27 Nisan 2008

Hasan Ali Toptaş'ın Yalnızlıklar'ı Üzerine

Şiirin Felsefeyle Felsefenin Şiirle Dansı :
YALNIZLIKLAR

Atalay GİRGİN*

Yalnızlık; günümüz insanının, aslında sorun olmayan en büyük sorunlarından biridir. Kimi yalnızlık’a düşer, kimi yalnızlık’a yükselir; kimisi de hep yalnızlık’ı yurt edinmiştir, onun müebbet hükümlüsüdür zaten. Kimileri korkar ve kaçmak isterken ondan, kimileri de yakınır bir türlü yalnız olamamaktan... Şairi, öykücüsü, romancısı onu konu alır. Onun üzerine öyküler, romanlar, şiirler yazılır. Yeri gelir, tiyatro oyunlarının, filmlerin konusu olur.

Oysa insan için yalnızlık bir düştür; “toplumsalın güvencesinde kurulan bir düş.” Düşselin, düşünselin dışında bir gerçekliğe sahip olmayan yalnızlık, özellikle günümüz insanının hem ne’liğine hem de yaşamına özgü bir durum olarak algılanmakta.

Yalnızlık, düşün gerçeklik addedilmesine dayanan yanılsamalı bir bilinç haliyle, insanın, sanat başta olmak üzere, neredeyse her tür etkinliğinde, en azından söylemsel olarak, ‘var’ kılınmaktadır. Yanılsamanın gerçeklikmişçesine, tartışılmaz, sorgulanmaz bir kabul gördüğü yerde de, insanın tanımlayanı olup çıkıvermektedir karşımıza o...

Tıpkı, Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar1 adlı şiir kitabında olduğu gibi. “İnsan yalnızlıktır” der Toptaş; hem de “İnsana en yakın yalnızlıktır insan.” Daha kitabın giriş sayfasında karşılar, yazılı olarak sorulmamış “İnsan nedir?” sorusuna verilen bu tek satırlık felsefi yanıt okuru. Tek satır dediğime bakmayın. Eğreti bir duruşu, sırıtan bir boy verişi yoktur felsefi olanın, Toptaş’ın Yalnızlıklar’ında. Bir ayrıkotu gibi durmaz onda felsefi olan. Çünkü Yalnızlıklar, “sanatlaşmış felsefe”nin boy verdiği bir “nehir şiir”dir; felsefenin şiirle, şiirin felsefeyle dansa durduğu, yoğrulduğu bir yapıttır.

Sanatlaşmış Felsefe Ya Da Edebiyattaki Felsefe

“Sanatlaşmış felsefe”, Afşar Timuçin’e göre, “özel bir felsefedir”; “genel olarak sanatta”ki, özel olarak ise “edebiyattaki felsefe”2dir bu. Ama özel anlamda bir edebiyat ya da sanat felsefesi değil. Bundan dolayı o, yani “edebiyattaki felsefe”, öncelikle edebiyatın neliğiyle3 kuşatılmışlık ve belirlenmişlikle karakterize olur. Ardı sıra, yapıtın biçim ve içeriğine uygun olarak, felsefi düşünüş, kavrayış ve anlamlandırışla ortaya konan bilgi ya da problemin edebi bir söylem temelinde ona içkin kılınmasıyla...

Sanatlaşmış felsefe; ister genel isterse tekil bir yaşantıya ve yaşanmışlığa dayansın, isterse de yalnızca düşselliğe işaret etsin, buradaki bilgi ya da problemin, sanatçı ya da yazar tarafından, genellik temelinde kavranmasına ve buna ilişkin hükmün, imgesel, çağrışımsal, betimsel, meteforik, vb. düzeyde bir yapıtta var edilebilmesine dayanır. Felsefe, açık ya da örtük bir biçimde ontolojik bir kabul veya kabuller üzerinde yükselerek, genel olarak, neliği ve gerçekliği temelinde kavram çözümlemelerinden ve kavramlar arası ilişkilerden hareketle, eleştirel, sorgulayıcı, kendi içerisinde tutarlı, genel akıl yürütmelerini ve temellendirmeleri gerektirir. Genel olarak sanat, konumuz açısından edebiyat ise, kavram çözümlemelerinin yapıldığı bir alan değildir. Aksine o, kavram çözümlemeleri yapmak bir yana, neredeyse her kavramın salt sözcük kılınarak gerçekleştirildiği bir etkinliktir.

