27 Nisan 2008

Çokkültürcü Bir "Türk Felsefe"ci : Nermi Uygur

ÇOKKÜLTÜRCÜ BİR “TÜRK FELSEFE”Cİ :
NERMİ UYGUR
Atalay GİRGİN*
Türkiye’de ve Türkçe’de çokkültürlülük kavramını telaffuz eden, yazılarında yer veren, belki de, ilk “Türk Felsefe”ci Nermi Uygur’dur. Dolayısıyla, O, günümüzdeki çokkültürlülük ve çokkültürcülük tartışmalarında görmezden gelinmemesi gereken bir “kültür filozofu”dur .
Elbette ki, herhangi bir kavramı kullanmak, onun anlattığı, delalet ettiği gerçekliğin, olgunun ya da en genel haliyle “şey”in savunucusu ya da karşıçıkıcısı olmayı gerektirmez. Ta ki ona dair olumlu ya da olumsuz nitelikler atfedici, sahiplenici ve gereklerinin yapılmasını isteyen, öneren bir düşünce, bir söylem üretinceye dek. İşte o an, kavramın delalet ettiği “şey”e ilişkin taraf olunmaya başlanır. Ve o andan itibaren de onun ya karşıtı ya da “..cı”, “..cü”, “..cu”, v.b ekler takılarak tarafı, savunucusu olarak belirtilir kişi.
Yukarıdaki saptama çokkültürlülük kavramı için de geçerlidir. Bu kavramı kullanan biri, salt toplumsal gerçekliğin veri olan durumunu belirtmek ve anlatmak istediği sürece, ne çokkültürlülüğün yanında ne de karşısında olarak nitelenebilir. Ki zaten bu kavram, bilincimizden bağımsız olarak tarihsel ve güncel anlamda varolan nesnel toplumsal gerçekliğin karşılığıdır.
Nermi Uygur da, öncelikle işte bu gerçekliğe işaret eder. “Kültür Kuramı” adlı eserinin, “Dil, Kültür ve Eğitim” başlıklı makalesinde açıkça görülür bu. 1983 yılında yazılan ve 1984 yılında Türkçe’de yayımlanan bu makale, çokkültürlülük kavramını, dünyanın belli başlı dillerinde bile yeniyken, Türkçe’de kullanıma sunar. Ki o yıllarda, İngilizce’de “multiculturalizm” olarak yer alan ve Türkçe’ye “çokkültürcülük” diye çevrilen kavram, ne belli başlı sözlüklerde vardır daha ne de literatürde... Bu kavram 1990’ın ilk yıllarında yeni yeni gelmeye başlar gündeme. Türkçe’de de, yayıncısının belirttiği gibi, Çokkültürcülük adlı kitabın yayınlanmasıyla...
Uygur’un, çokkültürlülüğün, “tüm yeryüzünü kuşatan” bir gerçeklik olduğunu belirtmesi O’nu “çokkültürcü” olarak nitelemeye yetmez. Keza “insanın çokültürlü bir varlık olduğu gerçeği”nden söz etmesi de... Eğer Uygur, salt bu gerçeklikleri belirtme aşamasında kalsaydı, O’nun için, “Çokkültürcü bir “Türk Felsefe”ci” sözü kullanılamazdı. Ve bu durumda da “Eğitim ve Kültür Filozofu Olarak Nermi Uygur” başlıklı makalesinde, Betül Çotuksöken’in, “Nermi Uygur, hiçbir zaman çokkültürcülüğün tuzağına düşmez” sözü, bir gerçekliğin hakikâti olurdu.
Ne var ki Uygur, “tüm yeryüzünü saran çokkültürlülük” gerçekliğini belirtmekle, saptamakla yetinmez. O, varolan toplumsal gerçekliğe dair, fenomonolojik gözlemlerine dayanan ve betimsel bildirimleriyle dışavurduğu bilgi doğrultusunda davranır. Her felsefeci/filozof gibi, bilir ki, varolana ilişkin ortaya konan her bilgi, ethik ya da estetik boyutuyla bir değer üretir; davranışa dönüşmesi gereken... Uygur da bu konuya ilişkin söyleminde billurlaşan bilgiyi bilinç kılarak düşüncesine, söylemine ve davranışına yön verir.
Bu bilinçlilik hali, Uygur’un önerilerine damgasını vurur. Ve O, artık günümüzde eğitimin, eğitimbiliminin çokkültürlü ve çokdilli olması gerektiğini ileri sürer. O’na göre, çağımızda “çokkültürlü eğitimbilim o saygıdeğer, geleneksel tekkültürlü eğitimbilimin yerini almalıdır.” Çokkültürlü toplumsal gerçekliğin üzerine bir karabasan gibi çöken “tekkültürlü” , tekdilli eğitimin, kime göre ve ne denli “saygıdeğer” olup olmadığı tartışılır elbette. Ancak Uygur’un sözü, O’nun yönünü ve tutumunu, tartışmayı gerektirmeyecek kadar açık-seçik kılar.
Ama bu noktada da kalmaz Uygur : Çokkültürlülüğün gereklerinin yapılması doğrultusunda eğitimcilere de sorumluluk yükler. Bir başka deyişle göreve çağırır. Bu işin yalnızca politikacılara bırakılmasının, mantıken de ahlaken de yerinde bir tutum sayılamayacağını belirtir. Çünkü eğitimde çokkültürlülük doğrultusunda atılacak adımlar ve ortaya çıkan sorunların çözümü önemlidir. Hatta “insan yaşamının sürüp gitmesi bu sorunlara verilecek yanıtlara bağlıdır” der. O’nun bu hükmü abartılı bulunabilir elbette. Ama bu hüküm, Uygur’un, eğitimde çokkültürlülüğe ve çokdilliliğe geçilmesinin gerekliliğine atfettiği önemin de göstergesidir.
Ona göre, işte bu noktada, “büyük görevler düşer eğitimciye”. Eğitimci, “biricik geçerli bir tekkültürün işgüderi olmadığını açık-seçik bilmek zorundadır.” “İşi, görevi, sözümona resmen kendisine buyurulanları yerine getirmek değildir” eğitimcinin. Aksine, eğitimcinin, “içinde yaşadığı zamanın içatılımını elden geldiğince erken sezme”si ve “çağdaş bir toplum değiştiricisi olması gerekir.” Bunların açık ifadesi ve karşılığı şudur : Uygur, kendi başına çokkültürcü bir tutum almakla kalmaz; eğitimciler nezdinde, başkalarını da çağırır bu tutuma, yani çokkültürcülüğe...
“Çokkültürlülük bilinci eğitimin en sağlam temelidir” diyen, çağımızda eğitimin çokkültürlü, çokdilli olması gerektiğini belirten Uygur’un, çokkültürcü tavır alışını yoksaymak, görmezden gelmek doğru değildir. Öte yandan, O’nun, bu yaklaşımını, 1983’te varolmayan, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan “çokkültürcülük” ve “çokkültürcü” kavramlarıyla nitelemesini beklemek de...
Sözün özü : Herkes bilmelidir ki Uygur, birçoklarına göre erken denilebilecek bir zamanda, 22 yıl önce, yalnızca çokkültürlülük kavramını bilinçle telaffuz eden değil, aynı zamanda, özellikle eğitimde çokkültürcü anlayışı savunan, belki de, ilk “Türk Felsefe”cisidir de. Bundan dolayı, Çokkültürcülüğün tuzağına düşmez” türünden hiçbir yadsıyıcı, olumsuzlayıcı sözün gücü yetmez, Uygur’un bu niteliğini değiştirm

Hasan Ali Toptaş'ın Yalnızlıklar'ı Üzerine

Şiirin Felsefeyle Felsefenin Şiirle Dansı :
YALNIZLIKLAR

Atalay GİRGİN*

Yalnızlık; günümüz insanının, aslında sorun olmayan en büyük sorunlarından biridir. Kimi yalnızlık’a düşer, kimi yalnızlık’a yükselir; kimisi de hep yalnızlık’ı yurt edinmiştir, onun müebbet hükümlüsüdür zaten. Kimileri korkar ve kaçmak isterken ondan, kimileri de yakınır bir türlü yalnız olamamaktan... Şairi, öykücüsü, romancısı onu konu alır. Onun üzerine öyküler, romanlar, şiirler yazılır. Yeri gelir, tiyatro oyunlarının, filmlerin konusu olur.

Oysa insan için yalnızlık bir düştür; “toplumsalın güvencesinde kurulan bir düş.” Düşselin, düşünselin dışında bir gerçekliğe sahip olmayan yalnızlık, özellikle günümüz insanının hem ne’liğine hem de yaşamına özgü bir durum olarak algılanmakta.

