06 Aralık 2008

Melih Cevdet Anday'ın "Defne Ormanı" eşliğinde "felsefi şiir" ve felsefenin işlevi üzerine

M. C. Anday’ın “Defne Ormanı” eşliğinde
“felsefi şiir” ve felsefenin işlevi üzerine

Atalay GİRGİN
*

Defne Ormanı


Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.


Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.


Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.(Sözcükler, sy. 220, Everest yay.)

Melih Cevdet ANDAY

28 Kasım 2002 tarihinde aramızdan ayrılan Melih Cevdet Anday, bir söyleşisinde, “Şiir” der, “felsefeye bitişir”1. “Defne Ormanı” da bu şiirlerden biridir. Her “şiir (…) felsefeye bitiş”mese de, bu “şiir (…) felsefeye bitiş”iktir.

Son yıllarda Yücel Kayıran’ın dillendirip yazıya döktüğü “Felsefi Şiir” yaklaşımı ve söylemi açısından da değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğüm Melih Cevdet Anday’ın 1970 yılında yayımlanan “Göçebe Denizin Üstünde” adlı yapıtında yer alan “Defne Ormanı”nı, ilk kez, Yıldız Silier’in “Özgürlük Yanılsaması”2nda okumuştum. Okuduğum an da bende yarattığı ilk çağrışımı, Althusser’i anımsatmak oldu. Althusser ki, felsefenin, “teorideki sınıf savaşı” olduğunu belirten düşünürdür. Belirli bir yer ve zaman koşullarında ortaya konan ve “şu” diye gösterebildiğimiz her felsefi düşünce ve felsefi sistem, açık ya da örtük bir biçimde bu niteliğe sahiptir.

İşte Anday, “Defne Ormanı” şiiriyle, günümüzde bile bunu kavramayan ya da unutan ve bundan dolayı kendinde bir şey olarak felsefeden veyahut da belli bir felsefe dalından kıymet-i harbiyesi kendinden menkul beklentiler içerisine giren felsefecilerin aksine, bu hakikatin altını çizer. Ki “Defne Ormanı” şiiri, edebi değerinin ne olup olmadığı bir yana, salt bu açıdan bile değerli ve önemlidir.

Bundan dolayı bu şiir, yalnızca “felsefi şiir” tartışmaları açısından değil, aynı zamanda felsefenin işlevini düşünmek ve sorgulamak açısından da değerlendirilmeyi gerektiriyor.

Felsefenin amacı yoktur

Amacım, bu yazı bağlamında hem kısaca felsefenin işlevine hem de “felsefi şiir” açısından birkaç noktaya değinmekle sınırlı. Özel olarak Silier ve Kayıran’la (ki Kayıran’a ilişkin daha geniş bir eleştirel değerlendirme yapmış olsam da) polemik ya da tartışma değil elbette (Böylesi bir polemik, en azından benim için, salt o konuya ve soruna hasredilmiş bir yazıyı gerektirir çünkü. Bunu yazıyor olmam da, ileri sürdüğüm düşünceleri savunmayacağım, bunların ardında durmayacağım anlamına gelmiyor yine de.).

Buradan hareketle; öncelikle, “ideolojinin örtüsünü kaldırıp toplumsal gerçekliği anlamamızı sağlayacak kavramsal araçları geliştirmek, çağımız sosyal ve politik felsefesinin en temel görevlerinden biri.”3 dedikten sonra, “Son sözü Melih Cevdet Anday’a bırakıyorum.” diyerek, sanki söylediklerine bir dayanakmışçasına, hemen ardı sıra “Defne Ormanı” şiirini aktaran Silier’in, bu şiiri yanlış anladığını düşündüğümü de belirtmeden geçmemem gerek. Çünkü yukarıdaki alıntıda Silier’in “sosyal ve politik felsefe”ye biçtiği ne görev ne de “görevlerden biri” ile Anday’ın şiirine içselleştirdiği, belli bir yer ve zamanda felsefi düşünenin düşünce ve söyleminin ürünü olan felsefenin işlevi, görevi ve amacı arasında uzaktan yakından bir ilişki vardır. Dahası, felsefenin kendinde bir şey olarak herhangi bir amacı, işlevi ve görevi de yoktur.

O, yani felsefe, belli kabuller temelinde yapılan düşünme, söyleme ve hatta bunlara bağlı bir biçimde eyleme etkinliklerinin genel adıdır. Bu kabullerin başında da, akla dayalı olmak gelir. Ardı sıra sormaya, sorgulamaya dayalı, eleştirel ve tutarlı bir biçimde genel ve öznel olma, vb. kabuller yer alır. Bu kabuller toplamının, kendinde bir şey olarak bir ya da birden fazla amacı, işlevi ve görevi olduğunu düşünmek, nelik ve gerçeklik ilişkisini unutup yanılsamalı bir kavrayışla hareket etmekten öte bir anlam taşımaz. Çünkü böylesi bir kavrayış, belli bir yer ve zamanda, içerisinde yaşadığı toplumsal ve tarihsel koşullarda, bireysel ve toplumsal/sınıfsal/dinsel/siyasal tercihlerini, olanakları ve olanaksızlıklarını, özlemleri ve isteklerini, kaygıları ve korkularını içeren yaşanmışlıkları eşliğinde felsefi düşünen, söyleyen ve eyleyen insanın, bu etkinliklerinde açık ya da örtük bir biçimde varolan amaç ve işlevi genellikle görmezlikten gelmeye neden olduğu gibi, bazen de yanılsamalı bir biçimde onu felsefenin amacı, işlevi ve görevi olarak algılamaya ve algılatmaya neden olur.

Ne var ki, bu yanılsamalı durum ya da yanılsamalı bilinç hali, yalnızca felsefe ve felsefeciler arasında değil, bir çok etkinlik alanında da hükmünü sürdürmektedir. Edebiyat üzerine düşünen, yazan ya da edebiyatçı sıfatını taşıyan bir çok insan, kendinde bir şey olarak, genel olarak edebiyatın amacı ve işlevi olduğunu düşünür. Tıpkı bunun gibi, bir çok din adamı ya da dindar, dinin amacı olduğunu, siyasetçi siyasetin; bilim adamı bilimin; felsefeci felsefenin amacı olduğunu düşünür, söyler ve yazar. Oysa bu doğru değildir. Çünkü amaç ve işlev, hatta görev ne denli genellik hükmüne büründürülürse büründürülsün, belli bir yerde ve zamanda yaşayan, eyleyen ve söyleyen “şu” diye gösterebildiğimiz insan ya da benzer etkinlikleri benzer düşünce ve kaygılarla gerçekleştiren insan toplulukları ve onların ortaya koydukları ürünler için geçerlidir. Ki bu da çağdan çağa, toplumdan topluma, hatta aynı toplum içerisinde bile, aynı genel etkinliğin şemsiyesi altında sayılan, konumlandırılan/konumlanan kişiden kişiye değişir. Daha ötesi değil… Bundan dolayı, bir genelleme düzeyinde, kendinde bir şey olarak ne edebiyatın ne felsefenin, ne de aşkın ve değişmez kutsallık atfedilmiş, düşsel/düşünsel bir varlıkla temellendirilmiş olan dinin, ne de bilimin, vb. genel etkinlik alanlarının ve adlandırmalarının, aşkın ve değişmez bir amacı, işlevi ve görevi vardır.

Kendini dinamitleyen bir "peotik tasarım" : “Felsefi şiir”

“Felsefi şiir” olur mu olmaz mı tartışmasının, bu tartışma sırasında üretilen, ileri sürülen düşüncelerin değeri ve önemi ne olursa olsun, abesle iştigâl bir tartışma olmaktan öte bir değerinin olmadığını daha baştan belirtmek gerek. Çünkü siyasi, dini ya da ideolojik, vb. şiir ne denli olanaklıysa felsefi şiir de o denli olanaklıdır. Felsefeyi, şiiri, dahası felsefe şiir ilişkisini, hatta edebiyata içselleşen/içselleştirilen felsefeyi ve bunun yanı sıra dışlayıp ötelediklerinizi ne olarak gördüğünüze, nasıl anlamlandırıp nitelediğinize ve tanımladığınıza bağlı bir biçimde olanaklı ya da olanaksız olduğunu, öznel/bireysel düzeyde söyleyebilirsiniz, “felsefi şiir”in. “Olabilirlik ya da olamazlık” tartışmasını gerektirmeyecek kadar basittir bu.

Ne var ki, Kayıran’ın “Felsefi şiir” söylemi için, sorun bu denli basit değildir. Bunun temel nedeni, Kayıran’ın, salt bir “felsefi şiir”, “Olabilir. Olur. Dahası böyle bir şiir var. Hem de, dünya görüşü ve ideolojik şiirin karşıtı olması anlamında…”4 iddiasının ve “felsefi şiir” nitelemesinin ötesine geçip; bu niteleme ekseninde, bir yandan “kendi şiirime ilişkin” diyerek kendine, tabir-i caizse bir savunma hattı kurması, öte yandan da birbiri ardına eklenen genellik hükmündeki önermeler dizisiyle genel bir “felsefi şiir” retoriği oluşturmasıdır.

Elbetteki her şair, kendi şiirini dilediği gibi niteleyebilir. Buna ilişkin, dilinin döndüğü, düşünsel ufkunun ve birikiminin yettiğince bir poetik tasarım yapabilir. Nitelemesi bağlamında bir retorik oluşturabilir. Kendim çalıyorum kendim söylüyorum, kime ne diyebilir. Kayıran’ın da “Alıngan türe (Horatius) sebep olmak istemem; felsefi şiir, kendi şiirime ilişkin poetik tasarımın ve bu şiirin öznesine ilişkin varlık durumunun teorik tarifinden başka bir şey değildir.”5 derken yaptığı da budur. Dışarıdan birinin, bu retoriğe ilişkin “doğru” ya da “yanlış”, “olur” ya da “olmaz” demesinin ne hükmü ne de anlamı ve gereği vardır. İlginizi çekerse, merak ederseniz ya da bir bağlamına denk düşerse okur geçersiniz yazılanları. Okuduklarınızın doğruluğu yanlışlığından çok, öncelikle tutarlılığı/tutarsızlığıdır önemli olan.

Okuyanı asıl itiraz etmeye yönelten, düşünsel itirazını, eleştirisini yazılı ya da sözlü olarak dışsallaştırmaya iten de budur. Böylesi bir itiraz, eleştiri, hatta yerli ya da yersiz, doğru ya da yanlış bir reddiye, kalem tutan, ak kağıdın üstüne sözcük düşürüp düşünce beyan eden herkesi bekler. Her kalem kuşanan da buna hazır olmalıdır. Çünkü kalem kuşanmak, kaleminden dökülen her sözcüğün, her önermenin hesabını vermeye hazır olmayı gerektirir. Ki bu, aslında bir gereklilikten öte, etik tutarlılığın gerektirdiği bir sorumluluktan kaynaklanan zorunluluktur. Tabii kişi, “Aleme verir talkını kendisi yutar salkımı” misali, “Etik Etik” deyip de iş tutarlılığa gelince “sırra kadem” basmıyorsa… Benim için de geçerlidir bu.

Eğer Anday’ın “Defne Ormanı” şiiri üzerine düşünüp yazmaya girişmeseydim, muhtemeldir ki, ben de hiçbir şey yazmayacaktım, Kayıran’ın “Felsefi şiir” nitelemesi ve söylemine ilişkin. Ancak söz konusu şiir bağlamında okuyup araştırırken karşılaştığım, Anday’ın “Şiir de ister istemez felsefeye bitişir” sözü ve bunun yanı sıra Afşar Timuçin’in, edebiyattaki felsefeye ilişkin söylediği “edebiyatlaşmış felsefe” nitelemesi , “felsefi şiir” söylemini anımsamama neden olan bir çağrışım yarattı. Bunun üzerine Kayıran’ın, Hürriyet Gösteri’de yayınlanan “felsefi şiir” bağlamındaki yazılarını yeniden okudum.

Bir kez daha gördüm ve fark ettim ki, Kayıran, “felsefi şiir” söylemine ilişkin, genel olarak, teorik yaklaşım gereği, genellik hükmüne bürünen niteleyen önermelerle derdini anlatmaya çalışıyor. Yer yer de bunlara hem nitelemeye hem de içeriğe dönük belirleme ve tanımlama çabasını gösteren önermeler eşlik ediyor. Ve peşi sıra önermelerini temellendirme ve bunlara ilişkin örnekler sunma çabası. Bu önermelerin hepsini bu yazıya aktarıp sorup sorgulayarak tartışacak değilim. İki önermeyi aktaracağım, esas olarak. Bu önermeleri aktarmadan önce belirtmeliyim ki, Kayıran’ın kendi şiiri temelinde bir peotik tasarım için bile olsa, “felsefi şiir” retoriğini sürdürme doğrultusunda ortaya koyduğu düşünsel çabayı ve yazınsal üretimi takdir etmek gerek. Gelelim önermelere :

Bu önermelerden birincisi, Kayıran’ın “Felsefi şiir nedir, ne değildir” başlığını taşıyan yazısının, “Epistemik değil ontik ıra” ara başlıklı bölümünden. “Felsefi şiir, ontik durumu içermekle ıralanan şiirdir”6 önermesi ve “Epistemik değil ontik ıra” sözü, Kayıran’ın tüm temellendirme çabasına rağmen, spekülatif ve “ben söyledim oldu” yaklaşım ve anlayışından öte geçmiyor. Çünkü örnekleme ve açıklama girişimleri ne olursa olsun, hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün, her şiir epistemik karaktere sahiptir. Ontik olanın, epistemik olanın dolayımından ve anlamlandırılmasından geçmeksizin dilsel, sözel olarak ifade edilmesi mümkün değildir. Aslında Kayıran da farkındadır bunun. Bu farkındalığını, onun, “felsefi şiir bilgi ortaya koyan bir şiirdir, ama bu bilgi (episteme) ontik temelli bir bilgidir, buna içsel episteme de denilebilir” sözünde de fark etmek mümkündür. Kayıran ısrarla “bu bilginin epistemik şiirin içerdiği bilgiden fark”lı olduğu iddiasını sürdürürken, temel dayanağı, epistemik şiirin “epistemesi”nin “ideoloji ve dünyagörüşü gibi enfermasyondan” kaynaklandığıdır. Oysa, aşağıda aktaracağım ikinci önermede değineceğim üzere, bu ayrım, “felsefi şiir” söylemi ve poetikası açısından geçerli, hatta doğru bir dayanak değildir.

Elbetteki bilgi türlerinin, yani Kayıran’ın deyişiyle “episteme” türlerinin, elde edilişlerinden ortaya konuşlarına, öznenin nesneyle kurduğu bağdan biliş ve anlamlandırışına, vb. dek birbirlerinden farklılıkları vardır. Ancak Kayıran’ın unuttuğu ya da kendi “nev’i şahsına münhasır” “felsefi şiir” sözünün büyüsü altında görmezlikten geldiği temel nokta şudur : Her epistemik olanın, ister düşsel düşünsel, isterse gerçek bir varlığa dayansın, hatta isterse ekstrem bir boyutta, yanılsamalı ya da şizofrenik bir bilinç halinin ürettiği varlığın algılanıp anlamlandırılmasına dayansın, isterse ideoloji ve dünya görüşü kaynaklı bir enformasyona dayansın, her daim ontik temelli olduğudur. Bu noktada, şiirin de, edebiyatın neliği gereği, yazılı ya da sözlü olarak, dilden ve sözden başka ifade biçimi yoktur. Dile ve söze dökülen her şey, hangi mantıksal yaklaşımın ve anlayışın içinden gerekçeler getirirseniz getirin, ister genel isterse öznel olsun her daim epistemiktir. Bundan dolayı (epistemik ve ontik olanın ne olup olmadığı, nasıl ayrıştırıldığı ya da ayrıştırılabileceği tartışması bir yana ki bu ayrıştırma bile epistemik olarak yapılır), yalnızca şiir değil, tüm edebiyat epistemik olanla ıralanır. Ancak,”her epistemik olan, aynı zamanda hem ontiktir, hem de ontik temellidir” gibi genel bir önerme kurarsanız ve bunu temellendirirseniz iş değişir ama Kayıran’da da böyle bir şey yok.

