tahakkümüne aldığı andır. O andan beridir ki, “hükmü tarih” kılınmıştır barışın; savaşınsa, “hükmü meri”...

Savaşın varlık koşullarıyla birlikte hükmünü sürdürdüğü dünyada, barış, düşten gerçeğe dönüşmez. Çünkü, savaş ve barış aynı anda var olamaz.

Savaş, varlık koşulları ortadan kaldırılmadıkça, süreklidir. İster sınıfsal, toplumsal, isterse devletler arası olsun, savaşın sürekliliğinde, barış da bir yanılsamadır. Çünkü bu ‘barış’, savaşın, olağan yol ve yöntemlerle sürdürülebilen görünümlerinden birine verilen, addır sadece.

Bir şeyin adını telaffuz etmekle, ona sahip olmayı aynı şey sanan insan, kendi yanılsaması yetmezcesine, bir de etki gücüne, konumuna bağlı olarak, bilinçli ya da bilinçsizce, başka insanların da yanılsamalarının nedeni ve kaynağı haline gelir. Ki bunun, bir düşünüş, söyleyiş ve eyleyiş biçimi olarak, genelin bilinç haline dönüştürüldüğü koşullarda, her şey daha kolaylaşır. Örneğin: Savaş gerçekliği, barış olarak algılatılabilir; savaşın temsilcileri ya da tarafları, barışın temsilcileri olarak kavratılıp, kahramanlaştırılabilir.

Unutulmamalıdır ki, bir adın varlığı, onun telaffuz edilişi, her zaman, o şeyin gerçekliğine delalet etmez.

Savaş da Barış da Efendilerindir

Onbinlerce yıldır olduğu gibi, günümüzde de savaş ve barış efendilerindir, egemenlerindir. Toplumun ezilen, sömürülen ve her türden tahakküm ilişkisini yaşayan kesimleri için, efendilerin barışı, efendilerin savaşının bir seçeneği değildir. Çünkü bu, eşitsizliğin, adaletsizliğin ve her düzeyde tahakküm ilişkilerinin, “ideolojik esir”liğe dayalı “gönüllü kulluk” temelinde, yeniden üretilmesinin ifadesidir. Kimileri, “sosyal barış” der bunun adına. Çünkü, egemenler ve onların her soydan ve boydan temsilcisi ve hizmetçisi gibi, bunlar da, savaşın, başladığı ve süreklileştiği anın ve alanın; gerçek nedeninin, kaynağının, anlam ve içeriğinin kavranması ve bilince çıkmasını engellemek isterler. Ve yine isterler ki, insanlar savaşı, sadece bombalar, kurşunlar, şarapnel parçalarıyla ölüm, kan ve barut kokusu olarak bilsinler; bunların yokluk halini ise, barış...

Efendilerin, egemenlerin savaşında ve barışında, “yarım besmeleli bir av”dır insan. Çünkü, savaşın da barışın da bedeli ona ödetilir her zaman... Ne var ki, meşru görerek ödediği her bedel, insandışılaştırır onu...

İşte o zaman, herkes kendi “biz”inden öldürülenlere “şehit” der, ötekilerin “biz”inden olanlara ise öldürülmesi müstahak olanlar. Her türlü aşağılayıcı sıfat “ötekiler”e yakıştırılır. Yüceltici sıfatlar ise “biz”e. “Öteki”nin ve “biz”in yanılsamalı bir bilinç hali kılınmasıyla, kendi üstü çizdirilir insana. Ölmek ve öldürmek meşrudur artık. Çünkü öldürdükçe “kahraman”, öldükçe “şehit” olunacaktır. Ya insan?...

“Kahraman” ya da “şehit” olmak varken, bu da soru mu şimdi? Zaten çizilmemiş miydi üstü onun?
Evet! Barışın yitip, savaşın başladığı ilk günden beri üstü çizilidir insanın; o andan beridir ki, savaşsız geçen bir tek saniye bile yoktur dünyada.

Ama ne var ki, buna savaş demiyor artık insan...
Ya sen?...