Yalnızlık, düşün gerçeklik addedilmesine dayanan yanılsamalı bir bilinç haliyle, insanın, sanat başta olmak üzere, neredeyse her tür etkinliğinde, en azından söylemsel olarak, ‘var’ kılınmaktadır. Yanılsamanın gerçeklikmişçesine, tartışılmaz, sorgulanmaz bir kabul gördüğü yerde de, insanın tanımlayanı olup çıkıvermektedir karşımıza o...

Tıpkı, Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar1 adlı şiir kitabında olduğu gibi. “İnsan yalnızlıktır” der Toptaş; hem de “İnsana en yakın yalnızlıktır insan.” Daha kitabın giriş sayfasında karşılar, yazılı olarak sorulmamış “İnsan nedir?” sorusuna verilen bu tek satırlık felsefi yanıt okuru. Tek satır dediğime bakmayın. Eğreti bir duruşu, sırıtan bir boy verişi yoktur felsefi olanın, Toptaş’ın Yalnızlıklar’ında. Bir ayrıkotu gibi durmaz onda felsefi olan. Çünkü Yalnızlıklar, “sanatlaşmış felsefe”nin boy verdiği bir “nehir şiir”dir; felsefenin şiirle, şiirin felsefeyle dansa durduğu, yoğrulduğu bir yapıttır.

Sanatlaşmış Felsefe Ya Da Edebiyattaki Felsefe

“Sanatlaşmış felsefe”, Afşar Timuçin’e göre, “özel bir felsefedir”; “genel olarak sanatta”ki, özel olarak ise “edebiyattaki felsefe”2dir bu. Ama özel anlamda bir edebiyat ya da sanat felsefesi değil. Bundan dolayı o, yani “edebiyattaki felsefe”, öncelikle edebiyatın neliğiyle3 kuşatılmışlık ve belirlenmişlikle karakterize olur. Ardı sıra, yapıtın biçim ve içeriğine uygun olarak, felsefi düşünüş, kavrayış ve anlamlandırışla ortaya konan bilgi ya da problemin edebi bir söylem temelinde ona içkin kılınmasıyla...

Sanatlaşmış felsefe; ister genel isterse tekil bir yaşantıya ve yaşanmışlığa dayansın, isterse de yalnızca düşselliğe işaret etsin, buradaki bilgi ya da problemin, sanatçı ya da yazar tarafından, genellik temelinde kavranmasına ve buna ilişkin hükmün, imgesel, çağrışımsal, betimsel, meteforik, vb. düzeyde bir yapıtta var edilebilmesine dayanır. Felsefe, açık ya da örtük bir biçimde ontolojik bir kabul veya kabuller üzerinde yükselerek, genel olarak, neliği ve gerçekliği temelinde kavram çözümlemelerinden ve kavramlar arası ilişkilerden hareketle, eleştirel, sorgulayıcı, kendi içerisinde tutarlı, genel akıl yürütmelerini ve temellendirmeleri gerektirir. Genel olarak sanat, konumuz açısından edebiyat ise, kavram çözümlemelerinin yapıldığı bir alan değildir. Aksine o, kavram çözümlemeleri yapmak bir yana, neredeyse her kavramın salt sözcük kılınarak gerçekleştirildiği bir etkinliktir.

Her kavram bir sözcüktür. Ama her sözcük bir kavram değildir. Örneğin, bu paragrafın ilk cümlesindeki son sözcüğü ele alalım: Buradaki “sözcüktür” bir kavram niteliği taşımaz. Ama bu sözcükte yer alan “söz” de “sözcük” de birer kavramdır. Dolayısıyla, sözcüklerle yapılan ve bir anlamlandırma etkinliği olan edebiyatta, felsefi olanın, kendini kavram çözümlemeleri temelinde dışsallaştırması, göstermesi söz konusu değildir. O bir sır olmasa da görülmeyi, kavranmayı bekler. “Her cümlede bir çift göz vardır/ ve her noktada bir insan”{sy.7) der Toptaş. Ama aynı cümlede bile çifter çifter gözlerin aynı şeyleri görüp, aynı kavrayışa aynı anlamlandırışa ulaşıp ulaşmayacağını kim garanti edebilir ki...

Yapıtı Felsefeyle Sorguya Çeken Bir Bakış

Bir edebiyat yapıtında da, felsefi olanın felsefi olmayandan ayrılabilmesi, eğer varsa, ondaki “sanatlaşmış felsefe”nin kavranıp görülebilmesi, farklı türden bir bakışı, okuyuşu ve anlamlandırışı gerektirir. Bu felsefi bir bakıştır; felsefeyle görmeyi, sormayı, felsefeyle kavramayı ve anlamayı içeren bir bakış...

Felsefeyle bakan, sorguya çeken bir bakıştır bu: Dilbilgisel incelemelere ya da metin incelemelerine, çözümlemelerine indirgenemeyecek bir sorguya çekişi gerektiren. Öncelikle nesnesini, varolanlar evrenine katılan, ama ne’liği ve gerçekliği ile biricik ve artık değişimden arî kalacak, “yeni bir varolan” olarak kavramaya dayanan. Nesnesini ve nesnesinin evrenindekileri kendisine ontik bir temel kılan. Yazarının salt sözcük kıldığı kavramları, sözlük anlamı temelinde değil, yapıtta verilen anlamı, niteleyeni ve tanımlayanı ile kavrayan. Yapıtı, ortaya koyduğu kendi evreninde, bütününden özeline, özelinden bütününe giderek değerlendirip, değerleyebilen. Onda önceden ortaya konulmuş kabulleri ya da kendi öznelliğine bağlı kabulleri aramayan. Aksine onu, yazarınca nitelendiği anlamıyla ve türünün biricik varolanı olarak kavrayan. Genel olarak sanatta, ki esas olarak edebiyatta, bir yapıtı, hatta bir tek şiir ya da öyküyü bile felsefeyle sorguya çeken, felsefeyle değerlendirip değerleyen bir bakış.

Her eleştiri şu ya da bu ölçüde sorguya çekmeyi içerir. Ancak sorguya çeken her bakış, eleştirelliği içerse de salt eleştiriye indirgenemez. Çünkü burada esas olan, yazarın, yapıtının evreninde, edebi bir tarzda içselleştirerek ortaya koyduğu bilgi ve problemi, işaret ettiği insanın değerini, yanılsamasını, insan için gösterebildiği açmaz ve olanağı kavramak ve anlamaktır. Öte yandan, yazarın kendi öznelliği temelinde, yapıtta sözcük kıldığı kavramlara ilişkin ne’lik belirten, tanımlama ve nitelemeleri, çağrışımsal, imgesel, meteforik, vb. düzeyde de olsa tespit edebilmektir. Ki değerlendirme ve değerleme, yapıtın bütünselliğinde, bunların üzerine bina edilir.

Her eleştiri, yeniden bir değerlendirme, yeniden bir değerlemedir. Ancak, her değerlendirme ve değerleme bir sorguya çekişe dayansa da salt eleştiri değildir. Eleştiride amaç ele alınan nesnenin, benzerleri içerisindeki farkını gösterebilmektir. Söz konusu nesne bir edebi ürünse, onu bir yanıyla, hem edebiyatın ne olduğuna ilişkin, hem de yapıtın türüne bağlı olarak, o türe ilişkin önceden konulmuş ya da geçerli addedilen, “teknik” kabullere dayanarak yapmaktır. Genellikle eleştiri, yapıtın bunlara uygunluğunu değerlendirir. Diğer yanıyla ise eleştirenin, hem bir akıma ya da kurama hem de kendi öznelliğine bağlı kabullerine, yapıtı beğenip beğenmemesine, vb. dayanmaktadır. Dolayısıyla eleştiri ve eleştiriye dayanan değerlendirme ve değerleme, her daim, açıkça telaffuz edilen ya da edilmeyen apriori kabullerle gerçekleştirilir. Yapıtta her iki yanıyla da, aranan bu kabuller bulunduğu ölçüde, o yapıt, önce ilgili türe ait sayılır. Sonra da estetik bir değer biçilir ona.