Dolayısıyla, başlığından itibaren bu bölüm ve söz konusu önerme, Kayıran’ın “felsefi şiir” söyleminin en zayıf yerlerinden birini oluşturuyor. Çünkü Kayıran, kendi önermesini temellendirmeye, kendi şiirinin poetikasını kurmaya çalışırken, bu önermenin genelliği ekseninde, farkında olmadan, kim bilir ki belki de bile isteye, paradoksal bir biçimde, tüm şiirin, hatta tüm edebiyatın felsefi olduğu anlayışına kapı aralıyor. Tüm paradoksallığına rağmen bu tartışılabilir elbette. Ancak bunun, Kayıran açısından kendini nakzedişten öte değeri yoktur. Çünkü tüm şiirin, dahası tüm edebiyatın felsefi olduğu gibi bir anlayış, “felsefi şiir” nitelemesi, ayrımı ve söylemini, en hafifinden gereksizleştiriverir. Ve o zaman birileri anımsatıverir : Anday söylememiş miydi zaten, “Şiir de ister istemez felsefeye bitişir” diye…

Kayıran’ın söyleminde zayıf olmaktan daha vahim bir başka nokta var. Ki bu da, aktaracağım ikinci önermede kendini göstermektedir. Burada Kayıran, “felsefi şiir Marksist olmakla ıralanır”7 hükmünü veriyor. Bu önermenin taşıdığı hüküm, “felsefi şiir” retoriğini dinamitlemektedir. Çünkü, “Felsefi şiir”in, “dünyagörüşü ve ideolojik şiirin karşıtı” olduğunu söyledikten sonra, dönüp bir de onun “Marksist olmakla ıralan”dığını ileri sürmek “kendi bindiği dalı kesmek”tir. Eğer Kayıran, “ıralan”ma halini “Marksist olmak”la değil de, göndergesi ve göstergesiyle, tüm öznelliği ve içselliği temelinde kendi şiiri içerisinde ve salt o şiirin öznesine ilişkin bir şey olarak belirleseydi, kendi retoriğini dinamitlemesinden söz etmek mümkün olmazdı. Çünkü bunu tartışmak, hatta üzerine düşünmek bile, birkaç biyografi, monografi yazarının ya da edebiyat tarihçisinin dışında abesle iştigâl olurdu.

Ne var ki, Kayıran, “felsefi şiir”i ıralayan gösterge olarak, kendisinin ve şiirinin dışında da bir neliğe ve gerçekliğe sahip olan bir şeyi seçmiştir. Bu şey, aslında Marksizm de değil, daha özel haliyle “Marksist”lik ya da daha doğru bir biçimde “Marksist olmak”. Ancak Marksizm’siz Marksist olunamayacağına göre, “felsefi şiir”i “ırala”yanın Marksizm olduğunu da veri almak gerek değerlendirmede.

Hal böyle olunca, öncelikle Marksizm’in ne olduğundan kısaca (yazıyı uzatmamak için elbette) söz etmek gerek : Marksizm, adı üzerinde Karl Marx’ın yaptığı ve ileri sürdüğü, güncel ve tarihsel anlamıyla ekonomik, sosyal, siyasal, sınıfsal, felsefi çözümlemeler ve görüşler temelinde ortaya çıkmış olan ve bu düşünceler doğrultusunda düşünen, söyleyen ve eylemeye çalışanlarca savunulan siyasal, ideolojik ve felsefi bir öğretidir. Bu bütünselliği temelinde, onun karakteristik özelliği bir sınıflar savaşımı ve devlet öğretisi olmasıdır. Savunucularına, yani her Marksist’e (bireysel ve örgütsel düzeyde), kendinden başlayarak, insanı, toplumu, dünyayı anlama, anlamlandırma, açıklama ve buradan hareketle değiştirme dönüştürme eylemliliğinde, başta sınıflar savaşımı olmak üzere, siyasal ve ideolojik anlamda temel ve total kabuller sunar. Bu haliyle o, aynı zamanda bir dünyagörüşüdür. Bundan dolayı, Marksizm’in siyasal ve ideolojik boyutunu felsefi boyutundan, felsefi boyutunu da diğerlerinden ayırmak mümkün değildir. Ancak bir tane Marksizm yoktur. Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen, bunların hepsi de kendisini, şu ya da bu biçimde/oranda Marx’ın düşünceleriyle temellendiren / temellendirmeye çalışan felsefi, ideolojik, siyasal birer türev öğretidir.

Dolayısıyla, Kayıran’ın öznel anlamlandırışı ne olursa olsun, hangi Marksizm’i referans alırsa alsın, bu noktada, “Marksist olmakla ıralan”an, ideolojinin ve dünyagörüşünün karşıtı olarak sunulan“felsefi şiir”, kaçınılmaz olarak ideolojik ve siyasal bir şiir olmakla karşı karşıya demektir. Sözün özü : Kayıran, “felsefi şiir”i Marksizm’e, “Marksist olmakla” karakterize olan bir şiire endekslemek ya da indirgemekle, kendi poetik tasarımını ve söylemini hançerlemiştir. Her ne kadar Kayıran, “Marksist ıra derken, vurgulamak istediğim, şairin siyasal bağlanışı veya ideolojik kimliği değil. (…) Felsefi şiir için önemli olan, şiirde konuşan öznenin edimlerini eşitlik ve adalet talebi gibi Marksist değerlere göre gerçekleştirip gerçekleştirmediğidir.” diyerek, önermesine kendince açıklama getirmeye ve vaziyeti idare etmeye çalışsa da, bu yukarıdaki hükmü değiştirmez. Yalnızca bu değil, aynı zamanda, Kayıran’ın şiirlerinin tek tek çözümlenmesi, incelenmesi de bunu değiştirmez. Çünkü, O, “yapılan içeriksel bir tanımlama da değil, daha çok forma ilişkin bir çerçeve, bir poetika.”dır demekle, bilinçli ya da bilinçsizce, şiirinin içeriğinden hareketle ortaya konulabilecek anlamlandırmalara, çözümlemelere dayalı olası dayanağın da önüne geçmektedir. Zaten bu noktadan sonra da “Şiirde konuşan öznenin edimlerini Marksist değerlere göre gerçekleştirip gerçekleştirmediğidir” önermesinin hükmü nedir ki…?

“Kölelerini Felsefe veriyordu onlara”

Anday, 22 tekil sözcük ve bir bağlaç kullanarak yazdığı 21 dizeden ve toplam 89 (başlıkla birlikte 91) sözcükten oluşan “Defne Ormanı”nda, bir yandan felsefeyi kimlerin yaptığına, diğer yandan da bunun işlevine işaret etmektedir. Likya’da felsefe yapanlar “köle sahipleri”dir. Çünkü “köle sahipleri ekmek kaygusu çekmiyordu.”der Anday.

Ekmek kaygısı çekenin, ekmek kaygısı peşinde koşan ve çalışanın felsefi düşünmeye ne zamanı ne de olanağı vardır. Felsefi düşünmek, özellikle Anday’ın şiirinde yer alan Likya koşullarında, hatta günümüz de dahil bütün çağlar boyunca, yaşamak için akşam yiyeceği ekmeği bulup bulamama derdiyle dertlenen, günlük maişet derdi içinde koşuşturan insanın yapacağı bir şey değildir.

Köleleri sayesinde, felsefe yapmak için boş zamana sahip olan köle sahiplerine köle kazandıranın felsefe olması kimilerine manidar ve paradoksal gelebilir elbette. Hele hele felsefeyi ve felsefi düşünmeyi yüceltip yere göğe koyamayan, ondan neredeyse ulvi beklentiler içerisinde olanlar için bu manidarlık ve paradoksallık tartışılmaz bile. Ne var ki, bu algılamanın temel nedeni, felsefenin neliği ve gerçekliğini yanılsamalı bir biçimde kavramaktan kaynaklanır. Çünkü nelik ve gerçeklik ilişkisi doğru bir biçimde kurulup kavranmadığı sürece, kendinde bir şey olarak felsefe, sanki her derde çare harc-ı alem bir etkinlikmiş gibi algılanıp anlamlandırılır, dahası başkalarına da böyle sunulur.

Oysa bu yanlıştır. Bunun yanlışlığına, 21 dizelik “Defne Ormanı”nda işaret eder Anday. Felsefeye ilişkin nelik ve gerçeklik düzeyindeki algılama ve anlamlandırma yanılsaması ve yanlışlığına dikkati çekmek gibi bir kaygıyı taşıyıp taşımadığını bilemesem de, Anday’ın bu şiirinde, onun genel olarak ve değişmez bir amacı ve işlevi olmadığı yaklaşımı içselleşmiştir. Örneğin :
“Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara”. Dizelerinde açığa vurulan, felsefenin, felsefi düşünen ve söyleyene ya da onu kullanana bağlı bir biçimde, kitleleri tahakküm altına alma ve onları egemen olana tabii kılmada nasıl ve ne denli etkili ideolojik bir işleve sahip olduğudur. Buradaki amaç ve işlev ne değişmezdir ne de felsefeye giydirilebilirdir. Çünkü, yanılsamalarla malul bir algılama ve anlamlandırma içerisinde olmayan hiç kimse için bu sonuç, felsefeye ne içsel ne de dışsal bir amaç, işlev ve görev olarak belirlenebilir.

Bir kabuller varlığı olan insan için, felsefenin de neliği temelinde, kabullerinden hareketle genel bir ideoloji olduğunu unutmamak gerek. Gerçekliği söz konusu olduğunda ise, yaygınlık düzeyi ne olursa olsun, “şu” diye gösterebildiğimiz her felsefe, onu ortaya koyanın bireysel, toplumsal, sınıfsal, siyasal ve ideolojik seçişleri ve seçmeyişleri temelinde, felsefi düşünmenin ve bilginin öznelliği gereği, dünyagörüşünü de içeren özel birer ideolojidir. İşte, özel anlamda şu ya da bu ideolojiye, siyasal yaklaşıma, eğitim anlayışına, vb.ne temel teşkil edebilen, bu türden felsefedir. Bundan dolayı her tekil ideolojinin, eğitim ve sanat anlayışının açık ya da örtük bir biçimde üzerinde yükseldiği bir felsefe vardır. Her hangi bir felsefenin ileri sürdüğü düşünceler ve ortaya koyduğu bilgiler yaygınlaşıp ya da yaygınlaştırılıp insanların düşünce, söylem ve davranışlarını biçimlendirir kılındığı ölçüde, hem bir dünyagörüşü hem de siyasal ve ideolojik olarak bireysel ve toplumsal düzeyde maddi bir güce dönüşür. Böylesi bir felsefi düşünce ve bilgi –ki her bilgi, potansiyel olarak, davranışa dönüşmesi gereken bir değer üretir- varolan düzene başkaldırının da, kitleleri tahakküm altına almanın ve varolanı meşru göstermenin de aracı olabilir.

Anday’ın “Defne Ormanı” şiirinde işaret ettiği felsefe, kitleleri tahakküm altına almanın ve onlara varolanı meşru göstermenin aracı kılınan felsefedir. Amacı, işlevi ve görevi olan, özel olarak bu felsefedir. Keza düzene başkaldırının aracı kılınan felsefe ya da felsefeler için de geçerlidir bunlar. Bu tür felsefe de, tekrar etmek pahasına söylemeliyim ki, tarihsel ve toplumsal koşullar temelinde, her daim zamanın şimdisinde, filozofun ya da felsefi düşünenin kendi çıkarları, sınıfsal/toplumsal/siyasal seçimleri, bireysel istek ve özlemleri doğrultusunda ortaya çıkan, biçimlenen, yaygınlaştırılıp maddi güç kılınarak toplumsallaştırılan bir niteliğe haizdir. Böylesi bir felsefe için, bu aşamadan itibaren, salt felsefe olmaktan söz edilemez. Çünkü o artık, bu aşamayla birlikte “şu” ya da “bu” filozofun öznelliğiyle kaim ‘salt’ bir felsefe olmaktan çıkıp, hem bir dünyagörüşüne hem de bir ideolojiye dönüşür.

Sonuç olarak

Buradan hareketle, sonuç olarak şunları belirtmek gerekir :
Öncelikle Silier’in beklentisinin aksine, kendinde bir şey olarak “çağımız sosyal ve politik felsefesinin”, “ideolojinin örtüsünü kaldırıp toplumsal gerçekliği anlamamızı sağlayacak kavramsal araçları geliştirmek” gibi herhangi bir “temel görevi” yoktur. Böylesi bir görev, felsefenin “teorideki sınıf savaşı” olmasına istinaden, ancak ve ancak, toplumsal/sınıfsal/siyasal tercihini, toplumun ezilen sömürülen sınıflarından yana ve varolan düzene de karşı olan felsefeciler için geçerlidir. Bu anlamda Anday’ın “Defne Ormanı” şiiri Silier’in yaklaşımı için bir dayanak değildir. Çünkü Anday, şiirinde, felsefenin kitleleri tahakküm altına alma ve varolanı meşrulaştırma doğrultusunda işlevsel kılınışının altını çiziyor.

Öte yandan, “Defne Ormanı” Kayıran için “felsefi şiir” midir, bilmiyorum. Çünkü örnek olarak belirttiği “felsefi şiir”ler arasında rastlayamadım. Bu anlamda, Kayıran için “felsefi şiir” sayılmasa bile, Anday’ın bu şiiri, onun kendi deyişiyle hem “felsefeye bitiş”en hem de bir çok felsefecinin aksine felsefenin işlevini gerçekliğine uygun ve doğru bir biçimde belirten bir şiirdir. Bu işlevin taşıdığı, ideoloji ve dünyagörüşü boyutu, “felsefi şiir”i, dünyagörüşünün ve ideolojinin karşıtı olmakla belirleyen Kayıran’ı hem yadsımakta hem de onun felsefeyi neliği ve gerçekliğini gözden kaçırarak yanılsamalı bir biçimde kavradığını göstermektedir. Ki Anday’ın,

“Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.” dizeleri apaçık göstergesidir bunun. Boşuna denmemiştir, “düşünürün iyisi sanatçı, sanatçının iyisi düşünürdür” (Afşar Timuçin) diye… Anday da bunlardan birisidir işte, her zaman anımsanması, unutulmaması gereken…
· Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com

1 Enver Ercan’ın Melih Cevdet Anday’la söyleşisi Düşün Dergisi, Şubat 1986. İlgilenenler için aktarıyorum ki bu alıntının yer aldığı söyleşide, Anday’ın sözünün tamamı ve bağlamı şudur : Felsefeyi doğuran dildir. Ya da felsefi düşüncenin sınırı, dilin sınırı demektir. Şiir de ister istemez felsefeye bitişir.
2 Özgürlük Yanılsaması, Yıldız Silier, Yordam yayınları, 2006.
3 a. g. e., sy. 33.
4 Yücel Kayıran, Hürriyet Gösteri Dergisi, “Felsefi şiir olabilir mi?” dosyası, sy, 56.
5 Yücel Kayıran, Hürriyet Gösteri Dergisi, Aralık 2005, sy. 87.
6 a. g. y. Sy. 85
7 a. g. y. Sy., 84.

23 Kasım 2008

Düzenin duvarındaki tuğla : Öğretmen

                          Öğretmen : Düzenin duvarındaki tuğla

                                                    Atalay GİRGİN*

Öğretmenlik ve öğretmen… Bir soyutlama düzeyinde değerlendirildiğinde, bir yanıyla, insan yetiştirme sanatıdır öğretmenlik : Bilgi ister, birikim ister. Sabır ister. Yetmez. Duyarlılık ve yaratıcılık ister. Yetmez. Tıpkı bir sanatçı gibi duyarlılığını ve yaratıcılığını bir işi yapabilme becerisiyle birleştirebilmeyi ister. Yetmez. Tüm bunları sevgiyle yoğurabilmeyi de ister. Dahası öfkesine yenilmemeyi, yılmamayı da... Sürekli soran, sorgulayan; düşünen, araştıran, okuyan, kendini geliştiren ve yenileyebilen olmayı da… Egemenlerin kayıtsız şartsız işgüderi olmamayı da ister. Karşısındakilerin yaşı, dini, etnik kökeni, derisinin rengi, cinsiyeti, ekonomik durumu, vb. ne olursa olsun, ayrım yapmaksızın, her daim düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle etik bir tutarlılıkla davranabilmeyi de… Hem de bunların hepsini, “ektiğini en geç biçen” olmak, hatta ektiklerinin sonuçlarını belki de hiç görememek pahasına ister.

Bundan dolayı olsa gerek ki, John Dewey, “Ektiğini en geç biçen çiftçi öğretmendir. Hekim hastasının iyi olup olmadığını görür.” der. “Eğitim Felsefesi” adlı çalışmasında ise Dewey’in noktayı koyduğu yerden devam eder Hilmi Ziya Ülken : Kumandan ya zafer ya yenilişle neticeye ulaşır. Yalnız öğretmendir ki, zaferini görmek için birkaç nesil bekleme zorundadır. Ama bu bekleyiş hakikî bir değişme içindir. Bütün sanatlar, vakaların yüzünde işlediği halde, o insanın değişmesi denen büyük eser üzerinde işler. Bütün sanatlar işlerinin ödülünü yüzlerce misli aldıkları halde, o eserinin yüce gölgesinde unutulmuş kahraman olarak kalır. İnkılâpları o yetiştirir, devrimleri o hazırlar. İlerinin tam kazancı için günün küçük kazançlarından vazgeçmesini yalnız o bilir. İnsanlığın zaferi tarih boyunca yarattığı kültürse, bu zaferin en gönülsüz ve fedaî “meçhul asker”i öğretmendir.