06 Mayıs 2008

Anadil yasağı ve bir "Türk Felsefe"ci

Anadil yasağı ve bir “Türk felsefeci”
Atalay GİRGİN

Anadili, her insan yavrusuna varolanlar evreninin kapısını açan bir anahtardır. Her çocuk bu anahtarı kullandıkça tanır ve anlamlandırır kendinden başlayarak evreni…

Anadili konuşma yasağı ise “ötekileştirileni” tahakküm altına alma ve tabî kılma isteğinin dışsallaştırılmasıdır. Egemen ya da kurucu bir etnik unsur temelinde, siyasal ve ideolojik olarak “ulus” inşa etmeye yönelik her uygulamanın vazgeçilmezidir bu.

İnşa edilen her şey gibi, “ulus” da dışsal ya da içsel etkenler ve gelişmelerle tasfiye edilebilir. Ortadan kalkabilir. Değişip dönüşebilir. Ancak hiçbir egemen güç, ulus-devlet döneminin öğrenilmişlikten alışkanlığa dönüşüp içselleşen refleksiyle, bu değişime ve tasfiyeye izin vermek istemez. Kendi varlık koşullarının yok olmasına seyirci kalmaz. Doğruluğuna ve yanlışlığına bakmaksızın, varlık koşullarını savunma tedbirlerini almaya yönelir.

Oysa bu, aynı zamanda, tehdit olarak görülüp “ötekileştirilene” ve onun varoluşuna karşı yöneltilen bir saldırıdır da. Her toplumun çokkültürlü oluşu gerçekliğinin hakikâtini paranteze alıp onu tektipleştirme girişimidir.

Ulus-devletlerin ortaya çıkışından bugüne uygulanmasına rağmen, egemenleri nihai başarıya ulaştırmayan tektipleştirme politikaları, son zamanlarda, Avrupa’nın bazı ülkelerinde yeniden sahneye konulmaktadır. Avrupa’da, özellikle toplumun nüfus yapısında ve bileşiminde görmezden gelinemeyecek düzeyde değişimin yaşandığı ülkelerden ikisi bu politik girişimin başını çekmektedir. Bunlardan birisi Almanya’dır. Diğeri ise Hollanda... Her iki ülkede de toplum çokkültürlü ve çokdillidir. Gerçekliğin bu hakikâtine rağmen, hem Almanya’da hem de Hollanda’da, okullarda anadilinde konuşma yasağı getirilmiştir çocuklara. Artık bu ülkelerde, farklı etnik kökene sahip çocuklar, kendi anadillerini konuşamayacaklardır okullarda. Yani Türkçe yasaktır; Kürtçe yasaktır... Elbette diğerleri de...

Ancak ne Türkçe’nin ne de Kürtçe’nin okullarda yasaklanmasına karşı kayda değer bir tepkinin esamesi yok görünürde. Hangi etnik kökenden olursa olsun “milliyetçilik”te üzerine toz kondurtmayanlardan, “insan hakları” hassasiyetine sarılanlara dek ne bir ses var ne bir nefes... Aksine, sükutu ikrar ile tam bir riya hali hükmünü sürdüren... Tıpkı anadilinde konuşma yasağı kararı alan Almanya ve Hollanda egemenlerinin tutumu gibi...
Oysa bu yasaktan yirmi üç yıl öncesi de vardı. Kürt çocukların anadillerinde konuşmaları yasaktı hala. Aziz Nesin, “Bulgaristan’da Türk, Türkiye’de Kürt Yoktur” diye yazmamıştı daha. Önce Almanya’da, ardından Hollanda’daki okullarda, çocuklara anadillerinde konuşma yasağı da getirilmemişti daha. Açıkça telaffuz edilen bir yasak yoktu Avrupa’da anadile ilişkin.

Yirmi üç yıl önce Almanya’da, tarih 1983’ü gösterirken, Würzburg Üniversitesi’nin konferans salonunda bir “Türk Felsefeci” konuşuyordu kürsüden. “Dil, Kültür ve Eğitim : Çağdaş Batı Avrupa’daki Çokkültürlülük Üzerinde Bir Derinleşme”1 başlıklı tebliğini sunuyordu O. Tartışmalı bir konferanstı bu, Avrupa’nın diğer ülkelerinden de katılımcıların yer aldığı...