Felsefeyle sorguya çeken bir bakış ise, öncelikle yapıtta felsefi olanı bulmaya, görmeye, kavramaya yöneliktir. Eğer varsa, bunun ne ölçüde sanatlaşmış ya da edebileşmiş felsefe olduğunu saptamaya dönüktür. Bunlar ise, eleştiride olduğu gibi, belirli bir akım ya da sorguya çekenin beğenisi ya da kendine özgü anlayışı temelinde yapılmaz. Aksine ve yalnızca, bir boyutuyla, felsefi düşünmenin ve bilginin genel özellikleri dikkate alınarak, diğer boyutuyla da edebiyatın ne’liği temelinde yapılır. Felsefeyle sorguya çeken bakış sahibi için, eğer yazarın felsefi anlayışıyla bir hesaplaşma yapılacak ya da esas olarak onun yapıta içselleştirebildiği felsefeyi sorgulayıp eleştirmek söz konusu olacak ise, bu, yapıttaki felsefi olan/olanlar gösterildikten sonra gerçekleştirilir. Ki bu noktada da, sorgulama ve eleştiri, yapıttan başlamış olsa da, kaçınılmaz olarak nesnesini aşar ve farklı felsefi yaklaşımların, anlayışların tartışmasına dönüşür. Ama bu durum, ne yapıttaki felsefi olanın ne de onda içselleştirilebilmiş olan sanatlaşmış felsefenin yadsınmasını gerektirir. Dolayısıyla yapılması gereken, öncelikle ve esas olarak, felsefi olanın saptanması ve bunun bir “sanatlaşmış felsefe”nin örneği mi, yoksa yapıtın içerisine serpiştirilmiş felsefi önermeler mi olduğun ortaya konulmasıdır4.

Yalnızlık Üzerine Felsefe Ya Da Bir Yalnızlık Felsefesi

Yalnızlık üzerine felsefe yapabilmek, felsefi düşünebilmek ve felsefi bilgi ortaya koyabilmek için öncelikle iki temel soruya gereksinim vardır. Bunlardan birincisi, “Yalnızlık var mıdır?” sorusudur. Diğeri ise, “Yalnızlık nedir?”...
İlkine, “Hayır” ya da “Yoktur” yanıtını verenler için ikincisi, en azından başlangıç açısından, hükmünü yitirir soruların. Ancak, “Evet” ya da “Vardır” diyenler, yanıtın peşi sıra, bunun ne’liğini belirtmek sorumluluğuyla karşı karşıya kalırlar. Ki “Yalnızlık nedir?” sorusu, asıl bunlara yöneliktir. Çünkü bunlar, verdikleri yanıtla, yalnızlık’ın bir var olan olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda, hem yalnızlık’ın ne’liğini hem de onun ne türden bir var olan olduğunu ortaya koymaları gerekir.

Hasan Ali Toptaş da “Yalnızlıklar” adlı nehir şiiriyle “yalnızlık vardır” diyenlerdendir. Ve O, Yalnızlıklar’da yalnızlık’ı “her şey olan” olarak niteler.

“Her şey olan” kılındığında, Toptaş için yalnızlık, hem bir’dir hem çoktur. O bir’liğinde her şeydir; “her şey olan”, her şeyi sarıp sarmalayan ve kendinin göstereni olan tek tek her şeyi ise, tıpkı “silahlar”da olduğu gibi, yine kendinden yontandır. Bundan dolayı, tek tek her şey de hem yalnızlık hem de yalnızlıkla anlamlandırılandır ve yalnızlık çokluğunu da burada bulur.

Bu çokluğu temelinde de, her yalnızlık’ın, çağrışımsal, imgesel, meteforik ya da betimsel birer ne’liği vardır elbette... İşte bundan dolayı da, o, yani yalnızlık, bazen “... uçurumları giyinmektir” (sy. 20), “... öldürmektir” (sy. 29), “... vazgeçmektir”(sy.61), “... susturmaktır”, “... hesaplılıktır”(sy. 91), (sy. 31); bazen ise, “okyanusta damla avıdır / kum tanesinde çöl” (sy. 32), “... hep yoldadır. / Her yere ve her şeye ondan gidilir / ve ondan gelinir” (sy. 83), “... birle bir olan dilsiz sulardır”(sy. 87).

Ve O, “her şey olan”, yani bir olan “yalnızlığın kelimeleri yoktur” der. Çünkü yalnızlık, “bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.”(sy.7).

“Ne
neyi
neyle örterse örtsün
her şeyin bir göstereni vardır.”(sy.9)
Yalnızlığın ise bir tek göstereni yoktur. Çünkü onun göstereni her şeydir. Panteist Spinoza’nın Tanrı’sı gibi, Toptaş için yalnızlık da her yerde ve her şeydedir; yalnızlık her şeydir. Bu her şeyin içinde de, “insana en yakın yalnızlıktır insan”.

Yalnızlık, her yerde ve her şeyde olunca ve her şey yalnızlığın göstereni kılınınca, onunla kavranıp onunla anlamlandırılır her ne varsa... Bundan dolayı bazen, “Yalnızlık, kendimizi alıp kaçtığımız dilsiz bir at” oluverir,
“yelesi bakışlarımızda
savrulur hep, nal sesleri duruşumuzda.
Bu yüzden uzaklar
atların topuklarında zonklar,
biz uzaklarda.
Zaten yalnızlık bir uzaklıktır yakınımızda.”(sy.10); bazen ise,
“Yalnızlık, yalnız bir çobandır
çobanların bakışında
zamanı güden.”(sy.11).

Toptaş, romanlarında ve bazı öykülerinde yer verdiği çocukluğunun geçtiği kırsal mekanların kapısını, şiirinde de açar okura. Ansızın Baklan çıkıverir karşınıza. Yalnızlık anlamlandıranı oluverir bu kez o mekanların ve içerisinde yaşanan çocukluk, ergenlik düşlerinin. Keza romanlarında rastladığımız birçok tema gibi, “baba”teması da yerini almıştır Yalnızlık’larda ve 9. bölümünde kitabın, yalnızlıkla nitelenerek : “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.”(sy.37). “Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir / içlerinden gelip geçtiğimiz.”(sy.39).

Yalnızlık her yerde olsa da ve her şey yalnızlıkla anlamlandırılsa ve nitelenebilse de, yalnızlığın da bir büyüteni vardır Yalnızlıklar’da. “Silahlarla büyür yalnızlık.” der Toptaş. Her eleştirel bakış ve kavrayış felsefi olmasa da her felsefi düşünüş, bakış, kavrayış ve anlamlandırış eleştirelliği içerir. Burada da felsefi düşünüşün genelliği temelinde toplumsal, siyasal, hatta ideolojik anlamda militarizme yöneltilen, sorgulayan bir bakış ve eleştiri kendini dışsallaştırır dizelerde :

“Silahlarla büyür yalnızlık.
Silahlar ki, her biri bin yalnızlıktır
ve düşmanıdırlar dilin.
Onların menzilinde kavramlar birer orospudur
kelimeler tacir.”(sy. 21)
(...)
“Yakayı kelime kelime ele vereceğizdir yani (ne güzel)
geleceği kavram kavram;
çünkü kelimeler anlamlarından tek tek koparılıp
bahriyeli yazılmışlardır silahların gününe;
(...)
ve birer avcıdırlar artık peşimizde.

Avcılar ki, av olmaktan sıkılmış yalnızlıklardır.”(sy. 22)

Öte yandan, yukarıdaki dizelere, eleştirel ve diyalektik kavrayışın, anlamlandırışın boy verdiği şu dizeler eşlik eder :
“Bir tankın duruşuyla büyür yalnızlık,
bir namlunun bakışıyla büyür
ve her namludan bir toplum bakar dışarıya.
Bu yüzden namlular hep kalabalıktır,
bu yüzden kimse tek başına değildir arpacıkta.”(sy. 23.)

Devam eder Toptaş ve,
“Silahını kendinden yontar yalnızlık;
her şeyden koptuğu için
her şey olan kendinden.” der. Ardı sıra sorar ve yanıtlar :
“-Peki namlunun ucunda kim var?
-Kim olacak; tetikteki ben.”(sy. 108)

Yalnızlık her şeydir ama, her şeyin içinde “yapayalnız bir yalnızlık” olan insanın, kimi zaman, “yalnızlığı arayan bir yalnızlık” olduğunu belirtir Toptaş : “Kimi zaman da korkar ondan, / hep kaçar. / Her korku yalnızlıktır bu yüzden”(sy. 107).

“Yapayalnız bir yalnızlık” olanlardan “kimileri yalnızlığa düşer”; “yalnızlığı arayan bir yalnızlık” olanlardan “kimileri yükselir” yalnızlığa...

“Düşenler için ufuk yoktur artık;
bütün renkler beyazdır,
sesler birdir,
ve yarın belki’dir,
dün şüphelidir,
bugün nerededir?
(...)
Ve aynadır her şey;
tozludur anılarla,
kat kat kirdir.