Yine bir soyutlama düzeyinde değerlendirildiğinde, diğer yanıyla da, bir zanaattir, yani bir meslektir öğretmenlik : Ne denli bilgili, birikimli olunursa olunsun, egemenlerin istediği, izin verdiği kadarını öğrenciye aktarmayı gerektiren. Ne denli sabırlı olunursa olsun, cezaya (şiddet de dahil) başvurmayı da… Ne denli duyarlı ve yaratıcı olunursa olunsun, iktidarın belirlediği amaç ve davranışları nesnesine kazandırmayı da… Ne denli sevgiyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, çalışanla çalışmayan, şımarıkla sessiz ve uysal olan, kendisine itaat edenle itaat etmeyen, kurallara uyanla uymayan, vb. arasında ayrımlar yapmayı da… Ne denli soran, sorgulayan, düşünen, araştıran, okuyan ve bireysel olarak kendini yenileyen olunursa olunsun, program ve planlar temelinde belirlenmiş olanı, yanlış olduğunu bilse bile aktaran, öğreten olmayı da… Egemen anlayış temelinde ve onun icazet sınırlarını alenen çiğnemeyecek düzeyde kendi siyasal-ideolojik düşünceleri, inançları, kökeni doğrultusunda karşısındakilerin dini, etnik kökeni, derisinin rengi, cinsiyeti, ekonomik durumu, vb. alanlarda ayrımcılık yapabilmeyi de… Bunlara başka unsurlar da eklemek mümkün ama gerek yok şimdilik. Bu sayılanlar bile, bir zanaat olarak öğretmenliğin, egemenlerin, buyuranların ve aynı zamanda parayı ödeyenlerin işgüderliğiyle karakterize oluşunun göstergesidir. Burada etik tutarlılık sırra kadem basmıştır artık; ara ki bulasın.





Elbetteki öğretmenliğin sanat boyutuyla zanaat boyutunun iç içe geçen yanları vardır. Ancak hem konumuz hem de yaptığım ayrım bağlamında kalmak ve yazının sınırlarını daha fazla genişletmemek için buna girmeyeceğim. Buradan hareketle, öğretmenliğin sanat boyutunda yukarıda yazılanların hükmü, ne yazık ki bir idealizasyon ve soyutlama düzleminde geçerlidir. Zanaat boyutunda yazılanlar ise, yine ne yazık ki, dünden bugüne hükmünü sürdüren, çırılçıplak arz-ı endam eyleyen gerçekliğin ifadesidir. Yalınayak Sokrates ve Sofistleri anımsamamak elde değil. Öğretmenlik salt zanaat, öğretmen de salt işgüder kılınmıştır günümüzde. Parayı verene hizmetini sunan bir Sofist’tir artık öğretmen. Ama bunun bilincinde bile olmaksızın. Sofist, neyi, neden, nasıl, niçin ve kimin için yaptığının bilincindedir. Günümüzdeki öğretmen ise bu konuda, yanılsamalı bilinç hallerinin sarmalında tam bir cahili cühelâ… Tam bir “derya içre olup da deryayı bilmeyen balık”…

Bunun temel nedenlerinden biri, yanılsamalı bilinç halleriyle beslenen, yaşadığı paradokstur öğretmenin, hatta öğretmen örgütlenmelerinin, yani sendikaların. Dünyanın neresinde olursa olsun, devlet ve temel kurumları, nasıl bir insan istediğine karar verir. Eğitim politikasını, programlarını ve içeriğini buna göre oluşturur. Bunun ardında ise, ulusal ve uluslar arası düzeyde ekonomik, sosyal, siyasal, vb boyutlarda kapitalist sömürü düzeninin ve efendilerinin ihtiyaçları vardır. Derslerin içerisine yerleştirilen yerel, “milli”, “dini”, edebi, tarihi, vb. örnekler, işin süsüdür, örtüsüdür. Asıl olanın farkına varmadan hazmedilmesine hizmet eden ideolojik motiflerdir. Öğretmen, bu motiflerin kendi siyasal ve ideolojik seçimleriyle örtüştüğünü gördükçe, sözüm ona “ulvi” bir görevi ve amacı gerçekleştirmekte olduğu sanısına kapılır. Öğrenciyi, plan ve programlar doğrultusunda, hatta kendisinden de bir şeyler katarak, istendik yönde daha bir şevkle biçimlendirmeye yeltenir. Öğrenciden önce kendisinin yuttuğu zokayı, öğrenciye de yutturma derdine düşer. Zanaatın tüm gereklerini cezadan ödüle dek sergiler. Kime ve hangi efendiye hizmet ettiğini düşünmeden… Kimin ve hangi efendilerin yarınki ekonomik, sosyal, siyasal, vb. ihtiyaçları doğrultusunda öğrencileri yetiştirmekte olduğunu fark etmeden…

Ancak zanaatkar öğretmenin derdine düştüğü bir başka şey daha vardır : Yaşamak, yaşamını sürdürebilmek. O, ağzını açtığında hangi “milli”, “dini”, “etnik”, “tarihi”, “manevi”, vb. “ulvi” değerlerden söz ederse etsin, yalınayak Sokrates olmayı göze alamayacak denli gelecek kaygısına kaptırmıştır kendini. “İlerinin tam kazancı için günün küçük kazançlarından vazgeçme”k karnını doyurmaya yetmez. Zaten o farkında olmasa da “ilerinin tam kazancı” efendilerin ipoteğine alınmıştır. Ona kalan işgüderliğini, asla yüzünü bile görmediği ve göremeyeceği efendisine/efendilerine karşı büyük kusurlar işlemeden itaatle sürdürüp, aybaşında parasını alarak “günün küçük kazancı”nı yitirmemek, güvenceye almaktır.

“İdeolojik esir”liğin böylesine doruğa çıktığı bir başka meslek yoktur. Düzene en muhalifinden, “vatan, millet, ecdad, bayrak”, “Allah, peygamber, din, iman, vb.” diyerek, siyasal iktidara yakınlığına göre gönüllü ya da gönülsüzce ona biat edenine dek herkes şu ya da bu ölçüde kapitalist sömürü düzeninin, “ideolojik esir”likle taçlanmış işgüderidir. Ve her biri, bir yanında düzenin efendilerinin, diğer yanında ise esas olarak toplumun ezilen sömürülen kesimlerinin çocuklarının yer aldığı duvarda birer tuğladır. Onlar arkalarını, sırtlarını, her şeyi alınır satılır bir mala dönüştürmekte mahir olan düzenin efendilerine emanet etmişlerdir. Yüzlerini ise düzenin efendilerinin ihtiyaçları doğrultusunda yetiştirip biçimlendirebilmek için, tabi olanların, toplumun alt kesimlerinin çocuklarına… Bundan dolayıdır ki, boşuna değildir, Pink Folyd’un “The Wall” adlı albümünde, “Teacher (öğretmen), sen de duvarda bir tuğlasın” deyişi…

Evet; sözün özü, hangi kesimden, hangi branştan, hangi dinden ve mezhepten, hangi etnik kökenden, hangi siyasal-ideolojik düşünceden olursa olsun, günümüzde öğretmen, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist düzenin duvarında bir tuğladır. Bir yanında açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, savaşların hüküm sürdüğü, her krizin bedelinin ödetildiği, diğer yanında ise efendilerin, insan dahil, dünyanın yer altı ve yerüstü zenginliklerini tüketerek varlığını sürdürdüğü bu duvarın miadını belirleyecek olan öğretmenin tutumudur.

Öğretmen, şu ya da bu ölçüde “ideolojik esir”liğiyle temellenen yanılsamaları ve “günün küçük kazancı” peşinde “duvarda bir tuğla” olarak kalmayı sürdürdüğü sürece, ne yazık ki, duvarın hükmü, tüm krizlere rağmen uzun yıllar meri olacaktır. Ama öğretmen, o duvardan atlayıp inmeye başladığında yere ve sosyal ve sınıfsal olarak kendisi gibi olanların yanına, duvarın hükmü de miadı da bitmiş demektir. İşte o zaman, şairin dediği gibi, “o duvarınız vız gelir bize vızzzz…”.

Ama, ne var ki ve ne yazık ki, öğretmen o duvarın “en gönülsüz ve fedaî ‘meçhul asker’”idir hala…

· Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.bogspot.com/

14 Kasım 2008

Gelecek kaygısını aşmak ya da umudu yeşertmek

Gelecek kaygısını aşmak ya da umudu yeşertmek

Atalay GİRGİN

Zamanı hem bireysel, hem de toplumsal olarak, üç boyutlu yaşayan bir varlıktır insan: Dün, bugün ve yarın.

Dün, yaşanmış ve geçmiştir, tüm dünden öncekilerle birlikte.

Bugün ise, dünden kalanlarla beraber, yaşanmakta olan ‘şimdi’dir, ‘şu an’dır; insana dair, çalışmaktan ağlamaya, gülmeye, okumaya, savaşmaktan sevişmeye, düşünmeye,ölmeye kadar aklınıza gelen her tür eylemin, yegane zaman boyutudur. Oysa yarın, yaşanmamış olan, yaşanacağı kesin olmayan, geleceğin adı; tasavvur edilen, olası zaman boyutu.

Yarın, olası zaman boyutu olarak, ontolojik anlamda, varlığını yaşanmakta olan bugüne borçludur. Tasavvur edilen olarak ise, epistemolojik anlamda yarın, hem, bazen gizil, bazen ikincil olmak üzere, dünün bilgisiyle, hem de belirleyen ve başat unsur olarak bugünün bilgisiyle düşünülür, belirlenir. Ki bu durumda, ‘Gelecek Kaygısı’, hem ontolojik, hem de epistemolojik anlamda, varlığı, kısmen dünden izler taşısa da, aslen, bugüne bağlı bir sorundur. O halde bir soru: Bugüne bağlı bir sorunun çözümü, zamanın hangi boyutunda gerçekleştirilir ya da gerçekleştirilmelidir? Elbette ki, yanıtı belli bu sorunun: Bugündür; şimdidir; sorunu çözme eyleminin zamanı. Ne yarındır, ne de dün.

Umut, korku, kaygı. Bu üç kavram, bireysel ve toplumsal anlamda, insanın gelecek tasavvurlarında dönem dönem öne çıkar. Aynı toplum içerisinde yaşayan insanların, nereden, nasıl, nereye baktıklarına ve ne yaptıklarına bağlı olarak,beklentileri doğrultusunda,bu kavramlardan birinin yada ikisinin belirleyici önem taşıdığı farklı gelecek tasavvurları vardır. Ki, filozoflar da azade değildir bundan. Bazen umut, bazen korku, bazen kaygı ve bazen de hem korku hem de kaygı, tek tek kişileri aşıp, toplumun geniş kesimlerinin halet-i ruhiyesi haline geldiğinde, dönemi niteleyen karakteristik bir unsura dönüşür ve işte o zaman döneme damgasını vurur.

Önce ‘Yarın Umudu’ Vardı...

Dün, döneme damgasını vuran ‘Yarın Umudu’ydu. Yarın her şey daha güzel olacaktı, her şey daha iyi: Savaşa, yengilere ve yenilgilere rağmen. “Ne kadar kötü olursa olsun, toplumsal dünya iyileştirilebilirdi, hem de herkes için iyileştirilebilirdi. Toplumsal iyileşmenin mümkün olduğuna duyulan inanç”, ‘Yarın Umudu’nu besliyor ve güçlendiriyordu. İnsanın insanı sömürüsüne dayanan tüm insandışı sömürü düzenleri gibi, kapitalist sömürü düzeni de insandışıydı; ancak, bu düzeni savunanlar da karşı çıkanlar da aynı inancı dile getiriyordu: Toplumsal iyileşme mümkündür, hem de herkes için. Ve bunun toplumun geniş kesimlerinde, algılanmasını, kabullenilmesini kolaylaştıran gelişmeler, alt-üst oluşlar yaşanıyordu:

Bir yandan, 18. yy’da, adına “Sanayi Devrimi” denilen ve bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin üretim sürecine uygulanması sonucu ortaya çıkan, binlerce işçinin çalıştığı büyük işlikler, insanları umutla, kırdan kente yöneltiyordu. Gerçi çalışma koşulları zordu; her geçen gün iş bulmak da zorlaşıyordu. Ne çalışma hakkı vardı, ne de sosyal güvence. ‘Çalışma’ da yeni dönemle birlikte, gerçek anlamını ve varlığını terk etmişti artık. Ne bunu düşünmeye zaman vardı yorgunluktan, ne de gerek. Umudun rengini taşıyordu şafak.

Diğer yandan, 1789 Fransız İhtilali, yeni bir ideolojiyi bayraklaştırıyordu: Milliyetçilik. Bu yeni ideolojiyle birlikte, “devlet-ulus”lar ve ulus inşası dönemi başlıyordu. İnsanlar, ‘kendi devletleri’ne ve bayraklarına ‘sahip’ olma umuduyla, aç, susuz, çıplak da kalsalar ölümüne savaşıyorlardı. Çünkü bir ‘biz’ vardı, bir de onlar ya da ötekiler. Gerçi, ‘biz’den bazıları savaşırken, ölürken, birileri daha da zenginleşiyordu; “siz bir ulussunuz” ya da “biz bir ulusuz” diye savaştırılanlar, bağımsızlık ve zafer türküleri eşliğinde ‘devletlerinin’ kuruluşunu, masa başında siyasi sınırları çizilen ülkelerinin bağımsızlığını kutlarken, başka birilerinin sömürgelerine dönüşüyorlardı. Bu kaçınılmazdı, çünkü milliyetçiliğin kabesi, kapitalist sömürü düzeniydi ve o, hiç efendilerine ihanet etmedi. Ama ne bunun farkındaydılar, ne de düşünmeye mecalleri vardı, ne de cesaret edip düşündüklerini söyleyebilenleri dinlemeye gerek. Çünkü yarın daha güzel bir gün olacaktı; kendi bayraklarının altında, ‘kendi devletleri’nin sabahına uyanacaklardı. Umudun “hükm-ü meri”ydi hala şafakta.

18. yy’daki değişme ve gelişmelerin etkisi, 19. yy’da kendisini, toplumsal yaşamın, ekonomiden siyasete, eğitimden felsefeye kadar her düzeyinde göstermeye başladı. “Avrupa’da bir heyula dolaşıyor” diyordu bir filozof. Yıl 1848’di ve ayaklanan işçiler Paris sokaklarını doldurmuştu. O gün işlisi, işsizi, kadını erkeğiyle işçiler, işsizliğin önlenmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için, “Çalışma Hakkı” ve bunu düzenleyen bir yasa istiyorlardı. Böyle bir yasayla, durumun düzeleceğini sanıyorlardı, belki de. Avrupa ülkelerinin büyük sanayi kentlerinde dalga dalga yayılıp etkisini gösteren ve “Çalışma Hakkı” isteyen işçilerin bu ayaklanması, tarihe 1848 Fransız Devrimi olarak geçti. “Çalışma Hakkı”nın düzenlenmesine ilişkin kararnameyi imzalatabilmek ise, ancak, işçi Marche’ın, silahını Başbakan Lamartine’in alnının ortasına doğrultmasıyla mümkün olmuştu. İhanete uğradılar ve yenildiler. Buna rağmen umut sürüyordu: Umut yeni haklardaydı. Kazanılan her hakla yarın daha güzel olacaktı.

1968’de ise, umut, insanın gelecek tasavvurunda son kez bayraklaştı ve yenildi. Ardından, neredeyse tüm dünyayı etkileyerek, dönüştürerek hızla çekilip gitti.

l848 ve 1968 için şöyle der Wallerstein: Yalnızca iki dünya devrimi olmuştur. Biri 1848’de oldu. İkincisi ise 1968’de. İkisi de birer tarihsel yenilgiydi. Ama ikisi de dünyayı dönüştürdü. Her ikisinin de planlanmamış ve bu yüzden de derin bir anlamda kendiliğinden olması her iki olguyu da -başarısızlığa uğramaları olgusunu ve dünyayı dönüştürmeleri olgusunu- açıklamaktadır.

1848’den bu yana ekonomik, sosyal ve siyasal birçok hak kazanıldı. Hatta, bir dünya sistemi olarak kapitalizm, kendi gelişimine ve ihtiyaçlarına bağlı bir biçimde, adımını attığı her yerde, gerekli gördüğü sürece, güçlü hak istemi olmadığı koşullarda bile, bu hakları genelleştirip, yaygınlaştırdı. Günümüzde insan, 18.- 19.- hatta 20. yy’ın ilk yarısında yaşayanlara göre, onların, belki de,hayal bile edemeyecekleri haklara sahip hale geldi. Ortalama eğitim düzeyi arttı. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yararlanmaya başladı. Buna rağmen, 20. yy’ın son çeyreğinden itibaren, insanın gelecek tasavvurunda, kaygı ve endişe öne çıkmaya başladı; çünkü bunlar, toplumsal gerçekliğin bir boyutuydu; ne umudu taşımaya ve büyütmeye yetiyordu, ne de korumaya.

‘Kaygı’ya Doğru...

Neresinden başlamalı, nasıl anlatabilmeli ki, bugünü; neon ışınlarının aydınlattığı, spot ışıklarının altında gösterilen ve anlamlandırılıp, televizyon ekranından kendisine sunulan ‘dünya’yı, güneş ışığının altında gördüğü dünyaya yeğleyen insana. Çünkü o, anlamlandırılıp, sunulan ‘dünya’nın, kaçınılması ya da özlemle ulaşılması gereken bir yer olduğuna dair kolayca bir sonuca varabiliyor. İkincisi için ise, sorması, sorgulaması, araştırması, düşünüp anlamlandırması gerek. Dahası, düşündüklerini, söyleme ve eyleme dönüştürmesi de... Zor iş... Hem de, bireysel istek ve özlemlerin, neredeyse her şeyin önüne geçtiği, toplumsal istek ve özlemleri, “Minerva’nın baykuşu” misali, gecenin karanlığına gönderdiği bir dönemde... Çok daha zor bir iş...
Yine de, bir yerinden başlamak gerek.