O, kendine özgü düşünüş ve söyleyiş biçimiyle, “İnsanın anadilini öğrenmesi, kültür edinmesinden başka bir şey değildir” diyerek sesleniyordu, konferans salonundaki katılımcılara. Benimsediği fenomenolojik ve betimsel yöntemiyle aktardığı gözlemlerinin üzerine bina ediyordu, gerçekliğin şu hakikâtini : Tekdilli tekkültür yok Avrupa’da. “Tek kültür, tek dil” çığlığı çağdaş Avrupa’nın geleneğine aykırı düşer.

Ne var ki hakikât, o gün de bu gün de, kendi ülkesinde bile, egemenlerin çıkarlarına denk düştüğü oranda değerliydi. “Tek kültür, tek dil” çığlıklarının da duyulduğu Avrupa bundan arî olabilir miydi ki... Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Avrupa’da da bazen iktidarlar, bazen farklı iktidar odakları, gerçekliğin hakikâtini de kimi hakları da, kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece savunurlardı. Ve bu, tüm devletlerin, dahası açık ya da gizli, hükmü meri olan tüm resmi ideolojilerin, karakteristik özelliğiydi. Keza iktidar mücadelesi yürütenlerinin de...

Bir felsefeci için ise, gerçekliğin hakikâti değerine haiz algılanan ve telaffuz edilen her bilgi değer üretir. Etik ya da estetik boyutuyla davranışa dönüşmesi gereken.

İşte O da, önerileriyle buna uygun bir davranış sergiliyordu o gün. Günümüzde eğitimin çokkültürlü, çokdilli olması gerektiğini belirtip, “Çokkültürlü eğitimbilim o saygıdeğer tekkültürlü eğitimbilimin yerini almalıdır” diyordu. O’na göre, “anadil sorunu yeni eğitimbilimde ilk yeri işgal” etmesi gereken bir öneme sahipti. Çünkü “Hiçbir kültür gücü, önemce, insanın anadilini öğrenmesiyle, anadilde gelişip serpilmesiyle, anadille gelişmesiyle aynı düzeye konamaz”dı.

O’nun günümüzde anadilsiz eğitimi düşünmediği koşullarda, şimdi okullarda anadillerinde konuşmaları bile yasak çocukların. O, kendi ülkesinde Kürt çocuklara uygulanan anadil yasağına tanıklık etmişti. Ama bugünkü anadil yasağını göremedi. Çünkü O bir yıl önce, Şubat’ın son günlerinde ayrıldı aramızdan. O’nun adı Nermi Uygur’du.

Çokkültürlülüğün gereklerinin, anadil başta olmak üzere eğitimde uygulanması gerektiğini savunan ve çokkültürcü bir tutum sergileyen Nermi Uygur’u anmak yetmez. Keza anadili yasaklarını kınamak da yetmez. Her bir insan, düşünmeli ve düşündürtmeli çocuklara : Anadillerinden ne ister egemenler çocukların? Neden yasaklarlar anadillerinde konuşmalarını ve eğitim yapmalarını? Düşünün ve unutmayın Nermi Amcanızı çocuklar!... Şubat 20062
1 Nermi Uygur, Kültür Kuramı içinde, Yapı Kredi Yayınları 1996.
2 Bu makale, Mermi Uygur’un birinci ölüm yıl dönümü için yazılmıştır.

02 Mayıs 2008

Aşk...?

AŞK... ?

Atalay GİRGİN

Aşk...
Üç harften oluşan, kısacık bir sözcük dilimizde... Bu denli kısa olup da, söylendiğinde, okunduğunda ya da duyulduğunda insanın dikkatini çeken, içinde bir şeyleri kıpırdatan... Bu denli kısa olup da, uğrunda ölünen, öldürülen, kişiyi yemeden içmeden kesen ya da deli olunan bir durumu anlatan kaç sözcük vardır ki... Eğer aşk, salt bir sözcük olsaydı; yaşanan bir gerçekliğe delalet etmeseydi, bu kadar bizi ilgilendiren ve etkili bir kavram olabilir miydi ki...