Düşenler için yalnızlık,
durup dinlenmeden akan susuz bir nehirdir.” (sy. 109). Düşenler için kabustur, umutsuzluk ve yarınsızlıktır yalnızlık... Ama,
“Yükselenlere eşsiz bir ülkedir yalnızlık;
orada içlerini kazarlar sürekli,
derialtı şehirlerine inerler
ve kendileriyle tanışırlar her gün,
her saat, her dakika, her ân,
her canavar
ve her kuzu kendileriyle tanışırlar.
Sonra, kendileriyle
Kendilerinde başlayan insanlığın arasına otururlar.
(...)
-ki, hepsi düştükleri yalnızlıktan gelmiştir
yükseldikleri yalnızlığa.” (sy. 110)

Toptaş’ın Yalnızlıklar’ında, yalnızlık, “her şey olan” kılınmasından dolayı, insanla anlamlanan ve insanla anlamlandırılan tek tek her şey kadar, insanın tüm eylemleri ve halleriyle de anlamlandırılır. İnsanın bilmesinden, duygulanımlarına, tutkularına dek her şey yalnızlıktır. Tıpkı sanılar ve sanma halleri gibi...

Toptaş, yalnızlık’ı, bir sanı ve sanma hali olarak kavramış olduğunu da dışavurur, Yalnızlıklar’da. Ve sanı, sanma, “yalnızlık nedir” sorusunun, “her şey” olduğunun kavranmadığı dönemin yanıtıdır. Ve onun “her şey” oluşunun kavranışının ardından ise “sanmıştım”la gösterir kendini dizelerde...

Ve O, “Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde.”(sy. 12) der ve devam eder :
“O yıllarda söylenceler eşkıya türküleriyle başlardı.
Ninemin sesinden keklik ötüşleriyle çınlayan
kekik kokulu ormanlar geçmezdi hiç;
dağlar geçerdi
geçerse;
kanlı,
fermanlı
ve dumanlı dağlar geçerdi.
(...)
Ardından silah sesleri...
(...)
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.”(sy. 15)

Bir başka yerde ise, “Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde. / (Yalnızlık bende bensizlikti oysa; / ya da bende birçok ben.)”(sy. 57) dizeleri çıkar karşımıza.

Yalnızlık’ın sanı ve sanma hali kılınışının, “sanmıştım”la, geçmişe ait olduğunun belirlenip dışsallaştırılışıyla, Toptaş, Yalnızlıklar’ın sonunda birer soruya dönüştürdüğü,
“Ben neyi yalnızlık sanmıştım bir keresinde?

Sulardan bana akanı bilmiyordum o vakitler,
(...)
Pencere camı çatlasa
İçimde bir cam fabrikası yıkılırmış bilmiyordum.
Güzelliklerim güzelliklerinizdendi
güzelliklerimi bilmiyordum.”(sy. 112);
(...)
Nesneler adama tasma takıp gülermiş,
bilmiyordum.
Bütün şarkılar aynı makamda okunur
ayrı makamda dinlenirmiş
ve susmak da bir şarkıymış,
bilmiyordum.

Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde?”(sy. 113), dizeleriyle, yalnızlık sanısından sanki okuru, belki de asıl kendini uyandırmak ister gibidir. Sanki kendine ve herkese seslenir : Yalnızlık, yalnızca bir sanı değildir; uyanın, uyanalım artık; çünkü yalnızlık her şeydir ve her şeydedir...

Bir Yalnızlık Filozofu

Toptaş, Yalnızlıklar’da, yalnızlık’ı, kendine bir varlık, bir var olan alarak, şiirin olanakları içerisinde, onun üzerine bir felsefe yapmıştır. Yalnızlığı kendisine konu edinen bu felsefenin adı; yalnızlık felsefesidir.

O, yalnızlığı, salt kavram olarak değil; her şeyi kuşatan, her şeyin kendinden çıktığı, “her şey olan” bir varlık olarak belirlemiştir. Bu varlık’ın gösterenleri ise, insan ve insanın eylemleri, duyguları, hissedişleri dahil, düşünsel ve gerçek varoluşa sahip olan tek tek her şeydir.

Yalnızlık’ı kendine konu edinişi ve ona ilişkin ne’lik bildiren imgesel, çağrışımsal, meteforik, v.b. niteleme ve tanımlayışlarıyla Hasan Ali Toptaş, Yalnızlıklar’da, bir yalnızlık filozofu olarak çıkar karşımıza... Düşünüşü ve söyleyişiyle, şiirinde felsefesini, felsefesinde şiirini var ederek...

Yalnızlıklar, bunun, yani bir yalnızlık felsefesinin ete kemiğe bürünüp, vücut bulduğu yapıtın adıdır yalnızca. Adında kalmayıp, sayfalarına bakıp, görmek; okuyup anlamak gerek; hem de felsefeyle… Çünkü felsefesi dışında değil içinde Yalnızlıklar’ın...
-------------
1 Hasan Ali Toptaş’ın bu kitabının ilk basımı Kavram Yayınları tarafından yapılmıştır. İkinci basımı İş Bankası Kültür Yayınları’nca Nisan 2003’te 3. basımı ise Doğan Kitap tarafından, Kasım 2006’da yapılmıştır. Yazı içerisinde sayfa numaraları verilerek yapılan alıntılar, ikinci basıma aittir.
2 Afşar Timuçin, “Felsefesiz Edebiyat Edebiyatsız Felsefe Olur Mu Ya Da Olmalı Mı?” Felsefelogos. Sayı:17.

3 Edebiyatın neliğine ilişkin bir belirleme için, Hürriyet GÖSTERİ’nin Temmuz-Ağustos 2006 tarihli 282. sayısındaki, “Edebiyattan hayata bir biçim vermesini bekle”mek, başlıklı yazıya bakılabilir.
4 Bu yaklaşım, kimi eleştirmenlerin ve kitap tanıtımcılarının, yüzlerce kitabı, üzerine olumsuz bir tek söz söylemeksizin gazetelerin kitap eklerinde ve dergilerde tanıttıktan sonra, genel değerlendirme yaparken de dönüp, “içerisinde okuyun diyebileceğiniz romanların sayısı 7’yi bulmaz” demesiyle kıyaslanamaz. Çünkü bu yaklaşım kişiyi, kendi kendisiyle tutarlı olmaya zorlar.

25 Nisan 2008

K.Jaspers'tan Yılmaz Erdoğan'a "Yolda Olmak" ve Yol...

K. Jaspers’dan Yılmaz Erdoğan’a
“YOLDA OLMAK” ve YOL...

Atalay GİRGİN*

İkisi de biliniyor ve tanınıyor olsa gerek. Karl Jaspers, varoluşçu bir filozof... Yılmaz Erdoğan ise tiyatrocu, yönetmen, yazar, şair; çok yönlü bir sanatçı.

Birincisi, 19. yüzyılın sonlarında doğup, 20.yüzyılın ikinci yarısında ayrıldı yaşam yolundan; varoluştan... İkincisi ise birincisi yoldan ayrılmadan az önce açtı gözlerini yaşam yoluna. Ve 21. yüzyılda hâlâ yürüyor yolunu; sürdürüyor varoluşunu...

Karl Jaspers’ın, varlığın sonsuz ve sınırsızlığına katılış dönemiyle, Yılmaz Erdoğan’ın varlığın sonsuz ve sınırsızlığı içerisinden, rastlantısal ve bireysel olarak yaşam buluş dönemi çakışsa da, onlar aynı zamanın aynı mekânın insanı değildiler. Dahası biri filozoftu, diğeri sanatçı...

Hâl böyleyken, ikisi arasında ne gibi bir ilişki olabilir ki, denilebilir elbette. Hem de felsefe ve yol bağlamında... Ama siz, yine de böyle demeyin. Çünkü, “Sanatçının iyisi düşünür, düşünürün iyisi sanatçıdır.”1 Onların iyileri, biri gelirken diğeri giderken de olsa, zamanları ve mekânları birbirini tutsa da tutmasa da, biri er diğeri geç olsa da karşılaşırlar “yolda”... Tıpkı Yılmaz Erdoğan ve Karl Jaspers gibi... Çünkü “yol bir yere gitmez”.

Y. Erdoğan, K. Jaspers’ı biliyor muydu; eserlerini okumuş muydu? Bilmiyorum. Kendisine sorup öğrenme olanağım da yok. Benimki verilerden hareketle, bir akıl yürütme, bir bağlantıyı kurma, tespit etme. Temmuzun ilk haftasıydı. Televizyonda müzik yayını yapan bir TV kanalında, Y. Erdoğan’ın bir şiir klibi gösteriliyordu. “Bu yol nereye gider” şiirine çekilmiş bir klip... Şiirin sözleri bir çağrışıma neden olmuştu. Yukarıdaki soruyu sordurtan, düşündürten bir çağrışıma.