Bir dünya sistemi olarak kapitalist sömürü düzeni, varolduğu ve adımını attığı, dünyanın her metrekaresinde, kendi gelişimine ve ihtiyaçlarına denk düşen her şeyi, insan dahil olmak üzere, yeraltı ve yerüstü varlıklarıyla birlikte, alınır satılır kılarak, metalaşma zincirinin halkalarına dönüştürüyor. Bu sistem için, metalaştırılamayan ya da metalaştırılmamış olan her şey değersizdir,gereksizdir, külfettir; değerin temel ölçütü ise kardır. Bu sistemin, sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, siyasal, kültürel ve ideolojik bir sistem olduğunun bilinmesi, hem yukarıda söylenenlerin, hem de insanın, bugün içerisinde yaşadığı sorunun kavranmasını ve anlamlandırılmasını, basitleştiremese de, kolaylaştırır.

İşte bu sistem, neredeyse 70’li yılların başlangıcından itibaren, daha sonraki yıllara damgasını vuracak olan ekonomik, sosyal ve elbette ki siyasal düzeyde, yeni uygulamalara yöneldi. Bunu bir genellemeyle ifade edecek olursak, devlet, eğitim ve sağlık başta olmak üzere, ekonomik ve sosyal vasıflarından arınmalıydı artık. 1929 dünya ekonomik bunalımıyla ortaya çıkan devletçilik ve sosyal devlet uygulamalarının, tarihin çöplüğüne ya da “asar-ı antika müzesi”ne gönderilmesinin zamanıydı. Çünkü, öncelikle sosyal nitelikli harcamaların bütçe içerisindeki payı her geçen yıl artıyordu. Hem bundan kurtulunmalı, hem de bu alanlar, doğrudan metalaşma sürecine eklemlenmeliydi. Eğitim, sağlık ve hatta sosyal güvenlik de dahil, tüm sosyal alanlar, alınır, satılır bir mala dönüştürülmeliydi. Öte yandan, sistemin efendileri, vaat düzeyinde bile, “herkese iş ve sosyal güvence”nin, bırakın işsizleri, çalışmakta olanlar için dahi, bu sistemde hayal olduğunu biliyorlardı artık.

Onlar için doğru olan bu bilginin ve bu doğrultuda yapılacak uygulamaların, bunlardan en fazla etkilenecek olan, toplumun orta ve en alt kesimleri nezdinde meşrulaştırılması gerekiyordu. Bunun temel araçları da, genel olarak eğitim ve sistematik eğitim alanı olan okullar, televizyon ve gazetelerdi. Mesaj, güvenilir bilinen ve adının önünde ‘bilim adamı’, yazar, politikacı, ‘öğretmen’ v.b. sıfatı olan kişiler aracılığıyla iletilmeli ve insanlar, kendi sonlarını hazırlayan uygulamaları, doğrudan desteklemeseler de, bilinç olarak kabullenir hale gelmeli, tarafsızlaşmalı; hiç olmazsa, “bana ne” demeliydiler.

Çok yüzlü toplumsal gerçekliğin içerisinden, bağlamından koparılmış bilgileri, eklektik bir biçimde bir araya getirerek, amaca uygun mesajları vaaz etmeye başladı, adına ‘güvenilir’ denilen kişiler. Gündelik yaşam sorunları içerisinde koşuşturan insan, kitle iletişim araçları ve eğitim yoluyla, yaygın ve sistemli bir propagandaya tabi tutuldu. Kısmi itirazlara rağmen, genelde amaca nail olunmuştu. Neredeyse, yerden mantar bitercesine, farkına bile varamadan, “ideolojik esir”lere dönüşüyordu insanlar: Yetişkin erkek ve kadınlar, televizyon ekranı ve gazeteler, çocukları ise okullar aracılığıyla.

Sistemin efendileri, biliyorlardı işlerini. Nasıl ki, şairin
dediği gibi, “Her ömür kendi gençliğinden vurulur”sa; her toplum da kendi gençliğinden teslim alınırdı.

Bundan dolayıdır ki, dünyanın her yerinde, tüm toplumların eğitim sistemiyle yakından ilgilenir efendiler ve temsilcileri. Bir şey bahşediyormuşçasına eğitim programları yaparlar onlara. Çünkü, eğitim, her türlü ekonomik, sosyal, siyasal uygulamanın ve yönelişin, toplumun genelinde meşrulaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan en önemli araçtır. Öğretmenler ise, bilerek ya da bilmeyerek, bu programların gerektirdiği davranışları kazandırır aynı dili konuştukları çocuklara, gençlere. Kimin için? Kimin çıkarına? Yanıtlamak için soruları, söylenenlerin, yazılanların, görünenin ardına bakmak ve görmek gerek. Hem de bir an önce.

Dahası, yücelik, kutsallık atfedilerek, sorgulanmazlık, itiraz edilmezlik zırhına büründürülmüş kavramlarla verilen yanıtlara da kanılmamalı. Çünkü gerçek, esas olarak bu kavramlarla gizlenmekte, yanılsamalı bir bilinç hali yaratılmaktadır. Kim ki, sorulara böylesi yanıtlar veriyor, daha dikkatli bakılmalı ona: O, ya bu sistemin efendilerinin, bilinçlice “kuzu postuna bürünmüş” sadık bir hizmetkarı, ya sistemin bir “ideolojik esir”i ya da gerçek bir “saf”tır. Hangi konumda olursa olsunlar, görevleri ve işlevleri aynıdır onların.

Efendileri adına, etkili ve yetkili kişiler görevlerini ertelemiyorlardı; artık günümüzde, iyi bir işin, ancak ve ancak, iyi bir eğitim ve bilgiyle olanaklı olduğunu söylüyorlardı. “Doğru” diyordu insanlar; oysa o anda, yüzbinlercesi üniversite mezunu, milyonlarca insanın, neden işsiz olduğunu düşünmeden. Ötekiler ekliyorlardı: Bilginin ve eğitimin iyisi, kalitelisi ise, özel kuruluşlarla sağlanır. Dahası, iyi bir sağlık hizmeti de... Kamu kuruluşlarında da aşırı istihdam vardı; bir kişinin yapacağı iş için üç-beş kişi alınıyordu. Halkın parası sokağa atılıyordu. Yine onaylıyordu insanlar. Tabiri caizse, “paranıza sahip çıkın ey ahali” deniliyordu. Çözüm yolu da, çalışan sayısının azaltılmasıydı. Bu etkili ve yetkili erkek ve kadınlar, ne de güzel söyleyip yazıyorlardı, insanların yararına olan şeyleri. Herhalde, babalarının hayrına, fakir fukaranın yüzü suyu hürmetine yapıyor olmalıydılar. Pek hayır severdiler canım: Ne oy istiyordular ne de para.

Oysa işsiz de olsan, yoksul ve evsiz de olsan, içtiğin bir yudum su, yediğin bir lokma ekmek de olsa, nefes aldığın sürece, vergisini vermeden yaşamak mümkün değildi artık, bu düzende. Ama etkili ve yetkili kişiler bunun nedenini söylemiyorlar, yazmıyorlardı. Tıpkı milyonlarca insanın sorunu olan işsizliğin çözümünü söylemedikleri gibi... Ne söyleyeceklerdi ki. Gerçeği mi? Yani, sizin için umut ışığı bitmiştir, yarı aç yarı tok, can çekişerek, sürüne sürüne ölümünüzü bekleyeceksiniz, diyemeyeceklerine göre. Susacaklardı elbet.

Çok geçmedi üzerinden. Onların sustuğu yerden kanadı insan. Önce gün karardı; sonra gelecek. “Kendimizden geçtik; ya çocuklar ne olacak?” Tükenen umudun ardından, vebalaşan gelecek kaygısının sarmalında, çaresizliğinde, arz-ı endam eyleyen, çok yönlü ve koskocaman, yanıtsız bir soru.

Çözüm arayışı temelinde acil ve somut bir talebe dönüştürülmese de, bu sorunlar toplumsaldı. Milyonlarca insanı ilgilendiriyordu, ama bireysel yaşanıyordu. Bir işsizin deyişiyle: Çalışanın işi günde 8 saat sürerdi; işsizin işsizliği ise 24 saat. Dönemin karakteristiğine uygun bir biçimde, çözüm arayışı da bireyseldi. Çünkü, bireysel “in”di, toplumsal “aut”. ‘Mızıkçılık’ yapıp topu “aut”a atmanın, oyunu bozmanın da alemi yoktu. Sonra ‘yüce hakem’ devlet, hükmen mağlup ilan edebilir; ömür boyu, oyun dışı bırakabilirdi. Bunu kavramanın, bilmenin korkusu ve kaygısı egemendi.

“İdeolojik Esir”ler Ya da “Hak”lı Nesneler

“Evrensel bir çözücü” olan bu sistem, yani kapitalizm, bunalımlarını genelleştirerek aşmayı şuana kadar başardığı gibi, toplumsal yaşamın tüm alanlarında, ihtiyaçlarının gerektirdiği her şeyi bozarak, çözerek, değiştirip dönüştürerek, kendisine eklemleme becerisine de sahiptir. Ki, “birey” ya da “bireysel” de bunlardan biridir. Günümüzde sistem, tüm siyasal ve “ideolojik aygıtları”nı kullanarak, hem ideolojik hegemonya altına aldığı, hem de hukuken hak ve özgürlüklerle donatılmış bir nesneye dönüştürdüğü insana, “birey” demektedir. İşte sistem, yarattığı bu “birey”le, hem onu teslim almış, hem de onun istek ve özlemlerinin, toplumsal olanın önüne geçmesini sağlamıştır. Neredeyse her hak, onun için yapılan mücadeleden bağımsızlaşarak, bu mücadelenin içerisinde yer alanların da önemli bir kesimi dahil olmak üzere, toplumun büyük bir çoğunluğunun hem düzene eklemlenmesini, hem de düzenin siyasal ve ideolojik meşruluğunu olanaklı kılmıştır. Neden?

Dün, canından vazgeçemediği için köleleştirilen insanın, boynunda zincir, ayaklarında pranga var mıydı, bilmiyorum. Ama hakları yoktu; ve köle insan için, “efendi”, “şu” diye gösterebildiği, somut bir varlıktı.

Bugün, nesneleştirilen ve adına “birey” denilen insanın ise, boynunda, halkaları hukuki haklardan oluşmuş bir zincir ve onun ortasında da, yine hukuken yaşama hakkıyla bezenmiş bir madalyon asılıdır. Dahası, somut bir varlık olarak, “şu” diye gösterilebilen “efendi”leri de ‘yok’tur. Bugün “birey”, sözüm ona, efendisizliğin bahtiyarlığıyla, “ben özgürüm” diye bağırabilir; “benim haklarım var” diye de... Bunların ikisi de birer gerçekliktir. Ama “birey” için, bir üçüncü gerçeklik daha var:

Yeryüzünde her gün, kendisi gibi,“yaşama hakkı”na sahip olmasına rağmen, açlıktan ölen yüzbinlerce insan; “sağlıklı yaşama hakkı”na rağmen, içecek temiz su bile bulamadığı için, yaklaşık 3 bin çocuğun ölmekte oluşu. “Konut edinme hakkı”na rağmen, yüzmilyonlarca insanın evsiz ve barksızlığı. “Çalışma hakkı”na rağmen, işsizliğin her geçen gün artarak, milyonlarcası üniversite mezunu ve vasıflı olan işsiz sayısının milyarı aşması. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün; ama gereği de yok.

İşte bu gerçeklik, bireysel ve toplumsal boyutuyla, “birey”in gelecek tasavvurunda, kaygının billurlaşıp öne çıkmasına neden olmaktadır. Kaygının, endişenin kaynağı, yaşanan, yaşanmakta olandır. Ve bu varoluşsal bir sorundur. Ne var ki, yaşanan/yaşanmakta olan, etkisini düşünsel, duygusal ve bedensel düzeyde doğrudan ve öncelikle, “birey”in yaşamında gösterdiğinden dolayı, toplumsal, bir kez daha, bireyselin gerisine düşer. Bu öznel bir nedendir. Kaynağı toplumsal olmasına rağmen, yanılsamalı ve çelişkili bir biçimde, salt bireysel bir varoluş sorununa dönüştürür gelecek kaygısını. Tıpkı çözüm arayışı gibi. Elbette ki, bu durumun sadece öznel değil, aynı zamanda nesnel nedeni de vardır.

Çalışmak, insanın maddi ve manevi anlamda, kendini gerçekleştirebildiği yaratıcı ve üretici bir faaliyetle, içerisinde yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine katılmasıdır. Oysa kapitalist sömürü düzeni, çalışmayı, bu gerçek anlam ve varlığından soyutlamıştır. Bu sistem açısından çalışmak, insanın düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla işgücünün -ki aslında, kendisinin-metalaştırılarak, ekonominin dolaşımına sokulabilmesine indirgenmiştir. Bir biçimde metalaştırılarak, alınır satılır kılınmak, sömürülmektir. Ve sömürülmeyi bile bir şansa dönüştürmüştür bu sistem. Dahası, sömürmeyi de sömürülmeyi de meşrulaştırmıştır.

İşte bu sistemde, sömürülme şansı bulduğu için, “Çalışma hakkı”ndan yararlanıyor olanlar ile, sömürülme şansına erişemedikleri için bu hakkı kullanamıyor olanların, gelecek kaygısının girdabında aldıkları tutum ve tavırlar, sorunun çözümüne yönelmekten çok, ondan uzaklaştıran ve yanılsamalı bir bilinç halini pekiştiren, nesnel nedeni oluşturmaktadır. Ki, bunun yanısıra, yaşanan gerçeklik karşısında, tüm diğer haklar gibi, “Çalışma hakkı” da genelliğini yitirip birileri için ayrıcalığa dönüşmüştür. O, sömürülme şansına sahip olanların bir ayrıcalığıdır artık; hak değil. Ve bilinmelidir ki, her ayrıcalık, verenler tarafından geri alınabilecek olan, geçici bir konumdur. Çözüm değil.

Bundan dolayıdır ki, günü kurtarmak adına, bir baykuş gibi, ayrıcalığın alaca karanlığına sığınmakla da, çaresizlik ve umutsuzlukla, bir papağan gibi, kendi kendine söylenip durmakla da, gelecek kaygısı aşılamaz, umut yeşertilemez. Aksine bu, teslim oluştur; varolana, çözülene, çürüyene... Dahası çözümsüzlüğe. Oysa çözüm mümkün.

Çözüm Hep Vardı; Bugün de Var

Gelecek kaygısı, işsizlikle başlayan, iş bulma umudunun her geçen gün tükenişiyle önce birey olarak insanı, sonra toplumu pençesine alan, toplumsal bir “veba”dır. Günümüzde bunun, dünya-evrensel tek kaynağı kapitalist sömürü düzenidir. Çünkü bu düzen, çalışmayı, insanın yaratıcı ve üretken bir biçimde kendisini gerçekleştirerek toplumsal yaşama katılmasından çok, hem koşulları hem de süresi ve temposuyla, aptallaştırıcı düzeyde, salt bir ‘iş’e dönüştürerek, onu da ulaşılmaz kılar.

Bugün, insanların büyük bir çoğunluğunun ulaşmak istediği, salt ‘iş’ olarak çalışmanın aptallaştırıcılığını farkeden bir çok düşünür vardır düşünce tarihinde. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok.

19. yy’da işlisi, işsiziyle işçiler, “Çalışarak Yaşamak Veya Dövüşerek Ölmek” nidalarıyla, “Çalışma Hakkı” için eylemler yaparken, yine aynı yüzyılda Paul Lafargue, “Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir” der ve şunu önerir: Her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak.

Bir başka düşünür: Bertrand Russell, Dora Russell ile birlikte yazdıkları, “Endüstri Toplumunun Geleceği” adlı kitapta, iş saatlerinin 4 saate düşürülmesini önerir. “Bunu belirtirken yalnızca zengin katmanı değil; işsizleri de düşünüyorum” der ve ekler: Ayrıca daha iyi örgütlenmeyi, kısa çalışma süreleri ile endüstrinin kendi kendini yönetmesi koşullarında kimsenin karşı durmayacağı bilimsel yönetim tekniklerinin uygulanabilmesini, bunların sağlayacağı büyük tasarrufları göz önüne alırsak; yeni teknik buluşlara gerek kalmadan dört saatlik bir işgünü ile en az bugün üretilenler kadar tüketim malı sağlanabileceği açıkça ortaya çıkar. Bu düşünceyi ileri sürdüklerinde, yıl 1923’tür. Russell, 1931’de “Aylaklığa Övgü” adlı makalesinde, bir kez daha gündeme getirir bu düşünceyi: Hem kadın erkek her insanın bilim ve sanatla uğraşabilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi, hem de işsizliğin önlenmesi açısından.