 Aşk her toplumda vardır ama yaşanış renkleri farklıdır. Bunların renklerini birbirinden ayıran ise, bireylerin içerisinde yaşadığı toplumsal, kültürel koşullar, bireylerin yetişme tarzları ve çocukluk yaşantıları, kişilik özellikleri, değerleri ve tercihleridir.

Tarihsel ve güncel anlamda, aşkın yüzlerce, binlerce tanımı yapılmıştır ve gelecekte de yenileri eklenecektir bunlara. Keza yine aşkı konu alan binlerle ifade edilecek şiirler, öyküler, romanlar yazılmış; oyunlar sahnelenmiş, türküler yakılmış, şarkılar söylenmiştir. Ressamlar, ellerinde fırçaları ve paletlerindeki renklerle, tuvale aksettirmeye yeltenmişlerdir onu.

Aşk, yalnızca sanatın ve edebiyatın farklı alanlarında değil, felsefede de işlenmiştir. Filozofların bazıları aşk’ı bir varlık olarak ele alıp, “aşk nedir” sorusunu yanıtlamaya, onun neliğini ortaya koymaya ve belirlemeye girişmişlerdir. Bunlardan bazıları makaleler yazmış, bazıları daha kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Schopenhauer’in Aşkın Metafiziği, Afşar Timuçin’in Aşkın Diyalektiği, yine yaklaşık olarak aynı kapsamda değerlendirilebilecek olan Alain Finkielkraut’un Sevginin Bilgeliği, Herbert Marcuse’un Eros ve Uygarlık, Erich From’un Sevme Sanatı, bu çalışmalardan bazı örnekler olarak sayılabilir.

Bunların yanısıra, bilim alanından da, özellikle psikolog ve psikiyatristler aşk üzerine çalışmalar yapıp eserler ortaya koymuştur.

İster bilimsel, ister sanatsal, isterse felsefi anlamda ele alınsın, aşkı bir varlık, bir olgu olarak gören ve belirlemeye yönelen her girişimin temelinde, buna girişen bireyin, kendi öznel, deneyimleri ya da deneyimsizlikleri; anlamlandırmaları, yanılsamaları, hayalleri; içerisinde yaşadığı koşullardaki tercihlerini hem kendisi hem de diğerleri nezdinde meşrulaştırma çabaları vardır. Bu çaba, kendilerinin, yani öznelliklerinin paranteze alındığı, hatta, sanki hiç yokmuş gibi algılanmasına olanak veren genelleşen belirleme ve önermelerde bulur ifadesini... Yapılan tanımlarda daha da belirgindir bu özellik... Bundan dolayı yapılan her genelleme öznelliği aşma yada gizleme çabasıdır. Çünkü bilinmesini, sorgulanmasını, alenileşmesini istemez kendi yaşantısının...

Örneğin;
“Aşk şiddettir.”
“Aşk tutkudur.”
“Aşk iradedir.”
“Aşk iradesizliktir.”
“Aşk uysallıktır.”
“Aşk sahibine yaltaklanmaktır.”
“Aşk kediliktir.”
“Aşk ihanettir.”
“Aşk köpekliktir.”
“Aşk sadakattir.”

Tanımlarının/nitelemelerinin her birinde gizlenen bireysel yaşantılar ve bunlara dayanan öznel anlamlandırmalar vardır. Ancak tanımın/nitelemenin genelliğinden dolayı, bunları okuyanlar, bu tanımları verenlerin/yapanların bireyselliğini düşünmez bile... Oysa bu tanımlar, gerçekliğini esas olarak, tanımı yapanın, adına “aşk” dediği ilişkide bulur. Daha ötesinde değil... Acaba yaşanan gerçek bir aşk mıydı? Okuyan bilebilir mi ki bunu...

Aşk’ı varolana aşkın kılmaya çalışmanın anlamı da gereği de yoktur. Aşk metafizik bir şey olmadığı gibi, herhangi, sıradan denilebilecek bir şey de değildir.

Aşk ilişkidir.

Ne var ki her aşk, karşılıklı yaşanan gerçek bir ilişkiye dayanmadığı gibi, her ilişki de aşk değildir. Adına aşk denilen ilişki, diğer tüm insan ilişkilerinden farklıdır. Hem öznesi ve özne/nesnesi hem de yaşanışı açısından...