Yılmaz Erdoğan’ın “Şimdi Sen Gidiyorsun Ya Herkes Sana Benzeyecek” adını taşıyan Cd’sinin yanı sıra, “Anladım”2 adlı kitabında da yer olan bu şiir, bilinçli ya da bilinçsizce bir felsefe edebiyat ilişkisinin, etkileşiminin örneği. Eğer Yılmaz Erdoğan K. Jaspers’ın eserlerini okumuşsa, bunun adını koymak gerek : Y. Erdoğan’ın şiirinde Jaspers etkisi, diye. Eğer bilmiyorsa ve okumamışsa Jaspers’ı, onun farkında olmadan, bir felsefe sorusu olan “Yol nedir”i yanıtladığını söylemek gerek Erdoğan’ın, “Bu Yol Nereye Gider” şiirinde.

Felsefenin ve yolun, birden çok tanımı bulunabilir; birden çok tanımı yapılabilir elbette. Felsefe ve yol birden çok kavramla nitelenebilir de... Hele sanat ve özellikle de edebiyat ve sanatçının yaratıcılığı girdiğinde işin içine, benzetmeler, eğretilemeler, çağrışımsal anlamlar, imgelerle daha da çoğalır bunlar... Keza felsefenin genelliği ve öznelliğiyle birlikte, filozofun özgünlüğü ve yaratıcılığı da yeni ufuklar açar bu konuda. Çünkü her çağrışım yeni anlamlara, anlamlandırmalara gebedir. Her anlam ve anlamlandırma ise yeni çağrışımlara...

“Felsefe yolda olmaktır.”, Jaspers’ın en çok bilinen sözlerinden biridir. Onun felsefeyi “yolda olmak” olarak nitelediği yerde, Felsefeci Ömer Naci Soykan, “Yolda olmanın tarzları sonsuzdur. Bunu şairler iyi bilir” der, “Yol Üstünde Felsefe” adlı denemesinde. Peki yol nedir?

“Yol nedir?” sorusunun yanıtı, “bir kuğunun boynuna dokunurken...” alt başlığını taşıyan, “Bu Yol Nereye Gider” adlı şiirinde karşımıza çıkar Yılmaz Erdoğan’ın. Bir değil, birden çok yanıtı vardır Y. Erdoğan’ın soruya :

“yol bir yere gitmez
içerde
düz saçlara uğrar
ayak üstü bir akşamüstü” dizeleriyle başlayan şiirde, soruya ilk yanıtı şudur Y. Erdoğan’ın :
“yol bir yere gitmez
o bir durma biçimidir”.

“her garantiyi istersin hayattan
oysa ölümle yaşam arası
uzun malum ince bir yol
bir yere gitmez
o bir ölme biçimidir” dizelerinde ise soruya ikinci yanıtını verir şair. Ki bu yanıt, aynı zamanda, Jaspers’ın “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir” önermesini de anımsatır, çağrıştırır bir anda. Sanki Onu bir yankılayıştır.

Yılmaz Erdoğan’ın şiirindeki üçünçü yanıtla, aşağıdaki dizelerde karşılaşırız ki bunlar son dizeleridir şiirin :


“yol bir yere gitmez
o bir susma biçimidir
soğuk bir taşıtın uğultusunda.”

“Son” dediğime bakmayın. Bu “son”, tekil bir şiirin bitişini bildirim içindir. Şiirin “son” dizesi yoktur. Çünkü, “şiir sanatın namusudur; tüketilemez.”3

Tıpkı şiirin son dizesinin olmayışı gibi, felsefede de “son” denilebilecek, “yol”u ve “yolda olma”yı bitirebilecek bir yanıt yoktur. Çünkü her yanıt, yeni sorulara çıkar.

Yılmaz Erdoğan’ın yanıtları da bir son değildir “yolda” olan için. Aksine “yolda olma”yı, varoluşu sürdürmeyi, yeni yanıtları aramayı gerektiren soruları içerir bu yanıtlar. Örneğin : Durma nedir? Durma biçimi nedir? Ölme nedir? Ölme biçimi nedir? Susma nedir? Susma biçimi nedir? Bu soruların hepsi de “yolda” olan için birer felsefe sorusudur yanıtlanmayı bekleyen. Keza “yol”a yeni adım atanları ve atacak olanları da...

İster şair olsun isterse felsefeci, “yol”, insan olmak isteyen, insan olma yönünde varoluşunu sürdüren; doğan ve doğacak olan herkesi bekliyor. Çünkü “yol bir yere gitmez.” Tüm mesele yolunca, yordamınca “yolda olmaktır” ve “yolda” kalabilmeyi, “yolda”n çıkmamayı başarabilmektir.

Jaspers’tan Yılmaz Erdoğan’a uzanmayı olanaklı kılan da , birisinin varoluş süreci içinde, hayattayken “yolda” bıraktıkları, diğerinin ise hâlâ varoluşunu sürdürürken “yolda” söylediklerinin çağrışımsal etkisidir zaten. Daha ötesi değil.

24 Nisan 2008

Bir başlıkta iki yanılgı...

Bir başlıkta iki yanılgı…

Atalay GİRGİN*

“Edebiyatımız niçin demokrat değil…” diye soruyor Semih Gümüş ve ardı sıra, bunun “niçin”ini anlatmaya çalışıyor, Radikal Kitap ekinin 361. ve 362. sayısında. Ne var ki, daha yazısının ilk yarısına verdiği başlıkta, iki yanılgıyla başlıyor işe. Birincisi, edebiyatın demokrat olabileceği yanılgısı ki; bu, soruyu da yanlış kılıyor. Soru yanlış olunca, genellik hükmüne ve zırhına bürünen önermelerle örülmüş yanıtlar ve açıklamalar da “doğruluk” değerini başka sularda arıyor. Ki Semih Gümüş “eleştirinin saati”ni bu “başka sulara” açılmaya kuruyor zaten. Yazısının, “Aynaya bakmadan eleştiri yapılmaz” başlıklı ikinci bölümünde, muarızlarına ya da kendisine muarız kıldıklarına, gördüklerine ilişkin geçmişten bugüne heybesinde biriktirdikleriyle, o “başka sular”da tutarlılık terazisinin kefesine koyup tartıveriyor onları. Ve kefe havalanıveriyor, sanki bir tüy kadar hafifler… İkinci yanılgı ise, edebiyatın demokrasiyi içerebileceği ya da demokrasinin edebiyata içsel olabileceği anlayışı. Ki ilk yanılgının asıl nedeni de kaynağı da bu... Kısacası, kaynağının ikinci yanılgı olduğunu düşündüğüm, değilleme bağlamında kurulmuş, tümel iki temel önermesi var Gümüş’ün: İlki “edebiyatımız demokrat değildir”, diğeri “edebiyatçılarımız demokrat değildir”.

Oysa Gümüş, bildiğinden kuşku duymadığım, en azından bildiğini varsaydığım, edebiyatın neliği ve gerçekliği ilişkisini unutmadan ya da söz konusu yazı bağlamında, paranteze almadan yazmış olsaydı, yanlış, yersiz ve gereksiz bir biçimde soruya içsel kıldığı, “edebiyatımız demokrat değildir” hükmünü, daha başlıkta vermezdi, diye düşünüyorum. Çünkü edebiyat ve demokrasi arasında, var olabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri açısından ne gereklilik ne de zorunluluk ilişkisi vardır. Keza edebiyatın herhangi bir türünde eser veren yazarların nitelikleri de bir edebiyatı ne demokrat ne de anti-demokrat kılmaya yeterlidir. Birilerinin bu ve benzeri bir niteliği, edebiyata iliştirivermeleri, onların hüsnü kuruntularından öte bir değer de taşımaz.

Öte yandan, dünyanın hiçbir yerinde, demokrasinin yokluğu edebiyatın yokluğuna delalet etmediği gibi, edebiyatın varlığı da demokrasinin varlığına delalet etmez. En baskıcı rejimler ve koşullar altında bile edebiyat varlığını sürdürür ve sürdürmüştür de... Hatta böylesi koşullarda, edebiyat, insanların kendilerini ifade etmelerinin en önemli sığınağına, en önemli etkinlik alanına dönüşebilir. Çünkü, baskıcı rejimlerin, muhaliflerine ve toplumun aydın ve entelektüellerine, siyasal olarak kendilerini ifade etme olanağı bırakmadığı ya da iyice zorlaştırdığı dönemlerde, söz konusu kesimler başta olmak üzere, farklı düşünen insanların, düşüncelerini, eğip bükerek de olsa dışa vurmak ve bir diğerine iletebilmek için yöneldikleri ya da yönelebilecekleri, neredeyse yegâne alan edebiyattır.