Russell’ın “Aylaklığa Övgü”sünden 7 yıl sonrası; yıl 1938’dir. Bu kez bir başka düşünür, Troçki, “kapitalizmin yarattığı illetlerden biri” olarak niteler işsizliği. Ve buna karşı, “ Ücretler düşürülmeksizin, mevcut işler çalışabilir nüfusa pay edilsin, iş saatleri kısaltılsın” der; 4 saate, 2 saate, gerekirse 1 saate, bir tek işsiz kalmayıncaya dek.

Bu öneriler, aynı zamanda çözümdü; ama üzerinden onlarca yıl geçti. Çözüm bugün de yerli yerindedir. Sorunlarsa azalmak yerine her geçen gün artmaktadır.

Şimdi 21.yüzyılı adımlıyor insan. Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler üretimde otomasyonu olanaklı kılıyor. Bugünkü gelişmelerin, üretim süreçlerinin yanında, çocuk oyuncağı kalıyor “sanayi devrimi”. Ama ne yazık ki, işsizliğin, açlığın, evsizliğin, yoksulluğun pençesinde, umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde boğuluyor yine insan. Neden? Kader mi bu? Çözüm ve umut neden bayraklaşmıyor hala?

Çözümün ve umudun bayraklaşmayışının temel nedenlerinden en önemlisi, insanın “ideolojik esir”liğidir. Sistem, bir yandan tüm kitle iletişim araçlarıyla, toplumun büyük bir çoğunluğu üzerinde, düşünce, söylem ve davranış düzeyindeki ideolojik egemenliğini koruyup sürdürürken; diğer yandan da sistematik eğitim yoluyla, yeni “ideolojik esir”ler yetiştirmektedir. Toplumun geleceği olan gençliğini de, yetişkinleri gibi, sistemin egemenlerinin çıkarları doğrultusunda düşünür ve davranır kılmayı başarmaktadır. Bu başarı ise, dünyanın genelinde, eğitim sistemi ve öğretmenler sayesinde gerçekleştirilmektedir.

İster genel, ister mesleki, isterse dini eğitim - öğretim sürecinde yer alsınlar, öğrencilerin yüzde 98 - 99’u, işsizliğin çözümü konusunda, kendi çıkarlarına aykırı olduğu halde, toplumun bir avuç azınlığının yararına düşünmektedir. Onlara, “Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin üretimde otomasyonu olanaklı kıldığı günümüzde, işsizliği önlemek, ortadan kaldırabilmek için bundan nasıl yararlanılır? Ya da bu koşullarda işsizliği ortadan kaldırabilmek için ne yapılmalıdır?” sorusunu yöneltecek olursanız, önce susarlar. Sonra değişik yanıtlar gelmeye başlar: Kimi, “teknoloji geliştikçe 10 kişinin yaptığı iş, bir - iki kişiyle yapılacağı için diğerlerini işten çıkarmak gerekir” der. Kimi, “ O halde teknolojinin gelişmesi işsizliği çözmez, arttırır” der. Biraz ipucu verirseniz, en iyi ihtimalle bir ya da ikisi, “ İş saatlerini düşürmek gerek” diye mırıldanır, ürkekçe. Yüreklendirirsiniz: Daha yüksek sesle konuşurlar. “İş saatlerini düşürüp, daha fazla insana iş yaratmak gerek” derler. Bir anda itirazlar yükselir: Olmaz, zarar ederler. “Kim ya da kimler?” dediğinizde ise, yanıtları hazırdır: Fabrika sahipleri. “Kaçınızın babası fabrika sahibi ya da içinizde fabrikatör çocuğu olan var mı?” sorusuna, yanıt gelmez. Kiminin babası, annesi ücretli çalışan, kimininki işsiz, kiminki ise köylü ya da küçük mülk sahibidir. Ama onlar, 6 milyar insan içinde sayıları 100 milyona (ki bu abartılı bir rakamdır) bile ulaşmayan insanların çıkarları, yararları doğrultusunda düşünür hale getirilmişlerdir.

İşte bu, sistemin, okullardaki eğitim ve öğretmenler aracılığıyla elde ettiği bir zaferdir. Bu zaferin elde edilmesinde, adsız neferler olarak yer alan öğretmenler, “Kapitalist sömürü düzenine yüksek hizmetleri geçenler” nişanıyla onurlandırılmayı hak etmişlerdir. Öğretmenlere kimi ayrıcalıkların verilmesinin nedeni de budur.Ancak her ayrıcalık, birgün gelir alınır geri...

Günümüzde, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerle, genelinde tüm insanlığın, özelinde ise milyarlarca insanın iç içe yaşadığı işsizlik, yoksulluk, evsizlik, açlık, sağlık, eğitim, v.b gibi temel sorunların çözümü, hem de çok kısa bir sürede gerçekleşebilecekken; öğretmenler, bir yanında, sistemin efendilerinin ve her soydan ve boydan temsilcilerinin, hizmetkarlarının, diğer yanında ise açlık ve yoksulluk sınırında yaşamaya çalışan işlisi - işsizi, sigortalısı - sigortasızı, küçük mülk sahibi, köylüsü, v.b. ile milyarlarca insanın yer aldığı bir dünyada, sırtlarını birincilere, yüzlerini ise ikincilerin çocuklarına dönerek,onlara kazandırdıkları davranışlarla yeni “ideolojik esir”ler yetiştirmeye ve çözümün algılanmasını bile olanaksızlaştırmaya devam etmektedirler. Bu, bilinçli ya da bilinçsizce, düzenin bir avuç egemenine hizmet, gelecek kaygısı, endişesi içinde yaşayan milyarlarca insana karşı ise bir suçtur.

Bundan dolayıdır ki, Pink Floyd grubu, “The Wall” adlı albümünde hançeresini yırtarcasına bağırır, “Öğretmen, sen de duvarda bir tuğlasın”. Ya sen?... Ya sen öğretmenim...

Çözüm ve umut, işte bu duvarın yıkılmasındadır. Er ya da geç... Öğretmenli ya da öğretmensiz.... Ama mutlaka.
*************************************************
Konuyla ilgili okuma için öneriler:
Bildiğimiz Dünyanın Sonu - I. Wallerstein - Metis Yayınları
Sistem Karşıtı Hareketler - Arrighi, Hopkins, Wallerstein - Metis Yay.
Endüstri Toplumunun Geleceği - Dora ve Bertrand Russell- Bilgi Yayınevi
Aylaklığa Övgü - Bertrand Russell - Cem Yayınevi
Tembellik Hakkı - Paul Lafargue - Cumhuriyet “Dünya Klasikleri”
Geçiş Programı - Leon Troçki - Kardelen Yayınları

13 Kasım 2008

Siyaset ontolojisi açısından Türkiye Cumhuriyeti ...

Siyaset ontolojisi açısından Türkiye Cumhuriyeti, kriz, “Demokratik Cumhuriyet”, vb. üzerine düşünceler (1)

Atalay GİRGİN

Siyaset Ontolojisi Açısından Türkiye Cumhuriyeti

l
Her tekil varlığın bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Her yeni devlet, varolanlara katılan yeni bir siyasal varolandır. Dahası her devlet, hatta her siyasal örgüt açık ya da örtük paradigmalarıyla birlikte arz-ı endam eder. Onları bir diğerinden ya da bir öncekinden ayıran paradigmalarıdır. Bu paradigmaları temelinde, temel siyasal metinlerini, söylemlerini, kurumlarını oluşturup devraldıkları kurumları da reorganize edip yeniden biçimlendirmeleridir. Türkiye Cumhuriyeti de, Osmanlı’nın bakiyesi olan topraklar üzerinde kurulmuş olan ve varolanlara katılan yeni bir siyasal varolan, yeni bir siyasal varlıktır.

Siyaset ontolojisi1 açısından, bu yeni varolanın da bir sonu vardır. Hiçbir devlet kurucusu ve sonraki yıllarda devlet yöneticisi olanlar, dahası bu devletin kurucu ideolojisiyle kaim insanlar, söz konusu devletin bir sonunun olduğunu ne kabul etmek ne de bunu düşünmek isterler; bunu kadir-i mutlak sayarlar. Ancak bu durum, tarihsel ve güncel anlamda gerçekliği de gerçekliğin hakikatini de yok etmeye yetmez. İnsanlar gibi, varolanlara katılan yeni varolanlar olarak devletler de içerisinde doğdukları toplumsal, tarihsel, kültürel koşulların damgasını taşırlar. Ekonomik, sosyal, siyasal, askeri ve sınıfsal anlamda dünya, bölge ve ülke dinamiklerinin güçler dengesi temelinde bazen karşılıklı etkileşim bazen de zorlayıcı, biçimlendirici ve tek taraflı ilişkiler ağı içerisinde vücut bulurlar. Dolayısıyla paradigmaları da bu koşullar içerisinde şekillenir ve uygulama alanı bulur. Ne var ki, devletlerin de paradigmalarının da bir sonu vardır.

İçerisinde yaşadığı dünya, bölge ve ülke gerçekliğini ve bunun değişimini kavrayabilen devletler ve asıl olarak da onun egemen sınıfı/sınıfları ve onların siyasal ve ideolojik temsilcileri, söz konusu değişime ve değişimin dinamiklerine uygun paradigma değişikliklerini kendiliğinden yapabilme iradesine ve becerisine sahiptir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti bu devletlerden biri değildir. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal nedenleri vardır elbette.

1789 Fransız İhtilali’yle bayraklaşan ve ardı sıra gelen dönemde yaygınlaşan ulusçuluk/milliyetçilik dalgası koşullarında ortaya çıkan ulus-devlet sürecine en son katılan devletlerden biridir Türkiye Cumhuriyeti. Osmanlı’nın egemenliği altında bulunan ve onun tebaası, reayası olan bazı toplumlardan bile yaklaşık 50 yıllık bir gecikmeyle, geride kalan topraklar üzerinde kurularak bu sürece katılmıştır. Sürekli toprak kaybeden, neredeyse her cephede yenilen bir devletin, kimi asker ve sivil bürokrat unsurlarının önderliğinde tarih sahnesine çıkmıştır. Osmanlı’nın yaşadığı sürecin travmatik etkisi, yeni toprak kayıpları, bölünme, vb. gibi kaygı ve korkuları tetikleyen bir siyasal-ideolojik paranoyaya dönüşmüştür. Eğitim sistemi aracılığıyla, yeni yetişen genç kuşakları da sarmalına alan bu paranoya, özellikle devletin politika belirleyen ve uygulayan sivil-asker kurumları ve yönetici kadrolarına içselleşmiştir.

Dünya, bölge ve ülke gerçekliğini kavramanın ve gereklerini yapmanın önünde bir set oluşturan bu paranoyada, siyasal şizofreninin tüm belirtilerini görmek de mümkündür. Siyasal şizofrenik bilinç haliyle, bir yandan Adriyatik’ten Çin Seti’ne uzanıverme düşlerine kapılanların, Musul Kerkük’ü alıverme ihtimaline kendini kaptıranların, diğer yandan ise bölünme ve parçalanma kaygısıyla “bir tek çakıltaşı bile vermeyiz”, “Irak’ın toprak bütünlüğü korunmalıdır” diye yırtınanların aynı ya da benzer kişiler ve anlayışlar olması rastlantı değildir. Türkiye Cumhuriyeti, iflas etmiş paradigmasının ve kendisini siyasal şizofrenik bilinç hallerine savuran paranoyasının kilitleyen ve hantallaştıran etkisi altında, dünyada, bölgede ve ülkede eski statünün hükmü tarih olmuşken onun peşinde koşturan, gerçekliği kavrayamadığı ve dahası değiştirmeye kadir bir oyuncu olamadığı için hem papağan misali aynı şeyleri tekrarlayan hem de ABD ile AB arasında, tıpkı “iki cami arasında binamaz” misali gidip gelmektedir. Ne var ki süreç, yani dünyanın, bölgenin ve ülkenin değişen gerçekliği, bununla karşılıklı etkileşim içinde oluşan içsel dinemikleri ve uluslararası güçlerin etkisi Türkiye Cumhuriyeti’ne ve geleneksel ulus devlet siyaseti ve anlayışında ayak direyen yönetici eliti ve kurumlarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti’ni hem bölge hem de ülke bazında bu anlayışı aşan paradigmal değişime zorlamaktadır. Günümüzde yaşanan gerilim ve çatışmaların altında yatan en önemli nedenlerden biri, hatta temel olanı budur. Ancak unutulmamalıdır ki, toplumdaki irili ufaklı bir çok kesim bu değişim ihtimaline bile alkış tutsa da, bu değişimin esası, dünya kapitalizminin ve onun egemen sınıflarının ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki, bu doğrultuda yapılacak her şey, insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzeninin ve onun egemen sınıflarının bekası ve geleceği içindir. Zaten dünyanın neresinde olursa olsun, toplumsal ve siyasal anlamda öznesi işçi sınıfı olmayan her değişim ve yeniden yapılanış için de geçerlidir bu son.
ll

Türkiye Cumhuriyeti, tarih sahnesine yeni bir siyasal yapı olarak çıktığı günden bugüne, hem bölge devletleri ve farklı güç odakları, hem de ekonomik, siyasal ve askeri olarak bölgeye yönelik faaliyetler ve hesaplar yapan dünya kapitalizminin asli aktörleri ve kurumları açısından, dönem dönem tartışılır olsa da, önemli, dahası üzerinden atlanıp geçilmesine kolayca karar verilemeyen başat kapitalist devletlerden biridir. Bu devlet, kuruluş dönemi ve sonrasındaki yaklaşık çeyrek yüzyılda, içerisinden çıktığı Osmanlı’ya ilişkin reddiyesini, siyasal ve ideolojik anlamda söylemsel olarak uç boyutlara taşımış olsa da, bir çok alanda onunla sürekliliğini korur. Bu anlamda, Osmanlı’dan devraldığı mirasın içinde, yalnızca Duyun-i Umumi borçları, kimi kurumları, vb. değil, aynı zamanda yenilgiler ve kayıplarla oluşmuş travma da vardır. Bu travmanın etkisiyle şekillenen paranoyasından bir türlü kurtulamadığı için, hamaset nutuklarıyla sınırlı olmanın dışında, bölge nezdinde kendi gerçekliğini ve gücünü kavrayamamış ve ABD başta olmak üzere uluslar arası güçlerin bölgeye dönük politikalarının dönem dönem “gönülsüz” ama “güvenilir müttefik”i olarak kalmaktan öteye geçememiştir. Yaşadığı bu açmazdan kurtulamadığı ve toplumsal gerçeklik tarafından iflas ettirilen -ki aslında baştan kadük bir paradigmadır- paradigmasını, bir deli gömleği misali topluma giydirmekte ısrar ettiği için de, değişen ülke, bölge ve dünya gerçekliğine uygun davranamamıştır. (Elbetteki, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması içerisinde ve uluslar arası iş bölümünde kendisine verilen / biçilen rolleri oynamakla malül bir Türkiye’nin bu açmazdan nasıl kurtulup kurtulamayacağı da ayrı bir sorundur.) Sonuçta, Türkiye toplumunun yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle birlikte, hem fiili hem de potansiyel gücü kapitalizmin egemen sınıfları ve iflas etmiş paradigmayı geleneksel ulus-devlet siyaseti temelinde sürmeye çalışan asker-sivil kurumları ve yöneticileri için heba edilmiştir. Dahası hala heba edilmektedir. Ama ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb. boyutlarda değişen ve şekillenip büyüyen, gelişen toplumsal dinamikler ekseninde ülke ve bölge gerçekliğine uygun bir paradigma belirlemesi, kapitalizmin sınırları içinde bile olsa, önemli ölçüde bu hebanın önüne geçilmesine olanak sağlayabilirdi.

“Terör” paranoyası ya da "terörist" olmayan kim?

Bir silahlı eylemin “terör” olarak nitelenip nitelenmemesi, insanların nerede durup, nereden nereye baktıklarına, siyasal, toplumsal, sınıfsal, dinsel, vb. seçimlerine göre değişmektedir.

Dün kendi eylemleri “terör” olarak nitelenen birileri, gelişen ve değişen süreçte kendileri bir düzen kurduklarında, kendilerine ve “şu” ya da “bu” oranda kurulu düzenlerine yönelen neredeyse her silahlı eylemi ve onaylamadıkları her muhalefet gösterisini “terör, terör eylemi” olarak niteleyebilmektedirler. Ya da silahlı mücadele yürüten bir siyasal örgüt, kendisine veyahut da fiili ve potansiyel milis güçlerine ve onların içerisinde yaşadıkları toplumsal kesimlere yönelen, kurulu düzenin en küçük bir saldırısını, “provokasyon” veya “terör, devlet terörü” olarak nitelemekte sakınca görmemektedir.