Her kavram bir sözcüktür. Ama her sözcük bir kavram değildir. Örneğin, bu paragrafın ilk cümlesindeki son sözcüğü ele alalım: Buradaki “sözcüktür” bir kavram niteliği taşımaz. Ama bu sözcükte yer alan “söz” de “sözcük” de birer kavramdır. Dolayısıyla, sözcüklerle yapılan ve bir anlamlandırma etkinliği olan edebiyatta, felsefi olanın, kendini kavram çözümlemeleri temelinde dışsallaştırması, göstermesi söz konusu değildir. O bir sır olmasa da görülmeyi, kavranmayı bekler. “Her cümlede bir çift göz vardır/ ve her noktada bir insan”{sy.7) der Toptaş. Ama aynı cümlede bile çifter çifter gözlerin aynı şeyleri görüp, aynı kavrayışa aynı anlamlandırışa ulaşıp ulaşmayacağını kim garanti edebilir ki...

Yapıtı Felsefeyle Sorguya Çeken Bir Bakış

Bir edebiyat yapıtında da, felsefi olanın felsefi olmayandan ayrılabilmesi, eğer varsa, ondaki “sanatlaşmış felsefe”nin kavranıp görülebilmesi, farklı türden bir bakışı, okuyuşu ve anlamlandırışı gerektirir. Bu felsefi bir bakıştır; felsefeyle görmeyi, sormayı, felsefeyle kavramayı ve anlamayı içeren bir bakış...

Felsefeyle bakan, sorguya çeken bir bakıştır bu: Dilbilgisel incelemelere ya da metin incelemelerine, çözümlemelerine indirgenemeyecek bir sorguya çekişi gerektiren. Öncelikle nesnesini, varolanlar evrenine katılan, ama ne’liği ve gerçekliği ile biricik ve artık değişimden arî kalacak, “yeni bir varolan” olarak kavramaya dayanan. Nesnesini ve nesnesinin evrenindekileri kendisine ontik bir temel kılan. Yazarının salt sözcük kıldığı kavramları, sözlük anlamı temelinde değil, yapıtta verilen anlamı, niteleyeni ve tanımlayanı ile kavrayan. Yapıtı, ortaya koyduğu kendi evreninde, bütününden özeline, özelinden bütününe giderek değerlendirip, değerleyebilen. Onda önceden ortaya konulmuş kabulleri ya da kendi öznelliğine bağlı kabulleri aramayan. Aksine onu, yazarınca nitelendiği anlamıyla ve türünün biricik varolanı olarak kavrayan. Genel olarak sanatta, ki esas olarak edebiyatta, bir yapıtı, hatta bir tek şiir ya da öyküyü bile felsefeyle sorguya çeken, felsefeyle değerlendirip değerleyen bir bakış.

Her eleştiri şu ya da bu ölçüde sorguya çekmeyi içerir. Ancak sorguya çeken her bakış, eleştirelliği içerse de salt eleştiriye indirgenemez. Çünkü burada esas olan, yazarın, yapıtının evreninde, edebi bir tarzda içselleştirerek ortaya koyduğu bilgi ve problemi, işaret ettiği insanın değerini, yanılsamasını, insan için gösterebildiği açmaz ve olanağı kavramak ve anlamaktır. Öte yandan, yazarın kendi öznelliği temelinde, yapıtta sözcük kıldığı kavramlara ilişkin ne’lik belirten, tanımlama ve nitelemeleri, çağrışımsal, imgesel, meteforik, vb. düzeyde de olsa tespit edebilmektir. Ki değerlendirme ve değerleme, yapıtın bütünselliğinde, bunların üzerine bina edilir.