Bunun temel nedeni, edebiyatın neliğinde gizlidir. O halde edebiyatın neliği ya da doğrudan sorulduğunda, edebiyat nedir? Edebiyat; insanın, özel ya da genel anlamıyla, varlığın insanla anlamlanan, insanla anlamlandırılan ve kendine konu edindiği herhangi bir ya da birden fazla varolanını, düşsel-düşünsel, duyusal-duygusal, sezgisel, imgesel, çağrışımsal, betimsel ve estetik bir biçim ve içerikle, eğretilemelere de başvurarak, dahası bozarak, gerektiğinde karikatürize edip, mizahileştirerek, kendine özgü bir tarzda ve öznel düzeyde anlama/anlamlandırma ve bunu yazılı ya da sözlü olarak anlatma ve bildirme etkinliklerinin genel adıdır.

Bu nitelikleri ve kapsamıyla edebiyat, bir yandan, her şeyi kendine konu edinebilme ve bunlar üzerine yazabilme, söyleyebilme olanağını, genel olarak edebiyatçıya, özel olarak söylendiğinde ise şair, öykücü, romancı, denemeci, eleştirmen, vb. kimliğiyle yazara verir. Bu olanağın kullanılarak edebi ürünler ortaya konulabilmesi için, demokrasinin varolup olmaması, ne gereklilik ne de zorunluluk düzeyinde önemlidir. Keza bunları yapan edebiyatçıların demokratlıkla bir ilişkilerinin olup olmamasının da, kendi başına herhangi bir önemi yoktur. Eğer, bu insanların ortaya koyduğu ürünler edebiyatın neliğine uygunsa, yani bu niteliklere haiz ise onların demokrat olup olmamaları, yapıtlarının edebiliğine herhangi bir halel getirmez. Edebiyat tarihinde bunun bir çok örneği vardır ve bundan sonra da olacaktır.

Diğer yandan ise edebiyatın söz konusu nitelikleri ve kapsamı, söylem ve etkileme gücünün yüksekliği, toplumsal düzeyde iktidar mücadelesi veren, en azından okur düzeyindeki fiili ve potansiyel hedef kitleyi etkilemeyi amaçlayan, farklı dinsel, siyasal ve ideolojik güç odaklarının, edebiyatı kendi hizmetlerine koşma istek, anlayış ve yönelişini de olanaklı kılmıştır ve kılmaktadır da... Ve bunların içerisinde, hem anlayış hem de eylem boyutunda demokrasinin de demokratlığın da zerresini taşımayan güç odakları her zaman var olmuştur. Dahası, yalnızca toplumsal ve siyasal iktidar mücadelesi veren muhalif gruplar değil; aynı zamanda, bir ulus ve ulus bilinci yaratma amacıyla hareket eden devletler de, edebiyatı kendi hizmetlerine koşmak istemişlerdir; edebiyat belli dönemlerde, iktidarlar için de çekici bir alan olmuştur. Sonuçta, duyarlılığını ve yaratıcılığını, yazma yeteneğiyle birleştirip, her iki kesimin düşünsel ve siyasal amaçları doğrultusunda edebi yapıtlar ortaya koyan şairler, öykücüler, romancılar, vb. hep varolmuştur. Hatta bu edebiyatçıların bazıları, o kesimlerin düşünce ve amaçlarını “militan” olarak nitelenebilecek düzeyde sahiplenmekten kaçınmamıştır.

Edebiyatın dünü ve şimdisi, Dünya’da ve Türkiye’de bunların örnekleriyle doluyken, “edebiyatımız niçin demokrat değil…” sorusunun “niçin”ine, “çünkü edebiyatçılarımız demokrat değil” yanıtını vermenin, hem kendini nakzetmekten hem de kendini muarızlarının muarrızına dönüştürmekten öte bir anlamı ve hükmü yoktur. Hele hele, iki sayı öncesi de “Siyasetin dilinin ve davranışının egemen olduğu koşullarda edebiyat olmaz” hükmünü vermişken…

Aktardığım son hüküm, aslında tüm söylenenlerin üzerine tuz biber ekiyor. Gümüş, bu sözüyle yalnızca kendini nakzetmiyor, “edebiyat yoktur” diyor; bir diğer anlamda da veri olan koşullarda “edebiyat yapılmaz” diyor. Bunun yanı sıra da, olmayan edebiyatın, hem eleştirmeni sıfatıyla yazılar kaleme alıyor hem de bu olmayan edebiyatın, son yüzyılının “40 romancısı”nı numaralandırıp bir liste halinde yayımlıyor. Dahası, bu listenin herhangi “bir değer ölçütü belirlemesi” olmadan ortaya çıktığını da ileri sürüyor. Yetmiyor; ve bu olmayan edebiyatın, “demokrat” olmadığını; çünkü olmayan edebiyatın edebiyatçılarının demokrat olmadığını ilan ediveriyor. (Bunun nedenleri, incelenip, sorgulanabilecek apayrı bir yazı konusu ve yeri şimdilik burası değil.)

Semih Gümüş, bilmez değil elbette, demokrasinin de demokratlığın da siyasal kavramlar olduğunu. Keza siyasetin, toplumsal varlık koşulları ortadan kalkmadan, onun dilinin ve davranışının şu ya da bu ölçüde, bilinçli ya da bilinçsizce, insanın tüm etkinlik alanlarında egemen olacağını, var olacağını da… Tüm edebiyat tarihinin bir biçimde siyasetin dilinin ve davranışının egemen olduğu koşullarda gerçekleştiğini de… Ama nedense unutuveriyor bu bildiklerini… Ve unutuverdiği yerde de, kavramları yersiz ve gereksiz bir biçimde eşleştiriveriyor. Onun unuttuğunu ya da unutmuş gibi yaptığını hatırlatmak gerek :

Siyasetin varolduğu, varlık koşullarını bulduğu günden bugüne, onun dili ve davranışı da dönem dönem alçalıp yükselerek insan yaşamının, neredeyse tüm etkinlik alanlarında egemen olmuştur. Varlık koşulları ortadan kalkmadığı sürece bundan sonra da egemen olacaktır. Kendine özgü bir etkinlik alanı olan edebiyat da, asla bundan ari kalmamıştır. Kalmayacaktır da… Bunun temel nedeni, edebiyatın neliğine uygun yapıtlar ortaya koyan yazarın, her insan gibi kendi “çağının çocuğu” olmasıdır. Ama yazar, herhangi bir insandan farklı olarak, yaşadığı çağda ve içerisinde yaşadığı toplumsal koşullardaki tanıklıklarını, anlamlandırmalarını, genellikle kendi öznelliğinde bilinçli bir biçimde yapan ya da yaptığı varsayılan kişidir. Afşar Timuçin’in “Sanatçının iyisi düşünür, düşünürün iyisi sanatçıdır.” sözünü de dikkate alırsak, bir edebiyatçı olarak yazar, bile isteye yazan kişidir. Yazarın yapıtına içselleştirdiği anlamlandırmalarını, bakma ve görme biçimini koşullayan ise onun, eğer varsa felsefe dahil olmak üzere, dünya görüşü, toplumsal, sınıfsal, siyasal-ideolojik tercihleri ve düşünceleridir. Yazar, yapıtında, edebiyatın neliğine uygunluk temelinde bunları doğrudan dışsallaştırabilmeyi de, dolaylı olarak anlatmayı da seçebilir. Hatta içerisinde yaşadığı toplumsal ve siyasal gerçeklikten kaçmaya, yapıtını salt düşsel-düşünsel, duyusal-duygusal bir boyutta var etmeye kalktığında bile, bunlardan ari kalamaz. Siyasetin dili ve davranışı, bir biçimde yapıtta ve tek tek yapıtlar aracılığıyla da edebiyatta egemen olur. Ki siyasetin dilinden ve davranışından kaçmaya kalkmanın, bunu vaaz etmenin, kendisi de bir başka siyasal ve ideolojik dili ve davranışı egemen kılma isteğidir zaten. Çünkü insan bir kabuller varlığıdır. Ve bundan dolayı insan için, siyasetin de varlığını sürdürdüğü koşullarda, ideolojiler ormanından kaçış yoktur. Bu, onun tüm etkinlik alanlarında ve özellikle edebiyatta dilinin ve davranışının da egemenliğini kaçınılmaz kılar. Dolayısıyla, siyasetin dilinin ve davranışının egemen olmadığı koşularda bir edebiyat beklemek ya da “siyasetin dilinin ve davranışının egemen olduğu koşullarda edebiyat olmaz” demek, en hafifinden, bir yanılsamadır; yanılsamalı bir bilinç halinin dışavurumudur. Çünkü bu aynı zamanda “edebiyat yoktur” hükmünü vermektir.