“Terör” kavramının, esas olarak da “devlet terörü” kavramının, siyasal literatüre, devletlerin ( özellikle de Robespier dönemindeki Fransız devletinin) yaptıklarıyla girdiğini unutmadan söylemeliyim ki her iki durumda da “terör” nitelemesi ve bunun kitlelere yaygınlaştırılması oranında da “terör paranoyası” ile esas olarak yaratılan/yaratılmak istenen ve meşruluk kazandırılan/kazandırılmak istenen şudur :

Birincisi, toplumun kendi egemenlik ya da etki alanlarında kalan fiili ve potansiyel kitle üzerinde, ötekinden, yani “terör”den ve “terörist”ten kaynaklandığı varsayılan bir korkuyu genelleştirerek varolana, dolayısıyla kendine, sormadan sorgulamadan, çaresizce bir teslimiyet sağlamak. İkincisi ise kendinin ve yaptıklarının hem seçeneksiz hem de meşru olduğu izlenimini ve bilincini yaratmak.

Bu iki nokta da yanılsamalı bir bilinç halini toplumsallaştırmaya yönelik olsa da, yıllardır şu ya da bu ölçüde etkili olan “iç” veya “dış” “düşman” söylemiyle yönlendirilmiş geniş toplum kesimleri nezdinde, ne yazık ki kabul görmektedir. Bu kabulde, yazılı ve görsel medyanın gücü ve etkisi tartışılmaz bir öneme sahiptir.

Krizin neliği, sürekli kriz yanılsaması ve kriz ihracı…

Yaşanan ya da yaşandığı söylenen ve “kriz” kavramıyla nitelenen sürece temkinli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.

Bunun nedenlerinden birisi, sürekli olarak krizden söz eden düzen içi ve özellikle de düzen dışı muhalefet kesimlerinin, mevcut durumla birlikte Marx adının da medyada yer almaya başlamasına istinaden, kof ve yersiz, gereksiz bir böbürlenme ve haklılık yanılsamasına kendilerini kaptırmış olmalarıdır. İkincisi ise krizin neliği ve gerçekliği ile ilgilidir. Kriz, neliği anlamında, ister ekonomik, isterse sosyal ve siyasal, isterse top yekun tüm alanlarda olsun, yaşanan sürecin olağan yol ve yöntemlerle, araçlarla yönetilememesine istinaden, gerekli tedbirlerin de alınamaması, alınsa bile bunların uygulanamaması durumudur. Ki sistemin entegrasyon düzeyi gereği, herhangi bir alandaki tekil kriz hali, kaçınılmaz olarak diğer alanları şu ya da bu oranda etkileyecektir.

Mevcut durumda yaşanan / yaşandığı söylenen ise mali alandaki bir krizdir. Dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması gereği, yapılanmanın üst basamaklarında yaşanan bir kriz, hem toplumsal hem de uluslar arası ölçekte alt basamaklarda yer alanları etkiler; yani kriz bir biçimde ihraç edilir. Alt basamaklarda yer alan ülkelerde yaşanan krizleri ise sistemin egemenleri, uluslar arası kurumları aracılığıyla denetim altına almanın araçlarını devreye sokarak, kendi alanında masseder ki bugüne dek de böyle yapmıştır.

Bugün söz konusu edilende ise, olağan yol ve yöntemlerin tıkanması, araçların işlevsizleşmesi akabinde, ABD başta olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa, vb. devletler kendilerince sitemi işletecek tedbirleri yalnızca almakla kalmamış, aynı zamanda bunları, şimdilik, herhangi bir engellemeye maruz kalmaksızın, belli bir meşruluk temelinde uygulamaya başlamıştır.

Bunları engellemeye, meşruluğu sorgulamaya yönelmesi beklenen kesimler, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun ezilen sömürülen kesimleri ve onların siyasal ve örgütsel önderliğine aday olanlardır. Çünkü hiyerarşinin tepesinde yer alanlar, aldıkları tedbirler ve uygulamalarıyla, mali piyasada yaşanan söz konusu krizin bedelini, faturasını hızlı ya da tedrici bir biçimde, hem egemenlikleri altındaki toplumun ezilen sömürülenlerine hem de hiyerarşinin alt basamaklarında yer alan devletlere ve onların tahakkümü altında bulunan toplumsal sınıflara ödeteceklerdir. Krizin gerçeklik boyutunu da asıl olarak bunlar yaşayacaktır. Bu bilinmeyen, beklenmeyen bir şey de değildir. Ancak şu ana kadar her şey yolunda gitmektedir. Alınan tedbirlerin uygulanabiliyor olması, şimdilik, kriz halini bertaraf etmiştir.

Bu anlamda dünya kapitalizminin egemen kesimlerinin kriz halinin devam ettiğinden ve sürekliliğinden söz edilemez. Eğer bir krizden ve bunun sürekliliğinden söz edeceksek, bu yalnızca dünya-evrensel bir boyutta toplumların ezilen sömürülen kesimleri için geçerlidir ve bu yeni bir şey de değildir zaten. Ancak söz konusu mevcut duruma binaen üzerine düşünülmesi gereken sorun şudur :

Birincisi, bu durumu, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması ve dünyanın siyasal olarak yeniden şekillendirilmesi, hatta yeniden bölüşümü noktasında hangi adımların izleyeceği; ikincisi, sürekli kriz söylemiyle malul olmaktan, asli krizleri ıskalayan düzenin siyasal bilinç sınırları dışında yer alan ya da yer aldığı iddiasını taşıyan devrimci, sosyalist, komünist, vb. kesimlerin, dünyanın her yerinde, işçi sınıfı başta olmak üzere, toplumun ezilen sömürülen kesimleriyle birlikte, bu sömürü düzenine karşı ne yapıp yapamayacaklarıdır. Çünkü ikincisi kuvveden fiile dönüşmediği sürece, sürekli kriz edebiyatıyla yatıp kalkanlar, bozuk bir saatin bile günde iki kez doğru zamanı göstermesi gibi, egemenlerin arada sırada galebe çalan gerçek kriz anlarında, “Bildik! Bildik!” diye boş boş böbürlenmekten öteye geçemeden ömürlerini tüketeceklerdir. Oysa yapılması gereken, dünyanın, kapitalizmin egemenliği altında, nesnel olarak sosyalizm için, sosyalist / proleter bir devrim için olgunlaşmışlığını öznellikle taçlandırıp devrimin sürekliliği temelinde, kapitalist sömürü düzenini egemen sınıfları ve kurumlarıyla birlikte “asar-ı atika” müzesine göndermenin koşullarını yaratacak yapılanışı yaratmaktır.

Emperyalizm ve kapitalizmle “barış içinde bir arada yaşama” yanılsaması aşılmalıdır!

Kapitalizme, emperyalizme karşı olduğunu söyleyip, onunla “barış içinde bir arada yaşama”, hatta onun kurumlarından medet uman, adalet bekleyen her tür anlayışı yadsımayı gerektiren bir proje. Ki bu hem yapısal hem de siyasal ve ideolojik anlamda, kapitalizme karşı mücadelenin önderliğine apriori olarak adaylığını ilan eden tüm kesimlerin, daha bugünden hem burjuvaziden ve onun kurumlarından her düzeyde bağımsızlığını, hem de etik bir tutarlılığa sahip olmalarını gerektirir.

Bir yandan emperyalizme, kapitalizme ve onun egemen sınıflarına karşı mücadeleden söz edip, diğer yandan A devletine karşı B devletiyle ve onun değişik düzeylerdeki kesimleri ve kurumlarıyla işbirliği içinde olmanın ne etik ne de siyasal ve örgütsel anlamda iler tutar bir yanı vardır. Dahası bu kendini nakzetmenin dışında, siyasal ve örgütsel olarak sözcüsü olunduğu iddia olunan kesimler arasında güvensizlik tohumlarını yeşertip güçlendirmekten öte bir değere de sahip değildir. Böylesi davranışlara, eğilimlere ilişkin zevahiri kurtaran açıklamalar yapılsa da bunlar yalnızca günü kurtarmakla sınırlıdır. Gün de zevahir de kurtulur belki, ama ya yarın…?

Bundan dolayı, insanın insanı sömürüsünün tarihsel ve toplumsal koşulları ortadan kaldırılmadığı sürece, hem kapitalizme ve emperyalizme karşı olup hem de onunla “barış içinde bir arada yaşama”k kabul edilemez. Çünkü bu koşullarda barış yalnızca bir yanılsamadır. Dolayısıyla kapitalizmi yadsıyan yeni bir toplum projesi, bu sitemle her düzeyde top yekun bir savaş ve devrimin sürekliliği temelinde olanaklıdır.

Kürt sorununa kapitalizm altında bir çözüm projesi : Demokratik Cumhuriyet

Öncelikle belirtmeliyim ki, “Demokratik Cumhuriyet projesi” kapitalizmin sınırları içerisinde yer alan bir yaklaşımdır. Özellikle Kürt sorununu çözme ve Türkiye toplumu nezdinde göreli bir toplumsal mutabakat sağlamada, sistem açısından işlevsel bir niteliğe sahiptir.

Ne var ki, hem devletin etkili ve yetkili bazı kurumları ve kimi yöneticileri, dahası siyasal körlükle malul bazı siyasal partileri ve bu partilerin asli aktörleri, hem “bölünme, parçalanma” paranoyasından ve hamasetten kurtulamadıkları hem de kendi hamasetlerine başkalarından önce inanmaya amade oldukları için bu öneriyi her geçen gün heba edip tüketmektedirler. Öte yandan “Demokratik Cumhuriyet projesi”ne bilinçli ya da bilinçsizce alkış tutanlar da, buna ilişkin abartılı ve gereksiz bir beklenti yaratmaktadırlar. Evet! “Demokratik Cumhuriyet” önerisi, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye toplumu nezdinde önemli ve etkili bir toplumsal mutabakat yaratılmasının, doğmasının kapısını, hem de ardına kadar açabilecek bir niteliğe sahiptir. Ama hiç kimse aklından çıkarmasın ve unutmasın ki, kapitalizmin altında ve burjuvazinin egemenliğinde. Dolayısıyla, bu projenin kuvveden fiile dönüşmesi, en iyi ihtimalle, Kürdüyle Türküyle ‘barışık’ kapitalist bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve onun egemen sınıflarının yöneticileri arasına birilerinin adlarını, açık kimlikleriyle ve herhangi bir kaygıya kapılmadan yazdırmanın yolunu açacaktır. Bu da bir şeydir, hatta oldukça önemli bir şey… Ama daha ötesi değil.

* Felsefe Öğretmeni; http://atalaygirgin.blogspot.com/
1 Bu kavramlaştırma birilerine yabancı gelebilir ya da literatürde bunun yerinin olmadığını düşünenler olabilir. Ancak, Siyaset ontolojisi, İsmail Tunalı’nın “Sanat Ontolojisi”nden ve Hartman’ın “yeni ontoloji”sinden de etkilenerek ileri sürdüğüm bir felsefi yaklaşımdır. Siyaset ontolojisi, siyaset felsefesinin de temelini teşkil eden / etmesi gereken bir alandır. Konusu siyasal yapılardır. Siyaset ontolojisi açısından her siyasal yapı, fiili ya da potansiyel anlamda varolanlara katılan yeni varolanlardır. Ne denli başat bir niteliğe bürünürlerse bürünsünler, her daim tekil birer varolan olarak bir başlangıca ve sona sahiptirler. Bu başlangıç ve son arasında, aynı adla varlıkta kalış süreçleri kendilerini değişen gerçekliğe bağlı olarak değiştirme dönüştürme yetenek ve becerilerine bağlıdır. Bunu da asıl olarak koşullara uygun paradigmal değişikliklerle gerçekleştirebilirler. Çünkü her siyasal yapı, asıl olarak da bir siyasal varolan niteliğine haiz her devlet paradigmalarıyla birlikte vardır. Bu dipnotta, bu konuyu uzatmak istemiyorum. Çünkü üzerine bağımsız ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirecek denli öneme sahiptir.

04 Kasım 2008

Kapitalizmin Krizi veya Otuz Yıllık Yalanın Sonu

Kapitalizmin Krizi veya Otuz Yıllık Yalanın Sonu...

Fikret Başkaya *

Önce bir yalan ürettiler. Ürettikleri yalanın adı neoliberalizmdi. Bu amaçla bazı büyük Üniversiteler ‘pilot bölge’ seçildi. Yalanı üreten iktisat profesörlerine peş peşe Nobel Ödülü verildi. Yalanın inandırıcı olması için yalancının itibarlı olması gerekirdi. Malûm, ‘sıradan birinin’ yalanına insanları inandırmak kolay değildir. Fakat yalan üretme işi sadece bir kaç üniversiteye ve piyasacı bir-kaç iktisat profesörüne bırakılamazdı. Bu amaçla ‘uluslararası’ denilen emperyalist örgütler [Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, vb.] seferber edildi. Bunlarla da yetinilmedi, büyük çokuluslu şirketler ve devletler tarafından finanse edilen bir sürü dernek, vakıf, araştırma enstitüsü ve tam bir ideolojik savaş makinası olan think-tanklar devreye sokuldu... Fakat yalanın üretilmesiyle iş bitmiyordu, yalanın büyütülmesi ve yayılması da gerekiyordu. Bu amaçla medya seferber edildi. Geriye üretilen ideolojik tezlerin politikayla/politikacılarla bağının kurulması gerekiyordu ki, 1979-80 den itibaren bu eşik de aşıldı. Artık yalancıların tek düşünce mertebesine yükselttikleri neoliberalizm denilen ideolojik söylem hikmetinden sual olmaz bilimsel hakikâtler olarak sunulabilirdi... Ve sunuldu...

Peki yalan kutusunda neler vardı? İleri sürülen argümanlar özetle şöyleydi: Ekonomik sorunların kaynağında ekonomiye aşırıya vardırılmış devlet müdahaleleri var. Eğer devlet ekonomiye burnunu sokmazsa, yerli-yersiz müdahale etmezse, kaynak israf etmezse, kaynakların kullanımı kendi kindini düzenleyen piyasaya bırakılırsa, işler yoluna girecektir. Ekonomik büyüme istikrara kavuşacak, işsizlik diye bir şey kalmayacak, enflasyon belası ilelebet gündemden çıkacaktır... O halde devlet aslî fonksiyonları [güvenlik, adalet, alt-yapı yatırımları, vb.] dışına çıkmamalıdır. Oysa bu dünya’da kendi kendini düzenleyen piyasa diye bir şey mümkün değildir. Böyle bir anlayış kapitalizm ve onun temel eğilimlerinden ve işleyiş mekanizmalarından bî-haber olanlara mahsus bir kuruntudur. Birincisi, kapitalizm koşullarında kendi kendini düzenleyen piyasa mümkün değildir., dolayısıyla devlet müdahalesi olmadan ne piyasa diye bir şey varolabilir ne de işleyebilir; ikincisi devlet ve kapitalizm bir ve aynı şeydir...Kapitalizm varsa devlet de var ya da visa versa... O halde sorun ne idi? Bunca yalan ve bunca çaba ne içindi? Elbette sorun devletin ekonomiden elini çekmesi değildi, zaten ‘eli oradan çıkarmak’ mümkün değildir. Testiyi kırmadan içindekini çıkarmanın mümkün olmadığı durumdaki gibi... Amaç sermayenin önünü açmak, kâr oranlarını restore etmenin, daha çok kâr etmenin koşullarını yaratmaktı. İşte devlet bu amaç için, sadece bu amaç için müdahale eder hâle getirilmeliydi. Bunun anlamı, bundan böyle devlet sadece sermayenin tek yanlı çıkarını gözetecek ve o amaçla müdahale edecek demekti. Durum tam da böyleydi ama retorik farklıydı. Başka türlü ifade etmek istersek, devlet sermayenin hareketini zorlaştıran düzenleme ve uygulamaları tasfiye edecek, işte işçileri, küçük köylüleri, mütevazı toplum kesimlerini, vb. gözeten sosyal ve ekonomik amaçlı müdahale ve düzenlemelerden uzak duracak. [unutmamak gerekir ki, söz konusu düzenleme, politika ve uygulamalar birileri tarafından bahşedilmiş de değildi, uzun ve zorlu mücadeleler sonucu kazanılmış mevzilerdi...] Bu amaçla yapılması gerekenler de üç sloganla ifade ediliyordu: liberalizasyon, deregülasyon/dereglemansyon ve privatizasyon. Bunlardan birincisi olan liberalizasyon, spekülatif olanı da dahil sermayenin hareketine konan engellerin ve düzenlemelerin tasfiye edilmesi, sermayenin istediği yere istediği gibi girip çıkabilmesi, hiçbir kısıtlamaya muhatap olmaması, kimseye hesap vermemesi; deregülasyon/dereglemantasyon sermayenin tek yanlı çıkarı dışında kalan alanlardaki ekonomik ve sosyal amaçlı düzenleme ve politikaların tasfiyesi demeye geliyor. Bunu sosyal nitelik taşıyan düzenlemelerin ve kamu hizmetlerinin tasfiyesi olarak da okuyabilirsiniz. Sermaye bu alanda harcanan kaynağa el koymak için böyle bir ideolojik manipülasyona ihtiyaç duyuyordu. Üçüncüsü olan privatizasyon da ekonomik amaçlı devlet işletmeleriyle, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi demek. Devlet mülkiyetindeki işletmelerin özelleştirilmesi sermayeye bir değerlenme imkânı yaratırken, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi de sermaye için bir taşla iki kuş vurmak anlamına geliyor. Bir kere böylece sermaye daha az vergi verme olanağına kavuşuyor [kamu hizmetlerinin finansmanı vergilerle yapıldığına göre], ikincisi de önemli bir değerlenme alanına kavuşuyor. Daha önce sermayenin değerlenme alanı dışında kalan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb. büyük kârlar vadeden bir değerlenme alanı haline geliyor. Kapitalizmin yapısal kriz dönemi sonrasında [1974-1975] asıl amaç sermayeye bir değerlenme alanı açmak olduğu halde, kamu hizmetlerinin verimsizliği ve devlet iktisadi kurumlarının müsrfiliğine dair sayısız yalan üretildi. Enflasyonunun başlıca müsebbibi olarak gösterildi, vb...