Her eleştiri, yeniden bir değerlendirme, yeniden bir değerlemedir. Ancak, her değerlendirme ve değerleme bir sorguya çekişe dayansa da salt eleştiri değildir. Eleştiride amaç ele alınan nesnenin, benzerleri içerisindeki farkını gösterebilmektir. Söz konusu nesne bir edebi ürünse, onu bir yanıyla, hem edebiyatın ne olduğuna ilişkin, hem de yapıtın türüne bağlı olarak, o türe ilişkin önceden konulmuş ya da geçerli addedilen, “teknik” kabullere dayanarak yapmaktır. Genellikle eleştiri, yapıtın bunlara uygunluğunu değerlendirir. Diğer yanıyla ise eleştirenin, hem bir akıma ya da kurama hem de kendi öznelliğine bağlı kabullerine, yapıtı beğenip beğenmemesine, vb. dayanmaktadır. Dolayısıyla eleştiri ve eleştiriye dayanan değerlendirme ve değerleme, her daim, açıkça telaffuz edilen ya da edilmeyen apriori kabullerle gerçekleştirilir. Yapıtta her iki yanıyla da, aranan bu kabuller bulunduğu ölçüde, o yapıt, önce ilgili türe ait sayılır. Sonra da estetik bir değer biçilir ona.

Felsefeyle sorguya çeken bir bakış ise, öncelikle yapıtta felsefi olanı bulmaya, görmeye, kavramaya yöneliktir. Eğer varsa, bunun ne ölçüde sanatlaşmış ya da edebileşmiş felsefe olduğunu saptamaya dönüktür. Bunlar ise, eleştiride olduğu gibi, belirli bir akım ya da sorguya çekenin beğenisi ya da kendine özgü anlayışı temelinde yapılmaz. Aksine ve yalnızca, bir boyutuyla, felsefi düşünmenin ve bilginin genel özellikleri dikkate alınarak, diğer boyutuyla da edebiyatın ne’liği temelinde yapılır. Felsefeyle sorguya çeken bakış sahibi için, eğer yazarın felsefi anlayışıyla bir hesaplaşma yapılacak ya da esas olarak onun yapıta içselleştirebildiği felsefeyi sorgulayıp eleştirmek söz konusu olacak ise, bu, yapıttaki felsefi olan/olanlar gösterildikten sonra gerçekleştirilir. Ki bu noktada da, sorgulama ve eleştiri, yapıttan başlamış olsa da, kaçınılmaz olarak nesnesini aşar ve farklı felsefi yaklaşımların, anlayışların tartışmasına dönüşür. Ama bu durum, ne yapıttaki felsefi olanın ne de onda içselleştirilebilmiş olan sanatlaşmış felsefenin yadsınmasını gerektirir. Dolayısıyla yapılması gereken, öncelikle ve esas olarak, felsefi olanın saptanması ve bunun bir “sanatlaşmış felsefe”nin örneği mi, yoksa yapıtın içerisine serpiştirilmiş felsefi önermeler mi olduğun ortaya konulmasıdır4.

Yalnızlık Üzerine Felsefe Ya Da Bir Yalnızlık Felsefesi

Yalnızlık üzerine felsefe yapabilmek, felsefi düşünebilmek ve felsefi bilgi ortaya koyabilmek için öncelikle iki temel soruya gereksinim vardır. Bunlardan birincisi, “Yalnızlık var mıdır?” sorusudur. Diğeri ise, “Yalnızlık nedir?”...
İlkine, “Hayır” ya da “Yoktur” yanıtını verenler için ikincisi, en azından başlangıç açısından, hükmünü yitirir soruların. Ancak, “Evet” ya da “Vardır” diyenler, yanıtın peşi sıra, bunun ne’liğini belirtmek sorumluluğuyla karşı karşıya kalırlar. Ki “Yalnızlık nedir?” sorusu, asıl bunlara yöneliktir. Çünkü bunlar, verdikleri yanıtla, yalnızlık’ın bir var olan olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda, hem yalnızlık’ın ne’liğini hem de onun ne türden bir var olan olduğunu ortaya koymaları gerekir.