Semih Gümüş, yukarıdaki alıntının da yer aldığı, Sema Aslan’la yaptığı söyleşisinde, “Asıl olan soyutlamadır, yaşadığını, gördüğünü soyutlama, daha da önemlisi okuduğunu soyutlamalarla anlama alışkanlığını içselleştirmiş olmak, bir bakıma felsefeyle düşünmek” gerektiğini söylerken önemli bir noktanın altını çiziyor. Ama eksik… Soyutlamalar ve bunun yanı sıra, yani ele alınan bir konuya, soruna, nesneye ilişkin genellemeler yapabilmek elbette önemlidir. Herhangi bir konuda nelik ve gerçeklik ilişkisini, özelden genele, genelden özele giderek, sağlam, bütünsel ve tutarlı bir biçimde kurmada etkili ve gerekli bir yaklaşımdır soyutlamalar ve genellemeler yapabilmek. Ancak, “bir bakıma felsefeyle düşünmek” yetmez bunun için. Nesnesini, felsefeyle ele almak, felsefeyle düşünmek, ona bütünsel anlamda felsefeyle bakmak gerekir. Felsefeyle düşünmek “Bir bakıma” olunca, felsefe yarı yolda terkisinden düşer insanın… İşte o zaman, yersiz, zamansız ve nesnesini aşan soyutlamalar ve genellemeler yapmaya başlar. Ki bu tehlikelidir, yanlıştır. Çünkü yaptığınız yersiz, zamansız ve nesnesini aşan genellemeler ve soyutlamalar gelir sizi vurur. Gümüş’ün yaptığı da budur aslında… Gerisi laf-ı güzaftır.

Yabancılaşma ve Felsefe / Felsefe ve Yabancılaşma

 YABANCILAŞMA
 Atalay Girgin

Günümüzde, neredeyse her alanda, işine gelenin işine geldiği gibi kullandığı, telaffuz ettiği bir kavram, dahası bir kuram “yabancılaşma”. Kimileri insanın yabancılaşmasından, kimileri toplumun, tarihin yabancılaşmasından, kimileri dünyanın ve onun üzerindeki insanın ve eylemlerinin ürünü olan her şeyin yabancılaşmasından söz ediyor ki bu noktada hem eylemin kendisi hem de tüm istek ve özlemleri içeren fikirler de azade değil bundan... Keza tüm insanlık tarihi ve onun içerisinde yer alan bilimden sanata, dinden felsefeye, tahakküm altına alma ve esaret zincirlerini kırma mücadelelerine kadar aklınıza gelen ve gelmeyen varolan her şey dahildir buna... Akıl kârı değil ama, yine de onun sarmalında kavranıp yeniden yeniden anlamlandırılabiliyor her şey...

Ya yabancılaşmadan söz edenin kendisi, eylemleri ve fikirleri... Acaba o azade midir, sözünü ettiği ve varlığını kabul eylediği yabancılaşmadan ve sonuçlarından? Bu sorunun olası üç yanıtı vardır:

Felsefenin Neliği ve Felsefeci

FELSEFENİN NELİĞİ ve FELSEFECİ 
Atalay Girgin

İnsan yaşamının,ahlaktan siyasete, dinden bilime dek uzanan sosyal ve kültürel alanlarındaki alışkanlıklarını, yerleşik egemen yargılarını değiştirmek zordur. Dahası, bunlara karşı çıkılması da hoş karşılanmaz.

Bunların içerisinde, sorgulamayı, eleştiriyi içerişiyle, felsefenin özel bir yeri vardır. Buna rağmen, felsefenin de salt düşünce etkinliğine indirgenişi neredeyse sorgulanmayan, ‘öyle oluşu’, kendiliğinden kabullenilen bir alışkanlık haline gelmiştir.

Oysa felsefe eylemdir...
Hem de radikal bir eylem...
Felsefenin eylem olarak belirlenişi, filozofu ya da felsefeciyi de kaçınılmaz bir biçimde eylemci kılar.
Hem de radikal bir eylemci...

Ancak unutulmamalıdır ki her eylem felsefe olmadığı gibi, her eylemci de felsefeci değildir.

Bu eylem,
“Hayatı bir yara gibi deşmek gerek,
Hayatı bir buğday tanesi gibi keşfetmek gerek”(Ö. İnce) diyen şairin duyarlılığını da içeren bir vücut buluşla, hangi alanda olursa olsun, nesnesine bütünsel bir yöneliştir. Bu, varolan karşısında, akla dayalı bir biçimde düşünerek, sorarak, sorgulayarak, tutarlı ve eleştirel, dünya-evrensel bir yaklaşım ve duruşla, onu bilmeye, kavramaya, anlamaya, anlamlandırmaya ve buradan hareketle de onu değiştirmeye, dönüştürmeye bir yöneliştir. Bu yöneliş, öncelikle, birbirinden koparılmaması gereken, içiçe gelişen, içiçe geçen iki unsuru içerir: Birincisi, varolanı bütünsel anlamda, kendinde bir varlık olarak, olan olarak bilme, anlama, anlamlandırma. İkincisi ise, edinilen; ortaya konulan bilgisinden de yola çıkarak, varolanı, olması gereken açısından değiştirmeye, dönüştürmeye yönelme. İşte bu özellikler, felsefenin, bütünsel ve bu niteliği nedeniyle de radikal bir eylem olarak, potansiyel anlamda, kendinde varoluşunun ifadesidir.


Bu potansiyeli kuvveden fiile dönüştürecek unsur nedir ya da özne kimdir? Tek kelimelik bir yanıtı vardır bu sorunun: Felsefeci/filozof.

Felsefeci, yaşadığı çağın koşulları içinde, felsefenin taşıdığı eylem potansiyelini dışsallaştıran, açığa çıkaran, ete kemiğe büründüren insandır.

O, varolan karşısındaki duruşu itibariyle, yani düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişle bütünsel ve radikal bir eylemcidir. Onun eylemi, dünyevi ya da ruhani kaygı ve amaçlarla yapılan tekil ya da tikel eylemlere indirgenemez. Örneğin: “Savaşa Hayır” birçok insan için yeterli olabilirken, felsefeciye yetmez(elbetteki burada sözkonusu olan, varolana, egemene teslim olmayan bir felsefecidir). Çünkü o, bütünsel bir kavrayış ve yaklaşımla, varolan toplumsal koşullarda hem savaşın sürekliliğini hem de öne çıkarılanın onun görünümlerinden biri olduğunu; aslolanın, yanlızca bu görünüme, bu sonuca karşı çıkmak değil, bunu yaratan koşulları ortadan kaldırmaya, değiştirmeye, dönüştürmeye yönelmek olduğunu da bilir. Bu aynı zamanda bir bilinç halidir. Çünkü tutarlı bir felsefeci açısından, varolana ilişkin ortaya koyduğu her bilgi, onun düşüncesine, söylemine ve davranışına yön veren bir bilinç haline tekabül eder; ve onu kaçınılmaz bir biçimde eylemci kılar. Bu etik(yanlızca teorik anlamda değil, aynı zamanda pratik anlamda) bir zorunluluktur da. Çünkü varolan karşısında, onun kavranışına dayalı olarak ileri sürülen her bilgi; bilinç kılınan her biliş, etik ve estetik boyutuyla değer ifade eder; davranışa dönüşmesi gereken...
Oysa, yaşamın her alanında olduğu gibi, egemen anlayış felsefeye ve felsefeciye de bir “deli gömleği” giydirir. Der ki, “felsefe, bilgi sevgisidir; bilgelik sevgisidir.” Yüzyıllardır hüküm süren bir anlayıştır bu... İktidarın akademisinde, akademinin iktidarında “hükmü meri”dir bunun...

Felsefenin “bilgi sevgisi”ne, “bilgelik sevgisi”ne indirgenişi, filozofun ya da felsefecinin de bunları seven insan kılınıp, kendisinin de bir parçası olduğu ve içerisinde yer aldığı, sürekli değişen varlığın ve akıp giden bir yaşamın kenarında paranteze alınmış bir seyirciye dönüştürülmek istenmesi demektir. Bu ise hem felsefenin ve felsefi düşünmenin neliğine aykırıdır hem de bir insan olarak felsefecinin varoluşuna...