‘Aşk ilişkidir’ önermesi, “nedir” sorusuna genel bir yanıt olsa da, kendi başına açıklayıcı değil elbette. Bundan dolayı sorular sormak gerek yükleme. Aşk nasıl bir ilişkidir? Aşk neden bir ilişkidir? Bu ilişkiyi diğer insan ilişkilerinden ayırıcı ve ayrıcalıklı kılan nedir? Soruları çoğaltmak mümkün ama, gerek yok şimdilik...

Aşk, düşünsel, duygusal, bedensel boyutuyla, öznenin özne/nesnesini bütünsel anlamda fethetme ve onun tarafından fethedilme isteğine dayanan bir ilişkidir. Öznenin, özne/nesnesiyle buluşamadığı ya da özne/nesnenin idealleştirildiği yerde, gerçek, yaşanan bir aşk yoktur. Ki “platonik aşk” denilen ve giderek hastalıklı bir hal alan bu durumda gerçek bir aşktan değil, saplantılı bir bilinç halinden söz edilebilir yalnızca... Çünkü ortada ilişki yoktur. İlişkinin olmadığı yerde de aşk...

İnsanın hem en güçlü, hem de en zayıf olduğu ilişkidir aşk... Çünkü çırılçıplak yaşanır; düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla... Teklifsiz, beklentisiz, çıkarsız ve ikircimsiz yaşanır. Ki orada, ne bir gonca gülün gölgesine yer vardır ne de bir kuş kanadının... Eğer bunlar, “acaba”, “ama”, “ancak” gibi sözcüklerle peydah olursa bir ilişkide, biline ki aşk sırra kadem basmıştır çoktan... Ve onun adı artık aşktan başka her şey olabilir... Ama asla aşk olamaz.

01 Mayıs 2008

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK
Atalay GİRGİN
I
Özgürlük var mıdır? Eğer varsa, özgürlük nedir? Eğer yoksa, özgürlük talebinin anlamı nedir?
Özgürlük, insanın bilincinden bağımsız olarak varolan herhangi bir gerçek varlığa ya da onun gerçekliğine delalet eden bir kavram değildir. Yani insanın düşüncesinin, bilincinin dışında ne bir varlığa ne de bir gerçekliğe dayanır. Düşünsel bir kavram olarak, yalnızca düşünsel, düşsel bir varoluşa sahiptir.
Özgürlük, her çağda, her toplumda, insanların bulundukları yere, bireysel ya da toplumsal istek, özlem ve ihtiyaçlarına, eylemlerinin ya da eyleme girişimlerinin karşısına çıkan engellere göre, yerli yersiz telaffuz ettikleri kavramlardan biridir.
Toplumsal eşitsizliğin veri olduğu, egemenlerin ve tabii olanların varolduğu hiçbir çağda ve hiçbir toplumda, herkes için geçerli evrensel bir özgürlük yoktur. Herkesin kendisine göre bir anlam yükleyebildiği, içerisinde yaşadığı koşullarda kendisine göre ‘somutlayabildiği’ kavramlardan biridir özgürlük. Ki bu noktada, genelliği ve mutlaklığından değil, göreliliğinden söz edilebilir özgürlük denilen bir halin...
O, telaffuz edilişi ya da okunuşuyla çağrıştırdığı sınırsızlık ve engellenemezlik anlamına rağmen, ancak belirli bir zaman ve mekan koşullarında, bunun fiili ve potansiyel olanakları temelinde ileri sürülen kabullerle belirlenip algılanır kılınabilir. Bu ise, kavramın çağrışımsal anlamı ile daha başlangıçta kurulan, ortaya çıkan bir çelişkidir. Çünkü, hem zamanın ve mekanın belirliliği, hem bunun olanaklarının sınırlılığı, hem de ileri sürülen kabuller, bir sınırsızlık ve engellenemezlik çağrışımı yapan özgürlük’e bir sınır çizer. Her sınır bir engellemedir. Bir soyutlama düzleminde düşünürsek, özgürlük ve sınır, ikisi bir arada olamayacak ya da olmaması gereken kavramlardır.
Bunun yanı sıra, her anlam ve her değer de özgürlük’e sınır çizer. Keza, bireyin karşılaştığı herhangi bir durum karşısında yapmayı ya da yapmamayı seçtiği eylemler de... Burada bir sorumluluk peydah olur. Sorumluluk’un peşi sıra ise, müeyyideler; bedel ya da ödül... Anlam, değer, sorumluluk, bedel, ödül, ister bireysel nitelikli olsun, isterse toplumsal, özgürlük’e çizilen sınırlardır.
Bunlar düşünüldüğünde ise, özgürlük anlamın ve değerin yokluğudur. Anlamın ve değerin yokluk hali ise insansızlıktır. Çünkü insan, anlam ve değer üreten, dahası bunlarla varolan bir varlıktır.
Bu noktada özgürlük, çağrıştırdıklarının aksine, bir sınırlılık, sınırlanmışlık hali olarak anlam kazanır; bireysel ve toplumsal düzeyde... Bu ise kendini bir nakzediştir.
Bunun aşılması gerek ama bunun öncesinde bir ara söz: Özgürlük, insanın ve insanlığın en güzel sayıklamalarından, en güzel düşleri ve rüyalarından biridir. Bunları güzel kılan ise sonunda uyanılabilmesidir. Sonuna uyanışla varılamayan, hiçbir rüya, hiçbir düş ya da hiçbir sayıklama güzel sıfatını kazanamaz... Özgürlük’ü, ne denli ulaşılmaz olursa olsun, güzel kılan da bu olsa gerek...