Hasan Ali Toptaş da “Yalnızlıklar” adlı nehir şiiriyle “yalnızlık vardır” diyenlerdendir. Ve O, Yalnızlıklar’da yalnızlık’ı “her şey olan” olarak niteler.

“Her şey olan” kılındığında, Toptaş için yalnızlık, hem bir’dir hem çoktur. O bir’liğinde her şeydir; “her şey olan”, her şeyi sarıp sarmalayan ve kendinin göstereni olan tek tek her şeyi ise, tıpkı “silahlar”da olduğu gibi, yine kendinden yontandır. Bundan dolayı, tek tek her şey de hem yalnızlık hem de yalnızlıkla anlamlandırılandır ve yalnızlık çokluğunu da burada bulur.

Bu çokluğu temelinde de, her yalnızlık’ın, çağrışımsal, imgesel, meteforik ya da betimsel birer ne’liği vardır elbette... İşte bundan dolayı da, o, yani yalnızlık, bazen “... uçurumları giyinmektir” (sy. 20), “... öldürmektir” (sy. 29), “... vazgeçmektir”(sy.61), “... susturmaktır”, “... hesaplılıktır”(sy. 91), (sy. 31); bazen ise, “okyanusta damla avıdır / kum tanesinde çöl” (sy. 32), “... hep yoldadır. / Her yere ve her şeye ondan gidilir / ve ondan gelinir” (sy. 83), “... birle bir olan dilsiz sulardır”(sy. 87).

Ve O, “her şey olan”, yani bir olan “yalnızlığın kelimeleri yoktur” der. Çünkü yalnızlık, “bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.”(sy.7).

“Ne
neyi
neyle örterse örtsün
her şeyin bir göstereni vardır.”(sy.9)
Yalnızlığın ise bir tek göstereni yoktur. Çünkü onun göstereni her şeydir. Panteist Spinoza’nın Tanrı’sı gibi, Toptaş için yalnızlık da her yerde ve her şeydedir; yalnızlık her şeydir. Bu her şeyin içinde de, “insana en yakın yalnızlıktır insan”.

Yalnızlık, her yerde ve her şeyde olunca ve her şey yalnızlığın göstereni kılınınca, onunla kavranıp onunla anlamlandırılır her ne varsa... Bundan dolayı bazen, “Yalnızlık, kendimizi alıp kaçtığımız dilsiz bir at” oluverir,
“yelesi bakışlarımızda
savrulur hep, nal sesleri duruşumuzda.
Bu yüzden uzaklar
atların topuklarında zonklar,
biz uzaklarda.
Zaten yalnızlık bir uzaklıktır yakınımızda.”(sy.10); bazen ise,
“Yalnızlık, yalnız bir çobandır
çobanların bakışında
zamanı güden.”(sy.11).

Toptaş, romanlarında ve bazı öykülerinde yer verdiği çocukluğunun geçtiği kırsal mekanların kapısını, şiirinde de açar okura. Ansızın Baklan çıkıverir karşınıza. Yalnızlık anlamlandıranı oluverir bu kez o mekanların ve içerisinde yaşanan çocukluk, ergenlik düşlerinin. Keza romanlarında rastladığımız birçok tema gibi, “baba”teması da yerini almıştır Yalnızlık’larda ve 9. bölümünde kitabın, yalnızlıkla nitelenerek : “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”(sy.37). “Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir / içlerinden gelip geçtiğimiz.”(sy.39).

Yalnızlık her yerde olsa da ve her şey yalnızlıkla anlamlandırılsa ve nitelenebilse de, yalnızlığın da bir büyüteni vardır Yalnızlıklar’da. “Silahlarla büyür yalnızlık.” der Toptaş. Her eleştirel bakış ve kavrayış felsefi olmasa da her felsefi düşünüş, bakış, kavrayış ve anlamlandırış eleştirelliği içerir. Burada da felsefi düşünüşün genelliği temelinde toplumsal, siyasal, hatta ideolojik anlamda militarizme yöneltilen, sorgulayan bir bakış ve eleştiri kendini dışsallaştırır dizelerde :

“Silahlarla büyür yalnızlık.
Silahlar ki, her biri bin yalnızlıktır
ve düşmanıdırlar dilin.
Onların menzilinde kavramlar birer orospudur
kelimeler tacir.”(sy. 21)
(...)
“Yakayı kelime kelime ele vereceğizdir yani (ne güzel)
geleceği kavram kavram;
çünkü kelimeler anlamlarından tek tek koparılıp
bahriyeli yazılmışlardır silahların gününe;
(...)
ve birer avcıdırlar artık peşimizde.