Ne var ki, felsefe tarihi, düşünce tarihi kitapları içerisinde yer alan, yer verilen filozofların neredeyse geneli, bilerek, isteyerek ya da sessiz kalarak, bu aykırılığın yüzyıllardır sürmesine neden olmuşlardır. Sokrates, bir ayrıkotu gibi durur o kitaplarda... Eğer yer verilmişse, Guordino Bruno, bir isyan ateşi gibi yükselir orada; Hallac-ı Mansur ise yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan dinmeyen, dalga dalga yükselen bir çığlıktır sanki; ve Marx, “... Aslolan dünyayı değiştirmektir” deyişi ve bu doğrultudaki eyleyişiyle ayrışır, kendinden önceki ve sonraki filozoflardan...

Oysa her susuş, kendinde kendini yok edişe götürür felsefeciyi... Bilip de söyleyememek; söyleyip de eyleyememek... Ne acıdır!.. Bu söyleyemeyişin, eyleyemeyişin acısıyla, kendine, tekbaşınalığa çekilir; kaçar felsefeci... “Kaçtığı yer kaçamadığı yerdir”** oysa... Bir yandan da toplumsal olarak itilir buna... Yanlızlığa değil; tekbaşınalığa... Çünkü her felsefeci bilir ki insan için yanlızlık, bir bilinç yanılsamasıdır; bir düştür; “toplumsalın güvencesinde kurulan bir düş...”.

Bu tekbaşınalıklarında kimileri, tüm itirazlarıyla ütopyalarda var ederler kendilerini... Kimileri ise anlaşılmazlığın gizemine sığınır Nietzsche gibi... Ve “hiçlik”te, “üstün insan”ıyla var kılar kendini...
Düşünüp, bilip, söyleyip de eyleyemediği yerde eksilir her insan... Hele bir felsefeciyse bu insan, tutsaklaşır kendinde; bilincine rağmen... Varolan karşısında davranışa, eyleme dönüştürülemeyen itirazları, eleştirileri bilincinde patlar ardı ardına...

İşte ütopyalar, varolanın değiştirilmesi gerektiğini bilip de, tekbaşınalığında, bunu eyleme dönüştüremeyişin acısını yaşayan filozofların bilincinden taşıp, onların varolan karşısındaki eleştirileri, itirazları olarak, onlardan geriye kalan, billurlaşan, zamanını ve mekanını yitiren, şaşıran çığlıklardır. Zamansız ve mekansızdır ütopyalar... Ama, buna rağmen filozofun içersinde yaşadığı koşullardan beslenir. Çünkü varolan koşullar, tüm yaratıcılıklarına, derinliklerine, eleştirelliklerine rağmen, düşünsel ufuklarını belirler filozofların... Platon’un 5040 kişilik “ideal devlet”ine damgasını vuran budur. Yoksa onun daha fazla sayı saymayı bilemeyişi değil. Keza Farabi’nin “Erdemli Kent”ine, Thomas More’un “Ütopya”sına, Campenalla’nın “Güneş Ülkesi”ne de... Burada ise felsefecinin yaptığı, siyasettir. Ama eyleyemen ve bundan dolayı da eksilen, kendine kaçan insanın siyasetidir bu... Bundandır zamansızlığı ve mekansızlığı da...

Felsefi düşünme, ‘şimdi’ ve ‘şu an’da varolan üzerine düşünmektir. Ki bir insanı filozof ya da felsefeci kılan da, bundan dolayı, onun kendisinden önceki ya da sonraki, yaşamadığı ve yaşayamayacağı zamanlara dair düşünceleri değildir. Aksine, içerisinde yaşadığı ve kendisini de kapsayan gerçeklikten hareketle onun üzerine düşünmesi, söylemesi ve eylemesidir. Felsefe tarihinde ya da düşünce tarihinde yer alan tüm filozoflar için geçerlidir bu (eyleyememiş olsalar da). Bundan dolayı, filozofların düşünceleri, onların içerisinde yaşadığı koşullardan, sosyal, siyasal, sınıfsal tercihlerinden ve kişiliklerinden koparılarak değerlendirilmemelidir. Dahası bir filozofun fi tarihinde ve o günkü koşullarda söylediği herhangi bir önerme ya da ileri sürdüğü bir düşünce, günümüzde ne bir geçerliliğe sahip olabilir ne de birilerine referans... O düşünceler, günümüzde birilerinin ileri sürdüğü düşüncelerin, önermelerin ne doğruluğunun kanıtıdır ne de yanlışlığının... Kısacası her filozof, ileri sürdüğü düşünceleri de dahil, her şeyiyle yetiştiği koşulların ve çağın ürünüdür, ne eksik ne de fazla... O halde hem felsefi düşünme hem de felsefeci için aslolan “şimdi” ve “şu an”da olan üzerine düşünmek, söylemek ve eylemektir.

Buradan hareketle, bilinmelidir ki ortaya çıkışından itibaren kapitalizmin, adım adım, her yüzyılda daha fazla nüfuz ederek hala gelişmekte olan dünyayı fethediş süreci, felsefeci için, felsefi düşünmenin, bilginin ve söylemin evrenselliğini eylemin evrenselliği ile taçlandırmanın, potansiyel anlamda, koşul ve olanaklarını da tüm boyutlarıyla hem yaratmış hem de yaratmaya ve geliştirmeye devam etmektedir. Bu potansiyeli fiiliyata dönüştürmek, varolan ve yaşanan gerçeklik karşısında, günümüzdeki her felsefecinin asli sorumluluğudur. Çünkü her felsefeci varolan gerçeklik karşısında taraftır: Ya bu varolan kapitalist sömürü düzeninin değişip gelişerek varlığını ve hükmünü sürdürmesinden yana ya da tüm sömürü düzenleri gibi, bunun da insandışı olduğunu bilerek, varolanın yıkılmasından, varlığına son verilerek değiştirilip dönüştürülmesinden...

Bu taraf oluşun ortası yoktur; tıpkı azının ya da çoğunun olamayışı gibi... Çünkü, “teorideki sınıf savaşı”(L. Althusser) olan felsefe ile iştigal eyleyen ve felsefeci ya da filozof sıfatını taşıyan her insan, varolan karşısındaki düşüncesi, söyleyişi ve bu doğrultudaki davranışı ve eyleyişiyle, her şeyden önce kendisiyle tutarlı olmak zorundadır. Söylemini eyleminde eylemini söyleminde var edemeyen bir felsefeci, değeri tutarsızlığın terazisinde tartılacak bir lafazandır yanlızca... Daha ötesi değil.

İçerisinde yaşanılan koşullarda, açlık, yoksulluk, işsizlik genelleşirken; savaş an be an, bir saniye bile sektirmeksizin varlığını sürdürürken; her şey alınır satılır bir mala dönüştürülürken, bir felsefeci, eğer egemen olana teslim olmamışsa, eğer egemen olandan nemalanmıyorsa, eğer varolanı meşrulaştırmanın hizmetine koşmamışsa kendini, varolan üzerine, eleştirel de olsa, salt düşünmek ve söylemekle yetinmemelidir. Aksine felsefenin neliğine uygun bir tarzda, düşüncesini ve söylemini eylemiyle bütünleştirmelidir. Varolanı, sınıfsal ve toplumsal anlamda, yarattığı her türlü illetle birlikte, dünya evrensel bir boyutta, tarihin çöp tenekesine göndermek doğrultusunda saf tutmalı; dinmeyen, dalga dalga yayılan bir çığlık olup düşmeli hem söylemi hem de eylemiyle yaşamın her alanında, gündüzün aydınlığına, gecenin karanlığına... Çünkü varolan karşısında, düşünüp, söyleyip de eylemeyen her felsefeci, varolanın ve onun egemenlerinin hem hükmünü sürdürmesinin hem de insandışı tüm uygulamalarının suç ortağı olmaktan kurtulamaz. Artık içerisinde yaşanılan çağ ve bu çağda insanların genelinin maruz kaldığı uygulamalar, felsefecinin eylemciliğini, hem de her çağdakinden daha fazla, kaçınılmazlık boyutunda zorunlu kılmaktadır. Günümüzde felsefecinin,
“Bir yerde vahim bir hata yapılmıştır
Ne söylemeye dilim varır
Ne düzeltmeye gücüm yeter
Meyus bir papağan gibi
Söylenir dururum kendi kendime”(Atilla İlhan) diyerek, kendine kaçma ve tekbaşınalığa çekilme hakkı yoktur artık. O hem söyleyişi hem eyleyişiyle yeni çağın hümanist, romantik ve etik boyutuyla radikal eylemcisi olmak zorundadır; dünya evrensel bir bütünsellikte, söylemini eylemine eylemini söylemine dönüştüren...
Artık “Minerva’nın baykuşu” dönmeli sürgününden...
* **Yılmaz Odabaşı... Dizenin aslı “Kaçtığın yer kaçamadığın yerdir”.
.