II
‘ÖZGÜRLÜK TALEBİ’NİN NELİĞİ

Özgürlük talep edilemez.
Eğer bir şey talep edilebiliyorsa, bir ya da bir kaç talebe veyahut da bir talepler manzumesine indirgenebiliyorsa, o şey asla özgürlük olamaz. Çünkü her talep, en az iki muhatabı gerektirir : Talep eden ve kendisinden talepte bulunulan. Bunlardan biri egemendir, diğeri tabi olan ya da biri iktidardır, biçimlendirendir, diğeri yönetilendir, biçimlendirilmesi gerekendir.
Birinden bir şey istemek, onun egemenliğini, iktidarını tanımak demektir. Ki iktidar ve özgürlük, kavramların neliği açısından, bir araya gelemeyecek denli karşıttır ve dışlar, yadsır birbirini. Bundan dolayı da hiçbir iktidar mücadelesi, özgürlük mücadelesi değildir.
Hangi çağda, hangi toplumda olursa olsun, tarihsel ve toplumsal anlamda, insanın ya da bir soyutlama düzleminde insanlığın, bireysel ve toplumsal vicdanın kabul edilemez olarak algıladığı eşitsizliğe, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı yükselttiği çığlığın ve koşullar değişmediği sürece, bıkmadan usanmadan yinelediği sayıklamanın adı olagelmiştir, özgürlük. Koşullar değişmeye, haksızlığın tescili olan haklar biçimsel ifadeye bürünmeye başladıkça da, çığlık dinmeye, sayıklama tükenmeye yüz tutar, her geçen gün... Çünkü yaşam ve yaşamın gerçekliği galebe çalmaya başlar.
Oysa bu hem kavramın yarattığı çağrışıma hem de bununla koşutluk içeren neliğine uygun değildir. Aksine bir yanılsama vardır ortada. Ama bu yanılsama, eşitsizliğe, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı yükseltilen çığlığın içeriğinden değil, bu çığlığa verilen addan kaynaklanır.
Dahası, bir adım daha atarak şunu söylemek gerek : Bu, bir şeyin adını telaffuz etmekle ya da bir adın, bir kavramın varlığı ile onu gerçeklik addetme yanılsamasından kaynaklanır. Oysa her adın ya da her kavramın bir gerçekliği yoktur. Tıpkı Anka Kuşu gibi... Tıpkı Tek Boynuzlu At gibi...
Velhasıl tıpkı özgürlük gibi... Tıpkı ‘özgürlük talebi’ gibi... Ama yine de en güzel sayıklamanız özgürlük olsun. Rüyalarınız, hayalleriniz olsun ve sonunda da güzel diyebilmeniz için uyanışlarınız...