Avcılar ki, av olmaktan sıkılmış yalnızlıklardır.”(sy. 22)

Öte yandan, yukarıdaki dizelere, eleştirel ve diyalektik kavrayışın, anlamlandırışın boy verdiği şu dizeler eşlik eder :
“Bir tankın duruşuyla büyür yalnızlık,
bir namlunun bakışıyla büyür
ve her namludan bir toplum bakar dışarıya.
Bu yüzden namlular hep kalabalıktır,
bu yüzden kimse tek başına değildir arpacıkta.”(sy. 23.)

Devam eder Toptaş ve,
“Silahını kendinden yontar yalnızlık;
her şeyden koptuğu için
her şey olan kendinden.” der. Ardı sıra sorar ve yanıtlar :
“-Peki namlunun ucunda kim var?
-Kim olacak; tetikteki ben.”(sy. 108)

Yalnızlık her şeydir ama, her şeyin içinde “yapayalnız bir yalnızlık” olan insanın, kimi zaman, “yalnızlığı arayan bir yalnızlık” olduğunu belirtir Toptaş : “Kimi zaman da korkar ondan, / hep kaçar. / Her korku yalnızlıktır bu yüzden”(sy. 107).

“Yapayalnız bir yalnızlık” olanlardan “kimileri yalnızlığa düşer”; “yalnızlığı arayan bir yalnızlık” olanlardan “kimileri yükselir” yalnızlığa...

“Düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir,
ve yarın belki’dir,
dün şüphelidir,
bugün nerededir?
(...)
Ve aynadır her şey;
tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

Düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.” (sy. 109). Düşenler için kabustur, umutsuzluk ve yarınsızlıktır yalnızlık... Ama,
“Yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her ân,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
Sonra, kendileriyle
Kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
(...)
-ki, hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa.” (sy. 110)

Toptaş’ın Yalnızlıklar’ında, yalnızlık, “her şey olan” kılınmasından dolayı, insanla anlamlanan ve insanla anlamlandırılan tek tek her şey kadar, insanın tüm eylemleri ve halleriyle de anlamlandırılır. İnsanın bilmesinden, duygulanımlarına, tutkularına dek her şey yalnızlıktır. Tıpkı sanılar ve sanma halleri gibi...

Toptaş, yalnızlık’ı, bir sanı ve sanma hali olarak kavramış olduğunu da dışavurur, Yalnızlıklar’da. Ve sanı, sanma, “yalnızlık nedir” sorusunun, “her şey” olduğunun kavranmadığı dönemin yanıtıdır. Ve onun “her şey” oluşunun kavranışının ardından ise “sanmıştım”la gösterir kendini dizelerde...

Ve O, “Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.”(sy. 12) der ve devam eder :
“O yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı.
Ninemin sesinden keklik ötüşleriyle çınlayan
kekik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;
dağlar geçerdi
geçerse;
kanlı,
fermanlı
ve dumanlı dağlar geçerdi.
(...)
Ardından silah sesleri...
(...)
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.”(sy. 15)

Bir başka yerde ise, “Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde. / (Yalnızlık bende bensizlikti oysa; / ya da bende birçok ben.)”(sy. 57) dizeleri çıkar karşımıza.

Yalnızlık’ın sanı ve sanma hali kılınışının, “sanmıştım”la, geçmişe ait olduğunun belirlenip dışsallaştırılışıyla, Toptaş, Yalnızlıklar’ın sonunda birer soruya dönüştürdüğü,
“Ben neyi yalnızlık sanmıştım bir keresinde?

