24 Nisan 2008

Felsefenin Neliği ve Felsefeci

FELSEFENİN NELİĞİ ve FELSEFECİ 
Atalay Girgin

İnsan yaşamının,ahlaktan siyasete, dinden bilime dek uzanan sosyal ve kültürel alanlarındaki alışkanlıklarını, yerleşik egemen yargılarını değiştirmek zordur. Dahası, bunlara karşı çıkılması da hoş karşılanmaz.

Bunların içerisinde, sorgulamayı, eleştiriyi içerişiyle, felsefenin özel bir yeri vardır. Buna rağmen, felsefenin de salt düşünce etkinliğine indirgenişi neredeyse sorgulanmayan, ‘öyle oluşu’, kendiliğinden kabullenilen bir alışkanlık haline gelmiştir.

Oysa felsefe eylemdir...
Hem de radikal bir eylem...
Felsefenin eylem olarak belirlenişi, filozofu ya da felsefeciyi de kaçınılmaz bir biçimde eylemci kılar.
Hem de radikal bir eylemci...

Ancak unutulmamalıdır ki her eylem felsefe olmadığı gibi, her eylemci de felsefeci değildir.

Bu eylem,
“Hayatı bir yara gibi deşmek gerek,
Hayatı bir buğday tanesi gibi keşfetmek gerek”(Ö. İnce) diyen şairin duyarlılığını da içeren bir vücut buluşla, hangi alanda olursa olsun, nesnesine bütünsel bir yöneliştir. Bu, varolan karşısında, akla dayalı bir biçimde düşünerek, sorarak, sorgulayarak, tutarlı ve eleştirel, dünya-evrensel bir yaklaşım ve duruşla, onu bilmeye, kavramaya, anlamaya, anlamlandırmaya ve buradan hareketle de onu değiştirmeye, dönüştürmeye bir yöneliştir. Bu yöneliş, öncelikle, birbirinden koparılmaması gereken, içiçe gelişen, içiçe geçen iki unsuru içerir: Birincisi, varolanı bütünsel anlamda, kendinde bir varlık olarak, olan olarak bilme, anlama, anlamlandırma. İkincisi ise, edinilen; ortaya konulan bilgisinden de yola çıkarak, varolanı, olması gereken açısından değiştirmeye, dönüştürmeye yönelme. İşte bu özellikler, felsefenin, bütünsel ve bu niteliği nedeniyle de radikal bir eylem olarak, potansiyel anlamda, kendinde varoluşunun ifadesidir.


Bu potansiyeli kuvveden fiile dönüştürecek unsur nedir ya da özne kimdir? Tek kelimelik bir yanıtı vardır bu sorunun: Felsefeci/filozof.

Felsefeci, yaşadığı çağın koşulları içinde, felsefenin taşıdığı eylem potansiyelini dışsallaştıran, açığa çıkaran, ete kemiğe büründüren insandır.

O, varolan karşısındaki duruşu itibariyle, yani düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişle bütünsel ve radikal bir eylemcidir. Onun eylemi, dünyevi ya da ruhani kaygı ve amaçlarla yapılan tekil ya da tikel eylemlere indirgenemez. Örneğin: “Savaşa Hayır” birçok insan için yeterli olabilirken, felsefeciye yetmez(elbetteki burada sözkonusu olan, varolana, egemene teslim olmayan bir felsefecidir). Çünkü o, bütünsel bir kavrayış ve yaklaşımla, varolan toplumsal koşullarda hem savaşın sürekliliğini hem de öne çıkarılanın onun görünümlerinden biri olduğunu; aslolanın, yanlızca bu görünüme, bu sonuca karşı çıkmak değil, bunu yaratan koşulları ortadan kaldırmaya, değiştirmeye, dönüştürmeye yönelmek olduğunu da bilir. Bu aynı zamanda bir bilinç halidir. Çünkü tutarlı bir felsefeci açısından, varolana ilişkin ortaya koyduğu her bilgi, onun düşüncesine, söylemine ve davranışına yön veren bir bilinç haline tekabül eder; ve onu kaçınılmaz bir biçimde eylemci kılar. Bu etik(yanlızca teorik anlamda değil, aynı zamanda pratik anlamda) bir zorunluluktur da. Çünkü varolan karşısında, onun kavranışına dayalı olarak ileri sürülen her bilgi; bilinç kılınan her biliş, etik ve estetik boyutuyla değer ifade eder; davranışa dönüşmesi gereken...
Oysa, yaşamın her alanında olduğu gibi, egemen anlayış felsefeye ve felsefeciye de bir “deli gömleği” giydirir. Der ki, “felsefe, bilgi sevgisidir; bilgelik sevgisidir.” Yüzyıllardır hüküm süren bir anlayıştır bu... İktidarın akademisinde, akademinin iktidarında “hükmü meri”dir bunun...