O halde şu soru akla gelecektir: Sermayenin önü onca yıl bunca açılmışken, koskoca dünyanın tüm beşeri ve doğal kaynakları sermayenin sömürüsüne, yağma ve talanına sonuna kadar açılmışken, kapitalist sınıf ve çevresi insan havsalasını zorlarcasına ve ancak skandal kelimesiyle ifade edilebilecek akıl almaz derecede zenginleşmişken ve bütün bu çılgınlığın faturası işçilere, küçük köylülere, mütavazı insanlara, mülksüzlere, yeryüzünün lânetlilerine çıkarılmışken ve bu da devasa ekolojik ve toplumsal kötülükler pahasına gerçekleşmişken, kapitalizm neden krize giriyor ve daha fazlasını istiyor? Bu sorunun cevabını verebilmek için kapitalizmin mantığını, işleyiş, ‘yasalarını’ ve temel eğilimlerini hatırlamak gerekir. Zira, söz konusu mantık ve işleyişe dayalı kapitalist sistem, ancak krizlerle yol alabilir, başka türlüsü mümkün değildir. Marx’ın da zarif bir şekilde ifade ettiği gibi, “kapitalist üretimin önündeki en büyük engel bizzat kapitalizmin kendisidir.” Onca sömürü, yağma ve talandan sonra sermaye sınıfı şimdi daha fazlasını istiyor ve istemeye devam edecektir.

Yaklaşık son otuz yıldır devlet müdahalelerini tüm kötülüklerin kaynağı sayıp lânetleyen iktisatçılar, politikacılar, yangına körükle giden egemenlerin medyası, şimdilerde de devlet müdahaleleri için aynı şeyi mi düşünüyor, aynı şeyi mi söylüyor?... Neoliberal yalanların pupa-yelken yol aldığı ve alternatifsiz tek düşünce mertebesine yükseltildiği dönemde durum hiç de söylendiği gibi değildi. Devlet müdahaleleri sadece sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gözettiğinde bu devletin ekonomiden elini çekmesi olarak sunuluyordu... Şimdi sermayenin yeni dönem ihtiyaçları için yeni bir devlet müdahalesi, müdahaleciliğin yeni bir versiyonu gündeme gelecek... daha fazlası değil. Öyleyse bir hususa açıklık getirmek gerekiyor: Kapitalist üretim koşullarında devlet müdahaleleri ne anlama geliyor? Bir kere daha baştan bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Devletin niteliği kapitalist olarak kaldıkça, başlıca üretim araçları da özel mülkiyet konusu olmaya devam ettikçe, ücretli kölelik rejimi köklü bir değişikliğe uğramadıkça, devlet müdahaleleri her zaman egemen sınıfın hizmetindedir... Başka türlü olabilir mi? Aksi halde egemenlik kategorisinin bir değeri ve anlamı kalır mıydı?... Mesela özelleştirmeleri ele alalım: Genel olarak özelleştirmelerin sermaye lehine, devletleştirmelerin [kamulaştırma ve sosyalleştirme farklı kavramlardır] de sermaye aleyhine olduğuna dair yaygın bir kanaat geçerlidir. Bir kısım sol da bu görüşü paylaşıyor ne yazık ki... Oysa kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu koşullarda, özelleştirmeler ve devletleştirmeler tamamıyla sermaye sınıfının konjonktürel ihtiyaçlarının ve çıkarlarının ve sınıfsal güç dengelerinin bir gereği olarak gündeme gelir. Dolayısıyla ibre duruma göre bazen özelleştirmelerden, bazen de devletleştirmelerden yanadır ve sermayenin bu tercihi sanıldığı gibi ideolojik olmaktan önce ekonomik niteliktedir. Elbette sermaye sınıfı ve bir bütün olarak burjuva sınıfı devletleştirmeler konusunda o kadar da rahat değildir... Zira onlar bazı şeyleri devletleştirirken başkalarının herşeyi sosyalleştirmesinin önünün açılmasından korkarlar. Devletleştirmeler egemen sınıfların ‘kerhen’ yapmaya mecbur oldukları bir şeydir. Bir şeyin özelleştirilmesi kârın özelleştirilmesi, devletleştirilmesi de zararın sosyalleştirilmesidir. Şimdilerde zarar eden şirketlere devletin elkoyup, kurtarması zararın sosyalleştirilmesi, zararın emekçi halk çoğunluğuna ödetilmesidir. Devlet zarar eden bir şirketi almak için üç şey yapabilir: 1. Devlet bütçesine dayanır bu içborçların artması demektir; 2, para basar bu enflasyon demektir; 3. Dışardan borçlanır her üçünde de fatura değerin, zenginliğin yaratıcısı işçi sınıfına, bir bütün olarak emeğiyle geçinenlere çıkar... Bu vesileyle bir hatırlatma yamamız gerekiyor. Bilindiği gibi devlet egemen sınıfın, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamada burjuvazinin bir egemenlik aracıdır ama aynı zamanda bir politik mücadele alanıdır da. Dolayısıyla burjuva toplumunda da sömürülen sınıflar, mücadeleyle kimi sınırlı mevziler kazanabilirler nitekim kazandıkları da ama bu mevziler birincisi asla taşı yerinden oynatamazlar, bu, devletin niteliği olduğu gibi kalmaya devam ettikçe sanıldığından daha az önemlidirler; ikincisi, kalıcı değillerdir. Nitekim son yüzelli yılda, özellikle de ikinci emperyalistler arası savaş sonrası dönemde kazanılan mevzilerin birer birer düşürülmesi söylediğimizi doğrular niteliktedir.

Şimdilerde iflası ilan edilmiş olan neobiberal çılgınlığın geçerli olduğu dönemde, insanlığa iki şey teklif edilmişti: Ekonomik alanda piyasa ekonomisi, politik alanda da liberal demokrasi ve bunun dışında da bir seçeneğin mümkün olmadığı, bunun tarihin sonu olduğu bile söylenmişti. Velhasıl sermayenin tek yanlı çıkarına işleyen bir ekonomi ve tam bir seçim ve temsil mistifikasyonu, bir tür sirk oyunu olan demokrasi oyunu... Şimdilerde her ikisinin de foyası tüm açıklığıyla ortaya çıkmış bulunuyor. Aslında söz konusu olan sadece bir finansal kriz değil, sadece reel ekonomiyi de kapsayan bir ekonomik kriz de değil, bu aynı zamanda sistemin tüm veçhelerini, tüm kertelerini ve bileşenlerini angaje eden bir kriz. İşte gıda maddeleri krizi, enerji krizi, ekolojik kriz, iklim krizi, su krizi, sosyal kriz, etik [ahlâk] krizi... vb. Geriye bir şey kalıyor mu? Esasen söz konusu olan kapitalizmin kendi suretinde yarattığı dünyanın krizi. Akıl hocaları ve onların aklıyla hareket eden politikacılar yeni bir ‘modeli’ dayatmak üzere kolları sıvamış görünüyorlar. İşte ekonomik büyümenin sağlanması, ihracatın artırılması, vb. için önerilerde bulunuyorlar, bulunacaklardır. Kapitalizm koşullarında her ekonomik büyüme ileri sürüldüğü ve yaygın inanç kategorisi haline getirildiği gibi daha fazla refah anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ekonomik büyüme eşittir kalkınma o da eşittir refah denklemi tam bir safsatadan ibarettir. Bu temel yanılgıdan kurtulmak gerekir. Başka yerde ve defaaten yazdığım gibi, orada söz konusu olan sermeyenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir ve asla kalkınma değildir. Üstelik o kadarı da sayısız sosyal ve ekolojik kötülükler pahasına gerçekleşebiliyor... Zaten kapitalizm koşullarında kalkınma diye bir şey mümkün değildir. Bunlar sisteme kısa vadede zaman kazandırabilir ama krizi aşmaya asla yeterli olmaz, olmayacak. Zira, kanser tüm bünyeyi çoktan sarmış, metastas ilerlemiş durumda. Durum böylesine vahim ve aciliyet kesbetmişken, başlıca iki türlü yaklaşım söz konusu olabilir: ısrarla ve ahmakça aldatılmaya, oyuna gelmeye devam etmek veya yalancıların oyununu bozmak. Elbette bunların her ikisi de mümkün ve her ikisinin de bir bedeli olacak. Muhtemel iki senaryonun ne olduğu, ne anlama geldiğine burada girmeyeceğim. Sadece şu kadarını söylemekle yetineceğim. Eğer bu kör gidiş vakitlice durdurulamaz ise, insanlığı bekleyen gelecek umut verici değil. Öyleyse daha geç olmadan üç şeyi: treni, kondüktörü ve personeli ve trenin istikâmetini değiştirmek gerekiyor... Ve bu gayet mümkün. Şundan dolayı mümkün ki, eğer tüm bu olup bitenler, tüm bu kötülükler ve saçmalıklar birilerinin ‘bilinçli’ eyleminin sonucuysa, kendiliğinden, doğal, insan üstü güçlerin marifeti değilse ki, değildir, demek ki, başkalarının bilinçli eylemiyle de pekâlâ başka şeyler de mümkündür, başka türlü de olabilir... O zaman işe ‘sayın seyirci’ olmayı reddederek başlamak gerekecek...






* http://www.ozguruniversite.org/

27 Eylül 2008

Zenginlerin dünyası : "Bütün ülkelerin kapitalistleri birleşti.."

Zenginlerin dünyası:
“Bütün ülkelerin Kapitalistleri Birleşti...”

Fikret Başkaya*

Zenginlerin medyasından ekseri kötü haberler yayılıyor : Açlık, yoksulluk, sefalet, şiddet, savaş, cinayet, katliam, kasırga, sel, kazalar, yok olup giden canlı türleri, kötüleşen doğal çevre, sayısız skandallar... Bu arada iyi şeyler de oluyor elbette...

Ünlü tefecilik kurumu Merrill Lynch’in 2008 raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin sayısı 2007 sonunda 10 milyonu aşmış. Artık dünyada 10 milyondan fazla dolar milyoneri var... Bu en zenginlerin toplam serveti de 1986 da 7200 milyar dolardan 1997 de 17 400 dolara, 2007 de de 40 700 milyar dolara yekselmiş. Ne büyük başarı... Bu arada ortalama servetlerinin değeri de ilk defa 4 milyon doların üstüne çıkmış... Sadece en zenginlerin sayısı artmıyor zenginlikleri de artıyor... Velhasıl küreselleşme kazandırıyor...

Türkiye ‘yükselen piyasa’ olarak bu sürecin dışında değil. Muasır medeniyet seviyesine doğru her zamankinden daha hızlı koşan Türkiye’de milyonerlerin ve milyarderlerin sayısı daha hızla artıyor. Aynı tefecilik kurumunun verdiği rakamlara göre: “Türkiye’de toplam varlığı 1 milyon doların üstünde bulunan yüksek ve ultra yüksek varlıklı kişi sayısı 2006’da 42 bin iken, 2007 yılında bu rakamın 8 bin kişi artarak 50 bini aştığı belirtildi.” Türkiye milyoner sayısını artırmakla da kalmıyor % 17,5’lik oranla dünya ortalamasından 3 kat daha hızlı artırıyor... Bir yılda milyoner sayısını 8 bin kişi artıran, üstelik dünya ortalamasından da daha yüksek artıran AKP hükümetinin medya, akademi taifesi, her şeyi bilen köşe yazarları [bal tutan parmağını yalarmış] ve bir kısım siyaset erbabı tarafından takdir edilmesini anlamamak mümkün mü? Elbette mutlak rakamların nüanse edilmesi gerekir. Dünyanın en zengin 10 milyonu dünya nüfusunun sadece binde onbeşini [ % 0.15] oluşturuyor...

Gözden kaçmaması gereken bir şey var: Zenginlerin sayısı artarken yoksulların sayısı da artmak zorunda, nitekim artıyor. Bilindiği gibi kavram ikiliği veya kavram çifti diye bir şey vardır. Kavramlardan birinin varlığı diğeriyle mümkündür. Biri olmadan diğeri de olmaz. Zenginlik ve yoksulluk gibi. Zenginliği ortadan kaldırmadan yoksulluğu ortadan kaldıramazsınız. Hem kavram çifti veya ikiliği geçerlidir hem de bu ikiliden biri makbul ve muteber sayılır. Başka türlü ifade edersek, ikisi arasında bir hiyerarşi vardır. Zenginlik muteber olandır ve yoksulların da karşıtı/çifti gibi olması gerektiği imâ edilir. Gelişmiş ülkeler/azgelişmiş ülkeler, kalkınmış ülkeler/kalkınmamış ülkeler, zengin ülkeler/fakir ülkeler, vb. bu kavram çiftinde makbul olan gelişmiş olandır, kalkınmış olandır. Azgelişmişin ve kalkınmamışın da gelişmiş ve kalkınmış gibi olması gerektiğini imâ eder.

Kapitalizmin geçerli olduğu bir dünya’da zengin ve zenginlik üretmenin yegane yolu yoksul, yoksulluk ve sefalet üretmekten geçer. Sadece bu kadar da değil, aynı zamanda doğal çevre tahribatından da geçer... Başka türlüsü asla mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik büyümeyle, kalkınmayla işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin üstesinden gelineceği ‘düşüncesi, inancı ve beklentisi’ abesle iştigalden başka bir şey değildir. Zira kapitalizm koşullarında söz konusu olan sermayenin genişletilmiş ölçekte büyümesidir. Gerçek durum böyledir ama burjuva ideolojisi özellikle de onun başlıca bileşeni olan ve üniversitelerde ‘saf’bilim diye okutulan ‘iktisat‘ [economics] öyle bir inancı yaymakla meşguldür...

Ekonomik büyümenin işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracağına dair genel geçer kabul, hem yaşanan pratik süreç, hem de rakamlar tarafından yalanlanmış durumdadır. Ekonomik büyüme rekorları kıran Çin’e bak anlarsın... Eğer durum öyleyse neden hâlâ ekonomik büyüme çözüm olarak sunulabiliyor? Bu sorunun cevabını ideolojiler dünyasında, ideolojik kölelikte bulabilirsiniz...

Kapitalist üretim aynı anda zenginlik ve yoksulluk üretmeden varolamaz

Kapitalist üretim tarzı kendinden önceki üretim tarzlarından farklı olarak, bir kutupta zenginlik üretebilmek için karşı kutupta yoksulluk ve sefalet üretmeye mahkûmdur... Zira bir tür sömürü metabolizması olarak işler. Kaçınılmaz olarak kutuplaştırıcıdır. İnsanları işçileştirmek veya aynı anlama gelmek üzere proleterleştirmek zorundadır. İşçileştirmek/proleterleştirmek demek, insanı hem üretmek hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakmak, ‘mülksüzleştirmek’ ve sermaye sahibine [kapitaliste] bağımlı hale getirmek demektir. Zaten Latince [proletarius] kökenden gelen proleter, hiçbir şeyi olmayan, yaşamak için gerekli olandan mahrum olan ‘çıplak’-çulsuz- korunmasız, çaresiz insan anlamındadır. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sermayeyi büyütürken, proletaryayı da büyütür. Bu o kadar açıktır ki, çevrenize on yıl geriye doğru bakmanız yeter. Her geçen gün emeğini satarak yaşamaya mecbur olanların sayısı artar.

Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sadece proleterlerin sayısını artırmakla kalmaz, sistemin mantığının bir gereği olarak, mutlak ve göreli yoksulluğu da artırır. Zira, birincisi, proleterin emeğini satabilmesi, bir iş bulabilmesi her zaman kesin değildir; ikincisi aldığı ücretle kendisinin ve aile fertlerinin karnını doyurması de kesin değildir. Bu da işssizliğin, açlığın ve sefaletin her zaman reel ve potansiyel olarak varolması demektir... Kapitalist üretim doğa tahribatını da derinleştirerek yol alabilir. Demek ki, kapitalist üretim toplumsal kötülükleri büyütmeden ve ekolojik yıkımı derinleştirmeden varolamıyor.

Dünyadaki açlıkla mücadele ettiğini söyleyen Dünya Bankası’nın açıkladığı son rakamlar söylediklerimizi bir kere daha doğrular nitelikte. Bankanın 9 Eylül 2008 tarihli raporunda 2005 de üç milyar 140 milyon insanın günde ikibuçuk [2.5] dolardan az gelirle ‘yaşadığı’, bu nüfusun %44’ünün de günde 1,25 doların altında gelire sahip olduğu belirtiliyor. %85’i beş yaşın altında çocuk olmak üzere her gün 30 binden fazla insan, açlıktan, yetersiz beslenmeden, sıradan bulaşıcı hastalıklardan, vb. ölüyor. Dünya Tarım Örgütü de 820 milyon insanın yetersiz beslendiğini açıkladı... 1.1 milyar insanın içme suyu sorunu var veya içtiği su sağlığa uygun değil. 2.4 milyar insan da ‘yeterli’ sağlık bakımından yoksun...