Sulardan bana akanı bilmiyordum o vakitler,
(...)
Pencere camı çatlasa
İçimde bir cam fabrikası yıkılırmış bilmiyordum.
Güzelliklerim güzelliklerinizdendi
güzelliklerimi bilmiyordum.”(sy. 112);
(...)
Nesneler adama tasma takıp gülermiş,
bilmiyordum.
Bütün şarkılar aynı makamda okunur
ayrı makamda dinlenirmiş
ve susmak da bir şarkıymış,
bilmiyordum.

Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde?”(sy. 113), dizeleriyle, yalnızlık sanısından sanki okuru, belki de asıl kendini uyandırmak ister gibidir. Sanki kendine ve herkese seslenir : Yalnızlık, yalnızca bir sanı değildir; uyanın, uyanalım artık; çünkü yalnızlık her şeydir ve her şeydedir...

Bir Yalnızlık Filozofu

Toptaş, Yalnızlıklar’da, yalnızlık’ı, kendine bir varlık, bir var olan alarak, şiirin olanakları içerisinde, onun üzerine bir felsefe yapmıştır. Yalnızlığı kendisine konu edinen bu felsefenin adı; yalnızlık felsefesidir.

O, yalnızlığı, salt kavram olarak değil; her şeyi kuşatan, her şeyin kendinden çıktığı, “her şey olan” bir varlık olarak belirlemiştir. Bu varlık’ın gösterenleri ise, insan ve insanın eylemleri, duyguları, hissedişleri dahil, düşünsel ve gerçek varoluşa sahip olan tek tek her şeydir.

Yalnızlık’ı kendine konu edinişi ve ona ilişkin ne’lik bildiren imgesel, çağrışımsal, meteforik, v.b. niteleme ve tanımlayışlarıyla Hasan Ali Toptaş, Yalnızlıklar’da, bir yalnızlık filozofu olarak çıkar karşımıza... Düşünüşü ve söyleyişiyle, şiirinde felsefesini, felsefesinde şiirini var ederek...

Yalnızlıklar, bunun, yani bir yalnızlık felsefesinin ete kemiğe bürünüp, vücut bulduğu yapıtın adıdır yalnızca. Adında kalmayıp, sayfalarına bakıp, görmek; okuyup anlamak gerek; hem de felsefeyle… Çünkü felsefesi dışında değil içinde Yalnızlıklar’ın...
-------------
1 Hasan Ali Toptaş’ın bu kitabının ilk basımı Kavram Yayınları tarafından yapılmıştır. İkinci basımı İş Bankası Kültür Yayınları’nca Nisan 2003’te 3. basımı ise Doğan Kitap tarafından, Kasım 2006’da yapılmıştır. Yazı içerisinde sayfa numaraları verilerek yapılan alıntılar, ikinci basıma aittir.
2 Afşar Timuçin, “Felsefesiz Edebiyat Edebiyatsız Felsefe Olur Mu Ya Da Olmalı Mı?” Felsefelogos. Sayı:17.

3 Edebiyatın neliğine ilişkin bir belirleme için, Hürriyet GÖSTERİ’nin Temmuz-Ağustos 2006 tarihli 282. sayısındaki, “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek, başlıklı yazıya bakılabilir.
4 Bu yaklaşım, kimi eleştirmenlerin ve kitap tanıtımcılarının, yüzlerce kitabı, üzerine olumsuz bir tek söz söylemeksizin gazetelerin kitap eklerinde ve dergilerde tanıttıktan sonra, genel değerlendirme yaparken de dönüp, “içerisinde okuyun diyebileceğiniz romanların sayısı 7’yi bulmaz” demesiyle kıyaslanamaz. Çünkü bu yaklaşım kişiyi, kendi kendisiyle tutarlı olmaya zorlar.

1 yorum:

Okan dedi ki...

Atalay Bey,

Şans eseri denk geldim bloga ve bu "Yalnızlıklar" tahlilinize. Elinize kaleminize sağlık,

Selamlar