Felsefenin “bilgi sevgisi”ne, “bilgelik sevgisi”ne indirgenişi, filozofun ya da felsefecinin de bunları seven insan kılınıp, kendisinin de bir parçası olduğu ve içerisinde yer aldığı, sürekli değişen varlığın ve akıp giden bir yaşamın kenarında paranteze alınmış bir seyirciye dönüştürülmek istenmesi demektir. Bu ise hem felsefenin ve felsefi düşünmenin neliğine aykırıdır hem de bir insan olarak felsefecinin varoluşuna...

Ne var ki, felsefe tarihi, düşünce tarihi kitapları içerisinde yer alan, yer verilen filozofların neredeyse geneli, bilerek, isteyerek ya da sessiz kalarak, bu aykırılığın yüzyıllardır sürmesine neden olmuşlardır. Sokrates, bir ayrıkotu gibi durur o kitaplarda... Eğer yer verilmişse, Guordino Bruno, bir isyan ateşi gibi yükselir orada; Hallac-ı Mansur ise yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan dinmeyen, dalga dalga yükselen bir çığlıktır sanki; ve Marx, “... Aslolan dünyayı değiştirmektir” deyişi ve bu doğrultudaki eyleyişiyle ayrışır, kendinden önceki ve sonraki filozoflardan...

Oysa her susuş, kendinde kendini yok edişe götürür felsefeciyi... Bilip de söyleyememek; söyleyip de eyleyememek... Ne acıdır!.. Bu söyleyemeyişin, eyleyemeyişin acısıyla, kendine, tekbaşınalığa çekilir; kaçar felsefeci... “Kaçtığı yer kaçamadığı yerdir”** oysa... Bir yandan da toplumsal olarak itilir buna... Yanlızlığa değil; tekbaşınalığa... Çünkü her felsefeci bilir ki insan için yanlızlık, bir bilinç yanılsamasıdır; bir düştür; “toplumsalın güvencesinde kurulan bir düş...”.

Bu tekbaşınalıklarında kimileri, tüm itirazlarıyla ütopyalarda var ederler kendilerini... Kimileri ise anlaşılmazlığın gizemine sığınır Nietzsche gibi... Ve “hiçlik”te, “üstün insan”ıyla var kılar kendini...
Düşünüp, bilip, söyleyip de eyleyemediği yerde eksilir her insan... Hele bir felsefeciyse bu insan, tutsaklaşır kendinde; bilincine rağmen... Varolan karşısında davranışa, eyleme dönüştürülemeyen itirazları, eleştirileri bilincinde patlar ardı ardına...

İşte ütopyalar, varolanın değiştirilmesi gerektiğini bilip de, tekbaşınalığında, bunu eyleme dönüştüremeyişin acısını yaşayan filozofların bilincinden taşıp, onların varolan karşısındaki eleştirileri, itirazları olarak, onlardan geriye kalan, billurlaşan, zamanını ve mekanını yitiren, şaşıran çığlıklardır. Zamansız ve mekansızdır ütopyalar... Ama, buna rağmen filozofun içersinde yaşadığı koşullardan beslenir. Çünkü varolan koşullar, tüm yaratıcılıklarına, derinliklerine, eleştirelliklerine rağmen, düşünsel ufuklarını belirler filozofların... Platon’un 5040 kişilik “ideal devlet”ine damgasını vuran budur. Yoksa onun daha fazla sayı saymayı bilemeyişi değil. Keza Farabi’nin “Erdemli Kent”ine, Thomas More’un “Ütopya”sına, Campenalla’nın “Güneş Ülkesi”ne de... Burada ise felsefecinin yaptığı, siyasettir. Ama eyleyemen ve bundan dolayı da eksilen, kendine kaçan insanın siyasetidir bu... Bundandır zamansızlığı ve mekansızlığı da...

Felsefi düşünme, ‘şimdi’ ve ‘şu an’da varolan üzerine düşünmektir. Ki bir insanı filozof ya da felsefeci kılan da, bundan dolayı, onun kendisinden önceki ya da sonraki, yaşamadığı ve yaşayamayacağı zamanlara dair düşünceleri değildir. Aksine, içerisinde yaşadığı ve kendisini de kapsayan gerçeklikten hareketle onun üzerine düşünmesi, söylemesi ve eylemesidir. Felsefe tarihinde ya da düşünce tarihinde yer alan tüm filozoflar için geçerlidir bu (eyleyememiş olsalar da). Bundan dolayı, filozofların düşünceleri, onların içerisinde yaşadığı koşullardan, sosyal, siyasal, sınıfsal tercihlerinden ve kişiliklerinden koparılarak değerlendirilmemelidir. Dahası bir filozofun fi tarihinde ve o günkü koşullarda söylediği herhangi bir önerme ya da ileri sürdüğü bir düşünce, günümüzde ne bir geçerliliğe sahip olabilir ne de birilerine referans... O düşünceler, günümüzde birilerinin ileri sürdüğü düşüncelerin, önermelerin ne doğruluğunun kanıtıdır ne de yanlışlığının... Kısacası her filozof, ileri sürdüğü düşünceleri de dahil, her şeyiyle yetiştiği koşulların ve çağın ürünüdür, ne eksik ne de fazla... O halde hem felsefi düşünme hem de felsefeci için aslolan “şimdi” ve “şu an”da olan üzerine düşünmek, söylemek ve eylemektir.