İnsanlar neden açlıktan ölüyor? Yeryüzünün toprağı artık insanların doyuramaz durumda olduğu için mi – ki, bu çılgın süreç vakitlice durdurulamazsa yakın bir tarihte doyurması mümkün olmayacak- yoksa çokuluslu şirketler, özellikle de çokuluslu tarımsal şirketler daha çok kâr ettiği için ve kâr etsin diye mi? Çokuluslu bir tarım tekeli olan Cargill 2008’in ilk çeyreğinde kârının geçen yılın aynı dönemine göre %86 arttığını açıkladı. Dünya gıda fiyatları neden Haziran 2007- Haziran 2008’ arasında %22 arttı? Topraklar insanları doyurmak yerine otomobillere yakıt ürettiği için ve spekülatörler daha çok kâr etsin diye...

Kapitalizm bir tarafta açlık, yoksulluk, sefalet ve doğal çevre tahribatına neden olurken, bir tarafta da açlıkla, yoksullukla mücadele edildiği, şu kadar yılda yoksulluğun şu düzeye indirileceği söylendi, söylenmeye devam ediliyor. Açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bizzat sorumlu olanların, sorunu yaratanların onu gerçekten çözmek gibi bir niyetleri olduğuna inanılıyor mu? Kalkınmacılık sahneye çıktığı günden beri ‘açlara yardım’ ‘kalkınma yardımı’, vb. yeryüzünün efendilerinin dilinden hiç düşmedi. Yardım dedikleri ne menem birşeydi peki? Aslında yardım, dekolonizasyon sonrası “bağımsızlıklarını” kazandığı söylenen Üçüncü Dünya ülkelerini emperyalist dünya sistemi içinde tutmanın bir aracıydı. Emperyalizmden muhtemel bir ‘kopuşu’ önleme amacı taşıyordu... ‘emme basma tulumbayı harekete geçiren su idi...’ Yardımlar Üçüncü Dünya’nın kendi halklarına ihanet içinde olan yöneticilerini soysuzlaştırmak amacı başta olmak üzere, söz konusu ülkeleri kapitalist sömürüye daha fazla açıp, bağımlılığı pekiştirecek ‘alt-yapı yatırımlarına’ ve emekçi çoğunluğu ‘hizaya getirecek’ silahlanmaya yönelikti ve amaç hasıl oldu. Aslında yardım, yardım yapıldığı söylenenler için değil, yardımı yapanlar içindi, tam bir ikiyüzlülüktü... ve kaldığı yerden devam ediyor...

Eğer bir sorunu gerçekten çözmek gibi bir niyetiniz varsa, işe önce sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sorarak başlamanız gerekir. Temel soru da herhalde şu olabilir: Neden bazıları zengin diğerleri yoksul? Bir kere bu soru sorulunca, sorunun kaynağına inmek olanaklı hâle gelir. Fakat soruyu soranın iki koşulu yerine getirmesi gerekir: 1. Kendinden beklenen ‘bilimsel/entelektüel yeterliğe sahip olmak, gerekli yüksekliğe çıkabilmek; 2. Etik tutarlılığa sahip olmak... bilimsel namus ve entelektüel dürüstlüğün gereğini yapmak... gerçek bir entelektüel duruşu sergilemek... Kapitalizmi yok sayarak, açlıkla/yoksullukla/sefaletle mücadele mümkün müdür? Eğer bir sosyal sistem, mantığının ve işleyişinin doğal sonucu olarak toplumsal eşitsizlik yaratıyorsa, kutuplaştırıcılık sisteme içkin [ mündemiç] bir temel eğilimse, o sistem içinde kalarak, bizzat sistemin eseri olan kötülüklerle mücadele edilebilir mi?

Oysa her şey kapitalizmin tartışılmasını, anlaşılmasını engellemek üzere kurgulanıyor. Okültasyon [yok sayma] öylesine büyük ki, kapitalizm dememek için büyük bir çaba harcanıyor, piyasa ekonomisi, pazar ekonomisi, veya ekonomi deniyor. Üstelik piyasa dedikleri de sanki irade sahibi bir yaratıkmış, kişilikmiş, şahsiyetmiş gibi sunuluyor: piyasalar tedirgin, piyasalar tezkereyi satın aldı, piyasaların tepkisi sert oldu, piyasalar uçtu, piyasalarda panik, piyasalar sakin, piyasalar rahat bir nefes aldı, piyasalar nefesini tuttu... Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi değil midir? Elbette kapitalizm dememek için bunca çaba boşuna harcanmıyor. Eğer kapitalizm denirse, onun zorunlu olarak imâ ettiği şeyler akla gelecektir: sömürü, toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, emperyalizm, vb. Okültasyon amacıyla bir dizi özdeşlik de varsayılıyor: liberalizm kapitalizmle özdeş sayılıp kapitalizm yerine liberalizm veya liberal ekonomi deniyor, liberalizm de demokrasiyle özdeş sayıldığında ideolojik manipülasyon tamamlanmış oluyor. Oysa kapitalizm/liberalizm/demokrasi özdeşliği tam bir safsatadır ve seyirciyi oyalamak içindir...

Zenginleri nasıl bilirsiniz?

Her ne kadar yoksulluk bir laboratuvar faresi kadar çok ilgi konusu olmuşsa da [yüzbinlerce kitap ve makale yazılmıştır], literatür bolluğu o kadar da amaca hizmet etmiş değildir zira yoksulluk ekseri zenginlikten ayrı ele alınıyor, aradaki belirleyicilik ilişkisi gözardı ediliyor. [Elbette bu az da olsa değerli eserlerin yazılmadığı anlamına gelmez]. Buna karşılık zenginliğe dair pek bir şey yazılmaz ve söylenmez.

Bunun birkaç nedeni var: Birincisi, zenginlik konusunda yaratılan ‘tabu’ onu tartışılamaz hale getirmiştir. Zaten tabunun varlık nedeni de odur. İkincisi, zenginlikten söz etmek biraz ayıbı açığa vurmak gibi bir şeydir ve ayıbı açığa vurmak ayıbı büyütmektir. Eğer öyleyse ayıbı büyütmenin ne âlemi var! Üçüncüsü, zenginliğe dair gerçeği söylemesi gerekenlerle ilgilidir. Bu işi yapacak olanlar/ yapması gerekenler çoğunlukla zenginlikten ve iktidardan beslenen eğitilmiş kesimler, diplomalılar, akademisyenler, ‘aydınlar’, sanatçılardır, vb. Sosyal artık üründen servet ve güç sahipleri dolayımıyla pay alan bu kesimlerin kendilerini besleyenleri eleştirmesi pek kolay değildir. Tam tersini yaparlar, zenginleri ve iktidar sahiplerini meşrulaştırmayı yeğlerler. Ancak sömürü düzenine karşı mesafeli duran, açıkça ezilen ve sömürülen sınıflardan yana tavır alanlar böyle bir şeyi sorun edebilirler ve onu gerektiği gibi tartışmaya cüret edebilirler.

Sadede gelirsek, zengin dendiğinde başlıca üç şeye gönderme yapılmış olur: servet, güç ve itibar [prestij]. Fakat bunlardan birincisinin önceliği vardır. Servet sahibi ekseri gücün ve prestijin de sahibi olduğu gibi, duruma göre güce sahip olan da servetin sahibi olabilir. Bir insan ne kadar akıllı, yetenekli, çalışkan, kararlı, sebatkâr, kurnaz, vb. olursa olsun sadece kendi fizik ve entelektüel kapasitesine dayanarak servet sahibi olamaz, zengin olamaz. Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olmak bir yana, teorik ve pratik olarak da mümkün değildir. Beşbin hektar verimli toprağa sahip birinin onu sadece kendi çabasıyla edindiğini söylemek abestir. Böyle bir şeyi kim iddia edebilir?

Birincisi o kadar toprağa sahip olamaz, ikincisi tek başına o kadar toprağı işlemesi, ekip/biçmesi, değerlendirmesi mümkün değildir. Toprak ancak oraya tarım araçları [sermaye] ve tarım işçileri geldiğinde işlenebilir ve toprak sahibini ‘zengin edebilir’... Aynı şekilde 10 milyon dolar serveti olanın onu kendi çabasıyla kazanması mümkün değildir. Bir insan nasıl zengin olur? Zengin olmamanın yegane yolu başkasının emeğini sömürmek, başkasının emeğinin ürününe elkoymak ya da el konmuş olandan pay almaktır... Esasen daha önce başka yerde yazdığım gibi, mülkiyet gasptır, ancak zorla şiddet kullanarak, hileyle mümkündür ve aynı araç ve yöntemlerle de korunabilir...Başkasının emeğini sömürmenin, başkasının emeğinin ürünü olana el koymanın yolu da üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaktan geçer.

Bu vesileyle yaygın bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Mülkiyetten başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarının mülkiyeti kastediliyor. Makineler, binalar, araçlar, toprak, yeraltı zenginliği, vb. doğayı ve emeği kullanmaya imkân veren bir ilişki bütünlüğü söz konusu olmalıdır. Bir insanın yaşamı için kullandığı kap/kacak, hali kilim, her türlü kullanım aracı, elbise, bir çiftçinin bir çift öküzü, arabası, kendi gücüyle ektiği toprak parçası, bir küçük burjuvanın sahip olduğu otomobil, vb. mülkiyet kategorisine girmez. Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mülkiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.

Kapitalistler Enternasyonali

Kapitalizm öncesinin büyük uygarlıkları, zenginliğin ancak başkaları aleyhine mümkün olduğunun farkında oldukları için, zengini ve zenginliği muteber saymazlardı. Büyük dinlerin ve kültürlerin faizi yasaklaması boşuna değildi. İsraf lânetlenmişti. Çok mal haramsız olmaz denirdi. İncil'de, bir devenin iğnenin deliğinden geçmesi, bir zenginin cennetin kapısından geçmesinden daha kolaydır deniyor. Hem paraya hem Tanr'ıya tapamazsınız... Benzer anlayış ve tespitler başka din ve kültürlerde de az-çok aynı kesinlikte ifade edilmiştir. Bu durum kapitalist üretim tarzının sahneye çıkışıyla değişti. Protestan Reformuyla faiz yasağının kalkması ve zenginliğin lânetlenmek şurda dursun yüceltilmesiyle sınırsız sömürü, yağma ve talanın velhasıl her türlü ahlak dışılığın önü sonuna kadar açıldı.

Bir tek kişinin 62 milyar dolar servete sahip olması tam bir skandaldır ve kabul edilebilir değildir. Zaten kapitalizmin ahlâkı yoktur. Kendi ahlâkı yoktur ama başkalarının ahlâkını yok ettiği, dejenere ettiği kesindir. Bu yüzden kapitalizmin her ileri aşaması ahlaksızlığın da bir üst aşaması demektir. Eğer 500 zenginin [beş yüz büyük hırsız densin] ‘geliri’ 416 milyon yoksulun gelirine eşitse bu bir insanlık ayıbı değil midir? Ekonomiler %2, %3 büyürken nasıl olup da borsa oyuncularının %30, %130 kazandığını sorgulayan var mı? “Küreselleşme çağı” denilen 1980 sonrasında güç dengesinin tekrar ezilen ve sömürülen sınıfların aleyhine dönmesiyle, sınırsız sömürünün ve küstahlığın önündeki engeller birer birer ortadan kalktı ve dünya sermaye için tam bir dikensiz gül bahçesi haline geldi. Zenginlik ve yoksulluk uçurumu insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı.

Asıl skandal bu durumun küresel oligarşinin akıl hocaları ve sözcüleri tarafından sunuluşunda: Tam bir pişkinlikle bu süreçten herkesin yarar sağlayacağını söylüyorlar [şimdilik]... ABD’de 1974 yılında ençok kazanan büyük şirket yöneticileri [şimdilerde moda olan bir tabirle CEO’su], otomotiv sektöründe çalışan ortalama işçiden 47 kat fazla kazınıyorlardı. 1999 da fark 2381’e çıktı. Bazılarının küreselleşme şarkılarını ağızlarından neden düşürmediği ortada değil mi? Sınıfsal güç dengesinin emekçilerden yana döndüğü 1945-1970 aralığında daha dengeli bir gelir dağılımı tablosu geçerliydi. Söz konusu dönemde CEO’ların kazancı ortalama işçinin kazancının 35 katıyken daha 2000 yılında 130 katına çıkmıştı... Bir şirketin CEO’su bir başkasına 400 milyon dolara transfer oluyor, bir diğeri üç yıllığına 135 milyon dolara bir şirketle üç yıllık sözleşme yapıyor...Şimdilerde süper zengin bir küresel oligarşi oluştu ve akıl almaz bir tempoyla dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yok ediyor. Aşırı zenginlerin ölçüsüz tüketimi [ uzunluğu sürekli artan yatlar, uçaklar, helikopterler, futbol sahasından büyük rezidanslar, malikaneler, mücevherler, saatlar, egzotik seyâhatler... 330 milyonluk yatlar, 160 bin dolarlık kürk, 3480 dolara 12 gömlek, 1559 dolara12’lik şampanya kolisi, 167 500 dolara iki tüfek, bir striptiz barında bir gecede harcanan 241 000 dolar, 5000 dolara bir takım elbise, 1.2 milyon dolara bir otomobil, bir kulübe üyelik için ödenen 50 000 dolar aidat... Yakın tarihte gazetelere yansıyan bir habere göre Türkiye’ye de ithal edilen dünyanın en pahalı spor otomobili ‘Bugatti Veyron 16-4’ 2.4 milyon avroya satılacakmış... Arabanın marifetini merak mı ediyorsunuz: 300 km hıza 16.8 saniyede ulaşıyormuş... sizce değmez mi? Âzamî hız sınırının 110 kilometre olduğu bir ülkeye 300 km’ye 16.8 saniyede ulaşan bir otomobil neden ithal edilir... Elbette söz konusu olan sadece küresel oligarşinin [zenginler enternasyonalinin] neden olduğu beşeri ve ekolojik kötüleşme değil.

Ünlü Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen’in yüzyıl kadar önce isabetli bir şekilde gösterdiği gibi, küresel oligarşinin ikinci, üçüncü sınıf zenginler ve orta sınıflar tarafından taklit edilmesi, sosyal ve ekolojik yıkımın asıl nedenini oluşturuyor. Her kesim kendine yakın olan bir üsttekini taklit ettiğinde, küresel oligarşinin tüketim alışkınlığı geniş bir orta sınıf tarafından taklit edildiğinde, tahribat derinleşiyor, toplumsal ve ekolojik tablo kararıyor. Aslında sadece küresel oligarşinin anlamsız, mantıksız ve kabul edilemez tüketimi değil, dünyanın %20’sini oluşturan ama beşeri ve doğal kaynakların %80’ini tüketen emperyalist ülkelerin hayat standardı da yeryüzünün lânetlileri tarafından hem taklit edilebilir değil hem de zaten arzulanır birşey de değil. ABD’de dört kişiye üç otomobil düşüyor. Aynı şey Çin'de de gerçekleşse, bu 1.1 milyar otomobil demek... Oysa bu gün dünyadaki toplam otomobil sayısı 800 milyon. Eğer Çin de ABD’deki oranda otomobile sahip olursa, günde 99 milyon varil petrol gerekecek... Oysa tüm dünya’da üretilen günde 82 milyon varil...

Şimdilerde çıkarları, özlemleri, zevkleri, tüketim alışkanlıkları ortak bir küresel oligarşi oluşmuş durumda. Dünya tüm ülkelerin dolar milyarderlerinin ve milyonerlerinin dünyası haline geldi. Buna bir tür zenginler enternasyonali de diyebilirsiniz. Dalga dalga dünyanın her yerindeki elitler ve orta sınıflar tarafından taklit edilen bir küresel azınlık... Şimdilik bu küresel oligarşinin çıkarı herkesin çıkarı olarak sunulmak isteniyor. Bir insanın değerinin sahip olduğu tüketim malları miktarıyla, sadece maddi zenginlikle ölçüldüğü bir insanlık toplumu mümkün ve sürdürülebilir değildir.

Bir insanın sahip olduğu şeylerin miktarı arttıkça refahının, mutluluğunun da arttığına dair düşünce saçmadır. Daha çok şeye sahip olmak mutluluğun garantisi değildir ama tersini iddia etmek mümkündür.

Kapitalizmle birlikte her türlü değer ölçüsü de yok oldu, insânî değerler aşındı. İnsanlar durup düşünmeye vakit bulamadan mahşeri bir yarışa zorlanıyorlar. İnsanlığın ve doğanın durumu burjuva akıl hocalarının resmetmek için zorlandıklarından çok farklı ve kritik eşiğe doğru koşar adım yaklaşıyor. O zaman bu kör gidişi vakitlice durdurup tersine çevirmek gerekiyor. Velhasıl yeni bir paradigmaya ihtiyaç var...

*Fikret Başkaya; www.ozguruniversite.org