Buradan hareketle, bilinmelidir ki ortaya çıkışından itibaren kapitalizmin, adım adım, her yüzyılda daha fazla nüfuz ederek hala gelişmekte olan dünyayı fethediş süreci, felsefeci için, felsefi düşünmenin, bilginin ve söylemin evrenselliğini eylemin evrenselliği ile taçlandırmanın, potansiyel anlamda, koşul ve olanaklarını da tüm boyutlarıyla hem yaratmış hem de yaratmaya ve geliştirmeye devam etmektedir. Bu potansiyeli fiiliyata dönüştürmek, varolan ve yaşanan gerçeklik karşısında, günümüzdeki her felsefecinin asli sorumluluğudur. Çünkü her felsefeci varolan gerçeklik karşısında taraftır: Ya bu varolan kapitalist sömürü düzeninin değişip gelişerek varlığını ve hükmünü sürdürmesinden yana ya da tüm sömürü düzenleri gibi, bunun da insandışı olduğunu bilerek, varolanın yıkılmasından, varlığına son verilerek değiştirilip dönüştürülmesinden...

Bu taraf oluşun ortası yoktur; tıpkı azının ya da çoğunun olamayışı gibi... Çünkü, “teorideki sınıf savaşı”(L. Althusser) olan felsefe ile iştigal eyleyen ve felsefeci ya da filozof sıfatını taşıyan her insan, varolan karşısındaki düşüncesi, söyleyişi ve bu doğrultudaki davranışı ve eyleyişiyle, her şeyden önce kendisiyle tutarlı olmak zorundadır. Söylemini eyleminde eylemini söyleminde var edemeyen bir felsefeci, değeri tutarsızlığın terazisinde tartılacak bir lafazandır yanlızca... Daha ötesi değil.

İçerisinde yaşanılan koşullarda, açlık, yoksulluk, işsizlik genelleşirken; savaş an be an, bir saniye bile sektirmeksizin varlığını sürdürürken; her şey alınır satılır bir mala dönüştürülürken, bir felsefeci, eğer egemen olana teslim olmamışsa, eğer egemen olandan nemalanmıyorsa, eğer varolanı meşrulaştırmanın hizmetine koşmamışsa kendini, varolan üzerine, eleştirel de olsa, salt düşünmek ve söylemekle yetinmemelidir. Aksine felsefenin neliğine uygun bir tarzda, düşüncesini ve söylemini eylemiyle bütünleştirmelidir. Varolanı, sınıfsal ve toplumsal anlamda, yarattığı her türlü illetle birlikte, dünya evrensel bir boyutta, tarihin çöp tenekesine göndermek doğrultusunda saf tutmalı; dinmeyen, dalga dalga yayılan bir çığlık olup düşmeli hem söylemi hem de eylemiyle yaşamın her alanında, gündüzün aydınlığına, gecenin karanlığına... Çünkü varolan karşısında, düşünüp, söyleyip de eylemeyen her felsefeci, varolanın ve onun egemenlerinin hem hükmünü sürdürmesinin hem de insandışı tüm uygulamalarının suç ortağı olmaktan kurtulamaz. Artık içerisinde yaşanılan çağ ve bu çağda insanların genelinin maruz kaldığı uygulamalar, felsefecinin eylemciliğini, hem de her çağdakinden daha fazla, kaçınılmazlık boyutunda zorunlu kılmaktadır. Günümüzde felsefecinin,
“Bir yerde vahim bir hata yapılmıştır
Ne söylemeye dilim varır
Ne düzeltmeye gücüm yeter
Meyus bir papağan gibi
Söylenir dururum kendi kendime”(Atilla İlhan) diyerek, kendine kaçma ve tekbaşınalığa çekilme hakkı yoktur artık. O hem söyleyişi hem eyleyişiyle yeni çağın hümanist, romantik ve etik boyutuyla radikal eylemcisi olmak zorundadır; dünya evrensel bir bütünsellikte, söylemini eylemine eylemini söylemine dönüştüren...
Artık “Minerva’nın baykuşu” dönmeli sürgününden...
* **Yılmaz Odabaşı... Dizenin aslı “Kaçtığın yer kaçamadığın yerdir”.
.

Hiç yorum yok: